Kemal Tahir’in Anlatımıyla Taşradan 20. Asrın İlk Çeyreğine Bakış

Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

        Türk edebiyatının velut ve çok tartışılan yazarlarından biri olan Kemal Tahir’in doğum tarihi birçok kaynakta farklı yazılmaktadır. Ölümünden uzun bir zaman sonra yayımlanan notlarında da bu tutarsızlık devam etmektedir. Notları yayıma hazırlayan Cengiz Yazoğlu bu karmaşayı gidermek amacıyla yayımlanan notların birinci cildinde Kemal Tahir’in nüfus bilgilerini verir; ancak K. Tahir’in nüfus cüzdanında iki tarih vardır: 4 Rebiyülahir 1328 ve 13 Mart 1326. Cengiz Yazoğlu bu iki tarihi yorumlarken 1326’nın yanlışlıkla yazıldığını söyler ve yazarımızın doğum tarihini 4 Rebiyülahir 1328’i esas alarak miladî 15 Nisan 1910 olduğunu söyler (TAHİR 1989: 5).

         

        Öte yandan notların bir diğer cildinde “Notlarından 1933’e Kadar Kemal Tahir’in Özgeçmişi” başlığı altında bir ek verilmiştir. Buradaki bilgide ise “908 Doğdu. 914 mahalle mektebine gitti. 6 yaşında” şeklinde bir bilgi vardır. Cengiz Yazoğlu bu durumu “Bu farklılık karşımıza yeni bir araştırma konusu çıkarmaktadır” şeklinde yorumlar (TAHİR 1990: 7).

         

        Kemal Tahir’in genellikle tarihî roman yazdığı hakkında bir kabul vardır. Halbuki onun romanları arasında kendisinden yaklaşık 500 sene önceki bir dönemi anlattığından sadece Devlet Ana tarihîdir. Onun tarihî romancı olarak bilinmesinin bir sebebi yaşadığı dönemin sanat ve düşünce gündemini tarihî görüşleriyle yönlendiren bir yazar olması, bir başka sebebi de günümüz okuru için onun romanlarında işlenen konuların, hadiselerde geçen şahsiyetlerin, yaşanan mekânın tarih kitaplarında da anılıyor olmasındandır.

         

        Doğum tarihi, kendi notlarında zikrettiği 1326 yılı olarak alındığında Kemal Tahir 2. Meşrutiyet’le yaşıt demektir. Gerek yaşadıklarından kendi gözlemleri, izlenimleri gerekse yakınlarından dinledikleri, ileriki yıllarda yazacağı birçok romanın ya asıl konusunu oluşturacak veya asıl konuya zemin oluşturacaktır.

         

        Devlet Ana dışındaki romanları bir ikisi istisna edilirse çoğu 20. asırda yaşanan hadiseleri konu edinmiştir. Babasının hayatının ana çizgilerini kullandığı Bir Mülkiyet Kalesi 19. asrın sonlarında, Sultan 2. Abdülhamid’in marangozhanesinde başlar ve 1930’larda biter. Yedi Çınar Yaylası da 19. asrın ortalarında Çorum’da geçer. Bitmemiş romanları arasında yer alan Topal Kasırga tamamlanabilseydi Timur ve devrini anlatığından tarihî roman olabilecekti.

         

        Kemal Tahir’in romanları iki temel başlık altında toplanabilir. İlki İstanbul merkezli romanlardır. Bunlar içinde mekân bazen İstanbul’un dışında olabilir. Bu durum geçicidir. Romanın ve hadiselerin merkezi İstanbul’dur. Bir Mülkiyet Kalesi’nde, Kurt Kanunu’nda ve Yorgun Savaşçı’da hadiseler İstanbul’da başlar, değişik sebeplerle taşraya uğrar, ancak İstanbul her zaman merkezdedir. İkinci türdekiler ise İstanbul dışı veya taşra romanları diyebileceğimiz eserleridir. Bunlar da genellikle Çankırı ve Çorum’un mekân olarak seçildiği romanlardır.

         

        Sanatçı kişiliğinin ötesinde toplumsal hayatımız, tarih, özellikle Osmanlı Devleti ve Batılaşma maceramız hakkındaki görüşleri ve düşünceleri, yaşarken de ölümünden sonra da kamuoyunda çok tartışılmıştır. Eserlerinde, konuşmalarında, gazete ve dergilere açıkladığı görüşlerinde ortaya koyduğu fikirler entelektüel kamuoyunu hayli meşgul etmiştir. Bundan dolayı sanatçı veya düşünür olarak aydınlar arasında kendisini sevenler olduğu gibi sevmeyenler de çok fazladır. Ölümünden yıllar sonra yayımlanan notları yaşarken ortaya çıkmasına sebep olduğu tartışmaların uzun süre daha devam etmesini sağlamıştır.

         

        20. asır Türk tarihi açısından baş döndürücü hadiselerin, savruluşların ve kopuşların yaşandığı yılları içinde barındırır. 2. Meşrutiyet ve sonrasında yaşanan gelişmeler, Trablusgarb’ın işgali, Balkan savaşları ve Rumeli coğrafyasının ülkeden kopuşu, 1. Cihan Harbi, İstanbul’un işgali, Osmanlı Devleti’nin parçalanışı, Millî Mücadele, Cumhuriyetin kuruluşu ve sonrasında yaşanan önemli hadiseler… bütün bu zikredilen büyük olaylar yaklaşık 20 yıllık bir zaman zarfında yaşanmıştır. İşte bu süre, Kemal Tahir’in çocukluk ve ilk gençlik yıllarını yaşadığı zamandır. Tarihimizin bu mühim hadiselerine çok gençken şahit olan ve insanlar üzerindeki etkilerini uzun süre müşahede eden bir yazarın romanlarında bu hadiselere bir şekilde temas edilmesi olağan karşılanmalıdır.

         

        1938 yılında “Donanma Davası”ndan mahkûm olup cezasının büyük bir kısmını Çankırı ve Çorum hapishanelerinde çekmesi, yukarıda zikredilen 15 yıllık hadiselerin tanığı bir İstanbullunun bu hadiselerin taşradaki yansımalarına şahitlik etmesini sağlamıştır.

         

        Gerek kendi yaşadıkları, gerek çevresinden dinledikleri ve gerekse mahpushane hayatında mahkumlardan duydukları yazara daha sonra kaleme alacağı eserlerde malzeme olmuştur.

         

        Yukarıda zikredilen hadiseleri romanlarının konusu (Esir Şehrin İnsanları, Esir Şehrin Mahpusu, Yorgun Savaşçı, Kurt Kanunu, Yol Ayrımı) olarak ele alan yazar, taşra romanları için de bu olaylardan değişik fonlar oluşturur.

         

         

        Romanlarda Hadiselerin Kullanımı

         

        Kemal Tahir, taşra romanlarında tarihimizin bu büyük hadiselerini üç şekilde kullanmıştır. Kahramanların bizzat yaşadığı hadiseler, kahramanların uzakta olduğu, ama sonuçlarından etkilendiği hadiseler ve bir tarihçi gibi kendi anlattığı hadiseler.

         

        İlk şekle örnek Kelleci Memet romanıdır (TAHİR 1973-1: 150-177). Kelleci Memet cinayetten Çankırı Cezaevinde yatan bir mahpustur. Bir gün babası ziyaretine geldiğinde mahpushane arkadaşı “İstanbul’un gazetecisi Murat Bey”i babasıyla tanıştırır:[1]

         

        “Bak baba! Bizim Murat Bey sana para verdi… Bizim Murat Bey… İstanbul’un gazetecisi… Burada bizi hep defterine almakta ki… İleride İstanbul’un gazetesine yazacak…” (s. 150)

         

        Burada hoş-beşten sonra Kelleci’nin babası “Rufat Ağa”nın “-Vaktiyle fırsat ele geçmişken okumayı bellemedik de haltettik. İstanbul’un Yıldız kışlasında bölük emini rahmetli Salih onbaşı bizi az zorlatmadı” şeklinde başlayan “Seferberlik” hatıraları romanın tamamen dışında farklı bir kurgu olarak 27 sayfada verilmektedir. Bu hatıralarında “Rufat Ağa” 1. Cihan Harbi’nde yaşadıklarını anlatır. İstanbul’a gelişleri, pahalıdır diye tramvaya binmediklerinden dolayı susayışlarını, oradaki bir bakkalda ilk kez gazoz içince dillerindeki karıncalaşmadan nasıl korktuklarını, duydukları telaşa çevrelerindekilerin nasıl güldüğünü, gördükleri talimleri, Süleyman Askerî Bey’i, “Basra’yı basan İngiliz kumandanı, İngiliz kralının öz damadı”nı esir alışlarını, sonrasında yaşanan bozgunu, Süleyman Askerî Bey’in intiharını, salgın hastalıkları, esir olarak Mısır’a gidişlerini, orada İngilizlerden gördükleri kötü muameleyi anlatır.

         

        “Rufat Ağa”dan aktardığı bu hatıralar türündeki kısımların romanlarda kurgu bütünlüğünü zedelediği ve ‘bilgi yığını’ olduğu yönünde eleştirilere konu olmuştur. Orhan Pamuk bu eleştirilere karşı çıkar ve Kemal Tahir’in romanlarında bilginin “tıpkı bir roman kahramanı gibi dramatik bir boyut kazandığını” söyler:

         

        “Kemal Tahir’in romanlarında ‘bilgi’ dramlaştırarak[2], bir belirsizlik ve esrar halesine bürünerek[3] verilir. Bilginin varlığı o anda, okuduğunuz o sahnede yaşayan kişiler arasında hissedilir ve dramatik yapının kaçınılmaz bir parçası olur. Bu bakımdan özellikle son dönem romanlarında ‘bilgi’nin tıpkı bir roman kahramanı gibi olaylara katıldığını, olayların dramatik yapısını değiştirdiğini, kuvvetlendirdiğini söylemek yanlış olmaz. Bu özelliği Kemal Tahir’in romanlarında ‘bilgi’nin yama gibi, yapıştırma bir şey gibi durduğunu, dışarıdan dayatıldığını, Ahmet Mithat’ın romanlarında olduğu gibi ansiklopedik bir konu dışına çıkma olduğu yolundaki görüşlere karşı çıkmak için söylüyorum.” (PAMUK 1999:175)

         

        Aslında romanlarda ‘bilgi’ şeklinde değerlendirilerek yazarın eleştirildiği bölümler farklı işlevler gözetilerek kurguya dahil edilmiştir. Meselâ, Kelleci Memet’teki Rufat Ağanın anlattıkları kurguya yedirilmiş ve kahramanın babasının ağzından verilmiş hadiseler olduğu için ilgili sayfaları salt bilgi kabul etmek yazara haksızlık olur. Hele bu anlatılanları gereksiz ve boş bilgi olarak görmek tamamen yanlıştır. Burada hayatının en güzel yıllarını vatan-millet uğruna savaşarak feda etmiş bir insanın yaşadığı sefalet, basit bir gerekçeye sığınarak onu gazi aylığı almaktan alıkoyan, oğlunu eğitip yetiştiremeyen, cahil kalmasına göz yuman, nihayetinde  hapse düşüren devrin idaresine örtük eleştiri vardır. Yazar (İstanbul’un gazetecisi Murat Bey), romanın başlarında bir hapishane ortamında genç mahkuma okuma yazma öğretmiştir. Ayrıca Kelleci kısa sürede lehimcilik, kalaycılık işlerini belleyip para kazanmaya başlamıştır. Hepsinden öte romanın bazı sayfalarında kahramanımız küçük yaşta katil olup hapse düşmüş biri değil de ATÜT kuramını dinleyicilere izah eden devrin toplumcu (sosyalist) aydınlarından biri gibidir (TAHİR 1972: 22). Bu şekilde gerekli ilgi gösterilse topluma faydalı olabilecek vatan millet uğruna yıllarca savaşmış bir insanın oğlu olarak çalışkan ve öğretilen her işi başarıyla belleyip üretime katkıda bulunan bir kişi cahil bırakılarak cani olmasına göz yumulmuştur.

         

        Savaşın geride kalanlar üzerindeki etkilerini gösteren bir örnek ise Arabacı hikâyesinde kahramanlardan birinin ağzından anlatılır. Hayatlarından bir kesit sunulan köylü ana-kızın yaşadıkları dramın daha iyi anlaşılabilmesi için yazar, yaklaşık 20 sene önceki seferberlik yıllarına birkaç satırla gider gelir:

         

        “Şunun babası askere gideli yirmi yıl oldu. Rahmetli giderken Cemile şuncacıktı. Hâlâ o gidiş… Koynuna kırk bangnot koymuştum. Kimi «Parasına tamah, yolda kestiler,» dedi, Kimi «Camide oturuken top gelmiş,» dedi. Ölüm Allahın emri… El kadar bir kâğıdı gelseydi, imama okutsaydım, hiç yanmazdım. Şehit haberi de gelmedi, ne dersin? –Hangi muharebeye gittiydi valde, seferberliğe mi, Kuvâyi Milliye’ye mi? –Muharebeye gitti ya hangisine olduğunu bilemem.” (TAHİR 1974:207)

         

        Bir başka örnekte savaşın farklı etkileri uygun bir bağlamda dile getirilmiştir:

         

        “-Vay aklına tükürdüğüm… Kuvayı Milliye sırasında aklı erer geçinen nice nice herifler böyle dedilerdi de, n’olduydu? Ankara hükümatı az kalsın beşikteki bebeleri, eşikteki dedeleri askere alası olmadı mı?” (TAHİR 1973-2:461)

         

        Hem ‘seferberlik’ hem de ‘Kuvayı Milliye’, etkileri günümüz toplumunda bile zaman zaman hissedilen büyük hadiselerdir. Bundan 60 sene önce toplumun farklı kesimlerinin yaşadıkları romanlaştırılırken elbette bu büyük olaylar ve etkileri yazar için işlenecek temel konulardan olması olağan bir durumdur. Dolayısıyla romanlarında bu tür ‘bilgi’lere rast gelinmesi yazar ve sanatı için bir nakısa olarak değerlendirilmemelidir.

         

        Tarihî olayların romanlarda kullanılışının üçüncü şekli de doğrudan bir tarih kitabı gibi konunun anlatılmasıdır. Son şekle örnek Köyün Kamburu romanında karşımıza çıkmaktadır. Kemal Tahir’in 20. asrın ilk çeyreğinde yaşanmış hadiseleri kurgu içinde yaşanan veya farklı bağlamlarda zikredilen hadiseler olarak kullanma dışında Orhan Pamuk’un işaret ettiği biçimde “tıpkı bir roman kahramanı gibi dramatik bir boyut kazandığı”na örnek olarak da aynı satırları okumak mümkündür.

         

        Kemal Tahir’in bazı romanlarında eserin değişik aşamalarında farklı hikâyeler birbirinin yerine geçer. Eserin kahramanları da böylece farklı bölümlerde farklı kademelere çekilir. Köyün Kamburu’nda romanın başında olaylar Parpar Ahmet etrafında gelişir. Onun ölümü ile oğlu Kerim’in doğması aynı günde gerçekleşir. Parpar’dan sonra çocuk Kerim’in etrafında gelişen hadiseleri okuruz. Kerim’in (Çalık Hafız) medreseden dönüşünden sonra hadiseler Orhan Pamuk’un işaret ettiği gibi tarihî bilgiler etrafında gelişir. İşte bu sayfalarda roman bir tarih metnindeki anlatıma bürünür.

         

        Romanın “Çalık Kerim, Narlıca’ya ancak iki yıl sonra, Rus-Japon Savaşı’nın bitmesinde çıktı” cümlesiyle başlayan 27 sayfalık kısmındaki hadiseler bilgisel üslûbun hakim olduğu bir anlatımla Çorum dışına çıkıp önce 2. Meşrutiyet ve Balkan Harbi ile ülke geneline, 1. Cihan Harbi’yle de küresel boyutara ulaşır. Yazarın kahramanının medreseden köye dönüşünü ve sonraki hadiseleri Rus-Japon Savaşı’nı zikrederek anlatmaya başlaması, küresel boyuttaki olayların sonraki bölümlere, kahramanın bundan sonraki yapacaklarına nasıl etki ettiğinin anlaşılması için gösterilen bir çabadır.

         

        Köyün Kamburu “Parpar Ahmet”in oğlu “Çalık Kerim”in Narlıca köyüne ağa oluşunun hikâyesidir. Çalık’ın medreseden dönüşüne kadar köyde yaşananlar bilinen köy hayatıdır. Çalık Kerim’in köye dönüşü ve köyün, hatta bölgenin sözü dinlenen ağası oluşu 1. Cihan Harbi ile aynı zamana rastlar. Kerim’in köyde ve bölgede tek adam oluşu aslında dünyanın yaşadığı büyük hadiselerin bir sonucudur. Balkan savaşlarından beri köyden asker olup da geri dönmeyenler vardır, ancak ‘Seferberlik” hepsinden farklı olur. O vakte kadar askere alınmayan medrese talebeleri bile askere alınmaktadır. Narlıca köyünde sadece kadınlar, çocuklar ve yaşlılarla birlikte askerlik yapamayacak kadar çalık olan Kerim kalır. Böyle bir ortamda, şartlar zeki, becerikli ve ‘çalık’ bir medrese mollasının bölgeye hakim olmasına elverir. Çalık’ın saltanatını ilan edeceği bu ortam ve devrin şartları, yaşananlar yazar tarafından bazen yorumlarla bazen doğrudan bir tarih kitabı üslûbuyla anlatılır. Şahit olduğu veya yakınlarından dinlediği devrin hadiselerine mahpushane ortamında getirilen yorum ve yaklaşımlar, Çalık Kerim’in yaşadığı değişim ve sonunda bölgede kurduğu hakimiyeti izah eder.

         

        Burada Kemal Tahir’in üslûp, ifade ve yorumuyla taşrada yaşayan insanların İkinci Meşrutiyet’le başlayan hadiseler zincirini algılayıp kabullenişlerini okuruz.

         

        Meşrutiyet’in ilanı taşrada da İstanbul’dakinden farksızdır. Bayraklar, davullar eşliğinde ortaya konan eğlencelerin anlatıldığı satırlar Mehmet Akif’in

         

        “Bir de İstanbul'a geldim ki: bütün çarşı, pazar

        /Naradan çalkanıyor, öyle ya... Hürriyet var!

        (ERSOY 2006:166)

         

        mısralarını hatırlatır tarzdadır. Kemal Tahir hadiseleri anlatırken kişileri, durumları tasvir ve tahlil etmek yerine zaman zaman meçhul kişileri konuşturarak anlattırma yoluna başvurur. Bu tarz, değişik romanlarında arada bir görülür. “Hürriyet”in gelişinin anlatıldığı sahneler de bu şekildedir. Özellikle Köyün Kamburu ve Yediçınar Yaylası’nın değişik bölümlerinde görülen ve destanlardaki olağanüstü hadiseleri hatırlatan bir üslûp[4] “Hürriyet” sevincinin anlatıldığı sahnelerde de karşımıza çıkmaktadır:

         

        “Çalık Kerim’in medreseye yerleşmesinin tam yedinci yılında, bir yaz günü Çorum kasabasında apansız bir gürültü koptu. Her köşe başında çifte davullar dövülüyor, kız gibi köçekler kıvır kıvır göbek çalkalıyordu. Mahalle aralarına, çarşılara dağılan tellâllar:

         

        -Allahını, dinini, peygamberini, padişahını sevenler evine, dükkânına bayrak asacak, bayrak… -diye bağırdıklarından kasaba az vakitte gelin arabasına dönmüş, kırmızı Osmanlı bayraklarından görünmez olmuştu.

         

        -Neyin nesi yahu, Bayram değil kandil değil! –diyenler şöyle anlaşılmaz bir karşılık aldılar:

         

        -Hürriyettir bu, hürriyet!...

         

        -Ne demek?

         

        -Hürriyet ağa!... Bundan böyle sen sensin, ben de ben… «Hep bir eşit» olduk. Başımıza buyruk…

         

        -Yalana bak! Ee?

         

        -E’si hürriyet dedin mi bitti. Gayri canın çekerse padişahı it hesabına almayacaksın! Özgürlüktür bu, maskaralık belleme!

         

        -Sus aman bir duyan olur da Yemen’in Fizan çölünü boylarsın. Hem bu nasıl bir söz? Ağzın eğrilir.

         

        -Hey baba! Geçti o baskı günleri, sen uykuda mısın? Ankara’dan kim geldi bakalım?

         

        (…)

         

        -Haberin kökü sıska telgrafçıda… Millete sormuşlar, «Hürriyet mi istersin, şeriat mı» demişler, millet Allahın sayesinde «Şeriatı siktir et, hürriyet isterim» demesin mi?

         

        -Kim sormuş, hangi millete?       

         

        -Kim olacak, Cemiyet... Karşılığını veren de bizim millet... sen-ben... (Köyün Kamburu s. 156)

         

        Bu konuşmalardan sonra bir paragraf anlatıcı bir paragraf meçhul konuşmacı; ihtilali, ihtilalin öne çıkardığı kavramları Çorum’a gelen ittihatçılardan duyduklarını anladığı kadarıyla anlatmaktadır. Kemal Tahir 2. Meşrutiyet çevresinde gelişen hadiseleri Çorumluların ağzından aktararak yaşananların Balkanlar dışında toplumda çok ciddi bir makes bulmadığını da ortaya koymaktadır:

         

         

        “-Herifler bağırmakta hey efendi, «Contürk İttihat Terakki, anayasa!» diye bağırmakta bunlar… Cemiyet, umumÎ merkez, komita… dediklerini duymalı ki adamın aklı sıçrar! Hürriyeti, adaleti, eşitliği, kardeşliği haydi anladık. «Enverler, Niyaziler, Talatlar» neyin nesi? Bunların içinde bir de Geyik varmış… Peki bizim Osmancık’taki Geyikli Baba efendimiz mezarından uğradı da hürriyet alayına mı katıldı? Ben şaştım.” (s. 157)

         

         Az sayıdaki ‘Hürriyet taraftarı Davavekili Cevdet Bey ve arkadaşlarıdır. O hengâmede Fizan’dan birkaç sürgün de gelir, bunlara dahil olur. Son gelenlerin Sultan Abdülhamid aleyhine söyledikleri ile Avrupa’ya ve başka yerlere sürgün edilenlerin hikâyeleri «Enverler, Niyaziler, Talatlar» sözleri eşliğinde abartılarak anlatılmaktadır. Bunların karşısında “gözden düşen ‘Veli Paşalılar’ ve ‘Hıdırlık şeyhinin adamları’nın söyledikleri karşısında Çorumlular kime inanacaklarını şaşırmış durumdadırlar:

         

        “-Contürk demek düpedüz zındık-farmason demektir. Bunlar peygamber vekiline, koca Osmanlı padişahına dinsiz-imansız lafıyla karşı gelip kıpkızıl gâvur olduklarını meydana vurdular. İşin içinde İngiliz parmağı, Rus altını var. İstedikleri: Dini-imanı, ırzı namusu ortadan kaldırmak var… Kızılbaşlık diyeyim de aklın ersin kardaş! Hürriyet ne demek, canı çeken öz anasıyla yatsa yatar. İstanbul’a çoktan olanlar olmuş. Gelen mektuplarda ne yazılı? Contürk fermanı ile ev kapıları ardına kadar açık… Beline güvenen içeri girecek, nefsini körletip cehennemlik olacak da keyfine bakacak! İşe bakmalı ki Bosna-Hersek gitti. Girit’imizin eli kulağında…” (s. 158)

         

        Bundan sonra zaman sırasına göre Hareket Ordusunun gelişi, Sultan Abdülhamid’in tahttan indirilişi çok farklı, hatta gerçek olmayan rivayetlerle ulaşır Çorum’a: “kopası kafasına taç giyen Bulgar İstanbul’u baskınla almış”, “Hareket Ordusu bildiğimiz Bulgar ordusu…”, “Şimdi fukara Ayasofya’nın tepesinde gümbür gümbür gâvur çanı ötmekteymiş”, “31 Mart patırtısı da okumuş subaylarla alaylı subaylar arasındaki bir mesele… Allah göstermesin, bunlar birbirlerini tüketeyazmışlar” türü bitmek bilmeyen haberlerin ardından Çorumlu pes etmiş gibidir: “Yahu benim şu «Hürriyet» lafından karnım bozulmaya başladı. «Geldi» dediler. Hani nerde? Bir göreydik…” (s. 161)

         

        Bir süre sonra hayat eskisi gibi devam etmeye başlar, ağalar ağa, işçiler işçi olarak yaşamaya devam etmektedir. Memurların bile telaşının boş olduğu, “işin kuru gürültüden ileri geçmediği anlaşılmıştı”r. İstanbul’da hükûmetin değişmesi, taşrada yaşayanlara hiçbir farklılık getirmemiştir. “Köylü gene köylü, esnaf gene esnaf, zengin zengin, fakir fakir” kaldıktan sonra “İstanbul sarayında Hamit oturmuyormuş da Reşat oturuyormuş… Varsın sağlıcakla otursun. Saray kısmı da boş kalacak değil ya, elbette bir oturan bulunur.

         

        2. Meşrutiyet’in gelişinden rahatsız olanlar Trablus’un elden çıkmasını Sultan Hamid’in tahttan indirilmesinin ilahî bir karşılığı olarak yorumlarlar. Hatta Çorum’un herhangi bir saldırıya maruz kalmaması ahali için sevinilecek bir durumdur. Toprak kaybı onlar için çok bir şey ifade etmez, lüzumsuz tartışmalara başlarlar: “-Gâvurun Trablus’a yüklenmesi ne mutlu… Gene bize acıdı mübarek!” diyerek sevinirler. Bu arada Trablus’un Osmanlı toprağı olup olmadığını bilmeyenler vardır. Diğeri onu “-Bizim elbet! Arasbistan’dan ilerde bir yer” şeklinde bilgilendirir. Trablus’un elden çıkması ancak “Mısır’dan sonra birinciye gelen hazineyi burası gönderirmiş” bilgisinden sonra Çorumlular için üzüntü kaynağı olmuştur: “Yandık öyleyse, bittik.” (s. 163)

         

        Balkan Harbi de aynı şekilde vurdumduymaz bir tavırla karşılanır. Olanlar hep ‘Contürk gâvuru’nun suçudur: “-Sen, okumuş subay sözüyle 31 Mart’ta, bunca rüzgâr görmüş cenk artığı işerlerini kırar mısın?” Balkan Harbi’nin çıkışını “Bulgar papazı” bile “Hürriyet oyunu”nu «Hey avanak Osmanlı! Kendi ayağına baltayı vurdun güzelce…» şeklinde yorumlamaktadır.

         

        Bundan sonra savaş ve olayların gidişatı hakkında cahilce uydurmalar, yakıştırmalar o derece artar ki “-Kızıl Sultan el altından Bulgar’a haber uçurmuş «Şurdan girip şurdan çıkacaksın! Ben Osmanlının şu yanlarını boş bıraktım, göreyim seni! Öcümü şu Contürklerden bir güzel alıver,» demiş” raddesine varır. Harbin sona ermesi sadece “Veli paşalılarla Hıdırlık Şeyhi takımı”nı üzse de contürk, mason  ve gâvur yatağı Rumeli’nin elden çıkmasına hepsi sevinirler. Harbin sonunda İstanbul’da askerlik ederken savaşa katılmış bir Çorumlu yaralı olarak şehre gelir, onun Abdülhamid hakkında anlattıkları daha başkadır. Yeni padişah yaptıklarından pişman olmuş, eski sultana koşmuş yardım talep etmiş, Abdülhamid de «Rumeli’ne karışmam ama İstanbul’u sana kurtarıvereyim!» deyince “Beriki, «Aman Edirne’yi olsun bağışla» diyerek eteğine sarılmış”. Ardından Mahmut Şevket Paşa’nın Topal Tevfik tarafından vurulması bir süre Çorum’u ve Çorumluları meşgul eder.

         

        Anlatılan hadiselerin yaşandığı süre zarfında Çalık Kerim’in medrese macerası onuncu yılını doldurmuştur. Kerim’in genç bir molla olarak köye dönmesinden az önce 1. Cihan Harbi başlar ve ‘Seferberlik’ bütün Osmanlı coğrafyasını etkilediği gibi Çorum’da da genç ve orta yaşında erkek bırakmaz. Çalık Kerim’in köye dönüşü tam bu sırada gerçekleşir ve Kerim medresede mürekkep imal edip satan, cerre çıkıp, para biriktiren, yükünü tutumuş bir molla olarak köyüne döner.

         

        Köyün Kamburu’nda 1. Cihan Harbi’nin kısa tarihi yazarın verdiği bilgilerin yanında Çorum’un bir kahvesindeki konuşmalar aktarılarak anlatılır. “Çorum kasabası Samsun’la Ankara arasında” olduğundan “ikisine de beş altı konak çeker.” Bu yüzden dünyayı ve devleti yakından ilgilendiren birçok hadise olup bittikten nice sonra Çorum’a ulaşmaktadır. Balkan Harbinde Çorum’dan askere alınanlar daha yolun yarısına varmadan savaş sonra erip geri döndüklerinden “harp herkese şaka gelmişti”r. Ardından 1. Dünya Savaşı’nın çıktığı haberi kente ulaştığında pek ciddiye alan olmaz: “-Ne güzel! Birbirlerini yesinler de aman bize değmesinler.” (s. 167)

         

        İstanbul’dan gelen bir gazetedeki haberden hareketle meçhul bir mekânda, yine meçhul şahısların konuşmaları vasıtasıyla Çorumluların savaşa dair düşünceleri birkaç sayfada anlatılır. Buradaki konuşmalar, Kemal Tahir hapishanede iken mahkumların 2. Cihan Harbi karşısındaki tavırlarından gözlemlenerek kurgulanmış olmalıdır. Çorumluların savaşın başlangıcına dair sözleri “Gâvurun içi karışmış” şeklindedir. Daha sonraki konuşmalar yine kahvehane muhabbeti şeklinde devam eder. Avusturya-Macaristan kıralının oğlunun Sırbistan’da suikaste uğraması haberine duyduğu tepki “-Tanrı misafirini mi vurmuş Sırplı?” sözleriyle verilir. Soruyu soran “evet” anlamındaki cevabı alınca “Kudurmuş mu namussuz? Avusturya kralı kızmıştır öyle ya?” şeklinde tepkisini verir. Sırplı sözü birkaç sene önceki Balkan Harbini gündeme getirir: “-Bu Sırplı Balkan’da bize yüklenenlerden değil mi?” Bu cümle Balkan savaşlarının Çorum’da çok ciddi bir etki bırakmadığının güzel bir ifadesidir.

         

        Meçhul Çorumlunun, Sırpların Avusturya-Macaristan veliahtını öldürmesine getirdiği yorum hadiselerden uzak bir taşralının tavrını çok güzel yansıtmaktadır: “-Şimdi anladım. «Bana Osmanlı dayanamadı, Avusturya’nın kralını ben it hesabına mı alırım?» demiştir.” (s. 167)

         

        Kaynağı gazeteler olsa da halk arasında hadiseler bire bin katılarak anlatılmaktadır: “Aradan bir zaman geçti. Gazete havadislerinin keyfine diyecek yok… Gâvurlar kıyasıya boğuşuyor. Almanlar birer vuruşta Fransız’ı, Rus’u kötületmişler. Alman’da bir top varmış ki güllesini, Allah beterinden saklasın, Köse dağından aşırıyormuş. Ve de kırk yıl önce Fransız’ı on beş günde bitirdiği gibi bitireceğine ant içmiş… hemi de kralını yeniden tutsak almacasına…” (s. 167)

         

        Nihayet davullar eşliğinde ‘Seferberlik’ ilan edilir. Bundan sonra Çorumluların abartılı konuşmaları, Kemal Tahir’in müstehzi ve eleştirel üslûbuyla buluşur. Meçhul kişilerden birinin sevinçle savaşa girdiğimizi söylemesine bir başka kişi “-Girelim ya, geç bile kaldık. Rezilliğe alıştık bi kez! Bir rüzgâr da budur gelir geçer” şeklinde tepkisini dile getirir.Biri “Balkan’ın öcünü alıverelim Bulgar’dan” derken diğeri “Höst! Senin dünyadan haberin yok! Biz bu kez Bulgar’la birliğiz. «Can yoldaşı, silah arkadaşı» diyeyim de aklın yatsın” şeklinde cevap verir. “Gebe karıların karnını deşip körpe çocukları süngüye takan, camilere çanlar asan Bulgar gâvuru” ile birlikte savaşa katılmak bir Çorumluya çok mantıklı gelmese de savaşın heyecanıyla konuşan diğerleri üzerinde çok etkili olmaz. Ardından gelen konuşmalar yazarın müstehzi ve abartılı üslûbuyla mizahi bir metne dönüşür:

         

        “-Enver Paşa: «Önce Sırplıyı aradan çıkaralım da Bulgarların hesabı sonra görülür» diyesiymiş…

         

        -Ne akıl yahu! Ulan aferin Enver Paşa!... İngiliz’den Mısır’ı, Yunan’dan Girit’i alacak mıymış?

         

        -Mısır, Girit kaç para!... Rus’tan Kırım’ı, Kafkasya’yı, almadan kılıcı kına sokmak yok…” (s. 168)

         

        Savaşa girişimizde rol oynayan Alman gemilerinin İstanbul Boğazı’ndan geçmeleri ile başlayan bilinen hikâye diğer hadiselerdeki üslûpla anlatılır ve bu gemilerin ertesi günü Sivastopol kıyılarını bombaladığı haberi sevinçle karşılanır. Çorumlular, aradan geçen birkaç ayda işlerin hiç de düşündükleri gibi gitmediğini medrese talebelerinin bile askere çağırılmasıyla anlayacaktır. Askere gitmemek için medreseye talebe yazılan birçok genç için kaçacak yol kalmamıştır:

         

        “Allahın savaş emri, Hoca tayfasını tutmadığından medresedekilerin yürekleri rahattı. İşin şakası kalmadığını anlayan ağa oğulları, açıkgöz zibidilerle birlikte canlarını medreseye atmışlardı. Az vakitte medresenin kırk hücresinde molla sayısı üç yüze yaklaştı.” (s. 170)

         

        Medreselilere de askerlik yolu gözükünce talebeler isyan eder, ancak “Arnavut [Askerlik] şube reisi”ile“davavekili Cevdet denilen alçak, gizli din taşıyan gâvur dölü” medreseyi kuşatıp mollaları askere alırlar. Bu minval üzre savaş hakkında bildiği ve kamuoyunca bilinmeyen bazı ayrıntıları meçhul şahıslara söyleterek Çanakkale, Sarıkamış’ı anlata anlata savaşın Çorum’a kadar yaklaştığını ifade eder: “-Ordu Suşehri’nde… Suşehri dediğin nah şurda… Sivas’tan iki konak ilerisi…

         

        Savaşın en aykırı yorumu ise yine Hıdırlık Şeyhinden gelir: “Aldınız mı Contürk hürriyetini?

         

        “Seferberlik kıyameti”nde Çalık Kerim’in köyü olan Narlıca “yetmiş evinden tam yüz on dört erkeğini savaşa yollamış, kalanları da açlık, hastalık, eşkıya korkusu ve çeşitli angaryalar ezip bitirmiştir.” (…) “on beş yaşında çocuklar altmış yaşında dinç ihtiyarlar” hep askere alınmıştır. Bununla birlikte “imansız askerlik şubesi reisi köylünün eline birer kuru senet vererek” iş görebilecek bütün hayvanları toplamış olduğundan tarla işlemek sadece kol gücüne kalmış ve yokluk, yoksulluk daha da artmıştır.

         

        Kemal Tahir bu noktadan sonra Çalık Kerim’in yavaş yavaş ağalığa gidişinin hikâyesine geri döner. Köyün Kamburu romanını okuyanlar bir kasabadaki insanların hikâyesinden bir anda kopup kendilerini dünya hadiselerinin, politikanın, savaşların tarihini okur hâlde bulurlar. İlk bakışta bu araya giren sayfaların yama gibi durduğu, lüzumsuz bilgi yığını olduğu akla gelebilmektedir. Oysa Kerim gibi “çalık”, “kambur” bir medrese mollasının kendini bir güç olarak köye, kasabaya ve bölgeye, hatta Cumhuriyet’ten sonra Ankara’ya kabul ettirebilmesinin  makul açıklaması bu bilgilere bağlıdır.

         

        Kemal Tahir’in romanlarında bilgi olarak görülen kısımların gereksiz yama olarak nitelenmesi, anlatılanlar ile romandaki olaylar düşünüldüğünde çok isabetli bir eleştiri olmadığı görülmektedir. Ayrıca romanlarındaki bu kısımlar genellikle bilinen veya meçhul kişilerin ağzından anlatıldığından bu kişilerin ait olduğu toplumun hadiselere bakışını, olaylarını değerlendiriş biçimini, yaşanan iyi veya kötü hadiselere karşı ortaya konan tepkileri okura hissettirerek hikâyesi anlatılan kişilerin ait olduğu toplumun farklı yönlerinin tanınmasını sağlamaktadır. Yaşanan hadiselerin ortaya çıkmasında, toplumdaki kişilerin tevarüs ettiği veya kendilerinin geliştirdiği tavır ve davranışların toplumsal kökenlerini hissettirmektedir. Böylece roman okurken onun tarihe ilgi duyan düşünür yönü romanlarında tarihsel ve toplumsal hadiseleri de takip etmemize elvermektedir.

         

        Meselâ, 20. asırda yaşanan bu büyük hadiseler öncesinde Osmanlı Devleti’ndeki mültezimlerin vergi toplama dışında ne tür gayr-ı meşru işlere baktıkları, gayr-ı meşru işlerin ne olduğu, nasıl bir seyrü sefere sahip oldukları, devletin halkın işlerini emanet ettiği kişilerin insanlara nasıl muamele ettiği, hasılı toplumsal hayatın çeşitli durumları hakkında bir nebze fikir sahibi olmak için şu paragrafa bakılabilir:

         

        “Çakır Kâhyaların Ömer Efendi bütün mültezimler gibi öşür, iltizam işlerini çevirmek için sırasında zor kullanıyor, harman zamanı ekin kaçıranları, hayvan resmini, faizli borcunu inkârdan gelenleri, yataklığını ettiği eşkıya reisi Kör Dede’yle korkutuyordu. Yaz aylarında yirmi otuz kopukla gezen Kör Dede kış gelip askerini dağıtınca iki arkadaşıyle Yediçınar Yaylasında barınmaktaydı. Bundan başka yaylaya konup göçen tütün kaçakçısı kervanları, çalınmış at, sığır, davar sürüleri de göz önüne alınırsa Hanefi her önüne geleni kuyrukçu tutamazdı.” (TAHİR 1973-1 : 53)

         

        Rumeli’nin kaybı karşısında Çorumluların ağzından aktarılan şu sözler de Balkan kökenlilere karşı toplumda var olan dışlayıcı, ötekileştirici ve cahilce bakışın farklı bir türü gibidir:

         

         

        “-Hey kurban olayım Sultan Hamit! -diye sevindi-, işini bilmez mi canım? Rumeli dediğin, evel-eski gâvurluğun yatağı… Rumeli milletinde din iman aramayacaksın. Gittiği iyi oldu, Osmanlı toprağından pislik temizlendi.” (s. 164)

         

        Bu satırları okurken konuşanın ait olduğu toplumun dindarlık konusunda ne düzeyde olduğu romanın diğer bölümlerinde yeterince anlatılmaktadır. Yazar, bu tür paradoksları başka romanlarında da değişik biçimlerde kullanarak insanın kendinde veya etrafındaki kişilerde de pekala var olan özellikleri kullanarak başkasını suçlayıp, yargılayıp mahkum etmede ne derece acımasız olduğunu göstermektedir. Kemal Tahir’in romanları kurgusal metinler şeklinde okunabildiği gibi toplumun tarihe ve hadiselere bakışını vermesi açısından sosyolojik çıkarımlara elverişli metinler olarak değerlendirilebilir. Hatta Kelleci Memet ve Köyün Kamburu örneğinde olduğu gibi romanların bazı bölümlerini dar alanlı birer tarihî metin olarak değerlendirmek bile mümkündür.

         

         


        


        

        [1] Kemal Tahir, romanlarında kendini İstanbullu gazeteci Murat olarak kurgulamıştır.


        

        [2] ‘dramlaştırılarak’olmalı.


        

        [3] ‘büründürülerek’ olmalı.


        

        [4] Meselâ Köyün Kamburu’nda Çalık Kerim’in babası başlangıçta Sinsin Halil’in Ahmet iken, daha sonra bağırtısından ve öfkesinden ne dediği anlaşılamadığından dolayı Parpar Ahmet’in köye gelişi, yerleşmesi, yaşayışı, evliliği ve ölümü bu üslûptadır. Ayrıca Yediçınar Yaylası ve Büyük Mal’ın “Abuzer tayfasının” Çorum’a geliş sahnelerinde tam bir destansı anlatım vardır.

        ERSOY Mehmet Akif (2006), Safahat, Hazırlayan M. Ertuğrul DÜZDAĞ, Çağrı Y., İstanbul.

        PAMUK, Orhan (1999), Öteki Renkler Seçme Yazılar ve Bir Hikâye, İletişim Y., İstanbul.

        TAHİR, Kemal (1989), Notlar/Sanat Edebiyat 1, Bağlam Y., İstanbul.

        TAHİR, Kemal (1990), Notlar/1950 Öncesi Şiirler ve Ziya İlhan’a Mektuplar, Bağlam Y., İstanbul.

        TAHİR, Kemal (1991), Notlar/1950 Öncesi Cezaevi Notları, Bağlam Y., İstanbul.

        TAHİR, Kemal (1972), Kelleci Memet, Bilgi Y., Ankara.

        TAHİR, Kemal (1973-1), Köyün Kamburu, Bilgi Y., Ankara.

        TAHİR, Kemal (1973-2), Büyük Mal, Bilgi Y., Ankara.

        TAHİR, Kemal (1974), Göl İnsanları, Bilgi Y., Ankara


Türk Yurdu Eylül 2011
Türk Yurdu Eylül 2011
Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele