Anadoluculuk Akımının Doğuşu

Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

        Osmanlı Devleti’nin yıkıldığı sıralarda Osmanlı idaresinden ayrılmak isteyen Gayrimüslimler ve Arnavutlar karşısında Türkler arasında da milliyetçilik düşüncesi yayılmaya başlamıştı. Bu aşamada Türklerin önünde takip edebilecekleri iki yol vardı. Bu yollardan birincisi, ulusal uyanışı Osmanlı Devleti zamanında ihmale uğramış anavatanının köklerine inerek canlandırmak, yani Anadoluculuk, diğer yol ise Osmanlı Devleti’nin ruhunda gizli olan yeni bir ulusal Devlet yaratma düşüncesi olan Turancılık.[1]

         

        Hilmi Ziya Ülken’e göre Anadoluculuk hareketinin ilk tohumu Türk Ocağı içinde “Büyük Türkçülüğe” karşı “Küçük Türkçülük” veya “Türkiyecilik” olarak 1917 yılında atılmıştır.[2] İzmir Türk Ocağı Başkanı Necip Türkçü’nün 1915 yılında İzmir Türk Ocağı’nda verdiği bir konferansta Anadolu ve Rumeli Türklüğünü ön plana çıkarmaya çalışarak vatan olarak tanımlanan coğrafi gerçeklik karşısında Turancılığın duygusal ve düşünsel anlamda vatan olamayacağını söylemesi[3] Anadolucuların da benimsediği öz vatan toprağına (Anadolu) bağlılık düşüncesine benzer bir duruş göstermesi bakımından dikkate değerdir. Ayrıca Halide Edip’in esas itibariyle, Turan’ın kuramsal olabilirliğini reddetmediği, fakat mevcut koşullarda gerçekleşmesinin zor olduğunu, dolayısıyla önceliğin Anadolu’ya verilmesinin gerektiğini ifadeetmesi bu düşünce doğrultusunda düşünülebilir.[4] Dönemin koşulları göz önüne alındığında Necip Türkçü ve Halide Edip’in bu görüşleri, Ülken’in de dikkat çektiği gibi Turancıların faaliyet alanlarına karşı bir daralmaya gidilmesinin gerekliliği ile ilgili bir yaklaşım tarzı olarak Anadoluculardaki hâkim söyleme benzemektedir.

         

        Nitekim Anadoluculuk ya da Ülken’in tabiriyle “Memleketçilik” hareketi, Osmanlıcılık, Turancılık ve İslamcılık hareketlerine karşı getirilen eleştiriler ile gelişmişti. Bu bağlamda bu hareketin önderlerinin bu üç akıma gösterdiği en önemli tepki; Osmanlıcılık, Turancılık ve İslamcılığın hayali birer düşünce akımı, gerçekleştirilebilme şansının olmadığı noktasındadır. Zira Anadoluculuğun millet anlayışı tarihte sınırları çizilmiş bir vatan fikrine dayanıyordu.[5] Anadoluculuk; Turancılık, Osmanlıcılık ve İslamcılık gibi akımlara tepki olarak ortaya çıkan, Türk ulusunun tek ve gerçek vatanının Anadolu olduğunu savunan ve ülkenin özel şartlarının bir sonucu olarak ortaya çıkmış yeni bir kimlik ve ideoloji arayışı olarak tanımlanmaktadır.[6]

         

        Şu aşamada belirtilmesi gereken hususlardan birisi ise Mehmed Halid (Bayrı)’in “Türkiyecilik” ya da “Memleketçilik” tanımlamalarını yanlış bulmasıdır. Halit’e göre: “Türkiyecilik, Memleketçilik deyince, müstemlekeleri anavatanla karıştırmak, anavatanla beraber görme tehlikesi vardır. Bu itibar ile asıl vatanda millî bir devlet kurarak onu ilerletmek, yükseltmek gayesini takip eden milliyetperverleri Türkiyeci, Memleketçi ve mesleklerini Türkiyecilik, Memleketçilik addetmek bir nevi cesaret olur. Bunlara en münasip olarak – yeni bir teklif olduğu için belki biraz garip görünürse de- Anadolucu, mesleklerine de Anadoluculukdemek doğrudur, hem de bu isimlerde müthiş güzellik, emsalsiz bir cazibe vardır; Türkiyecilik, Türkçülük, Turancılık, Memleketçilik gibi yavan, tadsız, uydurma değildir”[7]diyerek Türkiyecilik ve Memleketçilik isimlerine karşı bir duruş sergilemiştir.”

         

        Anadolu’yu Türk kültürünün kaynağı olarak gören ve bu fikir anlayışını Henri Lichtenberger’in Richard Wagner, Poête et Penseur adlı eserine dayandırarak ileri sürmeye başlayan Hilmi Ziya Ülken, Reşit Kayı ile birlikte elyazması olarak 12 sayı yayımlanan Anadolu dergisini çıkarmıştır. Ülken, Haluk Nihad’a Anadolu halk masallarından Tahirle Zühre, Şah İsmaille Gülizar ve Süleyman Şah’ı yazdırmıştır.[8] Anadolu’yu Türk kültürünün merkezinde değerlendiren Hilmi Ziya, böylelikle bu fikir akımının ilk etapta kültür hareketi olarak ortaya çıkmasını sağlamıştır. Ülken, Anadolu Mecmuası’nın 1 ve 2. sayılarında da “Anadolu Örfi ve Destanları I-II” başlığıyla makaleler yazmış ve Anadolu’nun kültürü ile ilgili çalışmalarına devam etmiştir.

         

        Hilmi Ziya Ülken’in “Memleketçilik” diye tanımladığı bu harekete önayak olanlardan biri de Mükrimin Halil Yinanç’dır. Ülken’in Mülkiye’deyken yazmış olduğu fakat yayımlanamayan “Anadolu’nun Bugünkü Vazifeleri” adlı kitabın öğrenciler arasında kısa zamanda yayılması ve Mükrimin Halil’in “taşkın mizacı” da bu hareketin siyasi bir yapıya bürünmesine katkı sağlamıştır.[9] Mükrimin Halil’in bu hareketi yarı siyasi bir hüviyete getirmiş olması, bu fikir hareketinin daha başlarda ikiye ayrılma gibi bir yönelim göstermesine neden olmuştur. Bunlardan ilki Anadolu’yu doğacak olan kültürün hedefi olarak gören “Kültürel Anadoluculuk” diğeri ise, bu akıma siyasi ve ideolojik bir şekil vermek isteyen “İdeolojik Anadoluculuktur”. İdeolojik Anadoluculukta Başkan Monreo’nin “Amerika Amerikalılarındır” söylemi örnek alınmıştır. [10]

         

        Bu bağlamda belirtilmesi gereken husus, Anadolu’nun bu düşünce hareketinin önderleri tarafından edebiyatı, kültürü, coğrafyası ve insanıyla bütüncül bir yaklaşımla ele alındığıdır. Nitekim Anadolu Mecmuası’nda bu durum kendini göstermektedir.

         

        Anadoluculuğun ortaya çıkış süreciyle birlikte ortaya atılan söylemlerden masum, saf Anadolu söylemi, Anadolucuların yanı sıra Turancılarda ve dönemin çoğu aydının da da sıkça telaffuz edilmiştir. Bu söylemin oluşmasında, Anadolu’nun gerçekten ihmal edilmesinin yanı sıra devletin içerisine düştüğü zor koşullarda etkili olmuştur. Anadolu’nun saflığın ve masumiyetin kaynağı olarak görülmeye başlanması ve Anadolu’ya karşı ilginin artması dönemin basın organlarına da yansımıştır.

         

        Türk Yurdu’nda Anadolu ile ilgili olarak: “Herkesin malûmu bir keyfiyettir ki bu gün Anadolu, balta görmemiş, bir orman gibi bâkirdir, tazedir, onun sinesinde henüz sarf edilmemiş birçok kuvvâyı hayatiye mevcuttur. Eğer aklı, mantığı, tecaribe müstenit fennin bu günkü terakkiyâtından müstefit bir usul ile o kıt’a-i nefiseyi ihyaya çalışırsak şüphesiz pek çok felâketlerimizi tamir eylemiş, az zaman zarfında bütün cihana mevcudiyet-i kaviyemizi ispat etmiş oluruz”[11]  Yazının devamında “lütüfkar bir kıtaa” olarak nitelendirilen “Anadolu diyarına doğru nazırlarımızı döndürelim..”, denmektedir. “Anadolu ve gençliğin vazifesi” başlığıyla yayımlanan bu görüşler, Anadolu’nun önemini ve Türk milletinin kurtuluş anahtarının Anadolu olarak görüldüğünü, göstermesi bakımından önemlidir.

         

        Yine Türk Yurdu’nda yayımlanan bir başka yazıda şunlar yazmaktadır: “Türk Yurdu’nun çıktığı günden beri memleketin asıl gövdesi olan Anadolu’ya en çok ehemmiyet verdiğini karilerimiz elbette bilirler. Anadolu anamızdır. Onun altın başaklı memelerinden hayat umarız. Memleketimizin yabancı ellerle alışveriş etmesi zorlaştıktan sonra bu hakikati daha iyi anladık. Dün payitahtı en ziyade Anadolu’nun evladı korudu. Bugün payitahtı yine Anadolu’nun kadın erkek rençberleri doyuruyor. Eskiden kalma bir “velinimet” tabiri vardı. O tabiri tam yerinde olarak Anadolu’muz için kullanabiliriz. Anadolu velinimetimizdir...” Yazının devamında İstanbul’un Anadolu ile ilgilenmesi için verilen uğraşlar anlatılmaktadır. Türk Ocağı’nın ilk açıldığı zamanlarda da Ocak müdürünün gençlere Anadolu’yu gezmeleri, Anadolu’yu tanımaları ve sevmeleri için yaptığı teşvikler dile getirilmiştir.[12]

         

        Dergâh mecmuasında ise Darülfünun müderrislerinden İsmayıl Hakkı “Küller Altında Bir Anadolu” başlığıyla yazdığı bir makalede, yapmış olduğu Anadolu gezisiyle ilgili izlenimlerini aktarmıştır. Balkan Savaşı’ndan bir sene önce Edirne’yi ziyaret eden İsmayıl Hakkı, şehrin çamur ve tozdan geçilmediğini aktarırken burada yaşayan insanlarında memnuniyetsizliğini görmüştür. Bu ziyaretin ardından geçen 7-8 yıl sonra başka bir Anadolu gezisine çıkan ve Anadolu’nun pek çok yerinin bir harabeyi andırdığına şahit olan İsmayıl Hakkı Anadolu’nun durumunu; “Anadolu’yu eski bir medeniyetin enkazı altında ölmüş görüyor ve onun bir canı olduğunu düşünemiyordum…” sözleriyle özetlemiştir.[13]

         

        Görüldüğü gibi Anadolu pek çok kişinin ilgisini çekmiş ve dönemin basın organlarının hemen hemen hepsinde Anadolu ile ilgili görüşler yer almıştır; Fakat Anadoluculuğun Metin Çınar’ın da belirttiği gibi Millî Mücadele ile birlikte somutlaşarak bir ideoloji şeklini aldığı söylenebilir.[14] Millî Misak’ın kabulü, İstanbul’un işgali, Ankara’nın giderek önem kazanması ve Millî Mücadele’nin Anadolu’da başlaması Anadoluculuk harekâtının somutlaşmasında çok önemli merhaleleri oluşturmuştur.

         

        Anadoluculuk akımının şekillendiği ve Milli Mücadele’nin sürdüğü sıralarda Ankara’da yayım hayatına başlayan Anadolu Duygusu isimli dergi de Anadoluculuk akımının doğmasına katkı sağlamıştır. İbrahim Turgut tarafından on beş günde bir çıkarılan bu derginin, 3 Şubat 1337 tarihli ilk sayısında, Anadolu’daki Türk gençlerinin istiklal mücadelesinde gösterdikleri kahramanlıklar ve Anadolu’nun muazzez duygusunu yaşatma arzusu dile getirilmiştir. “Maksad ve Meslek” başlığıyla yayımlanan  yazının devamında “Anadolu’muzun bir mecmuaya ne kadar muhtaç olduğunu, bilhassa şu inkılâp günlerinde bu ihtiyacın ne kadar şedid bulunduğuna izaha lüzum görmüyoruz…” denilerek, “muazzez Anadolu’muzda edebi bir cereyan uyandırma..” amacı taşıyacakları belirtilmiştir.[15] Konur Alp tarafından “Anadolu Duygusu” başlığıyla yazılan bir başka yazıda ise Anadolu: “üstü durgun, fakat içi kaynar bir göl…” ve “çok gururlu, çok yüksek ruhlu…” olarak nitelendirilmiştir.[16]

         

        Anadoluculuk hareketinin temelini oluşturan basın organı ise  “Anadolu Mecmuası”dır. 1924 yılında yayım hayatına başlayan “Anadolu Mecmuası”nın sahibi ve imtiyaz müdürü Mehmed Halid, sorumlu müdür ise Ahmet Necip Bey’dir. Toplamda 12 sayı çıkan mecmua 1925 yılında kapanmıştır. Mecmua’da, bir vatan olarak benimsenen Anadolu’ya dair kültürel ve etnolojik incelemelere de yer verilmiştir.[17]

         

        Anadolu Mecmuası’nın yayımlanma amacını “bir Anadolu ilmi ve Anadoluculuk mesleği vücuda getirmek” olarak özetleyen Mehmed Halid’e göre, “Anadolu’nun öğrenilmeye, bilinmeye değer bir tarihi vardır. Bu tarih, eski Anadolu tarihinden büsbütün ayrı olup Türklerin Anadolu’yu istilasından başlar ve sinesinde büyük bir medeniyeti, büyük ve muhteşem bir Türk medeniyetini yetiştirir. Hangimiz bu medeniyeti, velev ki uzaktan olsun, tanıyoruz?[18] Mecmua incelendiğinde Anadolu’yu tanıtma amacıyla yayımlar yapıldığı görülecektir.

         

        Anadolu’nun geçmiş kültürleri ve Türkmenlerin 1071’de Anadolu’ya getirdikleri dinamizm ile birlikte ortak bir sentezle yeni bir ulus yaratıldığı savına dayanan Anadoluculuğun temelini coğrafya ve tarih belirlemiştir.[19]  Esas itibariyle de Anadoluculuk, “biz kimiz, nereye aitiz” sorularına cevap bulma amacındadır. Bu nedenle Anadoluculuğun savunucuları vatan, ulus, tarih, kimlik ve uygarlık gibi alanların yeniden tanımlanması noktasında çaba göstermiştir. Bu şekliyle Anadoluculuğun kendine ait bir temeli, bakış açısı ve kavramsal bir yapısının olduğu ve söylenebilir.[20] Anadolucu düşünüş önderlerinin yayınları incelendiğinde, yukarıda sayılan kavramların içlerini doldurma çabası net bir şekilde görülmektedir.

         

        Anadolu Mecmuası’nın birinci sayısında “Millî Tarihimizin İsmi” başlığıyla bir makale yazan Mükrimin Halil, eski tarih yazarlarının yazdıkları tarihleri sözünü ettikleri milletlerin adlarıyla anmadıklarını dile getirmektedir. Halil, devletin ve devlete tabi olanların başta bulunan hanedanın ismiyle anıldıklarını ve hanedan değiştiğinde de devletin, milletin ve memleketin de isminin değiştiğini dile getirmektedir. Halil’e göre, kendi tarihçilerimizde aynı zihniyetle hareket etmişler ve devlete müşterek bir isim vermemişlerdir. Örnek olarak ta Devlet-i Selçukiye, Devlet-i Karamaniye, Devlet-i Osmaniye gibi isimlerin kullanıldığını söylemiştir. Fakat yazara göre ortada değişen hiçbir şey yoktu. Millet yine aynı millet, devlet yine aynı devlet, memleket de yine aynı memleketti. [21]

         

        Tarihçilerin Selçuklu tarihi ya da Osmanlı tarihi gibi farklı isimlendirmelerinin dışında milletçilik akımının memlekette gelişmesiyle birlikte tarihimize “Türk tarihi” denilmesinin de yanlışlığını vurgulayan Mükrimin Halil, Türk tarihi ismiyle akla Türkistan tarihinin de gelebileceğini belirtiyor ve bu iki kavramın farklı olduklarını dile getiriyor. Ayrıca Osmanlı tarihi tabirine de bir Osmanlı ulusu olmadığını belirterek karşı çıkan yazar, bu isminde anlamlı olmadığını dile getirmektedir.[22] Türklerin millî tarihinin ismi üzerinde de uzun uzadıya duran Mükrimin Halil’e göre bu isim,  “Anadolu Türkleri tarihi veya sadece Anadolu tarihi”![23] olmalıdır. Daha önce de değindiğimiz gibi bu hareketin siyasi bir hüviyete sokulmasında katkısı olan Mükrimin Halil, bu akımın İslami vurgusunu da yapmıştır. Onun millet anlayışına göre toprağıyla ahlakıyla, imanıyla kaderiyle ve gerçek iradesiyle Anadolu Türk ulusunu oluşturmaktaydı. Anadolu Türklerinin Müslüman olması nedeniyle de Anadolu tarihi aynı zaman Müslüman Anadolu tarihi olarak ele alınabilirdi.[24]

         

        Haydar Necip de “Türk Ocağı” isimli makalesinde Ocağı; Türk gençlerini gerçekleştirilmesi hayal olan ideallerle oyaladığı iddiasıyla eleştirerek “vatanımız” olarak nitelendirdiği Anadolu’nun hürriyetinin sağlanması için çalışılmasını isteyerek; Anadolu gençlerini yanlarına çekmeye çalışmıştır. “İtiraf edelim ki, Türk Ocağı’nın fikri bir zamanlar hepimizi arkasından sürükleyen bir cazibeye malikdi…” diyen Necip’e göre bu fikir Türklerin harsi birliği fikriydi; fakat bu fikrin hayal ürünü olduğunu dile getiren Haydar Necip, gençlerin azim ve kudretlerini “çorak bir çölde” israf etmemelerini dilemektedir. Haydar Necip’e göre gençlerin kudretli azmi ve imanı, “bütün Türklerden evvel, Anadolu Türküne nurlu bir istikbali müjdeliyor”du. Bu nedenle “Türk Ocağı’ artık “Anadolu Ocağı” olmalı ve gençler sadece Anadolu için çalışmalıydı.[25] Mehmed Halid de “Milliyetperverliğin Ma’nası” ismiyle yazdığı makalede, Turancıların, Türk ırkından olan fakat ayrı vatanlarda yaşayan milletleri tek merkezde toplama amacının dünde, bugün de, yarın da hayal olacağını söylemiştir. Halit’e göre; “Anadolu milleti için Turancılık bir gaye, bir mefkûre olamaz.” Çünkü bu milletin Turancılık gayesi için çalışacak ne gücü ne de sıhhati vardır. Milletin böyle bir gücü olsa bile bu gücü Anadolu’da milli bir devlet kurmaya ve onu ilerletmeye harcayacaktır.[26]

         

        Yine Mehmed Halid, Anadolu Mecmuası’nın 8. sayısında “Asıl Hakikat” başlığıyla yazdığı bir yazıda, Türk tarihinin şimdiye kadar yanlış tetkik edildiğini vurgulayarak Osmanlı saltanatının, Selçuklu, Karaman ve Akkoyunlu gibi devletlerin devamı olduğunu belirterek bugünkü Cumhuriyeti’nde Osmanlı’nın devamından ibaret olduğunu söylemekte ve eski tarihçilerin devlet müessesini hanedan isimleriyle andıkları için Anadolu devletinin şu ana kadar birkaç unvanla anıldığını ve devlete verilmesi gereken ismin Anadolu devleti olması gerektiği savunmuştur.[27] Yazının devamında “Vatan Anadolu’da, Anadolu milleti tarafından tesis edilen (Anadolu müessesesi) olduğunu kaydettik. Şu halde bu müesseseye isim vermek isterken, hakikate göz kapayarak, Selçuki, Osmanlı devletleri unvanı gibi iğreti, mücerret, hatta manasız bir ad takmak caiz olmaz. Dünkü Selçuki ve Osmanlı devletleri kadar bugünkü cumhuriyetimiz de bir Anadolu müessesesi, binâenaleyh ismi ‘Anadolu Cumhuriyeti’dir. Bu cumhuriyete Türkiye Cumhuriyeti demek, onun mahiyetini değiştirmeye teşebbüs etmektir.”[28] Halit’in, bu müesseseye verdiği isim “mukaddes Anadolu Cumhuriyeti’dir.” Bu tanımlama Mehmed Halid’in bu konuda Mükrimin Halil’in paralelinde olduğunu ve Anadolucuların Anadolu ismine bile atfettikleri kutsallığı göstermesi bakımından dikkate değerdir.

         

        Ayrıca Mehmed Halid’in “Asıl Hakikat” başlıklı makalesinin önemli bir tarafı da Anadolu dışında yaşayanların müstemleke olarak kabul edilmesidir. Halit’e göre; “Anadolu orduları tarafından feth edilen Anadolu’nun hudutları haricindeki arazi, Anadolu’nun müstemlekesidir. Bu arazide oturanların Türk olmaları, oraların müstemleke olmamalarını icap etmez.[29] Müstemleke ve öz vatan ayrımı sadece Mehmed Halid’in üzerinde durduğu bir konu değildir. Ziyaeddin Fahri ve İrfan Nâbi’de bu konuda görüşlerde bulunmuştur.

         

         

        İrfan Nâbi’ye göre İttihat ve Terakki “milletin öz evladını” ezmiştir. Bunun nedenini ise İttihat ve Terakki’nin müstemlekeci olmasına bağlayan İrfan Nâbi, müstemlekecilerin uzun bir süreden beri Anadolu’nun üzerine sülük gibi yapıştığını ve Anadolu halkını eşitlik, hürriyet, adalet gibi kavramlarla kandırarak milletin öz evladını ve milletin öz yurdunu(Anadolu) kendi çıkarları doğrultusunda kullandıklarını söylemektedir.[30] Nâbi’ye göre, “Gerek istibdadçıların, gerekse onun diğer şekli olan meşrutiyetçilerin bütün gayeleri Anadolu’yu istedikleri gibi kullanmaktı. Bunun içinde yegâne yol Anadolu’yu okutmamak olacaktı.” Böylece eğitimsiz bırakılan fikir üretmekten yoksun olan Anadolulular müstemlekeciler tarafından “23 Nisan Milli İnkılâbına” gelinceye kadar ezilmişlerdir. Nâbi’ye göre artık yapılması gereken tek şey: Anadolu Cumhuriyeti’nin millî maarif siyasetini oluşturup Anadolu gençlerini tam manasıyla okutmaktır.[31] Mehmed Emin’de “Anadolu’da Maarif Nasıl Ta’ammüm Edebilir?” bağlığıyla yazdığı bir yazıda Anadolu ve Anadolu köylüsünün eğitim noktasında yaşadığı sıkıntıları dile getirmiştir. Mehmed Emin: “Anadolu’da gezmemiş, Türk halkıyla temas etmemiş olanlar zan ederler ki memleketimizde maarifin ta’ammüm etmemesi halkın okuma ihtiyacı duymamasından ileri gelmiştir…” demektedir. Emin’e göre Anadolu halkı, okuma ve yazma konusunda büyük bir heyecan ve istek duymaktaydı. Bu bağlamda hem eğitim sistemini hem de hocaları eleştiren Emin, Anadolu halkının eğitimi noktasında yeni bir maarif siyasetinin oluşturulmasının gerekliliği üzerinde durmuştur.[32]

         

        İlk dönem Anadoluculuk hareketinin önderleri Anadolu’yu ilgilendiren hemen hemen her konuda ortak görüş sergilemişlerdir. Anadolu Mecmuası kısa soluklu bir dergi olmasına rağmen çok geniş konu yelpazesine sahiptir. Mecmua’da Anadolu’nun; iklimi, eğitimi, madenleri, köyleri, şairleri, destanları, tarihi, kadınları vb. konular işlenmiştir. Nitekim “Anadolu Kadını” başlığıyla yayımlanan makale incelendiğinde, Anadolu kadını yüceltilirken İstanbul’a karşı olan tavır bu konu üzerinden işlenmeye devam etmiştir. Mehmed Emin’in makalesinde “Türk vatanını yalnız İstanbul’dan görenler zan ederler ki İstanbul kadını vatan annelerinin timsalidir…” bunun yanlışlığını dile getiren Mehmed Emin, “Türk kadınlığının enmüzecini[33] Anadolu’dan başka yerde arıyorsanız hata ediyorsunuz…” diyerek Türk kadınını Anadolu kadınının temsil edebileceğini söylemektedir.[34]

         

        Bahsettiğimiz görüşler yanında Anadolucuların sergilediği ortak tavırlardan biri de Selçuklu döneminin Anadolu için milat kabul edilmesidir. Nitekim Anadoluculuğun hareketli simalarından biri olan Mükrimin Halil, Türk tarihini 5 kısma ayırmıştır. Yazarın ifadesiyle “Bin iki yüz yıllık tarihimizi başlıca beş büyük devreye taksim edebiliriz: 1- Halifey-i Abbasiye zamanında Anadolu’da Türk emaretleri, eski müverrihlerin tabiri vechile, sügur valileri devri. 2- Al- Selçuk devri. 3- Tavaif-i Mülük devri. 4- Al-Osman devri. 5- Cumhuriyet devri.” Halil’e göre tarihimizi bu şekilde beş devreye ayırmak en doğru en ilmi izahattır. [35] Mükrimin Halil, Milli Tarihimizin Mevzu-1” isimli bu makalede, Sügur valileri devri ve Selçuklu devri hakkında bilgiler vermiştir. Halil’e göre “Anadolu’da tam ve müstakil bir Türk vatanının teşkil” edildiği dönem Selçuklu dönemidir. Bu devir, “Anadolu medeniyetini hakikaten temsil eden bir devirdir. Zevkiyle, sanatıyla, zekâsıyla bütün medeniyetiyle bir ihtişam manzarası göstermektedir.[36] Mükrimin Halil, bu devreyi de kendi içerisinde dört bölüme ayırmıştır. Bu görüşe paralel olarak Mehmed Halid de Anadolu’da kurulan ilk milli devleti Selçuklular olarak göstermekte ve Anadolu milletinin birinci görevini Selçuklu medeniyetini yakından tanıma ve öğrenme olarak göstermektedir.[37]

         

        Nitekim Anadolucular 1071 yılını Anadolu Türk tarihinin başlangıcı olarak kabul etmiştir. Mehmed Halid’te, Anadolu’yu istila eden Türkmenlerin(Oğuz) çok kuvvetli ve hızlı bir şekilde Anadolu’yu Türkleştirdiğini söyleyerek bu süratin nedenini Anadolu’yu istila eden askeri kuvvetlerin fazlalığından ziyade millet istilasının yoğunluğu olarak göstermektedir. Böylece eski Anadolu’nun yerine havasıyla, suyuyla, taşıyla ve güneşiyle yepyeni bir Anadolu ikame edilmiş ve Anadolu Türkler için bir vatan halini almıştır.[38]

         

        Anadolu’ya yerleşmeyi dönüm noktası olarak kabul eden Anadolucu önderlerin tamamı Anadolu coğrafyasının bin yıllık bir birikimle Türkleştiği kanaatindedirler. Bu noktada Türkler, Anadolu’ya yerleştikten sonra evrensel bir dine(İslam) mensup olmanın avantajını kullanıp daha önceki medeniyetlerin mirasını da genişleterek bir ulus haline gelebilmişlerdir. Bu nedenle Anadolu coğrafyası; Türklerin önceki durumlarından kopup kendilerini yeniden tanımlamaları ve ulus olmaları noktasında önemli bir semboldür.[39] Anadolu Mecmua’sını toplu yayımlanan 9. 10. 11. sayılarında, millet ve milliyetperverliği “Milliyetperverliğin Ma’nası” başlıklı makalesiyle açıklamaya çalışan Mehmed Halid de, millet olabilmenin iki koşulundan bahsetmektedir. Ona göre bu iki koşul hars ve ortak vatandır.[40]

         

        Ziyaeddin Fahri de “Milliyet Meselesi” başlığıyla kaleme aldığı bir uzunca bir makalede milli coğrafya, milli iktisad, milli tarih ve milli ilime sahip olmanın gerekliliğini vurgulamış ve Anadolu’da tam anlamıyla bir Türk şuuru oluşturmanın zorunlu olduğunu söylemiştir.[41] Ziyaeddin Fahri’nin de belirttiği gibi bu hareket önderlerinin birincil amacı; Anadolu coğrafyasında ortak bir tarih bilincine dayalı bir ulus oluşturma çabasıdır.

         

        Anadoluculukla ilgili olarak Dergâh mecmuasında da çeşitli yazılar yazılmıştır. Özellikle Anadolu’da başlayan milli mücadeleye desteklerinin yanında Anadolu’nun çeşitli yönden tahlilleri de yapılmıştır. Falih Rıfkı, “Anadolu Mücahedesi”nin “milli vatan” ve “milli istiklal” mücahedesi olarak doğduğunu aktararak Sakarya Zaferi’nin Anadolu’da doğan “milli cereyanın” zaferi olduğunu söylüyordu.[42] Hamid Sâdi’de “Marmara Havzası” isimli makalesinde Marmara’nın Anadolu için stratejik önemini belirttikten sonra Türklerin burada pek çok gazi ve şehit verdiğini ve ayrıca Türk sanatının en muhteşem eserlerinin yer aldığı bir bölge olması nedeniyle de Anadolu için önemini vurgulayarak makalesini şu sözlerle tamamlamıştır: “Anadolu Türk ilinin kalbi ve gövdesi ise Marmara havzası da bu gövdenin başı ve dimağıdır, bu başı gövdesinden ayırmak her iki evvelkinin hayatına kasd etmek demektir.[43]

         

        Anadolu Mecmuası’nda olduğu gibi Dergâh’ta da Anadolu’nun saflığı ve masumluğuna vurgular İstanbul’u eleştirerek yapılmaktadır. Mecmua’da “İstanbul Avrupai uygarlıkla bozulmuş alafranga bir kültürün sembolü olarak görülürken; Anadolu saf, ibtidaî, kirlenmemiş halkın yaşadığı coğrafya olarak yüceltilir.[44] Nitekim Anadolu Mecmuası ile birlikte Dergâh mecmuası da Anadoluculuğu ilke olarak benimsemiş ve bu doğrultuda yazılar neşretmiştir.

         

         

        Sonuç

         

        Osmanlı Devleti’nin can çekiştiği sıralarda özellikle Turancıları sınır tanınamazlık noktasında eleştirerek gündeme gelen ve Anadolu milliyetçiliği olarak formüle edilebilecek bu akım, Millî Mücadele ile birlikte popülerleşmiştir. Bu bağlamda Anadolu Mecmuası farklı bir misyon üstlenerek Anadoluculuğun önemli bir durak noktasını oluşturmuş ve akımın siyasallaşmasını sağlamıştır.

         

         “Anadolucu” olarak tanımlanan ve genelde Anadolu Mecmuası çevresinde toplanmış olan bu milliyetperverler, Millî Mücadele sonrasında kurulan cumhuriyeti sahiplenerek bu millî oluşumu kendi perspektifleri çerçevesinde yönlendirme kaygısı taşımışlardır. “Anadolu İnkılâbı”nın birkaç kişiye mal edilemeyeceği görüşünde olan Anadolucular, Malazgirt’te şehit düşenlerin bile bu zaferde paylarının olduğunu düşünmüş ve bunu dile getirmişlerdir.[45]

         

        Anadolu Mecmuası, “her ne kadar Yeni Devlet’le farklı düşünüş konumlarında olsa da özellikle vatan sınırları, azınlıklar, kapsayıcı bir millî kültür tasarımı konularında Devletin önünü açan açılımlarda bulunmuştur.” Bu doğrultuda Anadolucuların, “Kemalist kadroların karşısına ilk andan itibaren önemli bir sorun olarak çıkacak olan, Misak-ı Millî sınırlarına tarihsel bir meşruiyet kazandırma” konusunda katkıları olmuştur. [46]

         

        Milli Mücadelenin başarıya ulaşmasıyla birlikte, esasında bağımsızlık konusunda ortak bir duruş sergileyen Anadoluculuk ile Atatürkçü düşünüş taraftarları arasında özellikle izlenecek yol konusunda ayrılıklar baş göstermiş ve Anadolucular içerisinde modernizmden ve laiklikten yana Anadolucular belirirken Anadolucuların diğer kanadını muhafazakâr olarak nitelendirebileceğimiz gelenekçi Anadolucular oluşturmuştur.[47] Bu ayrışmanın da etkisiyle 1923–1925 tarihleri arasında Anadoluculuğun yayın faaliyetleri giderek azalmıştır; fakat Anadoluculuk hareketi 15 yıl sonra tekrar canlanmıştır. Remzi Oğuz Arık, Hıfzı Oğuz Bekata ve arkadaşlarının çıkardığı Çığır ve Millet ile Nurettin Topçu’nun çıkardığı Hareket dergileri Anadolucu görüş ekseninde yoğun bir şekilde yayımlar yapmaya başlamışlardır. Bu dönemin Anadolucuları, resmi ideolojinin belirli yönlerine ve CHP’nin politikalarına muhalefet eden bir duruş sergilemişlerdir.[48]

         

         

         

         

        

         

        


        


        

        [1] Mithat Atabay, İkinci Dünya Savaşı Sırasında Türkiye’de Milliyetçilik Akımları, İstanbul: Kaynak Yayınları, 2005, s.145-146.


        

        [2] Hilmi Ziya Ülken, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, İstanbul: Ülken Yayınları, 1998, s.477.


        

        [3] Seçil Deren, “Türk Siyasal Düşüncesinde Anadolu İmgesi”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Milliyetçilik, İstanbul: İletişim Yayınları, c.4, s.533.


        

        [4] Metin Çınar, Anadoluculuk Hareketinin Gelişimi ve Anadolucular ile Cumhuriyet Halk Partisi Arasındaki İlişkiler (1943-1950), Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Basılmamış Doktora Tezi, Ankara, 2007, s.46.


        

        [5] Ülken, a.g.e., s.480.


        

        [6] Köksal Alver, “Anadoluculuk ve Hilmi Ziya Ülken”, Afyon Kocatepe Üniversitesi, Sosyal Bilimler Dergisi, c.3, sayı:1, Haziran, 2001, s.133. http://www.aku.edu.tr/AKU/DosyaYonetimi/SOSYALBILENS/dergi/III1/10.pdf, Erişim:15.12.2010.


        

        [7] Mehmed Halid, “Milliyetperverliğin Ma’nası”, Anadolu Mecmuası, sayı:9,10,11(Kanûn-ı evvel, Kanûn-ı sâni, Şubat 1340/1341),  s.316; Ayrıca bknz: Çınar, a.g.t., s.75.


        

        [8] Ülken, a.g.e., s.477.


        

        [9] Ülken, a.g.e., s.477.


        

        [10] Mithat Atabay, “Anadoluculuk”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Milliyetçilik, İstanbul:  İletişim Yayınları, c.4,  s.516.


        

        [11]Anadolu ve Gençliğin Vazifesi”, Türk Yurdu, sayı:34,( Şubat 1328) , s.314.


        

        [12] Aktaran: Çınar, a.g.t., s.40.


        

        [13] İsmayıl Hakkı, “Küller Altında Bir Anadolu” Dergah, Cilt:3, (16 Mayıs 1338), s.34.


        

        [14] Anadoluculuğun ortaya çıkışı ve gelişimi ile ilgili detaylı bilgi için bkz: Çınar, a.g.t.


        

        [15] Anadolu Duygusu, “Maksad ve Meslek”, sayı:1, (1 Şubat 1337), s.1.


        

        [16] Konur Alp, “Anadolu Duygusu”, Anadolu Duygusu, sayı:1, (1 Şubat 1337), s.5.


        

        [17] Atabay, a.g.m., s.516.


        

        [18] Aktaran: Çınar, a.g.t., s.65.


        

        [19] Atabay, a.g.e., s.222.


        

        [20] Alver, a.g.m., s.134.


        

        [21] Mükrimin Halil, “Milli Tarihimizin İsmi”, Anadolu Mecmuası, sayı:1, (1340) , s.1,2; Ayrıca detaylı bilgi için bkz: Çınar.,a.g.t., s.67-69.


        

        [22] Halil, a.g.m, s.3.


        

        [23] Halil, a.g.m, s.5,6.


        

        [24] Murat Kılıç, “Erken Cumhuriyet Dönemi Türk Milliyetçiliğinin Tipolojisi”, S.D.Ü. Fen Edebiyat Fak. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Aralık, 2007, sayı:16, s.124. http://sablon.sdu.edu.tr/dergi/sosbilder/dosyalar/16_6.pdf, Erişim: 17.12.2010.


        

        [25] Haydar Necib, “Türk Ocağı”, Anadolu Mecmuası, sayı:7,  (1340), s.262-263.


        

        [26] Halid, Milliyetperverliğin Ma’nası”.., s.316.


        

        [27] Mehmed Halid, “Asıl Hakikat”, Anadolu Mecmuası, sayı:8,  (1340),  s.283.


        

        [28] Mehmed Halid, “Asıl Hakikat”...., s.284.


        

        [29] Mehmed Halid, “Asıl Hakikat”...., s.283-284; Ayrıca daha detaylı bilgi için bkz: Çınar, a.g.t., s.90-91.


        

        [30] Çınar, a.g.t., s.91.


        

        [31] İrfan Nâbi, “Anadolu Cumhuriyeti’nin Maarif Mefkuresi”, Anadolu Mecmuası, sayı:6 (Eylül 1340), s.229-230.


        

        [32] Mehmed Emin, “Anadolu’da Maarif  Nasıl Ta’ammüm Edebilir?”, Anadolu Mecmuası, sayı:2 (1 Mayıs 1340), s.50-51.


        

        [33] Örnek, model.


        

        [34] Haydar Necib , “Anadolu Kadını”, Anadolu Mecmuası, sayı:3, (Haziran 1340),  s.117,118; Ayrıca bkz: Çınar, a.g.t., s.88-89.


        

        [35] Mükrimin Halil, “ Milli Tarihimizin Mevzu-1”, Anadolu Mecmuası, sayı:2 (1340), s.54-55.


        

        [36] Mükrimin Halil, “ Milli Tarihimizin Mevzu-2”,Anadolu Mecmuası, sayı: 3, (1340), s.85.


        

        [37] Halid, Milliyetperverliğin Ma’nası”…, s.316.


        

        [38] Halid, “Asıl Hakikat”...., s.282.


        

        [39] Alver, a.g.m., s.136.


        

        [40] Halit, Milliyetperverliğin Ma’nası”…, s.315.


        

        [41] Detaylı bilgi için bkz: Ziyaeddin Fahri, “Milliyet Meselesi”, Anadolu Mecmuası, sayı:5, (1340,), s.178-188.


        

        


Türk Yurdu Eylül 2011
Türk Yurdu Eylül 2011
Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele