19. Yüzyıl Düşünce Akımlarından Osmanlıcılık

Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

        Son yıllarda gerek içerde ve gerekse dışarıda Türkiye’nin yapısına uymayan ve uymayacak olan konu ve kavramlar tartışılarak Türkiye büyük bir kargaşaya doğru sürüklenmek istenmekte ve bu bağlamda büyük gayret gösterilmektedir. Amaç elbette ki Türk tarihinin devamı olan Türkiye Cumhuriyeti ve sahip olduğu üniter yapıyı yıkmak veya zarar vermektir. Tarihi sayfalar karıştırıldığında benzer durumlara “soğuk savaş” döneminde dahi rastlanmadığı görülecektir. Bir nevi iki başlı kutup -ABD ve SSCB- yerine tek başlı hâkimiyet havası [küreselleşme] bu duruma vesile olmuştur denilebilir. Gündemi takip eden herkesin de iyi bildiği gibi, tartışılan konular arasında; Türkiye Cumhuriyeti Devleti için çok milletli ve çok hukuklu bir model, özellikle din ve kültür ağırlıklı "medeniyetler çatışması" ve “Büyük Ortadoğu Projesi” (BOP) tezleri ilk sıralarda yer almaktadır. Söz konusu tartışmaların şekillenmesinde birçok kesim tarafından da kabul gören sebep Amerika Birleşik Devletleri’nin yeni güvenlik anlayışından başka bir şey değildir. Bu güvenlik anlayışı, tehlike ABD’ye ulaşmadan tehlikenin bulunduğu/bulunacağı farz edilen yer(ler)de tehlikeyi ortadan kaldırmak esasına dayanmaktadır.

         

        Yukarıda zikredilen ve Türkiye’yi de kapsayan genel tartışma konuları son zamanlarda yeniden isimlendirilerek sadece Türkiye’ye has çeşitli isimler/tezler altında cereyan etmektedir. Bunlar arasında “Türkiyelilik”, “ikinci Cumhuriyetçilik” ve “yeni Osmanlıcılık” olarak sıralanabilir. Gerçi her üçü de birbirini tamamlayan tartışma konularıdır ve her üçünün de ortak amacı milli devlete geçişi ve milletleşme sürecini reddetmektir. Hatta daha da ileri gidilerek sanki milli mücadele yapılmamış gibi gösterilmektedir.

         

        İşte bu makalede de yeni Osmanlıcılık olarak adlandırılan tezin isminin asıl çıkış noktası olan Osmanlıcılık ele alınacak ve çeşitli yönleriyle ne anlam ifade ettiği üzerinde durulacak/durulmaya çalışılacaktır. Belki de bu sayede bir kez daha demokrasi için elzem olanın millet ve millet gerçeğinin altı çizilmiş olacaktır.

         

         

        Osmanlıcılık Akımının Temel Taşları: Millet, Vatan ve Aydın

         

        Devletin bekası için kullanılan bir tabir olan Osmanlıcılık düşüncesinin daha iyi anlaşılabilmesi için öncelikle millet, vatan ve aydın kavramları/algıları üzerinde durmak gerekmektedir ki konunun köşe taşları, hatta temel noktası/noktaları belir(len)miş olsun.

         

        Bilindiği gibi Osmanlı Devleti teokratik bir devlettir. Bu devlette din; toprak esası ya da milliyetten daha önemlidir. Bunun kökeni ise İslami anlayıştan gelmektedir. “Millet–i İslamiye”yi oluşturanların ortak özelliği hepsinin Müslüman olmalarıdır. Etnik kökenleri önemli değildir. Farklı ırktan olup, ayrı dilleri konuşanlar eğer “Sünni Müslüman” iseler İslam milletine dâhildirler. Müslümanların yanında İslam topraklarında zımmiler de [1] yaşamaktadır. Osmanlı egemenliği altındaki zımmiler mezhep ya da dinlerine göre Osmanlı yönetimi tarafından gruplandırılmış ve bu gruplara “millet” adı verilmiştir. Şu halde millet Osmanlı Devleti’nde dini toplulukların ismidir. Osmanlı Devleti’nde Rum, Ermeni ve Yahudi millet(ler)i vardı. Bulgarlar eğer Ortodoks iseler, Rum milletinin bir üyesi sayılırlardı. Hâkim ve yönetici sınıf olan Türkler, Araplar ve Arnavutlar gibi Müslüman’dılar ve kendilerini “Osmanlı” olarak adlandırmışlardı[2].

         

        Osmanlı İmparatorluğu’nun genişlediği topraklar üzerinde çeşitli din ve etnik kökenlere bağlı çok sayıda grubun bulunduğunu ve bütün bu grupları Osmanlı siyasal sisteminin oluşturduğu bir denge içinde örgütlenmeye çalışıldığı görülmektedir. Bu çok sayıdaki gruplar, daha sonra Osmanlı yöneticilerinin “millet sistemi” adı verdikleri bir bağ çerçevesinde örgütlenmişlerdir. Buradaki, millet terimi günümüzde kullanılan anlama gelmeyip, “dini cemaat” manasında sarf edilmektedir. Sonuçta, Osmanlı İmparatorluğu’nda çok sayıda bulunan söz konusu gruplar, “Müslüman milleti” veya “Ortodoks milleti” şeklinde kategoriler altında örgütlenmişlerdir. Doğal olarak Ortodoks milleti içinde Rum veya Bulgar olmak, Fransız İhtilalı öncesinde fazlaca önemli olmayan bir alt kategoride yer almak demekti[3]. Dolayısıyla 18. yüzyıl yalnız ilimde değil, düşünce noktasında da en büyük değişmelere ve ilerlemelere sahne olan bir yüzyıl olmuştu[4].

         

        Osmanlı Devleti’nin örgütlenmesi üç esasa dayanmaktaydı: Bunlar sırasıyla bürokrasi, ordu ve maliye idi. 18. yüzyılda ortaya çıkan ve 19. yüzyılda da görülen aydınlanma hareketi entelektüeli üretmişti. Batıda aydınlanan insan, Osmanlı Devleti’nde aydınlatan durumdaydı. Osmanlı aydınının oluşumuna etki eden olgular ise; din adamlarının bürokrasi ve maliyeye sızması, İslami ilim anlayışı ve bu ikisinin müşahedesi olayı idi. Keza Osmanlı münevveri, Batı’nın aksine belirli bir sınıfın ürünü olarak ortaya çıkmamış ve bunun yanı sıra ise sürekli kurtarıcı rol oynamıştı[5]. Yine Osmanlı aydını, tarih boyunca kendi devletinin kurtuluşunu tarihi bir düşünce eylemi olmaktan çok, yalnız bir eylem tarihi olarak görmüştür. Bu yüzden aydınlar, hem halktan, hem saraydan kopuk, ama devlet ideali ile ortaya çıkmışlardır[6]. Özellikle de, Osmanlı Devleti’ni düşünen aydınlar, toplum içinde hayatiyet sahibi olan dinden farklı bir din içinde olduklarının sezgisi içerisinde halkın taassubunu uyandırma korkusunu sürekli taşımışlardır. Halkın taassubu kamuoyu idi. Bu durum binanın temeli değil, aksine binanın enkazı görünümünde olan bir tehlike idi. Buna paralel olarak devlet ricali de hiçbir zaman sözüne güveneceği bir aydın topluluğu bulamamıştı[7]. Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, Osmanlı aydını gerçekte Batıcıdır. Osmanlı aydınının sözlüğünde halk terimi de yoktur[8].

         

        Bu çerçevede kimi zaman Batı aydınından ayrılan, ama birçok konuda da özünde Batıcı olan Osmanlı aydınıyla, Batı aydınının farklarını ortaya koymak yerinde olacaktır[9]

         

        1-         Osmanlı aydını herhangi bir sınıfın sözcüsü değildir.

        2-         Osmanlı aydını, devlet içinde oluşmuştur.

        3-         Osmanlı aydını düşünce üretmemiştir.

        4-         Batı aydını öğrenmeye, Osmanlı aydını düşünceye önem vermiştir.

        5-         Osmanlı aydını halkın kendini kurtarmasına izin vermemiştir. 

         

        Sözüne güvenilecek aydın yok diyen devlet adamları da tıpkı Osmanlı aydınları gibi; yapmaları gerekeni yapıyor, yaptıklarının teorisini yapmıyorlardı[10].

         

         

        Osmanlıcılık Fikrine Giden Yol

         

        Genel izahatlardan sonra bu fikir nedir? Niye ihtiyaç duyulmuştur? Gibi soruları açıklamak daha kolay olacaktır. Osmanlı Devleti’nde Lale Devri ile değişim süreci başlasa da bu süreçte Tanzimat Dönemi’nin apayrı bir yerinin olduğu göz ardı edilmemelidir. Tanzimat bir geçiş ve buhran devridir. Devlet, kendi yaptığı reformların tabii sonuçlarından ilk önce kendisi rahatsız olmuş ve sonuçları durduramamanın sıkıntısı içinde kendi kendisiyle çelişik bir duruma düşmüştür[11]. Hürriyetçi ve meşrutiyetçi fikirler şüphesiz Osmanlı İmparatorluğu’nda birçok yıldan beri bilinmekteydi[12]. İşte Tanzimat da eşitlik ve hürriyet fikirlerini getirmek iddiasındaydı. Ayrı cinsten siyasi bir yapı içerisinden o vakte kadar “Osmanlı” birliğine bağlı kalan unsurların öncelikle uyanması kadar doğal bir şey olamazdı. Tanzimat’ın verdiği “müsaadeler” doğrultusunda azınlıklar, imparatorluğun parçalanmasına kadar ayrı ayrı hürriyet istiyorlardı. Bunu kabul etmek imparatorluğun yıkılması demekti. Kabul etmemek ise Tanzimat’ın ortaya attığı fikirlerden vazgeçmek anlamındaydı. Kısaca, Tanzimat Dönemi’nde devlet adamları bir çıkmazın içerisindeydi. Hatta bütün iyi niyetleri ile birlikte bu çelişik durumda Batı medeniyetine yönelmek ve modernleşmek ile imparatorluğun siyasi bütünlüğünü korumanın uzlaştırıl(a)maz buhranı içinde bulunuyorlardı[13]. Bu düşünceler ileride de bahsedileceği gibi “Yeni Osmanlılar” veya “Genç Osmanlılar”ın temel fikirleri olacak ve bütün yazılarında bu konular savunulacaktır. 

         

        Evet, 19. yüzyılın başından beri, Osmanlı İmparatorluğu hızlı bir iktisadi gelişme içine girmişti. Devletlerarasındaki rekabetlerin gitgide keskinleştiği bir bağlamda, yabancı sermaye ile çağrı siyaseti bu gelişmeyi desteklemişti. Devrin atılımında Osmanlı İmparatorluğu o tarihe değin kendinden pek bahsettir(e)mediği için, bunun neticesinde; kadınlar, işçiler ve aydınlar diye üç sosyal grup su yüzüne çıkmıştı[14]. Bu gruplarında iyice belirginleşmesiyle artık Osmanlı Devleti bir değişim sürecine girmişti demek yanlış olmayacaktı. Bir yandan Tanzimat Devri olmak üzere, bütün modernleşme hareketleri ve Batı tipi kurumları Osmanlı Devleti’nde oluşturulmaya çalışılırken, diğer yandan da Osmanlı İmparatorluğu içerisinde yaşayan çeşitli unsurlar arasındaki farkları ortadan kaldırma çabası içine girilmişti. Osmanlı yöneticileri; Rum, Bulgar, Arap ve Arnavut olma gibi özellikleri bugün bizlerin “hemşehrilik” olarak nitelendirdiğimiz bir kategoriye dönüştürmek ve asıl önemli olanın Osmanlı olmak olduğunu vurgulamak istemişlerdi[15]. Tabii ki burada oluşan düşüncelerin ve kavramların netleşip, netleşmediği de önemlidir. Tanzimat öncesi düşünceler, daha billurlaşmamış bu durum, ancak Tanzimat sonrası gerçekleşebilmişti. Mesela Rusya’nın formülize ettiği, bu devlet nasıl kurtarılabilir? sorusu[16] düşüncelerin billurlaşmadığını göstermesi açısından tarafımızdan önemli görülmüştür. 

          

        Osmanlı Devleti’ne göre, Batı’nın imparatorluğa karşı davranışı, Haçlı seferlerinin devam ettiğini gösteriyordu. Bunlar arasında Rusya, Osmanlı Devleti’nin en önemli dış düşmanı sayılıyordu[17]. Rusların hedeflerine ulaşmak için büyük gayretler sarf ettiği zaten ortadadır. Ekalliyetleri kışkırtmak, elde olanı elde tutmak, olmayanı ele geçirmek Ruslar için vazgeçilmez bir tutkuydu. Zaten Deli Petro’nun da dediği gibi, hedefe ulaşmak istiyorsan, hedefi kendine yakınlaştırmak gerekir. O sıralarda Arnavutluktan geldiği söylenen bir mektupta, Osmanlı Hükümeti’nin Arnavutluk’a yeteri kadar önem vermediği için Osmanlı Devleti’nden ayrılmak istediği yazıyordu. Sebebi ise; Arnavut çocuklarını, Rum ve Bulgarlar kendi okullarına kaydettirmek için kiliseler aracılığı ile zaman harcarken, Osmanlı Devleti oralı bile olamıyor, olmuyordu. Bu sebeplere bir de tahrik ve teşvik eklenince, Arnavutlar bu görüşlerinde ısrar etmişlerdi. Buna karşılık Osmanlı Devleti hiçbir Osmanlının “lisanına-kavmiyetine” dokunmak niyetinde olmadığını belirtiyor, böyle bir çareyi reddediyordu[18]. Artık Osmanlı Devleti için tüm unsurları bir arada toplamanın zamanı gelmişte geçiyordu bile.

         

        Genel-geçer bir kurala göre, büyük-küçüğü, güçlü- zayıfı, güzel-çirkini her zaman için etkiler. İşte Avrupa’nın Osmanlı Devleti’nin İslam bölgelerindeki etkileri önceleri yavaş yavaş belirmesiyle başlamış, sonraları kendisini iyice göstermesi ile devam etmiş ve kök salmasıyla sonuçlanmıştır[19]. Süreç bu şekilde devam etmesine rağmen bilindiği gibi ne Tanzimatçıların, ne Meşrutiyetçilerin ne de İttihatçıların hareketleri ve iyi niyet çabaları da dâhil olmak üzere imparatorluğu mukadder sondan kurtaramamıştır[20].

         

        Bütün bunlardan şu sonuç çıkartılabilir[21]: Reformcu Osmanlı aydınlarının Batı’yla temasları sonucunda Batı fikirleri onlarda iz bırakmaya başladığı halde bu etkilere şekil veren, sadece Osmanlı İmparatorluğu’nun sosyal ve yapısal özellikleri olmuştur.

         

        Yukarıda da belirtildiği gibi, Osmanlı Devleti bu şartlar altında yeni silahlara ihtiyaç duymuştu. Müslüman halk Osmanlı milleti, gayrimüslim halk da Ortodoks milleti olarak adlandırılmıştı. Ama bu sistem Fransız İhtilalı akabinde iki temel sorunla karşılaşmıştı. Birincisi, milliyetçilik fikirlerinin her tarafa yayılmasıydı. Buna misal olarak “Etnik-i Eterya Cemiyeti”ninve diğer tali nedenlerin birleşimi ile Yunan isyanı (1821–1829) ve sonucunda bağımsızlık olayı ile Osmanlı Devleti’nin çatısı altında bulunan diğer unsurlara örnek teşkil etmesi gösterilebilir[22].

         

        Osmanlıların kurmuş olduğu dengenin karşılaştığı ikinci büyük güçlük ise, devletin bir modernleşme sürecinin içine girmiş olmasıdır. Bu başarı imparatorluğa bağlı olan ama kendisine erişilemediği için adeta özerk yaşayan çeşitli grupları yönetime karşı mücadele içine sokmuştur. Bunlara eklenmesi gereken önemli bir nokta da[23] Osmanlı yönetiminin bu tür hareketlerle uğraşabilecek ve bu alanda uluslararası baskıya karşı durabilecek güce sahip olmayışıdır. Aslında Osmanlı yöneticilerinin gelişmekte olan milliyetçi hareketlerin farkında olmadıkları bunun içinde çağın en güçlü akımının karşısına “Osmanlıcılık” gibi suni bir milliyetçilik çıkararak, olayı baştan kaybettikleri doğru bir tez değildir. Bu kimseler çok iyi farkında oldukları akımın karşısına ancak üst kimlik verebilecek bir milliyetçilikle çıktıkları takdirde, zor da olsa başarı sağlayabileceklerini düşünmüşlerdir[24].

         

        Osmanlıcılık; Osmanlı Devleti’nin yıkılmaktan korunmasını, devlet sınırları içinde yaşayanları hangi soydan ve dinden olursa olsun kaynaştırarak bir “Osmanlı milleti” oluşturmakla mümkün görmek demekti[25]. Osmanlı milleti içinde Türk, Ermeni, Bulgar, Arnavut ve Arap eriyecek, hepsi “Osmanlı” olacaktı. Böylece milliyetçiliğin yol açtığı ayrılıklar ile bağımsızlık çabaları önlenecek, herkes Osmanlı Devleti’nin yücelmesi ve eski günlerine dönmesi için çalışacaktı.

         

         

        Osmanlıcılık Fikrini Yaşayan ve Yaşatanlar

         

        Buraya kadar anlatılanlar, konunun Osmanlı yönetimi açısından görünümüdür[26]. İmparatorluk içindeki unsurlar açısından ise, bu görünümün bir hayli farklı olduğuna işaret etmemiz gerekmektedir.

         

        Özellikle Müslüman olmayan gruplar açısından Osmanlıcılık fazla anlamlı bir kategori olmayıp, yalnızca kendilerinin bağımsızlık hareketini önlemeye çalışan suni bir kimlik niteliğindeydi. Azınlıklar bir çeşit üst kategoriye ilgi duymaktaydılar. Ancak, özellikle Müslüman unsurlar arasında Osmanlıcılığın bir süre kabul edilir, bir kategori olarak varlığını sürdürdüğünü görmekteyiz. Daha sonra da bu gruplar arasında milliyetçilik fikirleri büyük bir yaygınlık göstermeye başlamıştır. Bunlara misal olarak 1881 tarihinde Mısır’daki mitingler de “yaşasın Araplar, kahrolsun Türkler” [27] şeklinde tamamen milliyet boyutu algılatan sloganlar kullanıldığına tanık olunmuştur.

         

        Bu açıklamaların doğrultusunda Osmanlıcılık fikrini yayıp, yaşatmak isteyen kurum veya örgütlere ya da cemaatlere göz atmak konuyu derinleştirmek adına fayda sağlayabilir.

         

        Osmanlı Devleti’nin siyasal yapısını değiştirmeyi amaçlayan ilk hareket, 1865 yılında Yeni Osmanlı Cemiyeti’nin kurulmasıdır. Burada amaç mutlak monarşi yerine anayasal monarşi kurmak, yani monarkın yetkisini bir parlamento ile sınırlamaktı[28]. Yeni Osmanlı olarak adlandırılan gerçek liberalizm hareketinin kurucuları arasında; Namık Kemal’in yanı sıra sonradan Ali Suavi, Ziya Paşa, Mısırlı Prens Mustafa Fazıl ve Mithat Paşa gibi Türk siyasi tarihinin önemli kişileri de katılmış ve Veliaht Murat Efendi (V.Murat) ile Şehzade Abdülhamit Efendi (II. Abdülhamit) de bu topluluk ile yakından ilgilenmişlerdir[29].

         

        Cemiyetin yukarıda ifade edilen gayesi doğrultusunda İslami esaslardan ayrılmaksızın çağdaş bir siyasal düzen kurmak istemesi, bazılarınca tenkit edilmiştir. Fakat çağdaş siyasal fikirleri benimseyenlerde vardı ki Namık Kemal bunlardan birisiydi[30]. Şerif Mardin, bu cemiyetin hareketlerini, ideallerini devletin acil menfaatleri için fedaya hazır oluşları çerçevesinde açıklamıştır[31]. Cemil Meriç ise bunu daha değişik tarzda:

         

        Yeni Osmanlılar; bir avuç toy, sorumsuz, serenat delikanlı, Ali Paşaya muhalif (Ali Paşa sorumlu bir devlet adamıdır.) idiler. Bunlar Mehlika Sultana âşıktılar. Mehlika Sultan ise, Avrupa’ydı, hürriyetti, terakkiydi, anayasaydı. Sosyalizm karşısında, cetleri Osman Bey gibi, ezilenin yanında kalmışlardı. Dolayısıyla sosyalizmle hiç ilgileri yoktur, sadece Batıyı çoğu yazardan daha iyi tartışırlar. Tarafsız ve hakşinastırlar[32]

         

        diye açıklamıştır. Bu hızlı değişmeler ortamında oluşan, Jöntürkler Devrimi, basın ve işçi hareketleri de dâhil olmak üzere Osmanlı toplumunda bir tür patlayışa yol açmıştır[33]. Yeni Osmanlıların bu düşüncelerine kılavuz olacak sözü ise, Claius güzel bir şekilde dile getirmiştir. Şöyle ki: “Birleşmek başlangıçtır. Birliği sürdürmek gelişmedir. Birlikte çalışmak başarıdır.”

         

        İçinde bulunulan yüzyılı değerlendirdiğimizde 19. yüzyıl ırkçılığın en üst safhaya çıktığı asır olarak karşımıza çıkacaktır. Ama genç kuşak, Osmanlı görüşü ve meşruti yönetimle kötü durumdan kurtulacağını düşünüyordu. Daha çok Babıâli’nin politikalarını eleştiriyor, halktan gelen örgütlenmeyi de ilk onlar başarıyordu. Zaten düşünceye dayanan politikayı eleştirmenin başlangıcını da onlar yapmıştı.[34]

         

        Doğum ve oturma yeri manasına gelen Arapça asıllı vatan kelimesini, tüm sınırları içine alan bir sözcük olarak kullanan Genç Osmanlılar, her grubu ayrım yapmaksızın merkeze bağlama[35] meyilinde/düşüncesindeydiler. Bundan başka gücünü adaletten alan eşitlik prensibiyle de devletin parçalanmasına engel olmaya gayret etmişler ve bu durumu bir taktik olarak benimsemişlerdi. Dolayısıyla Yeni Osmanlılar Batı ile fiilen ve fikren temas içinde olmuşlardır. Şerif Mardin, Yeni Osmanlıları, kısaca siyasi fikirlerinin derinliği olmayan Batı liberalizminin etkisinde kalmış düşünceler olarak değerlendirmektedir[36]. Belki de Köseoğlu’nun dediği gibi[37] Osmanlıcılığı, aydınlarımızın hür seçimleri olmaktan çok, imparatorluğun fiili durumunun aydın ve yönetici kesimlerine yansıması olarak değerlendirmek daha gerçekçi olacaktır. Vatan ve ortak siyasi hâkimiyet, hanedan fikrine dayalı Osmanlıcılık, yıkılışa kadar imparatorluğun resmi tutumu olarak devam etmiştir. Devletin geleneksel yapısını Osmanlıcılık ilkesi bozmamıştır. Ama Osmanlıcılık gayreti yeterli de olmamıştır. Çünkü gayrimüslim tebaa, siyasi ve idari hakları sadece ayrılıkçı hareketler için algılamıştır[38]. İşte, Jöntürklerin “Avrupa uygarlığının kendi ülkelerinde yayılmasını” istemelerine rağmen siyasal sürgünlerin yaptığı kongrelerin çoğunda rastlanıldığı üzere, azınlığın dediği olmuş ve imparatorluğun bağımsızlığının vatanseverlerce korunması yolu seçilmiştir[39].

         

        Vatanseverlerce devletin bağımsızlığının korunması yolundan başka Yeni Osmanlıların gaye ve amaçlarına ulaşmak için seçtikleri çeşitli yollar da mevcuttur. Bunlardan birisi ve önemlisi anayasanın varlığıdır. Osmanlı anayasacılığı Batı’dan farklılık göstermektedir. Anayasada kuşkusuz sultanın yetkilerini sınırlamak amaç edinmiştir. Böylece parlamenter bir yapı içerisinde, imparatorluktan kopmanın önüne geçilebilinecektir. Fakat hep tartışmalara yol açan bir nokta vardır ki o da bu şartlarda herkes birleştirilebilecek miydi? Yoksa ortamını bulan ayrılacak mıydı? Burada dikkati çeken hâkim unsur Türklerin tutumudur. Çünkü Osmanlıcılık fikrini tek savunan Hanioğlu’nun ifadesiyle Türklerin kendisidir[40]. Ama Osmanlıcılık fikri, Türklerin kendi milliyetçiliklerine yönelmelerini uzun süre de önlemiştir. Yine de Türklük ağır basmış ve ilk Kanun-ı Esasi ile beraber resmi dilin Türkçe olduğu ifadesi metne konulmuştur[41].

         

        Yeni Osmanlılar arasında söz sahibi olan kişilerden bahsetmek gerekirse akla gelenlerden ilki Ziya Paşa olacaktır. O devletin ancak eğitim yoluyla düzeltilebileceğini ve sadece devlet katında reform yapılması gerektiğini savunmaktadır[42]. Ayrıca, Hükümet-i şahsiyenin en kötü örneği olarak İran’ı ve ondan sonrada Osmanlı Devleti’ni zikretmektedir[43].

         

        İkincisi isim Ali Suavi’dir. Her türlü düşünceyi kendisinde bulmanın mümkün olduğu Ali Suavi, iyi bir hükümdarın yanında, aristokrat bir kesimin ülkeyi yönetmesini istemektedir[44]. Türkçülük ile meşhur olmuş ve laiklik ile aydınlanma düşüncelerini de kendisinde toplamıştır[45]. Akşin ise, diğer bazı şahsiyetleri bir çalışmasında şöyle özetlemiştir[46]: Cevdet Paşa: Tutkucu, yetkici ve İslamcı, Abdullah Cevdet: Köktenci, garpçı, aydınlanmacı ve toplumsal yapıcı yani Sebahattinci, Ahmet Mithat: Yetkici ve aydınlanmacı, Murat: Yetkici ve tarihçi, Cemalettin Afgani: İslamcı, garpçı, aynı zamanda ulusçu, Ahmet Rıza: Türk ulusçusu, pozitivizm ve toplumsal yapı endişeleri olan biri, Yusuf Akçura: Bunların hepsini eleştiren, Turancı, bir o kadar da modernist, Namık Kemal: Osmanlıcı ve hürriyetçi.

         

        Adı geçen isimler arasında Namık Kemal’e daha çok yer verilmesi onun hakkı olacaktır. 1256 senesi şevvalinin yirmi altıncı pazartesi günü Tekirdağ’da doğan Namık Kemal[47] (1256 26 Şevval = 21 Aralık 1840) modernleşme döneminin en önemli mütefekkiri ve şairi olmuştur. Kavşak noktası adamı olup Doğu kültürünü hakkıyla bilen aydınların sonuncusudur. Yine Batı kültürüne hakkıyla vakıf olan aydınların ise ilk temsilcisidir. Fikirlerini hayata aktarmak için mücadele veren bir aksiyon adamıdır. Batıcı aydın kimliği ile tanıtılmaya çalışan Namık Kemal, aksine hayatının sonuna kadar, İslamiyet’i savunan, bu çerçevede çok önemli tezler geliştiren bir mütefekkirdir. “Vatan ” kelimesini büyük bir ideale dönüştüren de aslında odur[48].

         

        Tasvir-i Efkâr’ın kurucusu olan Şinasi, sebebini açıklamadan Avrupa’ya kaçmış, yerine Namık Kemal’i bırakmıştı. Namık Kemal Tasvir-i Efkâr’daki, Ali Suavi de Muhbir’deki yazılarından dolayı Şinasi gibi Avrupa’ya kaçmak zorunda kalmışlar ve gittikleri yer(ler)de Mustafa Fazıl’ın yardımlarını görmüşlerdir[49]. Mısırlı Prens Fazıl, her yerde hükümetin yetersizliğinden bahseden birisidir. Bu fikirlerinden dolayı sonuçta sınır dışı edilmiştir. Kendisi Kahire Sarayı’na mensup olup, zenginliğinden ötürü Yeni Osmanlıları maddi bakımdan hep desteklemiştir[50]. Önce Ali Suavi’nin Muhbir gazetesi, grubun bayraktarlığını yapmış, sonra ise yerini Namık Kemal’in Hürriyet’i almıştır[51]. Sonraları Namık Kemal İbret gazetesi vasıtasıyla fikirlerini yaymaya devam etmiştir[52]. Düşünce yapısı hakkında bilgi edinmemize yardımcı olan İbret’teki bir yazısında şöyle ifade de bulunmaktaydı[53]: “Devletin halktan ayrı bir vücudu yoktur. Kendisine mahsus hiçbir menfaati olamaz, toplum sözlerinin İslami karşılığı biat’dır. Fakat buradaki şart; Padişahın ‘adil bir yönetim kurmasıdır”. Bu arada belirtmekte fayda gördüğümüz nokta İbret gazetesinin Namık Kemal’in yazılarının yanında Avrupa görmüş ve amaçları cumhuriyeti yaşatmak olan intelijansiyaya da sayfalarını açmış olmasıdır[54].

         

        Namık Kemal 1873 tarihinde Vatan Yahut Silistre’yi yazınca Kıbrıs’a sürülmüştü[55]. Sonra da 1877 yılında Midilli’ye gönderilmişti. Kendisi Rodos ve Sakız adalarında memuriyetlik yapmışsa da 1888 tarihinde Sakız Adası’nda vefat etmiştir[56]. Her zevkten uzak yaşayan Namık Kemal’e göre zaman inkılâp zamanıydı[57]. Ali Bey’e göre Kıbrıs’a sürülmesinin tek sebebi öldürülmek suretiyle ortadan kaldırılmaktı. II. Abdülhamit onu birden bire yok etmedi veya harcamadı. Çünkü halkın ona olan sevgisini biliyordu. Midilli Adası’na görevlendirilmesinin sebebi ise bir nevi firar etmesini engellemek içindi[58].

         

        Namık Kemal’in oğlu olan Ali Bey’e göre[59] Türk Milleti’nin inkılâbını yapan onun fikri ve onun ruhudur. İşte Namık Kemal’in asıl siyasi mahiyeti de budur. Sultan Murat’ı yetiştiren, Mithat Paşa’ya müessir olan, Yeni Osmanlılar Cemiyetini yaşatan da yine Namık Kemal’in kendisidir. Namık Kemal “hürriyet” fikrini, adıyla bir tutarak meşveret yapılmasının gerektiğini söylerdi. En açık şekilde ifade ettiği fikri ise, ilerleme ve terakki kavramıydı. “Vatan” kavramını da “hürriyet” kelimesi kadar coşkuyla işlemesine rağmen odak noktasının nerede olacağını tam olarak belirleyememiştir. Renan’ın fikirlerine karşı “Reddiye” adlı eserini yazmış ve kitapta İslamiyet’in ilme ve medeniyetlerin gelişmesine engel olmadığını belirtmiştir[60]. Demek ki Namık Kemal, Osmanlı Devleti’nin devam etmesini ve her grubun ayrı ayrı devlet olamayacağını söyleyip Osmanlıcılık fikrini ortaya atmıştır[61].

         

        Buradan hareketle Namık Kemal yazılarında, bazen Osmanlı kelimesini bazen de muadili manasında Türk kelimesini kullanmıştır demek de gerekecektir. Şinasi’den farklı olarak yazılarında daha çok heyecan olması ile dikkatleri hep üzerine çekmeyi de bilmiştir. Ziya Paşa ise bu stilin tam karşıtıdır. Ama vatana faydalı olmayı gaye edinerek Avrupa romantizminin getirdiği amaç ve yeni bir yaklaşımla Osmanlı tutumunun dışında olan bir aydın portresi çizmeyi genelde başarmıştır[62].

         

        Özetle Osmanlı Devleti kurucusunun adıyla anılmış, devlete; “Devlet-i Ali Osman”, ülkeye “Memalik-i Mahruse-i Osman”, tarihe “Tevarih-i Ali Osman”, kanuna da “Kanun-i Osman” denilmiştir. Yeni Osmanlılar ve yukarıda adı zikredilen şahsiyetler de 1789 tarihinden sonra eskiye dönmek için bu fikri ortaya atmışlar ve “herkes eşittir ve kimseye ayrıcalık yapılmayacaktır” demeye başlamışladır. Bunu etkin kılmak için ise mütemadiyen bahsedilen meşruti sistemi ön görmüşler, fakat bunlar bile isyanları durduramamışlardır[63]. Yeni Osmanlılar; kan dökmeyi sevmeyen, devlet memurluklarında hatta tercüme odalarında görev yapmış kişilerdi. Tanzimat aristokrasisine ve Batılılaşmaya karşı olan bu cemiyetin yaş ortalaması ise 20-30’u geçmemekteydi[64].

         

        Sonuçta anayasanın ilanını, Meclis-i Mebusan’ın kuruluşunu, fertlerin sosyal, siyasi ve hukuki eşitliklerini kabul eden bu görüş, Tanzimat Devri’nin sonlarına doğru çıkmış din, dil, ırk farkı kabul edilmeden herkesin aynı hak ve yetkilere sahip olduğunu belirten bir cemiyet halini almıştı. Onlara göre böyle olursa kaynaşma ve dayanışma sağlanmış olacaktı[65]. Bu düşünceler etrafında, meşruti rejime geçiş yöneticiler için de, bir grubun bir başka gruba karşı başkaldırması gibi ilginç bir özellik taşıyordu[66].

         

        Anayasaya dayalı meşruti bir idare kurmak isteyen ve bu yüzden Abdülaziz ile V. Murat’ı tahtan indirip, Mithat Paşa ve arkadaşıyla anlaşan II. Abdülhamid, 31 Ağustos 1876 tarihinde tahta geçmiş ve Osmanlı Devleti’nin ilk anayasası olan Kanun-i Esasi’yi ilan etmiştir (23.12.1876).[67]

         

         

        Meşrutiyet ve Beraberinde Estirdiği/Getirdiği Rüzgâr

         

        Yeni Osmanlıların temsil ettiği “meşrutiyet” fikri bütün tecrübesizliğine ve zayıflığına rağmen, memlekette kuvvetli akisler uyandırmıştı. Bunun sebebi, belki de meşrutiyetin her şeyden önce yeni bir ideoloji olmasıydı (Meclis 19.03.1877’de 141 kişi ile açılmıştı)[68]. Bu ideoloji o asrın bütün milliyetçi hareketlerini ayağa kaldırmıştı. Sık sık tekrarlanan “Osmanlı Ümmeti” sözü, gerçekten milliyet şuurunun uyanmış olmamasından ileri geliyordu. Meşrutiyetin getirdiği hürriyet fikirleri, imparatorluğun çeşitli unsurlarında ayrı ayrı tesirler yaptı. Herkes bu hürriyeti kendisi için kullandı ve her fırsatta imtiyazlar koparıldı. Bunun neticesinde Yeni Osmanlıların hürriyet ve meşrutiyet ideolojisinin karşısında, Tanzimat ruhunu devam ettirmek isteyen devlet adamları ile onları fikirce besleyen medeniyetçilik ve terakki fikri olmuş oldu[69].

         

        Bu karışıklığa sebep olan meşrutiyet acaba niye ilan edilmişti? İngiltere’nin yavaş yavaş Osmanlı’nın bütünlüğünden vazgeçerek, topraklarına göz koyması, alınan borçların faizlerinin ödenememesi ve Fransa’dan siyasi yardım koparmak düşüncesi, II. Abdülhamit’i meşrutiyeti ilana sevk etmişti[70]. Abdülaziz’in tahtan indirilip, II. Abdülhamit’in tahta çıkmasında olduğu gibi, meşrutiyetin ilanı ve Meclis-i Mebusan’ın yani ilk Türk parlamentosunun açılması Yeni Osmanlı hareketinin bir eseri olmuş, söylenildiği gibi halkın baskıları sonucu yapılmamıştı[71]. Aynı zamanda, 1876 anayasası ile kurulan “Meşruti Monarşi” dönemi Yeni Osmanlıların amaçlarının gerçekleşmesi manasına gelmekteydi[72]. Ne var ki I. Meşrutiyet çok kısa ömürlü olmuştu. Bir yandan 1877–1878 Osmanlı – Rus Harbi’nin çıkması, öte yandan hükümet ve yönetimi kontrol amacı ile mecliste yapılan sert eleştiriler, padişahın hoşuna gitmemişti. Anayasanın kendine tanıdığı yetki ile 13 Şubat 1878 tarihinde meclis II. Abdülhamit tarafından kapatıldı[73].

         

        Meclisin kapatılması Genç Osmanlıların sonu oldu. Genç Osmanlılar, Tanzimat’ta Batı’yı aldatmak için, biçilmiş bir vitrin elbisesinden başka bir şey olarak görmeyen ve onu Babıâli’nin eşiğini hiçbir zaman aşmayan ve kâğıt üzerinde bir reform sayan ayrıca Avrupalı eleştiricilerle fikir birliği içinde olan bir görünüm arz ediyorlardı. Fakat Genç Osmanlıların gördüğü bunlardan ibaret değildi. Bu oluşumlarda birçok şeyi de beğenmiyorlardı[74]. Genç Osmanlıların sık ve şiddetli hücumuna uğrayan ayrıca beğenilmeyen bir başka konu da hükümetin dışarıdan borç para alma politikasıydı[75]. Önemli bir nokta da; Genç Osmanlıların fikirlerinin, açıkça başka bir kaynaktan çıkmasıydı. Çıktığı kaynağı anlamak ise pek de zor sayılmazdı. Montesquieu’nun hukuki, Rousseau’nun siyasi, Smith ve Ricardo’nun iktisadi görüşleri onların teorik temelini teşkil ediyordu. Tanzimat’ın özel eleştirilerinin bile birçoğu Avrupalı gözlemcilere aitti denilebilir[76].

         

        Genç Osmanlıların, görünüşlerinde ki bu çatlaklara ve saplamalara rağmen kendi zamanlarının diğer Türk aydınlarına göre, daha çok şeyleri bilmeleri ve daha ileriyi görmeleri onların üstün tarafıdır denilse yerinde bir tespit olur. Osmanlı toplumundaki değişme sorunlarını anlamaları, Tanzimat’ın makinistlerinin anlayışından daha derindi. Fikirleri, dumanlı olsa bile süfli değildi. Birçok yeni ve önemli fikirlerin Türkçe ifadesindeki katkıları ise büyüktü[77].

         

        Meclis kapatıldıktan sonra Genç Osmanlıların bazısı fikirlerini terk ederek sultanın hizmetinde memuriyet yapmışlardır. Diğerleri ise sürgün, hapis ve ölüme maruz kalmışlardır[78]. Buna ek olarak, Yeni/Genç/Jön Osmanlıların görüşü, Islahat Fermanı’nın iktisadi emperyalizmine pekiştirilen bir belge olduğudur. Şahitleri ise, Mardin’in ifadesiyle Ali ve Fuat Paşaların devleti Avrupa’ya peşkeş çekmeleri gösterilebilir[79].

         

        1878 yılından beri bu düşünce ve siyaset ikinci plana düşmüş, dolayısıyla Osmanlıcılık bir siyasal ideal olarak ortaya çıkmıştır. Ama pratikte bu siyasetin Tanzimat sonrası işlerliğini yitirdiği de muhakkaktır. Buna karşılık muhalifler açısından Osmanlıcılık siyasetinin, önemli bir alternatif olarak kabul edildiğini görmekteyiz. Bu dönemde karşımıza çıkan fikir adamı ise Tunalı Hilmi’dir. Fakat Tunalı Hilmi Osmanlı tabirini, Türk kelimesinin karşılığı olarak ele almıştır


Türk Yurdu Eylül 2011
Türk Yurdu Eylül 2011
Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele