Azınlıklar ve Türkleşme Bağlamında Bir Entelektüel: Tekinalp

Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

        Osmanlı Devleti ve erken dönem Türkiye Cumhuriyeti tarihi üzerine çalışan araştırmacıların aşina olduğu bir isim olan Munis Tekinalp (Moiz Kohen), yaşadığı dönemin siyasi ve sosyal koşulları ve kendisinin entelektüel faaliyetleri göz önüne alındığında oldukça ilgi çekici ve hatta eşsiz nitelikte bir şahsiyet olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin erken dönemlerinde ağırlıklı biçimde gözlenen ve yeni ulus devletin siyasi seçkinlerince de ortak bir milli kimlik oluşturulması amacıyla desteklenen gayrimüslim azınlıkların Türkleşmesi sürecinde ön plana çıkan bir isim olan Tekinalp’in azınlıkların ve özellikle kendisinin de bir üyesi olduğu Yahudi cemaatinin Türkleşmesi uğrunda yapmış olduğu çalışmalara yerli ve yabancı araştırmacı ve bilim insanlarınca hazırlanmış çalışmalarda değinilmiştir. Bununla beraber, azınlıkların Türkleşmesi bağlamında gerek Tekinalp’i ve entelektüel faaliyetlerini hatırlatmak, gerekse yaşadığı dönemin siyasi ve sosyal koşulları dâhilinde kendisinin entelektüel formasyonunun kaynaklarını irdelemek, bu makalenin temel amacını oluşturmaktadır.

         

        1883 yılında Serez’de bir Musevi ailenin en küçük çocuğu olarak dünyaya gelen Tekinalp, hem Osmanlı Devleti’nin son dönemlerine hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin erken dönemlerine tanıklık etmiş ve bu dönemlerde aktif entelektüel faaliyetlerde bulunmuştur. İmparatorluktan ulus devlete geçiş sürecinde milli iktisat politikaları, sosyalizm, siyonizm, Türkçülük ve azınlıkların Türkleşmesi gibi pek çok konuda çalışmalar yapmış olan Tekinalp’in özellikle Türkleşme konusu üzerinde yoğunlaşmış olması, kendisinin entelektüel formasyonu göz önüne alındığında şaşırtıcı gözükmemektedir. Bu açıdan, Türkleşme yandaşı bir Türk-Yahudi aydını olarak Tekinalp’i ele aldığımızda, kendisinin entelektüel formasyonunun temellerinde yatan iki ana etken ön plana çıkmaktadır: Tekinalp’in Alliance okullarındaki eğitimi ve Selanik’te yaşadığı dönemde kurduğu ilişkiler ve edindiği tecrübeler.

         

         

        Yahudi Aydınlanma Hareketi ve Osmanlı Üzerindeki Etkisi: Alliance Okulları

         

        17. ve 18. yüzyıllarda Avrupa’da yaşanmakta olan aydınlanma sürecini yakından takip eden ve Yahudilerin de dini bağnazlıklardan ve kendi içlerine kapanık sosyal yaşamlarından kurtulmak suretiyle aydınlanmasını hedefleyen Moses Mendelssohn, David Franckel, Aaron-halle Wolfssohn gibi Alman Yahudi aydınları, 18. yüzyılda Haskala adıyla bilinen Yahudi yenilenme hareketini başlatmışlardır. Bu hareketin temel ilkesi, Avrupa’da yaşanmakta olan aydınlanmanın ve yükselen liberalizmin etkisiyle değişmekte olan sosyal, ekonomik ve kültürel yapılara Yahudilerin adapte olmasını sağlamaktı. Bu açıdan eğitimde ve dini anlayışta yenilikleri öngören bu hareket, Avrupa’nın diğer ülkelerindeki Yahudi aydınlarını da etkileyerek Batı Avrupa çapında bir aydınlanma hareketinin başlangıcını oluşturmuştur[1].

         

        Haskala ile başlayan aydınlanma hareketinin sadece Avrupa’yla sınırlı tutulmaması ve Doğu bölgelerinde yaşayan Yahudilere de ulaştırılması fikri ilk defa Fransa’da ortaya çıkmıştır. 1860 yılında Fransa’da Fransız Yahudi aydınları tarafından kurulan Alliance Israelite Universelle (Evrensel Yahudi Birliği) adlı derneğin temel çıkış noktası, 1840 yılında Şam’da gerçekleşen kan iftirası[2] olayının Avrupa’da geniş yankı uyandırması üzerine geri kalmış durumlarından haberdar olunan ve Avrupa’daki dindaşlarının aksine kültürel açıdan oldukça geri kalmış ve içlerinde yaşadıkları toplumlara entegrasyonu gerçekleştirememiş olan Doğu Yahudilerine yönelik bir aydınlatma projesini hayata geçirmekti[3]. Bahsi geçen Doğu Yahudileri içinde en büyük grubu Osmanlı Yahudileri teşkil etmekteydi. Alliance örgütünün kuruluşundan önce 1840 yılında Alman Yahudilerinin göndermiş olduğu gözlemcilerin Osmanlı topraklarında yaşayan Yahudilere dair hazırlamış oldukları rapor, Alliance yetkililerinin dikkatini Osmanlı Yahudilerine çevirmişti. Bu rapora göre “Türkiye Yahudileri toplumun diğer kesimlerinden soyutlanmış, hahamlık geleneklerine bağlı bir şekilde yaşıyordu... Cahil, boş inançlara sahip ve hoşgörüsüz idiler; çocuklarını okutmuyor, Batı dillerinden hiçbirini bilmiyor ve bozuk bir İspanyolca konuşuyorlardı... Cemaat içerisinde büyük bir nüfuza sahip olan ve sık sık afaroz yetkilerini kullanan hahamlar, ahlaki açıdan kusursuz birer örnek olarak görülüyordu”[4]. Bu ve benzeri raporlardaki gözlemlerden yola çıkan Alliance yetkililerine göre ortada çok önemli bir Doğu Yahudileri sorunu mevcuttu ve Doğudaki geri kalmış dindaşlarının aydınlanması için modern eğitim kurumları açarak bu aydınlanmanın başını çekecek yeni aydın ve Avrupai nesiller yaratılması gerekiyordu. Başka bir deyişle “Alliance’ın eğitsel amacı Doğu Yahudiliğini yenilemek ve onları özgürleşmiş Batılı, özellikle Fransız, dindaşlarının suretine dönüştürmekti”[5].

         

        Alliance hareketini oluşturan Fransız Yahudileri, Fransız Devrimi sonrasında oluşan toprak esaslı vatandaşlık kavramı dahilinde Fransa’nın ulus-devlet yapısına entegre olmuş Yahudilerdi. Modern eğitim ve aydınlanma aracılığıyla kendilerinin ulaştığı bu konuma Doğudaki dindaşlarının da ulaşması, yani yaşadıkları ülkelerdeki genel toplumsal hayata tüm alanlarda entegre olma bilincinin yerleşmesi amacını taşımaktaydılar. Dünya Yahudiliği tarihince gözlenen ayrımcılıklara ve kötü muamelere maruz kalmadan toplumun içinde yer alan ve vatandaşlık haklarını ve sorumluluklarını bilip bundan güç alan yenilenmiş Yahudilerin yaratılması, bu açıdan hayati önem taşımaktaydı[6].

         

        Bu doğrultuda modern okullar açma çalışmalarını ilk önce Kuzey Afrika’da başlatan Alliance, daha sonra Osmanlı Yahudilerine yönelmiştir. 1863’te kurulan Alliance İstanbul Komitesinin çalışmaları sonucu Osmanlı topraklarında Alliance okulları kurulmaya başlanmıştır. 1865 yılında şimdiki Yunanistan’ın Volos kentinde kurulan okul, Osmanlı topraklarında kurulmuş olan ilk Alliance okulu olmuştur[7]. Alliance İstanbul komitesinin yeni okullar açma hususunda yaşadığı maddi sıkıntının ünlü Yahudi zengin Baron Maurice de Hirsch’in 1873 yılında Osmanlı Devleti’ndeki Yahudilerin eğitimine harcanmak üzere bir milyon Frank bağışlaması sayesinde aşılmasıyla, Osmanlı topraklarında birbiri ardına Alliance okulları açılmaya başlanmıştır[8]. 1874 yılında Hasköy’de açılan ilk Alliance erkek okulunun ardından Balat, Kuzguncuk ve Galata’da erkek okulları, Dağhamam, Galata, Hasköy ve Balat’ta kız okulları ve Ortaköy karma okulu kurulmuştur[9]. İstanbul dışında da, Osmanlı Yahudiliğinin en önemli merkezlerinden olan Selanik’te 1873’te ünlü Alatini ailesine mensup olan Moiz Alatini’nin girişimiyle ilk Alliance okulu kurulmuş olup bunu kurulan diğer okullar izlemiştir[10].

         

        Alliance okullarının, Doğu Yahudilerinin aydınlanması sürecinde en büyük rolü oynadığı tartışmasız bir gerçek olup, bu aydınlanma sürecinin doğal bir sonucu olarak Doğu’nun yerlisi Yahudiler arasında ilk entelektüel zümre, bu okullardan mezun olan Yahudilerden oluşmuştur[11]. Yahudi cemaatinin aydınlanması ve Osmanlı’nın en büyük varisi olan Türkiye’de Yahudilerin Türkleşmesi ve entegrasyonu sürecine öncülük edecek olan cemaat aydınları sınıfının oluşumu, Alliance okullarında alınan yüksek düzeyli formasyon sonucu gerçekleşmiştir. Söz konusu formasyonu ile Tekinalp de, Yahudi cemaatinin aydın kitlesi içinde yer almakla birlikte, kendisinin düşünsel evrenini şekillendiren ve hatta aktif bir entelektüel olarak tarih sahnesinde yer almasını sağlayan ikinci bir önemli unsur da kendisinin Selanik’te yaşadığı dönemde Jöntürk hareketinin önde gelen isimleriyle kurduğu ilişkiler ve sözkonusu hareket içinde yer almış olmasıdır.

         

         

        Selanik ve İttihat Terakki Deneyimi

         

        Osmanlı Yahudilerinin Alliance okulları aracılığıyla aydınlanma ve yenilenmeleri süreciyle aynı dönemde, Osmanlı Devleti’nin kaderini değiştirecek olan önemli siyasi gelişmeler yaşanmaktaydı. Tıbbiye Mektebi öğrencilerinden İbrahim Temo, Abdullah Cevdet, İshak Sukuti, Mehmed Reşid ve Hüseyinzade Ali tarafından 21 Mayıs 1889’da kurulan İttihad-ı Osmani Cemiyeti, kısa sürede Harbiyeli öğrenciler arasında da taraftarlar bulmuş ve gelişmeye başlamıştı. Harbiyelilerle başlayan ve kısa sürede Abdülhamit İstibdatı’ndan kaçmış olan diğer Jöntürklerin de katılımıyla büyüyen hareket, 1902 yılında Paris’te yapılan Birinci Jöntürk Kongresi’nde ikiye bölünmüştür. Jöntürklerin bir bölümü Prens Sabahattin önderliğinde ayrılarak Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti’ni kurarken diğerleri Ahmed Rıza’nın önderliğinde Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti’ni kurmuşlardır. Bu cemiyetin o dönemde Selanik’te kurulmuş bir başka Jöntürk hareketi olan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti ile birleşmeye karar vermesiyle 1907 yılında Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti kurulmuş ve cemiyetin merkezi Selanik’e taşınmıştır[12].

         

        Osmanlı Devleti’nin en gelişmiş şehirlerinden biri olan Selanik, bunun yanı sıra tüm Osmanlı Devleti’nde Yahudilerin nüfusunun çoğunluğunu teşkil ettiği tek şehir olması itibariyle de eşsiz bir konumda bulunmaktaydı. Abdülhamit karşıtı pek çok muhalifin Abdülhamid istibdatından kaçarak yerleştiği ve İttihat ve Terakki hareketinin merkez üssü haline gelen Selanik’in bu önemli konumu çeşitli nedenlerden kaynaklanmaktaydı. Bunlardan ilki, Selanik’in coğrafi konumundan kaynaklanmaktaydı: “19. yüzyılın son çeyreğinde demiryollarıyla Orta Avrupa’ya, İstanbul’a ve Manastır’a bağlanan Selanik, 20. yüzyılın başlarında 120.000 nüfusuyla Makedonya’nın metropolü konumundaydı. Avrupa’ya ve çeşitli Balkan şehirlerine uzanan bir ulaşım merkezi poziyonunda olmasının verdiği coğrafi avantajlar nedeniyle Selanik, Avusturya-Macaristan, Almanya ve Bulgaristan gibi ülkelerden ihraç edilen fikir ve ideolojilerin muhatabı olmuştur”[13]. Bunun yanısıra Selanik’in coğrafi konumu, Abdülhamid istibdatının sınırları dışında kalması itibariyle de Selanik’in Osmanlı’nın muhalif kesimlerinin toplandığı bir merkez olmasında önemli bir rol oynamıştır: “Selanik’in II. Abdülhamit’in sıkı bir denetim kurduğu İstanbul’dan uzak ama özgürlükçü düşünce akımları ile ilişkiyi kurmayı kolaylaştırıp sağlayacak kadar Avrupa ülkelerine yakın olması, rejim karşıtı Türkler için bu kenti bir merkez durumuna getirmişti” [14]. Buna ilaveten, İttihat ve Terakki hareketinin askeri kanadının güçlü olması da gene Selanik’in stratejik konumundan kaynaklanmıştır: “İkinci Meşrutiyet’e doğru ilerleyen bu yıllarda ise Rumeli’in askeri açıdan stratejik önemi ve bu bölgede birbirini izleyerek çıkan isyanlar yüzünden Rumeli’de yoğun bir askeri yığılma ve dolayısı ile de seçkin subay birikimi bulunmaktadır. Bunların buluştuğu ve kaynaştığı yer ise Selanik’ti”[15].

         

        Selanik’i II. Meşrutiyet’in laboratuarı olarak tanımlayan Fethi Tevetoğlu’nun şu ifadeleri Selanik’in 20. yüzyıl başlarındaki bu özel konumunu özetlemektedir: “Büyük devletlerin zoru ile Makedonya’daki Osmanlı jandarma kuvvetleri, yabancı subayların kumandası altında bulunduklarından, Sultan II. Abdülhamit’in adamları burada çok faal değillerdi. Türklerden başka Selanik sakinlerinin büyük kısmı Yahudi, Rum, Bulgar, Sırp ve bir miktar Avrupalıdan ibaretti. Burada birçok yabancı konsolosluklar, şirket ve ticarethaneler, temsilcilikler açıldığı gibi, Farmasonluk locaları da faaliyet halinde idiler. Böylece Avrupa ile sıkı münasebetler sağlanması; Yahudi, Rum, Bulgar aydınlarının sosyalistlik ve komitacılık faaliyetlerine sahne olması bakımından Selanik, gerçekten çok canlı ve hareketli bir manzara arz ediyordu”[16].

         

        Yoğun Yahudi nüfusuyla Balkanların Kudüs’ü sayılan Selanik, bahsedilen çeşitli özellikleri itibariyle İttihat ve Terakki hareketinin burada üslenerek güçlenmesine katkıda bulunurken, şehrin en kalabalık  etnik grubu olan Yahudilerin de bu siyasi konjonktürden etkilenmeleri kaçınılmaz olmuştur. Siyasal etkinliklerini İttihat ve Terakki hareketi içinde yer alarak arttırmak yoluna giren pek çok Selanikli Yahudi seçkinin bu hareketle tanışmasında, Selanik Yahudilerinin yüksek kültür seviyeleri ve bu birikimleri itibariyle yeni ve modernleşmeci fikir akımlarına açık olmalarının yanı sıra, Selanik’teki mason localarında Yahudilerin oldukça aktif bir mevcudiyetlerinin bulunması da önemli rol oynamıştır[17]. Zira Abdülhamit istibdatından uzak konumuna rağmen Selanik’te Abdülhamit’in yollamış olduğu pek çok muhbir ve jurnalcinin mevcut olduğunun farkında olan İttihatçı kurmaylar, toplantılarını genelde Mason locaları gibi gizli ve herkesin katılamadığı güvenli ortamlarda düzenlemişlerdir. Bu toplantılar esnasında da Mason locası üyesi Yahudi seçkinlerle siyasi temasa ve etkileşime girmişlerdir. İttihatçı fikirler kısa sürede Selanik Yahudileri arasında yayılmış ve onların etkisiyle İstanbul gibi diğer şehirlerde yaşayan dindaşları arasında da kabul görmeye başlamıştır.

         

        Selanikli Yahudi seçkinlerinin İttihat Terakki hareketi içinde yer almaya başlamaları ve Osmanlı’nın diğer şehirlerinde yaşayan Yahudileri de etkilemeleri sonucu, Osmanlı Yahudilerinin bu harekete verdikleri destek yaygınlaşmaya başlamıştır. İttihat Terakki hareketi içinde yer almış önemli bir şahsiyet de Tekinalp’tir. 1906 senesinde Selanik’teki Osmanlı Hürriyet Cemiyeti üyesi Yahudi aydınların teşvikiyle cemiyete katılmış olan[18] Tekinalp, Selanik’te Müslüman ve Yahudi aydınların bir araya geldiği entelektüel ortamlarda bulunan ve bu ortamlardaki fikirsel tartışmaları takip eden bir kişilikti. Bu açıdan, İttihatçı hareketin ilk dönemlerinde hâkim olan Osmanlıcılık düşüncesinden etkilenmiş, ama bir yandan da bu hareket içinde yükselmeye başlayan Türkçülük akımını da gözlemlemişti. Araştırmacı yazar Liz Behmoaras’ın Tekinalp’in günlüklerine dayanarak yazmış olduğu biyografisinde aktardığı üzere, Türkçülüğün gelecekte Osmanlı’nın hâkim ideolojisi haline geleceğine olan inancıyla Yahudilerin bu değişecek siyasi konjonktüre adapte olabilmesi için çalışmaya karar vermişti[19]. Nitekim bu dönemde yükselmekte olan Türkçülüğün ileride kurulacak olan Türk ulus devletinin ideolojik zeminlerine öncülük yapmış olması, Tekinalp’in bu ileri görüşlülüğünü kanıtlar niteliktedir.

         

        Türkçülüğün yükselmeye başladığı bu dönemde Tekinalp, Yahudilerin Türkçeye hâkimiyetlerini arttırmak amacıyla bir takım girişimlerde bulunmuştur. Bu husustaki ilk girişimi, 1906 senesinde Selanik Alliance Okulları Mezunları Derneği’nde Selanik Yahudi cemaatinin ileri gelenlerine hitaben yapmış olduğu konuşma olmuştur:

         

        “Benim düşüncem şudur ki, biz kovulduğumuz İspanya ülkesinden alıp beraberimizde bu topraklara getirdiğimiz ve sırtımızda bir kambur gibi taşıdığımız şu İbrani harflerle yazılan, içinde Rumca, İtalyanca, Türkçe ve Fransızca kelimeler de bulunan tuhaf, fosilleşmiş dili artık unutmalıyız. Tanzimat’la bize vatandaşlık hakları verildi, kimbilir belki çok yakın bir zamanda daha da mühim haklar verilecek. Bunları mutlaka kullanmalıyız, ama kullanmak için hakiki vatandaş olduğumuzu da ispatlamamız gerekecek. Benim teklifim şöyle, isimlerimizi Türkçeleştirelim, dualarımızı Türkçe okuyalım, evde oturdukları için bu güzel dilin bir tek kelimesini dahi bilmeyen refikalarımıza, analarımıza, babalarımıza, hahamlarımıza, velhasıl cemaatteki herkese Türkçe öğretelim”[20].

         

        Tekinalp’in bu konuşmasını takiben yayımlamış olduğu Tamim-i Lisan-i Osmani adlı bildirisinde yinelemiş olduğu bu çağrı karşılıksız kalmamış ve 8 Şubat 1906 tarihinden itibaren Talmud Torah[21] okulunda Yahudi cemaatine yönelik Türkçe dersleri verilmeye başlanmıştır[22]. Tekinalp’in bu girişimleriyle eş zamanlı olarak İstanbul’daki Yahudi cemaatinin önde gelen aydınlarınca da Tamim-i Lisani Osmani adlı bir dernek kurulmuştur. Kurucuları arasında Victor Galimidi, Jak Mandil, Moiz Bey dal Medico, İzak Amon, Jak Menaşe ve ileride Osmanlı Yahudilerinin hahambaşısı mevkisine terfi edecek olan haham Haim Nahum gibi Yahudi cemaatinin önde gelenlerinin bulunduğu bu cemiyetin amacı Yahudiler arasında Türkçenin yaygınlaşmasını sağlamak amacıyla yerel cemaatlerin yöneticisi olan hahamların Türk diline hâkim kişiler arasından seçilmesi ve Türkçe konuşan cemaat liderlerinin cemaat üyelerine örnek olmasının sağlanması olarak belirtilmiştir[23]. İstanbul Yahudi cemaatinde Türkleşmeye yönelik Selanik’le eş zamanlı olarak ortaya çıkan bu gelişmeler karşısında Tekinalp, 1910 yılında Alliance Mezunları Derneği’ndeki kendisiyle bu konuda hemfikir arkadaşlarıyla beraber Osmanlılaştırma Birliği’ni kurmuş ve bu derneğin başkanlığını yapmıştır[24].

         

        Tekinalp’i Osmanlı’nın son dönemlerinde yükselen Osmanlıcılık akımının etkisiyle yürüttüğü Türkleşme çalışmalarına sevk eden bir başka önemli husus da, Osmanlıcılık akımının siyasi temsilcisi olan İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne üye olarak aktif bir şekilde cemiyet için çalışması olmuştur. Cemiyet’in merkezi konumunda olan Selanik’teki varlığı boyunca Tekinalp, Talat Paşa, Emanuel Karasu ve Ziya Gökalp gibi İttihatçı hareketin önde gelen isimleriyle yakın temaslar kurmuş ve bu harekete mensup pek çok Yahudi gibi, Osmanlı Yahudilerinin Türkleşmesini savunan fikirleri benimseyerek bu fikirlerin yayılması için çaba göstermiştir[25].

         

        Tekinalp gibi Yahudi aydınlarının İttihat Terakki hareketi içinde yer almalarının ve cemaatin diğer üyelerini de bu desteğe yönlendirmelerinin temelinde ekonomik ve siyasi olmak üzere iki ana etken ön plana çıkmaktadır. Bu ekonomik ve siyasi etkenler birbirleriyle örtüşmeleri açısından bir arada ele alınırsa sözkonusu Türk-Yahudi ittifakı daha anlaşılır hale gelmektedir. Bu ittifak dâhilinde, İttihatçıların ekonomik ve siyasi görüşlerinin bu dönemdeki Yahudi seçkinlerinin aydın formasyonları üzerindeki etkisini de görmemiz mümkün olmaktadır. Dönemin Yahudi seçkinlerinin İttihat Terakki hareketine yaklaşmaları ve dindaşlarını da bu oluşum içinde yer almaya yönlendirmelerinin altında yatan ekonomik sebepleri irdelemeden önce, İttihatçıların iktisat konusundaki görüşlerine bakmak faydalı olacaktır.

         

        İttihat Terakki hareketinde hâkim olan iktisadi görüşlerin temelinde, Yeni Osmanlılarla başlayan Jöntürk hareketi içinde yaygınlaşan iktisadi liberalleşme anlayışı yatmaktaydı. Yeni Osmanlılar, Tanzimat döneminin iki önemli devlet adamı olan Fuat ve Ali Paşaların vasiyetlerinde belirtmiş oldukları liberal ekonomi anlayışını devralmış ve Ali Paşa’nın üzerinde durmuş olduğu Müslüman tebaanın fakirliği tespitinden de yola çıkarak yerli bir burjuvazi yaratmak gerekliliği üzerinde durmuşlardı. Tanzimat döneminin Osmanlı ekonomisini dışa bağımlı hale getirmesine ve bu ekonomik yapıdan yabancı yatırımcılar ve onların Rum ve Ermeni aracılarının faydalanmasına karşı tepki duymaktaydılar. Yeni Osmanlılara göre iktisadi kalkınma sosyal değişmenin vazgeçilmez bir parçasıydı. Dışa bağımlı ekonomisi ve artan dış borçlanmayla bu kalkınmanın gerçekleşmesi imkânsızdı ve bu durumdan kurtulabilmenin tek çaresi, yerli bir tüccar sınıfı yaratmak ve yerli sanayiyi kurmaktı[26]. Yeni Osmanlıların bu düşüncesini miras alan Jöntürklerin en nihai amacı da bir Türk burjuvazisi yaratmaktı. Jöntürklerin bu amacının altında yatan sebebi Yusuf Akçura’nın şu tespitinde bulmak mümkündür:”Çağdaş devletlerin temeli burjuvazidir; modern büyük devletler, sanayi, ticaret ve banka burjuvazisine dayanarak oluştular. Türk ulusal uyanışının, Osmanlı Devleti’nde Türk burjuvazisi, doğal kalkınışında büyük engellerle karşılaşmazsa, Osmanlı Devleti sağlam ve kararlı bir gelişme sağlayacaktır”[27].

         

        Jöntürklerin iktisat anlayışına hâkim olan Türk burjuvazisi oluşturma fikri,   İttihat Terakki Partisi’nin iktidara gelmesinin ardından Cavid Bey, Rıza Tevfik ve Ahmet Şuayip’in çıkartmaya başladıkları Ulum-i İktisadiye ve İçtimaiye Mecmuası’nda geliştirilmiş ve Cavid Bey’in Maliye Nazırı olmasıyla beraber bu iktisat programları uygulanmaya başlamıştır[28]. Milli iktisat programları olarak bilinen bu uygulamalar üç temel amaca yönelikti: “yabancı sermaye bağımlılığına yol açacak şartların ortadan kaldırılması ve öz kaynaklara baş vurulması; ülke ekonomisine büyük ölçüde hâkim olan gayrimüslimlerin ve yabancıların bu hakimiyetine son verilmesi ve yerlerine Müslüman Türklerin ikame edilmesi; ve son olarak halkın ziraat dışında ticaret ve sanayi alanlarına yönlendirilmesi ve sosyal, kültürel ve ahlaki değerlerin de bu yeni gelişmelerle uyum içinde değişiminin sağlanması”[29].

         

        İttihat ve Terakki Partisi’nin milli iktisat politikalarına Yahudi seçkinlerinin destek vermesinin temelinde, 15. ve 16. yüzyıllarda imparatorluğun iç ve dış ticaretindeki hâkim konumlarını cemaatin 17. yüzyıl başlarından itibaren içine girdiği toplumsal gerileme sürecinde kaybetmeye başlamaları yatmaktaydı. Ünlü tarihçi Aron Rodrigue bu durumu şöyle açıklamaktadır: ”Avrupa’yı yakından tanıyan İspanya sürgünü bu Yahudiler, Osmanlı İmparatorluğu ile Batı arasında mali ve ticari bağlantılar kurulmasında ideal birer arabulucu olmuşlardı. Onyedinci yüzyıla gelindiğinde İberik Yarımadası’ndan Osmanlı İmparatorluğu’na olan bu Yahudi göçünün sona ermesi, Avrupa ile olan ilişkilerde nispeten bir zayıflamaya yol açtı. Batı ile olan ticaret dizginlerini ele geçiren Rum ve Ermeni girişimciler, Yahudilerin yerini almaya başladı”[30]. Batı dünyasıyla olan ticari ilişkilerdeki konumlarını kaybetmeye başlayan Yahudilerin bu durumu, Tanzimat sonrası Osmanlı topraklarında faaliyet göstermeye başlayan Batılı tüccarların ticari aracılar olarak Rum ve Ermenileri tercih etmesiyle daha da derinleşmişti. Dolayısıyla, Rum ve Ermeni burjuvazisinin zayıflatılmasına yönelik uygulamalar içeren İttihatçıların milli iktisat politikaları, Yahudilere ezeli ticari rakipleri karşısında yeniden yükselme olanağı sağlamaktaydı.

         

        Yahudilerin İttihatçı hareketi desteklemesinde rol oynayan ülke içi koşulların yanısıra, Balkanlarda Osmanlı’nın toprak kaybetmeye başlaması sonucu değişen koşullar da onların bu tercihini etkileyen bir dış faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Balkanlarda yükselen milliyetçi akımların etnik açıdan homojen bir nüfusu hedefleyen boyutu, bu bölgelerde yaşayan Müslümanları ve Yahudileri olumsuz etkilemekteydi[31]. Osmanlı Yahudileri, Osmanlı’dan bağımsızlığını kazanan Balkan ülkelerindeki dindaşlarının, bu ülkelerde yükselen yerli Hristiyan burjuvazi karşısında ekonomideki hâkim konumlarını yitirmeye başladığına şahit olmaktaydılar. Bu durum da onları, imparatorluğu dağılmaktan kurtaracağına inandıkları İttihat Terakki’nin politikalarını desteklemeye sevk etmekteydi[32]. Buna ilaveten, Balkanlardaki bu gelişmeler, imparatorluğun Rumeli’deki son kalelerinden biri olan Selanik’i de tehdit etmekteydi: “Selanik’in Osmanlı yönetiminden çıkması er veya geç Yahudilerin tasfiyesini beraberinde getirecekti. Oysa onlar, Türklerin millet-i hâkime olmasına ve bunun kendilerine asla unutturulmamasına rağmen, Selanik’te kendilerini evlerinde hissediyorlardı. İspanya’dan buraya geldiklerinden bu yana, başka şehirlerde yaşayan dindaşlarının aksine, getto yaşamının ne anlama geldiğini hiçbir zaman bilmemişler, başlarını hep dik tutmuşlardı”[33]. Dolayısıyla, nüfusunun çoğunluğunu oluşturdukları Selanik’in muhtemel kaybı Yahudiler açısından büyük bir facia olacaktı. İttihatçılarla Yahudiler arasındaki yakınlaşmanın sebeplerinden biri olarak Selanik’in oynadığı rolü, Doğan Avcıoğlu’nun şu tespiti en kapsamlı biçimde açıklamaktadır:”Burada hayli güçlü bir ticaret burjuvazisi yetişmişti. Selanikli dönmeler kültür seviyeleri, yabancı dil bilmeleri, kurdukları basım evleri, gazeteleri, kulüpleri, özel okulları ile bir ticaret burjuvası zümresi olarak iyice sivrilmişlerdi. Dönmeler ve Museviler, Jöntürk hareketini desteklemekteydiler. Bir rejim değişikliğinin onlara, Rum ve Ermeni işadamlarının İstanbul’daki tekel durumunu yıkmaya fırsat vereceğini ummaktaydılar”[34].

         

        Osmanlı Yahudilerinin İttihat Terakki hareketine kitlesel olarak destek vermelerinin altında yatan bu sebeplerin karşısında, İttihatçı seçkinlerin de Yahudilerden birtakım beklentileri vardı. Dolayısıyla, iki taraf arasındaki yakınlaşma aslında karşılıklı çıkarlara dayanmaktaydı. Rumların ve Ermenilerin aksine Yahudiler, İttihat Terakki’nin milli iktisat politikaları dâhilinde oluşturmayı hedeflediği yerli burjuvazinin bir parçası olarak görülmekteydiler. Bu durumun sebebini Çağlar Keyder şu şekilde ifade etmektedir: ”Rum ve Ermeni azınlıklar sadece Pazar mantığının taşıyıcıları ve sonunda geleneksel yönetici sınıfı bertaraf edecek kapitalist sistemin burjuva unsurları olarak değil, aynı zamanda bürokrasinin geleneksel sınıf dengelerini yeniden kurmasını engelleyen, emperyalizmin içerdeki destekçileri olarak görülüyorlardı. Bu görüş, azınlıkları Osmanlı Devleti üzerindeki emperyalist baskı ile özdeşleştiren bir ideolojik perspektif çerçevesinde biçimlenmişti. Rumların ve Ermenilerin Babıâli’yle ilişkilerinin evrimi, azınlıkların siyasi örgütleri tarafından da paylaşılmaya başlanan bu bakış açısından kaynaklanıyordu. Savaş başladığında reformcu bürokrasi, hem emperyalist baskıdan kaçabilmek için azınlıkları nötralize etmek, hem de dış baskıların içerdeki desteği olma tehlikesi taşımayan yeni bir ayrıcalıklı grup bulma ihtiyacıyla aynı anda karşılaştı. Bu tanıma uyar gözüken grup, Müslüman Türk tüccarlardı. Musevi iş adamları da daha az ölçüde olsa bile tarife uygundular. Belli bir dış güçle özdeşleşmediklerinden ve ayrılıkçı bir grup olmadıklarından milli bir program içinde yer alabilirlerdi. Yahudi aydın geleneğinin ve radikal burjuva eylemciliğinin İttihatçıların örgütlenmesine ve düşüncelerine katkısı olmuştu. 1908’den sonra İttihat Terakki’nin merkezi, esas olarak bir Yahudi kenti olan Selanik’teydi. Bu grup, İttihat Terakki’nin aradığı şartlara uygun bir ticaret burjuvazisiydi. Savaş dönemi iktisat politikasının desteklediği grubun önemli bir bölümünü bu ticaret burjuvazisi oluşturdu”[35].

         

        İttihat Terakki’nin milli iktisat politikalarını destekleyen Tekinalp’in bu konuda yapmış olduğu çalışmaların ilk örneklerine, 1916-17 yılları arasında İktisadiyat Mecmuası’sında yazmış olduğu yazılarda rastlanmaktadır. Bu yazılarında genel olarak Osmanlı’nın ekonomik sorunlarına değinen Tekinalp’e göre, ithalatın artması sonucu Osmanlı’nın ticaret açığının büyümesi, ekonomik bağımsızlığın ve kalkınmanın önünde en büyük engeldi. Bunun yanısıra, Osmanlı’nın verimli topraklarının ve maden kaynaklarının yeterince kullanılmadığını belirtmekte ve devletin bu kaynakları daha etkin biçimde işlemesinin ulusal ekonomiyi canlandıracağını savunmaktaydı[36]. 1918 yılında Yeni Mecmua’da ele aldığı iktisat makalelerinde de, Osmanlı’nın Avrupa kapitalizminin boyunduruğundan kurtularak kendi ulusal ekonomisini yaratmasını ve bu ekonomik yapı içinde yükselecek bir yerli burjuvazinin devletin desteğiyle yükseleceği liberal yönü daha ağır basan bir karma ekonomi modelini sunmuştur. Tekinalp’e göre, o dönemde Osmanlı’nın içinde bulunduğu savaş koşulları da bu hedefe ulaşılması için elverişlidir, zira savaş döneminde kapitülasyonların tek taraflı kaldırılmış olması ve İtilaf Devletleri’yle ticaretin kesilmesi yerli girişimcilerden oluşan bir sınıfın gelişmesini sağlayacaktı[37]. Savaş döneminde zenginleşmiş olan kesimlerin bulunduğuna da dikkat çeken Tekinalp, bu savaş zenginlerinin elindeki birikimin ülkenin yeni girişimcilerini destekleyecek bir iç borçlanma mekanizmasını destekleyeceğini ve ülkenin kendi iç kaynakları sayesinde kalkınacağını öne sürüyordu. Bu açıdan ona göre, I. Dünya Savaşı’nın başlaması inkılabın son perdesini oluşturmaktaydı[38].

         

        Milli iktisat politikalarının temelinde yatmakta olan yerli Türk burjuvazisi yaratma fikri, İttihatçı hareketin yönelimini giderek arttırdığı bir ideolojik boyut da içermekteydi. Osmanlı aydınlarının imparatorluğu çöküşten kurtarmak amacıyla gündemlerine almış oldukları Osmanlıcılık ve İslamcılık gibi düşünce akımlarının yerini, Osmanlı’nın tebaalarının milliyetçilik akımı etkisinde imparatorluktan kopuşları süreci dâhilinde yükselen Türkçülük akımı almaya başlıyordu[39]. Nitekim bu ayrılıkçı hareketler karşısında Osmanlılık kavramının birleştirici bir unsur olarak artık işlemediğini gören İttihatçılar, devletin kurtarılabilmesi için Türkçülüğe yönelmek zorunda kalmışlardır[40]. 1912’deki Balkan Savaşları yenilgisinin ardından, Türkçülük İttihatçıların resmi ideolojisi haline gelmiştir[41].

         

        Tekinalp, yükselen Türkçülük ideolojisinden etkilenen bir aydın olarak bu noktada gene karşımıza çıkmaktadır. Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura’nın pan-Türkçü söylemlerinden etkilenen Tekinalp, ırken Türk olmamasına rağmen, Pan-Türkçülük ideolojisini desteklemekteydi. Ona göre, Turan Birliğini gerçekleştirmek yolunda izlenebilecek asgari ve azami olmak üzere iki plan mevcuttu. Bunlardan birincisine göre İstanbul’dan Baykal Gölü’ne ve Kazan’dan Moğolistan’a kadar olan bölgeyi içeren küçük Turan kurulabilirdi. Küçük Turan üzerinden kurulacak olan Büyük Turan ise, Japonya sınırından İskandinavya Dağları’na ve Kuzey Kutup Okyanusu’ndan Tibet Platosu’na kadar olan bölgeyi içermekteydi[42]. Tekinalp’in bu görüşlerinin samimiyeti konusunda kendisinin biyografilerini yazmış olan Landau ve Behmoaras şüpheci yaklaşmaktadırlar. Landau’ya göre Tekinalp, büyük saygı duyduğu Ziya Gökalp’in etkisinde kalarak ve de dönemin modasına uyarak pan-Türkçü görüşlere yönelmiştir[43]. Behmoaras ise, Landau’nun bu görüşüne katılmakla birlikte, Tekinalp’in Selanik’te yaşadığı dönemde kendisine siyasi bir kimlik aradığını ve bu yüzden Türkçülük de dâhil olmak üzere birbirinden farklı ideolojilere dönem dönem ilgi duymuş olduğunu ifade etmektedir[44]. Her halükarda, Türkçülük, Türkleşme ve ulusal burjuvazi oluşturulması hususlarında kendisini bir Türk olarak görerek hareket etmesi ve cemaatinin üyelerini de kendisi gibi hareket etmeye davet etmesi itibariyle Tekinalp, ilgi çekici bir konum teşkil etmekte ve konumuz açısından önem kazanmaktadır.

         

        Osmanlı’nın son dönemlerinde bahsi geçen siyasi ve sosyal koşullar dahilinde entelektüel faaliyetlerini sürdüren Tekinalp, Cumhuriyet’in ilanının ardından değişen siyasi konjonktür dahilinde kendisine yeni bir misyon edinmiş ve bu hususta çalışmalarını sürdürmüştür. Söz konusu misyon ise, yeni ulus-devletin şemsiyesi altında Türk Yahudi cemaatini Türk ulusal kimliğine entegrasyonları hususunda yönlendirmek ve yeni dönemde Yahudi cemaati ile kamuoyu ve devletin siyasi seçkinleri arasında yatıştırıcı ve uzlaştırıcı bir aracı entelektüel konumunu üstlenmektir.

         

         

        Cumhuriyet Dönemi ve Tekinalp

         

        29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyet’in ilan edilmesi, Osmanlı’nın sona erip Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasını, bir başka deyişle imparatorluktan Türk ulus devletine geçişi simgelemekteydi. Devletin seçkinlerince bütün modern ulus devletlerde olduğu gibi ulus olabilmenin temel şartı olarak devletin resmi dilinin, yani Türkçenin tüm vatandaşlarca konuşulabilmesi arzulanmaktaydı. Ancak, Osmanlı’nın çoklu etnik yapısını miras almış olan Türkiye Cumhuriyeti’nde Türk soylu olmayan vatandaşlar, özellikle de yüzyıllarca kendi içine kapanık bir konumda yaşamış olan Yahudiler arasında Türkçenin hakim dil olması hususu pek çok sorun arz etmekteydi.

         

        26 Nisan 1927 tarihinde dönemin Başbakanı İsmet İnönü’nün Türk Ocağı Yıllık Kurultayı’nda Türkiye’deki her vatandaşın Türkçe konuşması gerektiğini belirten bir konuşma yapmasının ardından, Dar-ül-fünun Hukuk Fakültesi Talebe Cemiyeti’nin 13 Ocak 1928 tarihinde düzenlenen yıllık kongresinde, tarihe ‘Vatandaş Türkçe Konuş’ sloganıyla mal olacak olan bir kampanyanın başlatılmasına karar verilmişti. Bu kampanya dahilinde cemiyetin üyeleri azınlık ve yabancı dillerde konuşan vatandaşları uyarmaya; tiyatrolar, restoranlar, oteller, vapurlar gibi kamusal alanlarda herkesi Türkçe konuşmaya davet eden posterler asmaya başlamıştı[45]. Kampanya sadece azınlıklara ve yabancılara yönelik değildi. Özellikle Balkanlardan gelen ve anadili Türkçe olmayan Boşnaklar gibi Müslüman göçmenleri de Türkçe konuşmaya sevk etmeyi amaçlıyordu[46]. Kampanyanın arkasındaki asıl güç olduğu iddia edilen Türk Ocaklarının o dönemdeki Türkleştirme politikası da bu yöndeydi. Türk Ocakları, Türkleştirme programlarını üç kategoriye ayırmışlardı: gayrimüslim azınlıklar, Balkan ve Kafkas göçmenleri ve Araplar ve Kürtler gibi yerleşik Müslümanlar[47]. Bazı araştırmacılara göre kampanyanın öncelikli hedefi Türkçeye hâkimiyet hususunda en zayıf grup olarak görülen Yahudilerdi[48]. Kampanya süresince Darülfünun’lu gençlerin vatandaşlara Türkçe konuşmaları doğrultusunda yaptıkları ikazlar sonucu tansiyonun yükseldiği ve kavgalara dönüştüğü olaylar da meydana gelmiştir[49].

         

        Vatandaş Türkçe Konuş kampanyası, yeni ulus-devletin resmi ulusçuluk anlayışını simgelemesi açısından da önemli bir olay olarak karşımıza çıkmaktadır. Yeni devletin kurucu seçkinleri, ortak kültüre ve ortak bir ülküye sahip bir ulus yaratmayı hedeflemekteydiler ve farklı dini ve etnik unsurların bir arada yaşadığı bir ortamda sözkonusu ortak kültürü oluşturabilecek en önde gelen unsur dildi[50].

         

        Kampanya karşısında Tekinalp ve Avram Galanti gibi Yahudi aydınları devreye girerek toplumu yatıştırıcı ve kendi cemaatlerinin bireylerini yönlendirici bir takım girişimlerde bulunmuşlardır. Vatandaş Türkçe Konuş başlıklı bir kitap yazan Galanti, bu kitabında Yahudilerin neden Türkçeye tam hâkim olmadıklarının cevaplarını sunmuştur. Tekinalp ise, 1928 yılında yayımlamış olduğu Türkleştirme[51] adlı kitabında hem Türkiye Yahudilerine Türkleşmenin yollarını göstermekte, hem de resmi makamlar ve toplum nezdinde Yahudilerin Türkleşebilmesinin imkânsız olmadığını sergilemeyi amaçlamaktaydı. Bu açıdan, sadece cemaat sözcüsü bir aracı değil, aynı zamanda bir üyesi olduğu cemaatini de yönlendirici bir aydın rolü üstlenmekteydi. Tekinalp, yeni ulus devlette cemaatinin Türkleşme konusunda yaşadığı sıkıntıların bilincinde olarak, yol gösterici ve uzlaştırıcı bir aydın rolü üslemiştir. Türkleştirme çalışması bu rolün en belirgin kanıtlarından birini teşkil etmektedir. Tekinalp’in bu çalışmasının temel çıkış noktası, Ziya Gökalp’ten almış olduğu “Kendini Türk olarak ifade eden herkes Türk’tür”[52] düsturu olmuştur. Gökalp gibi Tekinalp de, Türk olmanın ırk, millet ve din gibi unsurlardan ziyade Türklüğü kabul etmek ve kendini Türklük bilinciyle ifade ederek toplum içindeki yerini almakla mümkün olacağı esasını benimsemiştir. Tekinalp’in kitabında vurgulamış olduğu ikinci bir önemli nokta da, Türkiye’deki azınlıkların Türkleştirilmesinin Türk toplumunu güçlendirmede ve Türk kültür ve bilincini korumada hayati bir işlevi olduğudur. Ona göre, Türkleşmeyi kabul eden her vatandaş, bu yolla hem devletin, hem ulusun gücünü arttırmış olacaktı[53].

         

        Tekinalp bu eserinde Türkiye’deki gayrimüslim azınlıkların Türkleştirilmesi konusunda, Türkleştirilmesi zor olan ve kolay olan azınlıklar ayrımına gitmiş ve bu doğrultuda kötü mazi kavramına yer vermiştir. Buna göre, Türkiye’deki bazı azınlıkların Türkleşmesinin kolaylık derecesi bu azınlıkların Osmanlı döneminde Müslüman Türk çoğunlukla olan tarihi beraberliklerinde yaşanmış olan iyi ve kötü olayların yoğunluğuna göre değişiklik arz etmekteydi. Bu doğrultuda Tekinalp, Osmanlı’nın son dönemlerinde Osmanlı’ya karşı ayaklanmış olan ve Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında işgalci kuvvetleri desteklerken bir yandan da Müslüman Türk halka karşı saldırılarda bulunan Rum ve Ermeni azınlıkların, yaşanmış olan bu kötü mazi sebebiyle Türkleşmelerinin zor olduğu tespitinde bulunmuştur. Tekinalp’e göre Rum ve Ermeni emsallerinin aksine Türkiye Yahudilerinin Türkleştirilmesi oldukça kolay biçimde gerçekleştirilmeye müsait bir karakter arz etmekte olup, bunun birinci sebebi olarak Tekinalp, Türkiye Yahudilerinin Türklerle hiçbir kötü mazisinin bulunmadığını öne sürmüş ve Hristiyan Avrupa karşısında Müslümanların ve Yahudilerin kader ortaklığına değinerek Yahudi ve Türk toplumları arasındaki dini yakınlığı referans göstermiştir. Türkiye Yahudilerinin Türkleşmelerini kolaylaştırıcı ikinci bir sebep olarak da Tekinalp,  Türkiye Yahudilerinin büyük çoğunluğunun Sefaradlardan[54] oluşması ve Sefarad Yahudilerinin yaşadıkları ülkelerin kültürüne ve birliğine intibak hususunda çok yetenekli olmalarını öne sürmüştür. Tekinalp’in belirtmiş olduğu bu tespitler, Türkiye Yahudilerinin Türkleşmesinin önünde hiçbir engel olmadığını ve bu sürecin çok kolay başarıya ulaşabileceğini ispat etmeye yöneliktir[55]. Ayrıca, Tekinalp’in kötü ve iyi mazili azınlıklar vurgusu, Yahudi aydın geleneğinde kullanılacak olan bir başka temaya da işaret etmektedir. Osmanlı döneminde Rum ve Ermenilerin aksine Yahudilerin sadık unsur olduğu teması, bu çalışmanın ilerleyen bölümlerinde ele alacağımız Yahudi aydınlarının ikinci kuşağının çalışmalarında kendisini yoğun biçimde hissettirecektir.

         

        Yapmış olduğu bu tespit ve önermelerin ötesinde, Tekinalp’in Türkleştirme kitabının Yahudi cemaati içinde asıl büyük yankı uyandırmasına kitabında belirtmiş olduğu ve ‘Evamir-i Aşere’ olarak da bilinen ‘On Emir’ neden olmuştur. Tekinalp, Türkiye Yahudilerinin Türkleşme sürecini başarıyla tamamlayabilmeleri için Yahudileri, belirtmiş olduğu on maddeye uymaya ve bu maddeleri uygulatmaya davet etmiş olup söz konusu on madde şunlardan oluşmaktadır:

         

        1) İsimlerini Türkleştir 2) Türkçe konuş 3) Havralarda duaların hiç olmazsa bir kısmını Türkçe        oku 4) Mekteplerini Türkleştir 5) Çocuklarını memleket mekteplerine gönder 6) Memleket      işlerine karış 7) Türklerle düşüp kalk 8) Cemaat ruhunu kökünden sök 9) Milli iktisat sahasında vazife-i mahsusanı yap 10) Hakkını bil  [56].

         

        Birinci maddeyle Tekinalp, Türk olmak için Türk ismi taşımanın şart olduğunu belirtmiş ve diğer dindaşlarını da kendisi gibi isimlerini Türkçeleriyle değiştirmeye ve çocuklarına Türkçe isimler vermeye davet etmiştir. Bu maddeyi takiben Yahudileri umumi yerlerde Türkçe konuşmaya davet eden Tekinalp, cemaat okullarının müfredat açısından Türk okullarıyla aynı niteliğe kavuşturulmasını önermiş ve Batı ülkelerindeki Yahudilerin çocuklarını cemaat okullarına değil genel devlet okullarına gönderdiği örneğini vermiştir. Memleket işlerine karış maddesinde, siyasi ve sosyal alanda bir azınlık cemaati bireyi psikolojisiyle geri planda kalmak yerine bir Türkiye vatandaşı olarak bu alanlarda cereyan eden süreçlere entegre olmayı teklif eden Tekinalp, bu entegrasyon dahilinde cemaat içine kapalı kalmak yerine dış topluma açılarak Türklerle yakın münasebetler kurulmasını ve cemaat üyesi bilinciyle değil Türklük bilinciyle hareket edilmesini önermiştir. Milli İktisat sahasında vazifeni yap maddesiyle ticarete yatkın bir cemaat olan Yahudilerin bu alanda ulusal kalkınmaya katkıda bulunma bilinciyle hareket etmelerini belirten Tekinalp, son maddede Yahudilerin yasalar karşısında diğer vatandaşlarla eşit olan Türk vatandaşları oldukları bilinciyle hareket ederek Türk vatandaşlığının kendilerine tanımış olduğu hak ve sorumlulukların bilincinde vatandaşlar olarak davranmaları gerektiğini belirtmiştir[57]. Bütün maddeler bir arada ele alındığında, Tekinalp’in Yahudilere sadece dil yoluyla sosyal ve kültürel anlamda değil, aynı zamanda hukuki, siyasi ve iktisadi açıdan da Türkleşmeyi önermekte olduğunu görmekteyiz. Buna ilaveten Tekinalp’in, Yahudi şeriatının temelini oluşturan Musa’nın On Emri’ne gönderme yapmak suretiyle, cemaatine yaptığı Türkleşme çağrısını daha etkili kılmaya çalıştığı da görülmektedir.

         

        Türkleştirme kitabının Yahudi cemaati üzerinde büyük etkisi olmuştur. Cemaat içindeki genç kuşağın büyük bölümü Tekinalp’in önerilerini desteklerken, dindar Yahudiler duaların Türkçe okunması hususunda kendisini eleştirmişlerdir. Dönemin Türkiye Yahudileri Hahambaşısı Moşe Becerano yaptığı açıklamada Tevrat’ın İbranice’den başka bir dilde okunmaması gerektiğini, okunsa bile bazı metinlerin tercümesi imkânsız olduğundan ibadeti aksatıcı sorunlara yol açacağını belirtmiştir[58]. Bu ve benzeri tepkiler karşısında Tekinalp şu açıklamayı yapmak zorunda kalmıştır:

         

        “Evamir-i Aşere’min üçüncü maddesi yanlış anlaşılmıştır. Ben, dualarını kısmen Türkçe oku demiştim. Zira Tevrat ve Eski Ahit’ten alınan dualar sadece İbrani dilinde okunmalıdır. Bunu elbette biliyorum. Fakat Pesah’ta[59] ve daha başka bayramlarda s&o


Türk Yurdu Eylül 2011
Türk Yurdu Eylül 2011
Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele