Bir Siyasal Müşteri (Tüketici) Olarak İnsan

Mayıs 2014 - Yıl 103 - Sayı 321

        “De ki: eğer babalarınız, evlatlarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, kabileniz, topladığınız mallar, durgunluğa uğramasından korktuğunuz ticaretiniz ve hoşunuza gitmekte olan meskenler size Allah’tan, Peygamberinden ve Allah yolunda cihattan daha sevgiliyse, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyedurun…” (Tevbe; 24).

         

        “Onun için sen, durma hakka davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol, sakın onların hevâ ve heveslerine tâbi olma. (Şûrâ; 15)

         

        “…De ki Allah’ın indinde olan, eğlenceden de ticaretten de daha hayırlıdır. Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır” (Cuma; 11).

         

        Tüketici davranışı kavramlaştırması, işletme/pazarlama disiplininin en önemli ve fakat bir o kadar da hakkında az bilgi sahibi olunan bir konusudur. İşletme ve pazarlama konulu her hangi bir kitaba tüketici nasıl karar vermektedir merakıyla baktığınızda bu hususa dair pek az bir bilgiye sahip olunduğunun ifade edildiğini görürsünüz. Literatür bu hususta tüketicinin, yani müşterinin karar verme sürecinin bilinmezlik anlamında hâlâ bir kara kutu olduğunu söyler size. Bunda da haklıdır. Zira insan söz konusu olduğunda katı/somut bir eşyadan değil bir süjeden/nefisten bahsediyoruz demektir. Süje/nefis ise mahiyeti itibariyle bir bilinmez ve öngörülemezdir. Ama tüm bu hususlarına rağmen tüketici eğilimlerini modern bilimsel disiplinler, rasyonel karar almanın sonucuna bağlamayı yeğlerler. Özellikle ekonomi disiplini içerisinden konuşacak olursak insan, her hal ve şartta faydasını; yani çıkarını/menfaatini azamî/en çok yapmaya çalışan bir varlıktır ve karar alırken de böyle davranır. Yani, çıkarcı ve faydacı. Pazarlama disiplini ise meselenin bu kadar kolay olmadığını; bir bilinmez varlık olarak insanın satın alma kararı verirken onun güdülerinin, algılarının, yerleşik duruşlarının, ait olduğu ya da ulaşmak istediği sosyal ve kültürel sınıfların, ailesinin, bilgi ve öğrenme düzeyi vb. gibi insana dair diğer faktörlerin etkili olduğunu ileri sürer ve ekonomi disiplininden daha geniş ve kapsayıcı bir yaklaşım sergiler. Ama yine de tüketicinin satın alma kararı verme sürecinin bir bilinmezlik olduğunu kabul eder.

        

        Bununla birlikte insan üzerine çalışan modern disiplinler Abraham Maslow’un kategorize ettiği biçimiyle insanın şu ihtiyaç sıralaması ile davrandığını iddia ederler. İnsanın en temel ihtiyacı onun hayatta kalmasını sağlayacak olan yeme, içme gibi temel fizyolojik ihtiyaçlarıdır. Ondan sonra güvenlik ihtiyacı gelir. Daha sonra ise sırasıyla sosyal ihtiyaçların, saygı görme isteğinin ve nihayetinde nefs sahibi bir varlık/süje olarak kendisine saygı duyma anlamında kendinde kendisini idrak etme ve kendi aynasında kendisini beğenme; kendisini kendisine kanıtlama ihtiyacının geldiğini söylerler.1 Pazarlama disiplini ise bu tanımlardan hareketle insanın her hangi bir ürünü nasıl talep etmeye isteklendirilebileceğini dair bir takım çıkarımlarda bulunmaya çalışır. İnsanın nasıl davrandığına dair bu tanım eğer doğruysa bize kendimizin ne olduğunu söylemektedir ve dolayısıyla insanı tanımak, ona mal ve hizmet olarak ürün sunma işi olan pazarlamanın hangi araç ve yöntemleri uygulaması gerektiğini gösteren zemini anlatmaktadır. Siyaset; yani politika yapma da bir tür üretim ve pazarlama işidir. Bundan dolayı politikaya pazarlama disiplininin yaklaşımlarıyla bakılabilir.

         

        Seçmeni politik müşteri olarak tanımlamak pek âlâ mümkündür ve hatta doğrudur. Şunun için mümkündür ve doğrudur: Başta politik özneler olmaları itibariyle bir siyasal partinin beşerî vitrini, o partinin dünya görüşü, etik ve ahlâki değerlere verdiği önem, vaat ve projeleri seçmene, yani siyasal müşteriye sunulan ürünlerdir. Seçmen bu ürünlere bakmakta; bu ürünleri kendi önem derecesine göre sıralamakta, bu sıralamaya bağlı olarak siyasal partiler arasında kendince bir karşılaştırma yapmakta ve tercih etmektedir. Siyasal müşterinin bu tercihinde hiç şüphesiz hâlihazırda sahip olduğu dünya görüşü; yani yerleşik sübjektif tutumları, hâlihazırda algıladığı ihtiyaçları, bu ihtiyaçlara dair oluşturmuş olduğu önem sıralaması ve risk faktörleri de etkili olmaktadır. Dolayısıyla politik bir müşteri olan seçmen kendi ihtiyaç ve değer sıralamasına göre seçim yapmaktadır.

         

        Konusu tamamen insanın dünyevî hayatına dönük mal ve hizmetin tüketiciye ulaştırılması ve onun tarafından satın alınmasını temin etme olan pazarlama eylemi neredeyse tamamıyla seküler bir alana tekabül ederken2, politik alan da aynı karaktere mi sahiptir? Başka bir şekilde soracak olursak, seçmenin politik tercihini etkileyen faktörler salt seküler bir düzlemde mi yer almaktadır? Bu soruyu sorma nedenimiz şudur: Eğer biz politik alanı bütünüyle seküler bir zemin olarak tanımlar ve bu zeminde olup bitenlerin tümünü insanın seküler ihtiyaçlarına dair şeyler olarak okursak, kutsal olanla ilintili şeylerin seçmen tercihinde etkili olmadığını/olmayacağını kabul etmek durumunda kalırız. Oysa böyle bir şey bizim gelenek, kültür ve insan yapımız dikkate alındığında mümkün değildir. Aksine bizim ülkemizde siyaset sadece insanın -Maslow’un yüzü bu dünyaya dönük- seküler ihtiyaçları üzerinde oluşan zeminde cereyan etmez; bir şekilde bir yerde kutsal olana dokunur veya onunla da kesişir. İşte bunun için seçmen algısı itibarıyla kutsal olanla ilişkilendirilen ve/veya seçmenin kutsal olanla ilişkilendirdiği taleplerine cevap ve ürün üreten siyasal özneler ve yapılar, öteden beri seçimlerden başarıyla çıkmışlardır.

         

        Peki bu niye böyledir? Siyasal özneler ve araçlar (yani ürünler) nasıl olmaktadır da -derece itibariyle de olsa- bir kutsallığa bürünmekte veya seçmen, kendisini arz eden politik bir partinin varlık nedenini veya politik özneyi bir kutsallığa bezeyerek algılama eğilimi göstererek tercihini kutsal bir davanın eylemi kılmaktadır?3 Bu soru tersinden de sorulabilir: Nasıl olmaktadır da seçmen böyle bir ihtiyaç izhar etmektedir ve siyasal özneler buna karşılık gelen siyasal algı ya da araçları üretmektedirler. Ve böyle bir siyaset yapma tarzı doğru mudur?

         

        Bizim kanaatimize göre ülkemizde çok partili hayata geçtiğimiz tarihten bu yana seçmen tercihini tayin eden faktörlerin başında ekonomik ihtiyaçlar ile kutsal olana dair talepler belirleyici olmuşlardır. Ekonomik talepler insanın temel fizyolojik ihtiyaçlarından lüks tüketim nesnelerine kadar geniş bir yelpazeye dağılır. Her seçmen kendi ekonomik seviyesine göre bir ihtiyaç skalasına sahiptir ve politik iktidardan veya adaylardan en azından bunun garanti edilmesini ister ve bekler.4 İktidar olmak isteyen veya hâlihazırda iktidar olan politik özneler/kadro seçmenin bu ihtiyacına cevap verebiliyor veya onu ikna edebiliyorsa başarılı olacaktır. 

         

        Kutsal olana bir yerde temas eden ve/veya onunla kesişen ihtiyaçlara gelince; belki “gelişmiş ülke demokrasilerinde” seçme ve seçilme ilişkilerinin neredeyse tamamı seküler düzlemde cereyan ediyordur ve o ülkelerde değer/anlam evrenine ait olan meselelerde halkın derin ihtilafları bulunmamaktadır. Bu nedenle bu ülkelerde siyasal partiler kutsal olana dair algı ve nesnelere politik ürün yelpazesinde yer vermeye ihtiyaç hissetmemektedirler. Çünkü siyasal müşteri olan seçmen böyle bir talep izhar etmemektedir. Bizim ülkemizde ise Cumhuriyetle başlayan ve çok partili hayata geçişle keskinleşen bir siyasal mücadelenin araçları haline gelmiş, kutsallıkla bir şekilde temas eden kadim meselelerimiz vardır ve bu meselelerin siyaset pazarında hâlâ bir karşılığı mevcuttur. İşte bu karşılık öteden beri din-siyaset ilişkisi problemini üretmiştir ve üretmeye devam etmektedir. Son seçimlerde bu konu bir kere daha, seçmenin ekonomik alana dair ihtiyaçları ile beraber sonucu tayinde çok etkili olmuş gibi görünmektedir. Söylemeye çalıştığımız; politik karar vermede en önemli faktörün seçmenin kutsal olana dair algı, talep ve beklentilerin olduğu; ancak bunun yanında “mevcut istikrarın” devamı ve ekonomik faktörlerin; yani çıkar ve menfaatin de sonuçları tayinde, belirleyici olduğuna dair ciddi göstergelerin bulunduğudur. Dolayısıyla seçmenin bu iki temel ihtiyacına matuf tepkisi bir seçmen refleksi olarak okunabilir. Bize göre bu seçmen refleksi 1946’dan beri siyasal sonuçları belirlemektedir. Tanımı zor ve ele avuca pek kolay gelmeyen ve halkımızda var olduğuna hükmettiğimiz bu reflekse, bu ülke geleneğinde bazılarımız halk irfanı adını vermektedir.

         

        İrfan kelimesi hangi anlamları ihata ediyor diye merak edip biraz lügat karıştırdığımızda hülasa olarak şunlarla karşılaşıyoruz: Bilme, biliş, anlayış; vukuf; hakikate vakıf olma; künhe varma; bir şeyin özüne inme; ilim ve zekâ ile meydana gelen olgunluk; Allah’ı bilme ve tanıma, ma’rifetullâh; yaradılıştan bilme, anlama; Allah’ın sır ve gerçeklerini kavrama; kâinatın sırlarını bilme kudreti; kültür; tecrübe ve zekâdan ileri gelen zihnî kemal; (fıkıhta) esrar-ı ilâhiyeye, iman ve Kur’an hakikatlarına vukûfiyet.

         

        İşte, siyasal müşteri olan seçmenin bu karar verme sürecinde, bizim irfan diye tanımladığımız ve belki de başka birçok kültürde yer almayan bu kavramın yeri neresidir ve etkisi nerede ortaya çıkmaktadır sorusu, çok önemli bir soru olarak karşımıza dikilmektedir. Çünkü biz halk irfanının politik piyasada nasıl tezahür ettiğinin hikâyesini 1946’dan da başlatabiliriz; yani çok partili hayata geçtiğimiz tarihten. Ancak bu siyasal tarih kesitinden ortaya çıkan resme baktığımızda şu kritikleri yapmak mecburiyetinde de kalmaktayız: Hadi 1950’li yılları o meş’um ve zalim 27 Mayıs Darbesi’nin zulmü karşılığında ihmal edelim ve 1960’lı yıllarda ortaya çıkan politik sonuçları da 27 Mayıs Darbesi’nin ve idamların etkileri sonucu olarak okuyalım; peki 1970’den sonraki politik piyasa sonuçlarına baktığımızda “halkın irfanı” nerelerde kendini göstermiştir? CHP’nin yanında mı, AP’nin yanında mı, MSP’nin yanında mı? ANAP’ın mı DYP’nin mi, yoksa RP’nin yanında mı? Bunların hangisi halkın irfanını temsil ediyordu. Bir başka şekilde halkın irfanı; hangi sezginin, arifane bilginin rehberliğinde bu dağılımı yapmış veya ağırlığını bir yerde toplamıştır?

         

        Bu gün de Türk siyasetinin temel sorusunun bu olduğu kanaatindeyiz. Halk irfanı nerede ve hangi hallerde tezahür etmektedir? Acaba halk irfanı dediğimiz şey bir istikrar talebinden mi ibaret? Yoksa halk irfanı dediğimiz şey “homo economicus”dan başka bir şey değil mi?

         


         

         

        1 Okuyucuya burada konuyla çok ilgili olmasa da insanın kim ve ne olduğu bağlamında Kur’an’ın nefsin ne’liğine dair mertebelerini hatırlatmakta yarar vardır: Kur’an, nefsi şu aşamalarla tanımlar: Nefs-i Emmare, Nefs-i Levvame, Nefs-i Mutmainne, Nefs-i Radiyye, Nefs-i Mardiyye. Tasavvuf buna iki mertebe daha ilave eder ama onları burada zikretmeye lüzum bulunmamaktadır. Dikkat edileceği üzere Kur’an’ın bu nefs tanımıyla yukarıdaki insan ihtiyaçları sıralaması arasında kökten bir fark vardır: Kur’an tamamen ontolojik olarak ahlâki ve terbiyevî bir nefis tanımlarken, yukarıdaki tanım tamamen dünyevî/seküler bir zeminde insanın tanımıdır.

         

        2 Aslında kutsal olana dair olup da piyasalaştırılabilen her şey pazarlamanın ve tüketimin konusu haline gelir. Bu bakımdan buradaki sekülerleştirilmeyi piyasalaştırma diye okumak icap etmektedir.

         

        3 Burada okuyucuya Nurlu Süleyman, Mücahit Erbakan ve Başbuğ Türkeş algı ve/veya imajlarını hatırlatmak isteriz. Tabii ki okuyucu başka örnekler de verebilir.

         

        4 Burada her kişi ya da kesimin asgari olarak mevcut durumdan daha kötü olmayı istememesi kastedilmektedir. Mesela işsiz olmasına rağmen sosyal yardımlarla evinde tencere kaynatabilen, kışın ısınabilen insanlar en azından bu tencerenin kaynamasını, kışı sıcak bir yuvada geçirmesinin garanti edilmesini haklı olarak ister ve beklerler. Bu ise bu kişilerin istikrarın devamı anlamına gelebilecek olan politik tercihlerine tekabül eder ve bu taleplerinde de haklıdırlar.


Türk Yurdu Mayıs 2014
Türk Yurdu Mayıs 2014
Mayıs 2014 - Yıl 103 - Sayı 321

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele