[Ekrem Hakkı Ayverdi İle Avrupa’da Türk’ü Aramak-II] Tuna Güzellemesi

Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

                    Soy bakımından bize yakın olduklarını kendileri de kabûl eden Macarlar, târihin değişik dönemlerinde Türk’e karşı vaziyet alarak, özellikle Haçlı koalisyonlarına katılmışlardır. Lâkin Macarların bu dinî duruşları, teolojik câmia psikolojisinin kaçınılmaz bir itaat hâlidir. En azından, Bulgarlarla mukâyese edildiğinde; Macar, bir hayli kardeşce renkler taşıyan Altaik dostumuzdur.

         

                    Fekete, Rasonyi, Vambery, Petöfi, Rakoçi gibi, isimleri anılınca sıcak, tanıdık intibâlar bırakan Macar âlim, edib ve politikacıları, Türk renklerini her vesîle ile benimseyipifâde etme medenîliğini göstermişlerdir.

         

        Macarların, Orta Avrupa’da ırkî bağ yakınlığı ararken sarıldıkları Altaylılık paydası, târihî ve antropolojik değerin yanı sıra, iki millet arasına muhabbet çiçekleri dizmiştir.

         

        Bunların da ötesinde, Macaristan’da uzun süren Osmanlı hâkimiyeti, aslâ inkâr edilemeyecek derin, mânâlı, müsbet izler bıraktı.

         

        Ekrem Hakkı Ayverdi, bu izleri yerinde görüp tesbit etmek gibi, hakkı ödenmez bir üstün mesâîyi kâğıda aktararak, ölümsüzleştirdi. Tuna merkezli Ayverdi seyâhatinin mahsûlü, âbide cesâmetinde sayfalardır.

         

        Avrupa’da Osmanlı Mîmârî Eserleri’nin ilk cildinin ikinci bölümünü meydâna getiren Macaristan başlıklı çalışma, aslında boydan boya bir Tuna Güzellemesi sayılmalıdır. Zâten, Tuna’sız Macaristan’ın bahse değer neyi kalır?

         

        Peçevî (Peçuy) Şehri’nin doğusunda bulunan Batasek(Bàtasek) Palankası, Mohaç Zaferi’ni tâkib eden günlerde fethedilen yerlerdendir. Evliyâ Çelebî, palankanın dış surunun yıkıldığını ve iç kaledeki kilisenin, Kaanûnî adına câmie çevrildiğini yazıyor.

         

        Surları önünde Kaanûnî Sultan Süleymân’ın son nefesini verdiği Sigetvar’ın batısında Babofça(Babocsa) Kalesi duruyor. Sigetvar’la aynı yıl, yâni 1566’da fethedilen bu kasaba, bir aralık elimizden çıkmışsa da, Eğri fethinden sonra 1600’de istirdâd olunmuştur. 1663’de yeniden Avusturya işgâline düşen Babofça, Fâzıl Ahmed Paşa’nın geldiğini duyan Nemçelilerin tabana kuvvet kaçmaları ile bir taraftan yangın yerine dönmüş, diğer taraftan düşmandan halâs olmuştur. Ahmed Paşa’nın maiyetinde kaleye girenler arasında Evliyâ Çelebî de vardır. Onun anlattığına göre, Türk askeri Babofça’ya ayak bastığında, kasaba henüz alev alev yanmakta imiş.

         

                    Babofça ile hemen hemen aynı kaderi paylaşan ve benzer mâcerâyı yaşayan bir başka kasaba da Berezense(Berzence) Kalesi’dir.

         

        Mohaç Zaferi sonrasında, Macaristan tâbiri, yerini Budin’e bırakır. Budin, yâni bugünkü büyümüş ve Peşte’yle birleşmiş Budapeşte, Tuna’nın rûh verdiği beldeler listesinde, başköşeyi tutanlardan.

         

                    Almanya’daki kaynağından itibâren Bratislava’ya kadar doğu istikâmetinde akan Tuna, burada güneydoğu cihetine yönelir. Yanıkkale(Györ)’de yeniden doğuya döner ve Estergon’dan Belgrad’a, güneyi tâkib ederek ulaşır.

         

                    Tuna’nın, Estergon’da yaptığı ve seyredenin gözünü, gönlünü fethettiği dirsek; Budin’e üç kama veyâ – Ekrem Hakkı Ayverdi’nin kullandığı tâbir ile – selyaran vücûda getirerek uzanır. Bunlar; Estergon, Vişegrad ve Budin’dir.

         

                    Anılan üç mevki, aynı zamanda kuzeyden gelebilecek Slav ve Germen taarruzlarına karşı, tabiî birer müdâfaa üssü durumundadır. Budin’in bir husûsiyeti daha bulunmaktadır ki; o da, bu şehrin ötesinde yüzlerce kilometre devâm eden geniş ovanın giriş kapısı oluşudur. Macar topluluklarının, düz arâziden Balkanlara yapmayı düşündüğü akınların kilidi de yine Budin’de açılıp kapanmaktadır.

         

                    Bütün bu câzibe sebeplerine rağmen, Macar Krallığı’nın ilk merkezi Budin değil, İstolni Belgrad (Székesfehérvar)’dır. Sonraki dönemlerinde, pây-ı tahtın Estergon ve Budin’e taşınması, İstolni Belgrad’ı aslâ ikinci plâna itmemiştir. Macar kralları, yeni taht merkezlerine değil, eskiden olduğu gibi İstolni Belgrad’a defnedilmeyi sürdürmüşlerdir.

         

                    Budin, Osmanlı Devleti’nin en kuzeydeki eyâletinin adı ve merkeziydi. Bizim Nazlı sıfatını kondurarak sevgi tezâhürü gösterdiğimiz Budin’e, Macarlar, sâdece Buda diyorlardı.

         

                    Budin’in kuzeyindeki düzlükte, vaktiyle Romalıların kurduğu Aguincum şehri varmış. Bizans’ın Sarayburnu’nu görememesi gibi, Batı Roma da, Budin’in farkına varamamıştır. Yâni, târihin tanıdığı körler az değil.

         

                    Budin’in kurucusu, Macar Kralı IV. Bela, 1235’de ilk Buda Kalesi’ni yaptırdı. Ertuğrul Gâzî idâresindeki Kayı Boyu alplarının, Anadolu’da gür nârâlar atmaya başladığı senelerde, emeklemeye çalışan Budin, 291 yıllık Mohaç hasretini, yana-sıkıla Tuna’ya sorarak büyüttü.

         

                    Türk ordusu, Mohaç Zaferi’nden hemen sonra Budin’e yürüyünce, krallarının vâris bırakmadan muhârebede maktûl düştüğünü öğrenen şehir halkı, aralarından seçtikleri heyet mârifetiyle, kalenin anahtarlarını Cihân Pâdişâhı Kaanûnî Sultan Süleymân’a takdîm ettiler…

         

                    Budin’in Türk hil’ati giyişini ve Türk neşvesiyle hem-hâl oluşunu, kuru târih bilgileriyle anlamak mümkün değildir. Ekrem Hakkı Ayverdi’nin, bu ihtiyâcı karşılamak için gösterdiği adres, Evliyâ Çelebî’nin Seyâhatnâme’sidir. Bu, yirmi dört âyâr altın kıratındaki eserin varakları, pek çok gönül köşemiz gibi, Budin’i de, millî romantizmin şâhikasından kalem şuâları tutarak gösteriyor.

         

                    Evliyâ; Peşte hâriç, sâdece Budin için 39 sayfa ayırmıştır. Verdiği mâlûmât arasında kıymetli ve nâdir olanlar ekseriyettedir. Mohaç’da hayâtını kaybeden Kral II. Lajos ile 1541’de vefât eden oğlu Janos Szigmond’un cenâzelerinin, Kaanûnî fermânlarıyla İstolni Belgrad’daki Krallar Mezarlığı’na gönderilişi; Budin’deki ilk hutbeyi Hünkâr İmamı Nûrullah Efendi’nin okuması; ilk Cum’â namâzını Ebu’s-suûd Efendi’nin kıldırması, Evliyâ’nın müstesnâ lezzetteki üslûbu ile ziyâfete dönüşen bilgi tabakları oluyor.

         

                    Yaptığı işin kıymetinin, Evliyâ da farkındadır. Tevâzû içine gizlemeyi başardığı fahriye, onda aslâ sakîl durmuyor:« Budin hakkındaki bu kadar tafsîlâtı, pederimizden istimâ eylediğimiz üzere ale’l-ihtisâr kaydeyledik. Zîrâ, bunları târihler her bir an’anesiyle mufassal yazmamışlardır. Bu gazâlarda bulunan pederimiz Serzerkerân-ı Dergâh-ı Âlî, yâni Derviş Mehmed Zıllî Bin Kara Ahmed Bin Kara Mustafa Bin Yavuz-Er Bin Ece Yâkûb Bin Germiyen-zâde Yâkûb Bey’dir ki, o da Türk-i Türkân Hoca Ahmed Yesevî sülâlesindendir.» cümleleri, bu güzel övünmenin saltanat kayığına, kürek olacak şiiriyettedir.

         

                    Velhâsıl Evliyâ, cümle vatan toprağı gibi, Budin’in de söz serdârıdır.

         

                    Evliyâ Çelebî’nin hârikulâde tesbitlerinden biri de, Budin’deki Kızıl Elma Sarayı’dır. Mohaç’dan hemen sonra inşâ edilmiş olması düşünülemeyeceğine göre; bu saray, daha önceki Macar krallarının ikâmetgâhıdır. Evliyâ naklindeki güzellik, saraya verilen Türkçe isimden ibâret değil. Kaanûnî Sultan Süleymân, bizzat kendi el yazısı ile bu sarayın duvarına:

         

                                Gâzîler meskenidir, bunda beğim gayrolmaz,

                                Bunda zulm eyleyenin âkıbeti hayrolmaz.

         

        beytini yazmış, altına da:«Bir saat adl etmek, yetmiş sene ibâdetden efdâldir.» meâlindeki hadîs-i şerîfi yazdırmıştır.

         

                    Budin fethinin mukaddimesinde böyle bir tenâsübün bulunması, Türk milletine yeni haysiyet apoletleri kazandırmaktadır. Evliyâ Çelebî’nin hassâsiyet gösterdiği her nokta; sulbünden gelmekle iftihâr ettiği Türk-i Türkân Hoca Ahmed Yesevî’ye hayır duâ ve selâmları gönderecek aklıktadır.

         

                    Yine Evliyâ’nın aktardığına göre, Macaristan’da tesis edilen Eğri, Arad ve Varat eyâletlerindeki tâyin ve azil salâhiyeti Budin Beylerbeyi’ne verilmiştir. Osmanlı Devleti’ne, çalakalem merkezîyetçi damgası vuran ham-ervâhlara, Evliyâ’nın Budin sahîfeleri ithâf olunur.

         

                    Seyâhatnâme’deki Budin tasvîrinden, Yeniçeri odalarının pek süslü ve düzgün olduğunu öğreniyoruz. Ancak, Çelebî, asıl kelime şelâlesini, Budin Kalesi’ni anlattığı paragraflara akıtır. Gürzilyas (Szent Gellert) tepesinden bakıldığında kale:« Gûyâ Osmanlı baştarda kadırgası gibi görünür. Kızıl Hisâr tarafı kadırganın mürtefi’ kıçıdır. Kale ortasındaki çarşunun iki tarafındaki dükkânlar, makinalarıdır. Ortasındaki avlu yolu, kadırganın başındaki karîne gibidir. Ulama Paşa Kulesi burnuna doğru, kadırganın kabalığı gibidir.» Bu, nefis kadırga târifi, Budin Kalesi ve şehri için biçilen Evliyâ libâsıdır.

         

         

                    Budin’in kenâr semtlerinden Debbağhâne Varoşu; güneyde, Tuna kenârında, Gürzilyas (Hızır İlyas) tepesinin eteğindedir. Büyük Varoş ise, Budin’i Peşte’ye bağlayan köprü başından kuzeye doğru, Budin Kalesi’nin doğu cihetini, Tuna kıyısını içine alır. Kuzeye döndüğünde, suya bakan bölümü palanka ile korunmuş muazzam bir şehirdir. Evliyâ’nın dediğine göre, Büyük Varoş; Ahırlık, Toygun Paşa ve Süleymân Paşa semtleriyle üçe taksîm edilmiştir.

         

                    Evliyâ Çelebî, Budin’deki 25 câmi ve 47 mescidden bahsederken, bunların bir gün yok olacağını, aslâ aklına getirmemiştir. Bunda da haklıdır. Ne yazık ki, kazâ ve kader senaryoları, bize Budin’de câmi ve mescid bırakmamıştır.

         

                    Evliyâ listesinden, bir tek Toygun Paşa Câmii, o da kilise kılığında, zaman perdesini delebilmiştir. Yok olan câmi, mescid isimlerine bir göz atalım: «Ağa Mescidi, Büyük Câmi, Çavuş Câmii, Çenberci Ağa Câmii, Fethiye Câmii, Hacı Ağa Câmii, Hacı Safer Câmii, Hamam Câmii, Husrev Paşa Câmii, Kınnâre (Kanarya) Kapısı Câmii, Küçük Câmi (Ağa Câmii), Küçük Ilıca Câmii, Murad Paşa Câmii, Mustafa Paşa Câmii, Osman Bey Câmii, Orta Câmi, Paşa Câmii (Saray Câmii), Rüstem Paşa Câmii, Sürmeli Hoca Câmii, Sultan Süleymân Câmii (Büyük Câmi), Şeyh Mescidi, Taban Câmii, Toygun Paşa Câmii, Yenikapı Câmii.»

         

                    Evliyâ’nın Budin’de gördüklerine, bugün ne kadar bîgâne ve uzağız. Keşke, bu câmi ve mescidleri gösterecek bir optik cihaza sâhip olabilsek. Tuna’nın sularındaki akislerini de fark edemiyoruz…

         

                    Budin câmi ve mescidlerinin bânîleri, aynı zamanda, medrese ve hamam olarak hizmet veren eserlerin isimlerinde de zikrediliyor. İhtimâl, bunların pek çoğu, merkezinde câmi bulunan külliyelerin içinde yer alıyordu. Bugün yoklara karışan ve en küçük bir bakıyesi bile kalmayan o azîz eserler, târihin hükmüne biat edip sessizlik vâdisine çekilmişler.

         

                    Budin; Bursa gibi, kaplıcası- ılıcası pek bol bir şehirmiş. Evliyâ’nın listelediği termâl şifâ merkezleri şöyle: «Debbağhâne (Ràcs) Ilıcası, Bekir Efendi Ilıcası, Horoz Kapısı(Kakaş-Krali=Kiràly-Kakas) Ilıcası, Lukàcs(Baruthâne) Ilıcası, Sokollu Mustafa Paşa Kaplıcası, Yeşil Direkli Rudas Kaplıcası, Mustafa Paşa-Velî Bey (İmparator) Ilıcası.»

         

                    Budin’in türbe ve tekkeleri, zor sayılacak kesâfette. Ancak bunlardan bir tânesi, zamân içinde öne çıkarak ve günümüze kadar uzanarak Budin sembolleri arasındaki yerini almıştır. Gül Baba Türbesi, Cumhûriyet Türkiyesi’nin de himmetleriyle, türbe olmanın çok ötesinde, bir kültür noktası hâline gelmiştir.

         

                    Gül Baba Burnu mevkiindeki türbe, aynı adı taşıyan tekkeden daha yâver bir tâlihe sâhiptir. Kayıplar arasına katılan tekkenin de, o yakınlarda hayat sürdüğü düşünülmelidir.

         

                    Gül Baba, Âşıkpaşazâde’nin adını andığı Gâziyân-ı Rûm’un sonuncularındandır. Fâtih devrinden başlayarak hemen bütün gazâlara iştirâk etmiş, Kaanûnî Sultan Süleymân’ın 2 Eylûl 1541’deki Budin istirdâdına da katılmış ve kılınan ilk Cum’â namâzında teslîm-i rûh eylemiştir. O Cum’â namâzı, aynı zamanda Gül Baba’nın cenâze namâzına pişdârlık yapmıştır. Ebu’s-suûd Efendi’nin kıldırdığı cenâze namâzı, Budin’in, târihinde görebileceği en muazzam kalabalığı sokaklara taşımıştır.

         

                    1541’deki Budin Beylerbeyi Süleymân Paşa, daha önce Bağdad Vâlisi iken bu mühim vazîfeye getirilmiştir. Kendisine beylerbeylik hil’atini, bizzat Kaanûnî giydirmiş ve:

         

                    -Gül Baba Budin gözcüsü olup himmetleri hâzır ve nâzır ola.

         

        diye nasîhat edip, duâsını Fâtihâ ile tamâma erdirmiştir.

         

                    Evliyâ Çelebî, bütün bu teferruâtı, babasından naklen anlatmaktadır. Gül Baba’nın tâbutunu, Kaanûnî’nin bizzat taşıdığını da, yine Evliyâ kaydediyor.

         

                    Gül Baba, Merzifonludur. Ekrem Hakkı Ayverdi, ana tarafından Gül Baba’nın neslinden geldiğini, tevâtüren bilmektedir.

         

                    Velî Bey Kaplıcası’nın güneydoğusunda, dik bir burnun ucunda, Török ve Gül Baba sokaklarının kavşağında bulunan Gül Baba Türbesi, son zamanlarda bir hayli tanınır hâle gelmiştir. Türbenin içinde Gül Baba, yalnız yatmaktadır. Yanında başka kimseye âit mezar yoktur. Sanduka üzerindeki örtü, 1973’de Türkiye’den gönderilmiştir. Mezârın baş kısmında solda Macarca, ortada Türk Bayrağı ile birlikte Türkçe, sağda İngilizce üç levha yerleştirilmiştir. Türkçe metin, eksiktir. Lâkin, emsâli levhaların geçiştirme bilgilerine nazaran, oldukça sıhhatlidir.

         

                    Evliyâ Çelebî’de Gürzilyas (Hızır İlyas) diye geçen ve Macarların Szent Gellert (Azîz Gellert) dedikleri zâtın kabri, onun adıyla anılan tepedeydi. Evliyâ, Gürzilyas’ın Kuzey Sırbistan’daki Bana Kasabası’ndan geldiğini ve Budin’in fethi harekâtına iştirâk ettiğini, menkıbeler naklederek anlatır. Adını taşıyan tepede şehîd olmuş ve oraya defnedilmiştir. Şimdi, o tepenin üzerine dikilmiş dev-âsâ bir istavroz, çok uzaklardan görülmektedir.

         

                    Budin içerisinde oldukları kayıtlara geçen Hızır Baba, Hindî Baba, Kalaylı Koz Ali Paşa, Miftah Baba, Muhtar Baba türbeleri, bugün görünmezler âlemine hicret etmişlerdir.

         

                    Mîmar Sinan’ın, Belgrad’dan yukarıda yaptığı tek eser, Sokollu Mustafa Paşa Câmii’dir ve Budin’dedir. Paşa’nın türbesi de, yine Sinan eseri olarak câmiin yanında bulunmaktaydı. İzleri yok olmuştur.

         

                    Belgrad’dan Budin’e uzanan güzergâh üzerinde Cankurtaran Palankası varmış. 1529’da, Kaanûnî Viyana Seferi’nden dönerken, âniden bastıran kış, hareketi zorlaştırınca, burada konaklamış. Hemen o mevkie bir kale yapılıp Cankurtaran ismi verilmiş.

         

                    Şimdi Slovakya sınırları içinde kalan, Estergon’un tam karşısında yer alan Ciğerdelen (Parkany-Stürova) Kalesi, bilhassa Köprülü Fâzıl Ahmed Paşa’nın Uyvar Seferi’nde mühim rol oynamıştır. Paşa’nın maiyetindekilerden biri de Evliyâ Çelebî’dir. Ciğerdelen’in üç tarafı Tuna ile çevrilmiş, kara tarafında, etrâfına hendek kazılmış bir kapısı bulunmakta imiş. Kale’nin içinde, Uyvar’a karşı, iki katlı büyük bir hendek-tabur kuruluymuş. Evliyâ, Ahmed Paşa ile düşman arasında geçen açık sahrâ(İstâbur) muhârebelerini, hep Ciğerdelen vesîlesiyle dile getirir. Nasıl bir mâzîden geldiğimizi merâk edenler, Tuna’nın mecrâsına bakarak, içlerinden geçen sorulara kâfi cevâbı bulacaklardır. Tuna, şimdi çok uzaklarda, kulağımıza aksetmeyen nağmelerle akıyor. Ama gönlümüzün cümle çağıltısı Tunalı…

         

                    İstolni Belgrad’ın kuzeyindeki Çavka Kasabası’nın, Evliyâ Çelebî satırlarına sinmiş tatlı bir hâtırâsı var. Çelebî, buraya yakın mahâlden geçerken ezân sesi duymuş, sese doğru yol alınca, ezânın Çavka’daki Üçüncü Murad Câmii’nden geldiğini öğrenmiş. Ufak bir kaleymiş.

         

                    Macar hançeresinde Egrede diye telâffuz edilen Eğri(Eger), Kaanûnî Sultan Süleymân’ın kuşatıp da alamadığı nâdir yerlerdendir. Viyana Şehri ile Malta, Korfu adaları gibi, Muhteşem Süleymân’a kafa tutan Eğri, 12 Ekim 1596 (19 Safer1005) Çarşamba günü Sultan Üçüncü Mehmed Hân tarafından aman ile fethedilmiş, bu hükümdârımıza, Eğri Fâtihi unvânı verilmiştir.

         

                    Fetihden sonra eyâlet merkezi ilân edilen Eğri’ye beylerbeyi, defterdâr ve bütün eyâlet erkânı tâyin edilmiştir.

         

                    Eğri Kalesi’nin içinde iki ayrı iç kale bulunduğunu söyleyen Evliyâ Çelebî, havâle sırtların karşısında Nemse Hisârı’nın yer aldığını yazıyor. Evliyâ’nın bahsettiği ve bu hisâra âit iri taşlar, bugünkü bakıyede de fark ediliyor.

         

                    Budin’in 40 km. kadar güneyinde Erçin (Ercsi) Palankası varmış. Evliyâ Çelebî, bu palankayı, Macaristan’ın Osmanlı himâyesine girdiği devirde, Kaanûnî’nin emriyle Erçin adındaki bir sancak beyinin yaptığını söylüyor. Yine Evliyâ’nın burada gördüğü Hünkâr Câmii, yoklar listesinde.

         

                    Tuna boyunun en nâmdâr kaleleri arasında, gazâ türküleriyle de ayrı gönül durağı hâline gelen Estergon (Esztergom) Kalesi, başlı başına bir Türklük sembolü idi.

         

                    Hakikî mânâda su başı durak olan Estergon’un mâdenini, Macarlar da keşfetmiş ve uzun müddet burayı devlet merkezi yapmışlardı. Macar Kralı Szent Istvàn burada doğmuş ve tâc giymiştir. Yine bu sırada Macarların Hristiyan dinine girdikleri tahmîn ediliyor. 978’de kendi sarayını yaptıran Istvàn, 1010’da Szent Adalbert Katedrali’ni açtı.

         

         

                    1241’deki Moğol istilâsında, Yukarı Kale’dekiler hâriç, bütün Estergon ahâlisi katledildi. Bu hâdise, Macarlara kalenin lüzûmunu çok iyi anlattı. Macaristan’daki kale bolluğunun sebebi, Estergon’daki Moğol renkli ibret sayfası olmalıdır.

         

                    Bugün, Estergon’u ziyâret edenlerin, daha şehre uzak mesâfeden bakarken bile dikkatlerini çeken pek iri katedral, boydan boya Türk ve Müslüman albümü olan Estergon Kalesi’ni ikinci plâna atmak iddiâsıyla inşâ edilmiştir.

         

                    Macarların, aklı başında kalem sâhipleri arasında bulunan Derzsö Dercsényi; bu katedralin inşâsı için arâzinin tamâmen değiştirildiğini ve Osmanlı hâtırâsı nâmına ne varsa, hepsinin harâb olduğunu söylüyor.

         

                    Ne diyelim? Çaresiz şikâyetin, hiçbir ağırlığı yok. Mâzî denen küheylân, altımızdan sür’atle kayıp gitmiş.

         

                    Estergon, 10 Ağustos 1543 günü fethedilmiştir. Kaanûnî’nin, bu sefere çıkarken, 23 Nisan 1543’de Edirne’de, dost-düşman bütün devlet temsilcilerine seyrettirdiği resm-i geçid, hâlâ dillerdedir.

         

                    Rahmetli Nüzhet Erman’ın «Estergon Kâl’ası Su Başı Durak» adındaki uzun soluklu şiiri, bu rûyâ sahnesini kaymaklı ekmek kadayıfı lezzetiyle anlatır.

         

                    Âh Tuna! Âh Estergon!

         


Türk Yurdu Eylül 2011
Türk Yurdu Eylül 2011
Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele