Anadolucu Türk Milliyetçilerinde Turancılık Algısı

Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

        Batı dillerindeki “Nation” ve “Nationalism” kavramları, Türk kültür ve siyaset dağarcığında “Millet” ve “Milliyetçilik” olarak karşılanmıştır. Milliyetçiliği genel olarak millet olmanın ideolojisi biçiminde tanımlayabiliriz. Turancılık, Pan-Türkizm, Türk Birliği kavramları ise, aynı içeriğe ve aynı anlama tekabül eden, fakat küçük farkları olan kavramlar setidir. Türk Turancıları literatüründe kullanılan anlamı ise, genel olarak Türk kültürüne mensup toplulukların kültürel ve siyasi birlik kurma düşüncesi anlamındadır.

         

        Türk Milliyetçiliği ile Turancılık tasavvuru, Osmanlı devletinin son döneminde yani, doğuşundan itibaren zihinlerde özdeşleşmiş iki kavramdır. Avrupa’da milliyetçiliklerin genel olarak bir “Pan” niteliği taşıması etkisini Türk Milliyetçiliğinde de göstermiş ve Osmanlı Türkiye’sindeki yansımasını Pan-Türkizm olarak tecessüm ettirmiş ve siyasi literatürdeki yerini almıştır.

         

        Türk Milliyetçiliği ve Turancılığın ilk dönemindeki diyalektik yapısı, Cumhuriyetin kurulmasına paralel olarak ayrıştırılmış ve Turancılık terk edilirken milliyetçilik, yeni devletin resmî ideolojisi olarak “Ulus-Devlet”le mutabık bir düşünsel çerçevede varlığını sürdürmüştür. Resmî siyaset alanından çıkarılan Turancılık, toplum içinde sivil toplum örgütü niteliğindeki yapılanmalar ve bazı kişi ve gruplarca kitap, dergi, gazete, broşür vb. yayınlar vasıtasıyla Türk toplumsal ve siyasi yaşamı üzerinde belirli ölçüde bir etkinlik sahası oluşturmuştur. 1944 yılında siyasal tarihimize “Irkçılık-Turancılık” davası olarak geçen olayla birlikte, Turancılık ve Turancılar devlet mekanizmasının karar vericileri tarafından tehlikeli olarak algılanmıştır.

         

        Turancılık, Türk siyasi düşüncesinde belirli bir yeri olan, en köklü siyasi akımlardan biridir. Fakat Cumhuriyet dönemiyle birlikte iç ve dış siyasi dinamiklerin etkisinde olumsuzlanmış bir düşüncedir. Sosyo-politik zeminde nesnel bir varlığının olup olmadığı göz önünde bulundurulmadan soyut, tahayyül edilen bir kurguya yönelik olumsuzlama, bu bakış açısına sahip birey ve gruplar tarafından ülkenin çeşitli sorunları hakkında ve özellikle dış politika sahasında yeni, farklı, değiştirici yaklaşımların geliştirilmesinin bilinçli ve / veya bilinçsiz bir şekilde engellenmesine sebep olmuştur.

         

        Turancılık, Türk Milliyetçiliği ile özdeş bir siyasal tasavvur değildir. Hilmi Ziya Ülken’den Nurettin Topçu’ya, Anadolu dergisinden Hareket dergisine Türk düşüncesinde önemli mevkide bulunan milliyetçiler, Turancılığı kabul etmemişlerdir. Turancılık, başta Ziya Gökalp, Nihal Atsız ve Ülkücüler gibi Türk Milliyetçiliği’nin düşünsel unsurları tarafından savunulmuş ve güncel hale getirilmiştir. Bu araştırmanın kapsamı, Türkiye’deki Anadolucu Türk Milliyetçilerinde Turancılık yaklaşımlarıyla sınırlıdır. Araştırmamız, yayınlarıyla düşünce üretip, belirli bir etkinliği olan kişileri kapsamaktadır. Bu araştırma, literatür tarama tekniğine uygun olarak gerçekleştirilmiştir.

         

         

        Türk Milliyetçiliğinin Farklı Bir Boyutu Olarak Anadolucuk

         

        Türk milliyetçilik hareketi içerisinde yer almakla birlikte Turancılığa ideolojik-düşünsel zeminde karşıt olarak kendini konumlayan güçlü bir entellektüel düşünce okulu olarak Anadoluculuk, I. Dünya Savaşı koşullarında teşahus etmiştir. Hilmi Ziya Ülken, memleketçiliğin (Anadoluculuğun) İkinci Meşruiyet sonrası doğan Osmanlıcılık, İslamcılık, Turancılık gibi yaygın olan üç ideolojiye tepki olarak doğduğunu yazar. Ve bu hareketin ilk tohumunun Türk Ocağı içinde, büyük Türkçülüğe karşı küçük Türkçülük veya Türkiyecilik şeklinde, 1917’de atılmış olduğunu belirtir.[1] Türk Ocakları bünyesinden neşet eden Anadoluculuk hareketinin bize gösterdiği, Türkçülüğün ilk kurumlarından olan Ocağın, farklı Türkçü düşünceden aydın ve grupları kendinde birleştirmiş olmasıdır.

         

         

        Anadoluculuğun ilk dönem savunucularından olan Ülken, Anadoluculuk’un tepkiyle baktığı Turancılığı hayal olarak niteler. Onun için aslen Anadolu coğrafyasının önemli ve merkezi bir konumda kabul edilerek millet, vatan ve kültür tanımına ulaşmak olduğu için bu sınırları aşan tüm bakış açıları reddedilmektedir. Dolayısıyla, Ülken için Türk milleti, etnik köken bakımından Oğuz kavmine, vatan bakımından tarihi bir teşekkül olan Anadolu ve bir kısım Rumeli’ye, din bakımından İslamiyet’e, medeniyet bakımından modern milletlerin medeniyetine bağlı olan, bin seneden fazla bir zamandır bu unsurların kaynaşmasından, bir vatan üzerinde kültür birliğinin kurulmasından doğmuştur.[2]

         

         

        Bu hareket, etkinlik alanını ve etkisini Cumhuriyet döneminde büyük oranda artırmıştır. Bu etkinlikte yeni devletin ideolojik referanslarıyla bir ölçüde örtüşmenin de payı vardır. Kendi alanında etkili önemli akademisyen, sanatçı, siyasetçi vb. seçkin bir kitle, memleketçilik sonradan Anadoluculuk olarak anılacak yaklaşımı kültürel, siyasi boyuta taşımıştır. Araştırmalarını Anadolu coğrafyası zemininde şekillendirmişler ve dini-sosyal grupları, kültürel ürünleri, maddi eserleri bu coğrafyaya bağlantılı bir zihni arka planda gerçekleştirmişlerdir. Anadoluculuk akımının belirginleşmesinde büyük rol oynadığı için “fikir babalarından” kabul edebilecek Hilmi Ziya Ülken, bu eksendeki ilk yayınların da sahibidir.[3]

         

         

        Kendisinin kurduğu ve ilk olarak 1918-1919 arasında, Cumhuriyet Dönemi’nde de 1924-1925 arasında çıkan Anadolu dergisi, bu alanda ilk sistematik yazıların yer aldığı yayın organıdır. Burada, tarihçi Mükremin Halil, Turancılığın tarih tezini tenkit ederken Anadoluculuğun tarih tezini şöyle ifade etmektedir: “Devlet müessesesini her şeyin üstünde gören eski tarihçiler, tarihlerini memleket veya milletin adına nispet etmemişlerdir. Eskiden Selçuklu, Karamanlı denirken şimdi Osmanlı adı onların yerine geçti. Oysa millet aynı millet, memleket aynı memleketti. Bu yanlışlık bugüne kadar devam etmiştir. Milliyet cereyanın gelişmesinden sonra tarihimize Türk tarihi denmeye başlandı. Fakat Türk tarihi denilince bizim tarihimiz değil Türkistan tarihi hatıra geliyordu. Bazıları buna -eski zihniyetle- Osmanlı Türkleri tarihi dediler. Oysa tarihte böyle bir il ve ulus yoktur. Osmanlı Türkü, Selçuklu Türkü manasız tabirlerdir. Türklerin il ve ulusları dünyanın birçok yerlerine göç ederek ve yerleşerek devlet ve medeniyet kurmuşlardır. Türkmenler başlıca Anadolu, İran ve Azerbaycan’a yerleşmişlerdir. Türk tarihi deyince bizim tarihimizle birlikte Azerbaycan’da, Irak’ta, Suriye’de, İran’da, Türkistan’da, vb. devlet kuran Türk kavmine mensup il ve ulusların tarihi hatıra gelir. Anadolu’ya göç eden Türkler, bu yeni vatanlarında haçlılarla, Bizanslılarla uğraşmışlar, en son kati surette yerleşmişlerdir. Sonrada bu Türkler yeni bir imparatorluk kurarak Rumeli’yi, Suriye ve Irak’ı elde etmişlerdir. Öyleyse tarihimizin adı Anadolu Tarihidir.”[4] Görüldüğü gibi, merkezi düşünce Anadolu üzerinde şekillenmektedir.

         

        Türk tarihi deyince Türkistan tarihinin de dâhil olduğu geniş bir tarihsel-kültürel yapının anlaşılması, bu tez içerisinde gündeme getirilen ve yukarıda da önemle vurgulanan, “Türk” kavramının içeriklendirilmesinde Osmanlı dönemindeki ilk şekillenmenin bir yansıması olarak görülebilir. Burada, bu kavrama şiddetli bir eleştiri vardır ve kavram içeriği sınırlandırılmaya çalışılmaktadır.

         

        Ziya Gökalp’in dairesel idealinin ikinci aşamasını oluşturan Oğuzculuk, memleketçi düşüncenin tarih görüşünün teşekkülünde etkin olduğu görülmektedir. Bütün Türklük ile bağlantı en fazla Oğuz-Türkmen boylarıyla sınırlanmaktadır. Memleketçiliğin farklı kültürel boyutları da bu çevre tarafından inşa edilmeye çalışılmıştır. Böylece, haçlılarla mücadeleler, Hz. Ali cenkleri gibi halkın muhayyilesinde yaşayan folklorik unsurlar Anadolu’ya özgü bir şekilde yorumlanmıştır.

         

        Anadolucular, İslam’ı da farklı bir boyutta Anadolu coğrafyasının tarihi-kültürel zenginliği temelinde bir yoruma tabi tutuyorlardı. Anadolucu milliyetçilik, “milli uyanışı, İslami bir çerçevede algılamaktaydı. Bunun felsefi temellendirilmesi, özellikle Mustafa Şekip (Tunç) Bey’de görülebileceği üzere Bergson’un mistik düşüncelerinin Anadolu İslamına tercümesi şeklinde tezahür etmekteydi. Burada, Anadolucu milliyetçiler İslamcılığın özellikle de İslam modernistlerinin sufi yorumları, bir tür sapkınlık olarak gören ana eğilimini reddetmekteydiler. Anadoluculara göre Türkler, Anadolu’da İslam’ı kendi milli hasletlerine tercüme etmişler, Yunus Emre ve Mevlana’da en olgun biçimine kavuşturmuşlardı. Anadolu Türklüğünün verdiği Kurtuluş Savaşı bu ruhtan esinlenmekteydi.”[5]

         

        Ülken, memleketçiliğin diğer üç ideolojiye karşı aldığı tavrın farklılığını şöyle açıklar. Ona göre, “Osmanlıcılar da Turancılığa, bir kısım Batıcılar da İslamcılığa karşı tepkide, daima iki soyut görüşün birbiriyle savaşında ibaret kalıyordu. Oysa memleketçiliğin bu üç akıma karşı aldığı tepki tavrı, gerçek vatan fikrinin hayali bir vatan fikrine, somut bir görüşün abstre (soyut) bir görüşe karşı tepkisi olduğu için ötekilerden çok farklı idi. Bu görüşün millet anlayışı, her şeyden önce tarihte sınırları çizilmiş belirli bir vatan anlayışına dayanıyordu. Din birliği şeklinde anlaşılan ümmet veya milletler arası dini cemaat, bir vatan teşkil etmediği gibi bir millet de değildir. Nitekim bir dil ailesi teşkil eden ırkın yaşadığı sınırsız topraklar da bir vatan değildir ve bu anlamda bir ırka millet denemez. Osmanlı Devleti devam ettikçe, hâkim olduğu topraklara İmparatorluk, yani milli vatanla ona bağlı vatanlar denebilir. Fakat tek bir vatan ve millet teşkil edemez.” Bununla birlikte Ülken, Turan fikrine karşı doğan tepkinin Türk Ocağı içinde uyandığını da vurgular.[6]

         

        Memleketçiliğin teşekkülü aşamasında, İkinci Meşrutiyet dönemindeki fikri tartışmalara Anadolu, Dergâh gibi dergilerle bu ekip de katılıyordu. Bunlardan biri de, Türkler ve Tatarların kökenleri konusuydu. Milliyet de, yeniden formatlanmaya çalışılan bir kavramdı. Ziyaettin Fahri, “Milliyet Meselesi” adlı makalesinde bu konuya açıklık getirmeye çalışıyordu. O, Gökalp’i, “daha çok edebi mahiyeti olan Kızıl Elmacılığın baş döndürücü hülyası içinde bırakmakla eleştirirken, Hamdullah Suphi’yi ise, “Türkü statik, şuursuz bir şey sayarak, ona dıştan Türklüğü aşıladı. Hâlbuki millet denen varlık zaten vardı.” O, milli tarih konusunda, “memleketin öz ve sömürge kısımlarını ayırmak lazımdır. Anadolu’yu bırakıp Ural ve Tibetlere, tabii Anadolu ocağını bırakıp sun’i Türk Ocağı’na bakıyoruz.” demekteydi.[7]

         

        Ülken’in daha somut bir zeminde çalışmaya başladı, dediği ve bir grup ziraatçı aydının çıkardığı “Dönüm” dergisinin başyazarı Şevket Raşit, sosyalizmi milli planda savunmaya çalışıyordu[8]. Bu da, memleketçi-milliyetçilerin sosyalizme bakış açısını yansıtması bakımından kayda değerdir. İlerde de görüleceği gibi Topçu’da da sosyalizmin milliyetçilikle izdivacı, toplumsal bir temelde görülmektedir.

         

        Türk Milliyetçiliği’nin Cumhuriyet döneminde “ekol” niteliğinde bir yer edinen Anadoluculuk da önemli yayınlara sahiptir. Bunlardan 1924’lerde çıkmaya başlayan “Anadolu”, 1930’lu yıllarda “Dergâh”, 1946’da Nurettin Topçu’nun çıkardığı “Hareket” dergileri[9]  önde gelen yayınlardır.

         

        Anadoluculuk, esas müstakil fikri bir hareket olarak gelişim seyri belirgin vasıflarıyla, tek parti döneminden sonraki zaman diliminde görülür. Anadoluculuğun toplumsal ve siyasi bir eylem kaynağı haline gelmesinde etkili olanların başında şüphesiz Nurettin Topçu gelmektedir. Dergi ve kitap yayınlarıyla toplumsal ve kültürel düşünce alanında belirleyici bir özelliğe sahip olmuştur. Aşağıda geniş olarak konumuz açısından çözümlemesini yapacağımız Anadolucu Türk milliyetçilerinin fikri nirengi noktaları, Anadolu coğrafyası ekseninde sabitlenmiştir. Yani,milli tarihimiz XI. yüzyılda yani 1071 tarihinde Anadolu’da başlamaktadır. Soy olarak Orta Asya Türklüğüyle aynı olsak da, millet olarak farklılaşmış ve Anadolu Türk Milleti meydana gelmiştir. Bu milletin oluşumunda ise, geçirdiği süreci tarihi olaylar, coğrafi ve iktisadi etmenler açısından serimler. Anadoluculara göre, bir ferdin karakterini doğuştan getirdiği özü kadar, bir milletin karakterini yaratan da onun soyunun, o milletin tarihi hareketleri ve içinde yaşadığı coğrafi şartları olduğunu belirtir.[10] Dokuz yüz yıllık Anadolu Türklüğü, bu coğrafyada özgün bir millet, tarih, destan, gelenek, sanat, ahlak, devlet yaratmıştır. Türkistan tarihinin tahayyüllerdeki imgesi olan Cengiz Han, Timur gibi asker ve devlet adamları kan dökücü, yıkıcı, yok edici gibi çok olumsuz değerlendirmelere maruz kalırlar.

         

         

        Anadolucularda Turancılık Algısı

           

        Remzi Oğuz Arık (1899–1954)

         

        Ülken’in “1922’de başlayan memleketçi hareketin en sebatlı mensuplarından” diye tanıttığı Arık, Anadolucu milliyetçiliğin ilk öncülerinden olup hem kuramcı hem de eylem adamıdır. Arık, 1899'da Kozan'da doğdu. İstanbul Muallim Mektebi'ni bitirdi. Galatasaray Lisesi’nde öğretmenlik yaptı. Fransa'da Sorbonne Üniversitesi'nde arkeoloji bölümünden mezun oldu. Arkeoloji ve Sanat Tarihi üzerine ihtisas yaptı. Yurda döndükten sonra arkeolog olarak müze müdürlüklerinde bulundu. Göllüdağ, Alacahöyük, Çankırıkapı, Karaoğlan, Hacılar, Alaettintepe ve Bitik kazılarına katıldı. 1930–1942 arası Ankara DTCF ve İlahiyat Fakültesi öğretim üyeliği yaptı. Çığır ve Millet dergilerini çıkardı. 1950 yılında siyasete atıldı ve Demokrat Parti Seyhan Milletvekili oldu. 1952 yılında Köylü Partisi’ni kurdu. Seyhan Milletvekili ve Türkiye Köylü Partisi Genel Başkanı olduğu sırada, 3 Nisan 1954'de meydana gelen bir uçak kazasında vefat etti.[11]

         

              Modern bir olgu olarak “vatan” kavramı, milli devlet ve milliyetçilikle birlikte bugünkü içeriğindeki formu kazanmıştır. Somuttan soyuta bir kavramın teşekkülünü, yani “vatan”ı Türkçede en güzel şekilde ifade eden Arık’tır: “Coğrafya’dan Vatan’a”. O, bir arkeolog-tarihçi olarak bütün olay ve olguları tarihi bir perspektiften değerlendirmiştir. Konuyla ilgili bütün makale ve söyleşilerinin toplandığı “Türk Milliyetçiliği”[12] adlı eseri kullandığı edebi diliyle de dikkat çekmektedir. Bir vatanı kurduran her kütlenin farklı amaçlarla o coğrafyaya gelmekle birlikte önceleri irade dışı olan vatanların başlangıcı zamanla oraya yerleşenlerin belirginleşmesi, kendi kimliklerini kazanmaları, bir adları olmaya başlamasıyla birlikte coğrafyanın belirsizliğinin kaybolduğu ve böylece “vatan”a dönüştüğünü belirtir.

         

              Milliyet fikrinin esası da vatanla başlar. Yani milliyetin koşulu vatandır. Ona göre, “müşterek tarihi yarattıran işlerin, felaketlerin ve saadetlerin potasında eriyip coğrafyaya dökülerek onu vatanlaştıran topluluk; akıcı olmaktan, muayyeniyetsizliğe her an namzet kütleler olmaktan çıkar, MİLLET olur. Ve artık nesiller, tarihi boyunca şu vatandan ve şu millettendir. Fertlerin hayatı içinde muayyeniyetsizlik burada bitmiş, muayyeniyet başlamıştır. Bu bakımdan milliyet fikrinin esası da vatanla, vatanın doğuşu ile başlar.”[13] Vatanların varlığı, vatan felsefesinin başlangıçta değil şahsiyet kazandığı zaman başladığını söyleyen Arık, “Gurbet” gibi bir motifi yaratan Türkler için vatansızlığın yaratacağı felaketin hiçbir felaketle karşılaştırılmayacağını vurgular.

         

              Hareket mektebinin diğer mensuplarının aksine Arık, Türk Milliyetçiliği’nin doğuşunu “Kuvayı Milliye Mücadeleleri” ile başlatmaktadır. Osmanlı dönemi ideolojileri Anadolu merkezli olarak değerlendirmekte ve buna göre bir yargıya varmaktadır. İstiklal mücadelesinden önce idealinde ideolojinin de ağırlık merkezinin Anadolu dışı olduğunu tespitini yapan Arık, İmparatorluk döneminde Müslümanlığın bir ideal olduğu zamanlar ağırlık merkezi “Makamat-ı mübareke” idi. Osmanlılık bir ideoloji yapılmak istendiğinde de gayenin ağırlık merkezi anavatandan gayri yerler olmuştur.

         

              Turancılık olarak ifade ettiği ilk milliyetçi şuur devrinde de ideolojinin ağırlık merkezi anavatan dışında kurulmuştur. Anavatanı müstemlekeler yolunda feda eden ve büyük bir gafletle arka plana atan zihniyeti, İmparatorluğun bütün felaketlerinin kaynağı görür. Turancılık da yazara göre bir ara geçiş dönemidir. Yani, “Anadolu’daki istiklal mücadeleleri, Turancılık şeklinde ve ‘compromis’lerle bağlanmış ilk milliyetçiliğin hak ve mukadder yolu bulması için geçmemiz gerekli, bir sırat köprüsü oldu.”[14] Fakat bu ifadelerden Türk dünyasının yok sayıldığı gibi bir düşünce hâsıl olmamalıdır. Çünkü Arık’a göre, “bütün dünya Türklerinin kurtulması, yaşaması için Anadolu denen mücahitler yuvasının müstakil, kuvvetli, büyük kalması şart olduğu meydana çıkmıştır. Bugün dünya Türkleri içinde milliyetçi ve samimi tek insan yoktur ki her şeyin üstünde ilkin, ‘İstiklal Harpleri”nin kazandırdığı büyük neticeyi korumak hedefine saygı göstermemiş olsun!”[15] Daha sonraki Hareket mensupları tarafından tamamen olumsuzlanan Turancılık, Arık’ta önem ve değerini korumakta fakat konjoktürel açıdan ötelenmektedir.

         

              Arık’ın milliyetçiliği, laik bir karakter arz eder. Sonraki hareket mensuplarının İslam merkezli yaklaşımlarına paralel düşmez.[16] Türk milliyetçiliği konusunda kendine özgü bir tanımlaması vardır. Ona göre, “Türk milliyetçiliği kimseye yurdundan bir karış vermemeye ahdeden, kimsenin vatanına göz dikmeyen özelliği ile, bütün bu düşman âlemlerin ortasında tarihin diktiği bir muvazene anıtıdır. Bu hususiyetin dayandığı temel: Türk milliyetçisinin her şeyden önce, her şeyin üstünde yurdunu, milletini sevmesidir. Biz, kimseden, kimsenin milletinden, yurdundan nefret etmiyoruz. Sadece kendi yurdumuzu, kendi milletimizi sevmekle işe başlıyoruz. Bir madalyanın ters yüzü gibi, nefretimiz ancak, her şeyden üstün tuttuğumuzu sevmeyeni, tehlikeye düşüreni vuracaktır: ve bu, bizim milliyetçiliğimizin belki de en keskin tarafıdır.”[17] “Türklüğün 2600 yıldır, bir Türk camiasının 900 yıldır var olduğu kabul edilebilir,” demekte, fakat bugünkü anlamda bir Türk milliyetçiliğinin varlığının nispeten kısa bir zaman işi olduğu görüşündedir. 2600 yıl boyunca Türklük için çalışanlar, emek sarf edenler olmakla birlikte bunlar milliyetçi olmamış, milliyetlerini duymamışlardır. Türklük en az 900 yıldır topluluğu belli, adı belli bir kütledir.[18] Bu bin yıldır da ideallerini din için kullanmışlardır. Ve bu zaman diliminde İslam, Türk toplumunun kültürel yaşamında çok önemli bir işlev görmüştür. İslam’dan sonra Osmanlılığın, Türklerin ideali olduğunu söyleyen Arık, bununda başarısız olmasıyla devleti kuran Türklerin yalnız kaldığını böylece Türkçülüğün siyasi bir hareket haline geldiği tespitini yapar. Ona göre, “ Ruhumuzdaki gurbet bütün Türk illerinin başına gelen felaketin bizim de başımıza gelmek üzere olduğunu anlatıyor, kendimizin, tarihimizin, bütün soydaşlarımızın, ıstıraplarını yüreğimizde çöreklendiriyordu.”[19] Bu benzetmesiyle, Türk dünyasının fikri gelişiminin Türkçülüğün ortaya çıkmasında bir referans olarak görmesi, Turancı bir yaklaşım olarak değerlendirilebilinir.

         

              Türkçülüğün ilk safhasını Tanzimat’la başlatan Arık, II. Meşrutiyet’le ikinci merhalesini Anadolu Kurtuluş Savaşı’yla da son merhalesi olduğunu belirtir. “Ben bir Türküm! Dinim cinsim uludur!” sözünü 1897 yılında sarf eden Mehmet Emin’in bu haykırışının bir topluluğun ilkesi olabilmesi için, Meşrutiyetin beklendiğini dile getirir. “Bu merhalede Türk milliyetçiliğinin ilk karakteri, Japon deniziyle Endülüs yaylaları arasında, geniş bir Türklük âlemini kucaklamak istemektedir. İkinci karakteri içeriye ve dışarıya karşı kendimizi bir savunma, bir müdafaa cihazı olarak ele alınmasıdır. Üçüncü karakteri, kitap milliyetçiliği olması, yani bu yolun yolcularının, ecnebi ve yerli kitaplar sayesinde bu hislerini besleyebilmeleridir. Dördüncü karakteri, bu milliyetçiliğinde henüz tereddütlerden kurtulamamış, müvazaalar, tenakuzlarla dolu formüllere dayanmış olmasıdır. Beşinci, bu merhalede milliyetçiliğin idealinin ağırlık merkezinin, Anavatan dışında oluşudur. Tıpkı Osmanlılık ve İslamlık ideallerinde olduğu, bu ikinci devirde ki Türkçülüğünde düşünce, duygu, gaye merkezi dışarıdadır.”[20] Ali Suavi’den sonra milliyet hislerinin aniden ortaya çıkması yazara göre, Türkiye’de ki aydınların milliyet şuurlarını besleyen, Rusya’da ki Müslüman Türkler olmuştur. Türk nesilleri arasında milliyetçiliğin şuurunu beslemiş, geliştiren bu aydınlardan “Dr. Hüseyinzade Ali Bey, Gapıralı İsmail Bey, Akçuraoğlu Yusuf Bey, Ağaoğlu Ahmet Bey… Rusya’daki hareket ve şuuru, Türkiye’ye nakletmeye koşan milliyetçi Türklerden birkaç seçme simadır ve bunlar, bizim mücahitlerimiz olarak yaşamış ve can vermişlerdir.”[21]  Arık, “insanlığın temiz ve büyük bir gerçeği olan Türk kütlelerinin tarihini, kültürünü yabancı telakki etmiyoruz. Onların ıstırabına gülen gözlerin kör olmasını elbette istiyoruz. Fakat, siyasi hareketlerimizin çerçevesi olarak Türkiye’yi kabul ediyoruz.”[22] Böylece, Türk dünyası ile Türkiye arasındaki bağlantı, düşünsel ilişki açık ve net bir şekilde konumlanmış bulunmaktadır.    

         

              Arık, Türk milliyetçiliğinin üçüncü ve son merhalesini Anadolu Kurtuluş Savaşı’yla başlatır ve bundan önce geniş bir Türklük âlemini kucaklamak isteyen milliyetçiliğimizin, ağır imtihanlar, acı gerçeklerden mürekkep kurtuluş savaşlarımızla şimdiki merhalesine varmış bulunuyor, demektedir. Böylece, Türk kavramının anlam sınırları Anadolu ile çerçevelenmiştir. Bu merhalenin başlıca karakterleri ise şunlardır: Öncelikle, vatan Türk vatanı, devlet Türk devleti, millet Türk milletidir. Sonra; şimdiye kadar kütlelerin, başka zümrelerin, şahsi heves ve hırslarının bir harç, bir malzeme gibi kullandığı Türk halkı, bugünkü milliyetçiliğimizin bir gayesi haline gelmiştir. Sonra, bu milliyetçiliğin, Türk soyunun gerçeğine ve bu gerçeğin tarih içinde yarattığı kültürün çevresinde düşündüğümüz birliğine dayanan bir ideoloji gibi insanlığa sunulabilmesidir. Şimdiki milliyetçiliğimiz, kendimize mal ettiğimiz, bizim kalan insanları, bizim saymakta tereddüt etmeyen bir karakterle de ayrılmaktadır. Bu merhalede milliyetçiliğimiz bütün açıklığıyla Anavatan’a yönelmiştir. İnsanlığın temiz ve büyük bir gerçeği olan Türk kütlelerinin tarihini, kültürünü, benimsiyoruz. Onların kahroluşuna ağlamayan gözlerin kör olmasını haykırıyoruz. Fakat siyasi hareketlerimizin çerçevesi olarak Türkiye’yi kabul ediyoruz. Bütün emeklerin döküleceği yer burasıdır.Bugünkü milliyetçiliğimiz sevgi ile başlamaktadır. Vatanını, tarihini, milletini bütün halkını sevmek; milliyetçiliğimizin hareket noktasıdır. Ancak, bu gerçeklere tecavüz, bu varlıklara düşmanlıktır ki, bizi mukabil hareketlere zorlar. Bu sebeple, şimdiki milliyetçiliğimiz de baştanbaşa bir savunma cihazıdır.[23] Ona göre, milliyetçiliğimizin siyasi bir şuurla doğması, Balkan harbi sıralarına rastlar, Müslüman-Hristiyan bütün Türk olmayan vatandaşlar tarafından “arkadan vurulan ve bırakılan”; Türklerdir. Türkler, bu vatanı kuranlar, ayakta tutanlar, işte bu devrede yapayalnız kaldıklarını fark ettiler. “Bütün Türk illerinin başına gelen felaketin bizim de başımıza gelmek üzere olduğunu anlatıyor, kendimizin, tarihimizin, Türk soydaşlarımızın ıstıraplarını yüreğimize çöreklendiriyordu.”[24] İşte, Türkçülük bu ıstıraplarla şuuruna varmış, siyasi bir hareket haline yükselmiştir. Anadolu dışındaki Türklerin de durumuna referans olması, siyasi düşüncenin teşekkülünde Türk dünyasının etkisi görülmektedir. 

                 

              Arık, milliyetçiliği statik ve dinamik unsurlar olmak üzere iki grupta kategorize eder. Toprak, dil, din, tarih, soy gibi unsurlar milliyetçiliğin statik kısmını oluşturur ki, bu unsurlar sürekli değişen fikirler âleminde milliyetçiliğe istikrar ve süreklilik kazandırır. Dinamik unsurlar, milliyetçilik tahakkuk ettirmek istediği birliklerden doğar: Mıntıka ağızlarının üstünde bir Türk dili, yamalı bohçaya benzeyen bir demografyanın üstünde bir Türklük; birbirinden ayrı mıntıkaların esiri olan iktisadın üstünde bir iktisat birliği, yok olası ayrılıkların üstünde bir gönül birliği, tarih kaderinin eliyle çizilen sınırların korunması bahsindeki görüş birliği.[25]

         

              Arık, Türk milliyetçiliğinin son merhalesinde hareket noktası olarak sevgiyi ve milletler arası eşitliği esas aldığını söyler. Eserinde, “millet” tarifindeki görüş ayrılıklarına da değinir. Milleti tarif ederken yalnız soyu esas alanlarla kültürü esas alanların farklılaştığına değinir. Ona göre, “yalnız soyu esas alanlar, milleti tamamıyla muayyeniyete (=belliliğe) bağladıklarına inanmaktadırlar. Hâlbuki dikkat edilirse bu bellilik menşei tesadüften başka bir şey değildir. Çünkü hiç kimse içinde yetişeceği soyu; doğacağı anayı, babayı seçmekte serbest olmamıştır. Fakat bir soy meydana geldikten sonra, artık bellidir, belli bir içtimai hadisedir. Ve bir muayyeniyet meydana getirir. Bu itibarla; “ milleti yalnız soy esasının üstüne kurduğumuz vakit, menşei tesadüf olan bir belliliğe yer vermekteyiz,” demektir. Millet meselesi bakımından soy vakasının asıl tehlikesi şudur: milleti yalnız soya dayamak, o soydan olmayanlara, o milletten olmayı yasak ve haram etmek demektir.

         

              Milleti yalnız kültür vakasına dayayanlar, ancak ferdin iradesine ve menşei belli bir soyun emeği, iradesi mahsulü olan müesseselere bağlıyorlar. Kültür, bir milletin duygularını, inançlarını, hükümlerini temsil eden müesseselerle, geçmişteki duygu ve inançlarını koruyan, nakleden, aksettiren müesseselerden ibarettir. Kültürü meydana getiren müesseselerin hepsi başlangıçta, belli bir soyun emeği ve iradesiyle yaratılmıştır. Bu itibarla kültürün başı belliliğe, tesadüfe değil, iradeye, şuurlu emeğe dayanır.”[26]  

         

              Genel olarak ifade edilecek olursa, Arık, Türklüğün tarihi sınırlarını Anadolu ile sınırlamaz. Devletler kurarak yaşayan Türklüğün 2600 yıldır; Müslüman devletlerin ise 900 yıldır var olduğunu kabul eder. Fakat bu 2600 yıllık tarihin sadece 900 yılında Türklük adı belli bir kütle olarak anar. Turancılığı şimdiki Türk milliyetçiliğinin bir aşaması olarak tasnifler. Türk dünyasını olumsuzlamaz. Anadolu Türkleri karşısında onları ikincil bir konumda tutar. Milliyetçiliğin, Balkan savaşında şuur olarak belirmeye başladığını, milli mücadele döneminde de doğduğunu belirtir.

         

         

        Nurettin Topçu (1909- 10.07.1975)

         

        Nurettin Topçu, baba tarafından Erzurumludur. Babası ticaretle uğraşır ve bu sebeple İstanbul’a yerleşir. Topçu da burada doğar. Nurettin Topçu, altı yaşında Bezmiâlem Valide Sultan Mektebi'nin ana kısmına yazılır. Burayı bitirdikten sonra Büyük Reşit Paşa Numune Mektebi’ne verilir. Mektebi birincilikle bitirir. İmlâ öğretmeni Nafiz Bey, Nurettin Topçu'nun hayatı boyunca sürecek Mehmet Âkif sevgisini uyandıracaktır. Daha sonraki yıllarda Osman Nurettin, Vefa İdadisi'ne devam eder. Birinci sınıfta babasını kaybeder. Topçu, Vefa İdadisi'nde de sınıflarını birincilikle geçer. Felsefeye bu sıralarda meyletmektedir. Edip Bey, tarihçi Memduh Bey, Celâl Ferdî ve ulûm-ı diniyye hocası Şerafettin Yaltkaya’dan ders alır. İdadi tahsilini İstanbul Lisesi'nde 1927–28 ders yılında edebiyat bölümünü pekiyi derece ile tamamlar. Liseden mezun olan Topçu, kendi kendine Avrupa'ya tahsil imtihanlarına girer, kazanır (1928). Daha önce giden Remzi Oğuz Arık (1899-1954), Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu (1901-1974), Cevdet Perin (1914-1994), Bedrettin Tuncer (1910-1980), Paris'te; bilhassa Remzi Oğuz ve Ziyaeddin Fahri ile görüşmeleri olacaktır. İlk yazı denemelerini, üye olduğu Sosyoloji Cemiyeti'ne gönderir. Moris Blondel'i lise döneminde tanır. Daha sonra mektuplaşırlar. Burada, psikoloji sertifikasını verir. İki sene sonra Strazbourg'a geçer. Üniversitede felsefe tahsil eder. Ahlâk kurlarını tamamlar, sanat tarihi lisansı yapar.[27]

         

        Topçu'nun Avrupa'daki hayatı okul, ev, kütüphane çerçevesi içinde geçer. Ancak hafta tatillerinde derneklerin tertip ettikleri toplantılara gider. Aynı toplantılarda Samet Ağaoğlu, Ömer Lütfi Barkan, Besim Darkot gibi zatlar da bulunmaktadırlar. Topçu, bu arada Tasavvuf tarihçisi Luis Massignon ile tanışır. Dr. Adnan Adıvar'ın Türkçe dersi verdiği Masignon'a daha sonra bu dersi Topçu verecektir. Strazbourg'da doktorasını hazırlayan Topçu, Sorbon'a gider, doktorasını verir: "Conformisme et révolte". Bu üniversitede felsefe doktorası veren ilk Türk öğrencisidir. Bu tez,  Paris'te kitap halinde yayımlanır (Paris 1934).[28]

         

        1934'te yurda döner. Galatasaray Lisesi'nde felsefe öğretmeni olarak görev alır. Topçu, ailenin baba dostu olan ve küçük yaştan beri tesiri altında kaldığı H. Avni Ulaş'ın kızı Fethiye Hanım'la yurda dönünce evlenir. Galatasaray Lisesi Müdürü Behçet Bey’in, o sene Haziran imtihanından geçmesini istediği öğrencilerin bazısı imtihanda kalır. Ankara'nın tepkisi ani olur ve Topçu'nun tayini İzmir'e çıkar. Sonradan muhtelif pek çok farklı lisede ders verecektir. Nurettin Topçu,  İzmir'de bulunduğu yıllarda Hareket dergisini yayımlamaya başlar (1939). Dergi İstanbul'da basılır. Hareket'te yayımlanan "Çalgıcılar yine toplandı" isimli yazıdan dolayı açılan soruşturma üzerine Denizli'ye sürgün edilir. Denizli'de bulunduğu yıllarda Said-i Nursi, daha sonra Hasib ve Abdülaziz Efendi gibi dönemin değer verilen şahsiyetleriyle de tanışır. Topçu, bu kişilerden hayatı boyu sürecek etkiler alır, Nakşî Şeyhî Abdûlaziz Bekkine Efendi'ye intisap eder.[29] Topçu, Celâl Hoca (Celâl Ökten)’dan da İslâmî ilimler yönünden faydalanır. Son olarak İstanbul Lisesi'ne tayin olunan N. Topçu, buradaki görevinden emekli olur (1974).

         

        Topçu, bir süre Edebiyat Fakültesi'nde H. Z. Ülken'in kürsüsünde eylemsiz-doçentlik yaptı. "Bergson" konusunda doçentlik tezi hazırladı. Fakat kendisine kadro verilmemiş ve muhtelif entrikalarla üniversiteye alınmamıştır. 27 Mayıs 1960'a kadar uzun yıllar Robert Kolej'de tarih okuttu. 27 Mayıs'tan sonra devrim aleyhtarı bulunarak buradaki görevine son verildi. Fikri faaliyetlerini Türk Kültür Ocağı, Türk Milliyetçiler Cemiyeti, Milliyetçiler Derneği ve Türkiye Milliyetçiler Derneği'nde sürdürdü.Topçu, 10 Temmuz 1975'te vefat etti. Fatih Camii’nde kılınan namazdan sonra Topkapı'da Kozlu kabristanına defnedildi.[30]

         

        1939'dan itibaren çeşitli aralıklarla yayımladığı ve kendisiyle özdeşleşen Hareket dergisiyle, Milliyetçilik davasını istikrarlı bir şekilde yürüttü. 1939–42 Hareket dergilerindeki yazılarıyla, ruhçu ve mistik düşünüşün felsefî temellerini araştırdı. Batı kaynaklı pek çok izmle mücadele etti. Materyalizm, pozitivizm, sosyolojizm, pragmatizm akımlarına karşı çıktı. Akılcılığın kalbîlikle bir anlam ifade edeceğini vurguladı. Hüseyin Avni Ulaş ve Fransa'da tanıştığı Remzi Oğuz Arık'ın tesiriyle benimsediği Anadoluculuğun âdeta ruhî, içtimaî programını yeniden çizdi. Özellikle Arık’ın etkisi belirgindir. Topçu’nun şu sözleri bunun açık göstergesidir: “Onu bir havari olarak gördüm… insan, yani Allah’a en yakın varlık olduğumuzu, eşref-i mahlukat olduğumuzu, ilk mürebbi ve ilk mürşit gibi hepimize müjdeleyen odur… bu adam uykularımıza nüfuz etti. Şuurumuzun altındaki mahrem mıntıkalara girdi; bu adam şahsiyetimizi yoğurdu… kalbleri hasta bir nesle ta garbın varoluşlarından başlayarak, iman ve aydınlık getiren Hallac ruhlu bir havari…”.[31]

         

        1947–49 Hareket'lerinde, bu çerçevedeki düşüncelerin İslâmi temellerini açıklığa kavuşturdu. Türk milliyetçiliğinin İslâm davasından ayrılamayacağını, milletle dinin iç içe kavramlar olduğunu ortaya koydu. Bu görüşleriyle Türk İslam sentezinin yaratıcılarındandır. Ancak, İslâmiyet’in hamisi ve müdafii olarak görünen “sahtekârlarla” ve “menfaatperestlerle” mücadeleden de geri kalmadı. 1952–53 Hareket'lerinde Nurettin Topçu, değişen toplum yapımızı da Batılılaşma karşısında, inancımızı ve tarihimizi savunurken, kapitalist ve komünist iki kamp arasında cemaatçi bir nizamın zaruretini öngören "yeni nizam"ın ana hatlarını çizdi. 1966–1975 Hareket'lerinde ise, daha önceki dönemlerde ileri sürdüğü düşünceleri, bütün fikir hamlesiyle yeniden kuvvetle ortaya koydu.

         

        Topçu, Türk Milliyetçilik düşüncesinde ortaya koyduğu özgün yorum ve bunun görece sistematik bir bütünsellik arz etmesi bakımından muadillerinden farklılaşan bir düşünürdür. Hem siyasal sisteme hem de içinde yer aldığı milliyetçi düşünce içinde eleştirel niteliği mütebarizdir. Türk-İslam sentezinin güçlü bir felsefi yorumcusudur ve bu vasfa müteallik olarak milliyetçiliğinin esasları, Türklerin Müslümanlığı kabul etmesiyle yeni bir millet, yeni bir tarih, yeni bir vatan, yeni bir kültür tekevvün etmiştir. Topçunun fikirleri çok farklı disiplinler ekseninde, farklı bakış açılarından açıklayıcı, yorumlayıcı değerlendirmelere, çözümlemelere kaynaklık etmiştir. “İslam sosyalizmi”, “üçüncü dünyacı bir Anadolu sosyalizmi”[32], “üçüncü dünya popülizmi”[33], “muhafazakâr devrim”[34], “Başkaldırı ve Uyum”[35] nitelemeleri, Topçu’nun kavranışındaki çeşitlilikledir. Bu durum da, onun Türk düşünce tarihindeki özgünlüğünün bir göstergesidir. Onun düşünce biçiminin merkezinde felsefe vardır. Ona göre, “felsefe bizim düşünüş tarzımızdır.”[36] “Anadolu”, Topçu’nun düşüncesinin analizinde işlevsel ve araçsal bir konumdadır.[37]

         

        Öncelikli olarak vurgulanmalıdır ki Topçu, Anadolucu Türk milliyetçiliğinin düşünsel, felsefi, sistematik niteliği noktasında en yetkin ve güçlü kalemidir. O, bu özgün sistematiğiyle genel Türk milliyetçiliği bünyesinde de etkili bir yorumdur. Onun felsefi görüşlerinin[38] derinlemesine bir incelemesi, bu tezin sınırlarını aşacağından sadece ilgili temalara değinilecektir.

         

        Her yeni sosyal, fikri hareket, membaını ve devamlılığını eğitimde görür. Böylece, sosyo-kültürel örüntü süreklilik kazanır. Topçu da düşünce sisteminin temelini, ana hedef olan yeni Rönesans için maarifi önemli konumda bulundurur. “Mektep, mabeddir” diyen Topçu’ya göre, “Bize bir insan mektebi lazım. Bir mektep ki bizi kendi ruhumuza kavuştursun; her hareketimizin ahlaki değeri olduğunu tanıtsın; hayâya hayran gönüller, insanlığı seven temiz yürekler yetiştirsin; her ferdimizi milletimizin tarihi içinde arıtsın; vicdanlarımıza her an Allah’ın huzurunda yaşamayı öğretsin… Bu mektep de edebiyat, tarih ve felsefe kültürü başta gelecek ve onun yetiştiricileri sadece bir memur değil, örnek insan olacaklardır. Ancak böyle yepyeni bir anlayışın benimsenmesiyle Türk milleti maarifini kurmak ve ruhlarımızda Rönesans açmak kabil olacaktır.” Topçu’ya göre, “maarif, bir cemiyetin düşünüş tarzının, kültürünün ve ideallerinin cihazlanmasıdır.” “Mektep, manaya yükseliş, birliğe yöneliş, kaide ve disiplindir.”[39]

         

        Topçu’nun Anadoluculuk anlayışının merkezinde İslam vardır. Milliyetçiliğin bileşenlerinden bir öğe değil bizzat yoğurucusu ana öğesi konumunda olan İslam, bütün düşünce ürünlerinin ana belirleyicisidir. Tarih, millet, milliyetçilik, vatan, Turancılık, Batıcılık gibi olgular bu eksende anlamlandırılmaktadır.

         

        Milli tarihi XI. yüzyılda yani 1071 tarihinde Anadolu’da başlatan Topçu, bir milletin ruh yapısını açıklayan sebepleri tekçi değil çoklu açıdan açıklar. Bunlar, o milletin millet oluncaya kadar geçirdiği tarihi olaylar, coğrafi ve iktisadi etmenlerdir. Ona göre, bir ferdin karakterini doğuştan getirdiği özü kadar, bir milletin karakterini yaratan da onun soyumuzun özü kadar, o milletin tarihi hareketleri ve içinde yaşadığı coğrafi şartları olduğunu belirtir.[40] Anadolu’da soy, iktisat ve toprak unsurlarının etkisiyle bir millet oluşmuştur. Topçu’nun düşüncesinde milletler, tarihin yaşına sahip içtimai şahsiyetlerdir. Tarihini kendinden koparınca millet yıkılır ve ölür. Bizim milletimiz, Anadolu’nun dokuz yüzyıllık tarihinin yarattığı bütün olaylarının, inançlarının ve mefahirinin, ahlakının, sanatının çocuğudur.[41] Topçu’da Cengiz Han, Timur gibi asker ve devlet adamları kan dökücü, yıkıcı, yok edici gibi çok olumsuz değerlendirmelere maruz kalırlar. Anadolu Türk devletinin başlangıç tarihine de aynı rakamı veren Topçu, bu devletin karakterini şöyle belirginleştirir: Toprak devletindir; fertler onu eşit şartlarda işler, hür olarak faydalanırlar. Merkeziyetçidir. Otoritelidir. Hür bir totalitarizme dayanır.[42]

         

        Topçu, “ırk” kavramını, genel Türk dünyası için söz konusu eder. Anadolu halkı bir millettir. Anadolu’da yer almayan veya yer almamış olan İbn-i Sina, Farabi gibi Türk tarihinin yetiştirdiği düşünürler “Türk ırkından gelen düşünürler” tasnifine uğrar. Yani, Anadolu dışındaki Türklerle bağlantı, süreklilik, milleti aşan bir bağ olarak “ırk” üzerinden kurulmaktadır.[43] Ona göre, bir millet kurmak için bir soyun çocukları olmak yetmemektedir. Bu mücerret tasavvur, müşahhas realitenin üstünden kayarak dağılıyor. Osmanlı son dönemi düşüncesindeki gibi ırk, genel bir sistem anlamına mündemiçken, Topçu’da da benzer bir kullanım söz konusudur. Şöyle ki; ona göre, Latin kavminin Fransız, İtalyan, İspanyol milletlerini kurmuş olması gibi, Türkler de göçlerle Küçük Asya’da bir millet kurdular. Bu milletin halkını bu toprak yaratmıştır.[44]

         

        Topçu, Anadolu’daki özgün etnik oluşumu ifadelendirirken Anadolu milleti kavramını kullanır. Bu milletin soy, yani kökenine değinir. Ona göre, “ta milat’tan 3, 4, 5 bin yıl evvelinde Orta Asya’dan gelip Basra Körfezi’yle Karadeniz arasında yerleşenler. Sonra da bin yıl evvelden başlayarak ve birçok yollarla zaman zaman Anadolu’ya gelip eski kavimlerle Etilerin yanında yerleşen Müslüman Türkmenler. Bu gelen Türkmenler, Anadolu’da medeniyetlerini kurmuş olan Etilerin çocuklarıyla kaynaşmışlar, onların tekniklerini temsil etmişlerdir. Orta Asya’da yaşayan Türkmen, göçebe iken bir toprak üzerinde durmuş, köy kurmuş, tüccar iken çiftçi olmuş. Demek ki bugün Anadolu’nun kendi milleti olan çiftçi köylüye, Orta Asya’daki Türkmen’in çocuğu demekten ziyade, Anadolu’da yaşamış olan ve Anadolu’yu kurmuş, ilerletmiş olan kavimlerin çocuğu; Anadolu tarihinin çocuğu demek daha doğru olur.”[45] Fakat, İslam’ın düşünce örüntüsündeki merkezi biçimlendiriciliğine bağlı olarak “Anadolu’nun bizim olan tarihinde” ona yeni bir ruh ve hayat veren İslam ile onu buraya getiren Türk(men) unsurun gelmesiyle başlatmaktadır. Yani bin yıl evvelinden. O, Türkmen’i de İslam’ı da Anadolu’da tanıdığımızı söyler. Türkmenler Anadolu’ya yerleşirken binlerce yıllık tarihe ve zengin medeniyetlere sahip olmuşlardır. Ama İslam’dan evvelki Anadolu insanı bize benzememektedir. Bu sebeple de Anadolu’nun İslam öncesi tarihini yakından benimsemediğimizi belirtir. Buna bağlı olarak da Müslüman Anadolu’nun devam ettirip bize bıraktığı tarihin köklerini, milli tarihimizin ilk temellerini ve başlangıçlarını İslam’dan evvelki Anadolu’da aramak lazımdır.[46]

         

        Fransız ihtilaliyle, milliyetçiliğin Batı’da şuur kazandığını belirten Topçu, Avrupa’nın en eski milli birlik, vatan ve dil unsurları etrafında teşekkül eden milletinin de Fransız milleti olduğunu söyler. Soy, vatan, ekonomi birlikleri, dil ve din birlikleri, kültür ve ahlak birliği gibi milleti meydana getiren unsurların hepsinin, bütün milletlerde aynı kuvvet ve bütünlükte


Türk Yurdu Eylül 2011
Türk Yurdu Eylül 2011
Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele