Edebiyatta Türkçülük (Başlangıçtan II. Meşrutiyet’e Kadar)

Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

        Malzeme ve Kaynaklar

        Bir konuda yazı yazmanın en zor tarafı, bilginin yokluğu veya çokluğudur. Yokluğa diyecek bir şey yok. Ama bunların çokça tekrarlanmışlığı da başka bir zorluk getirir. Konuyu sınırlandırmadaki zorluk yani o konunun bir başka konu ile iç-içe geçişli olması da bu cinstendir.

        “Edebiyatta Türkçülük” bahsi için bunların hepsi söz konusudur.

        Ziya Gökalp’in Türkçülüğün Esasları (1923)’ndaki “Türkçülüğün Tarihi” başlıklı kısım bu konunun ilk elden en veciz tarihçesidir. Aynı mesele üzerindeki fikir üretimi de aynı eserin “Dilde Türkçülük” ve “Estetik Türkçülük” başlıklı kısımlarında en açık biçimde dile getirilmiştir (Ziya Gökalp 1990: 1-11).

        Yusuf Akçura’nın Türk Yılı (1928) adlı eser içindeki “Türkçülüğün Tarihi” başlıklı makalesi, yazıldığı tarihe kadarki gelişmelerin, yaşamış-görmüş bir insan tarafından genişçe anlatımıdır (Akçuraoğlu 1928: 287-455).

        İsmail Habip Sevük, Edebî Yeniliğimiz (I. C. 1931, II. C. 1932) adlı kitabında, Tanzimat sonrası edebiyat tarihimizin her bir dönemi için “Türkçülük” bahsi açmış, her ismin Türkçülüğe hizmetini ayrıca değerlendirmiştir (Sevük 1931, 1932).

        Agâh Sırrı Levend, “Türkçülük ve Millî Edebiyat” başlıklı yazısıyla, sınırları dâhilindeki malzemeyi enine boyuna ortaya koyup incelemiştir (Levend 1961: 147-206).

        Bunlardan başka, daha pek çok bilim insanının konunun tamamı veya bir kısmıyla ilgili yazısı mevcuttur. Bu bilgi bolluğu, yazımızın sınırlı tutulması gereken hacmi içinde pek çok bahsin yeterince işlenememesi, pek çok ismin ve gayretin anılamaması sonucunu doğurmaktadır.

         

         

        Kavramlar Hakkında

         

        Konunun zorluklarından biri de dil ve edebiyat meselelerinin iç-içeliğidir. Edebiyatın asıl malzemesi dildir. Dolayısıyla “edebiyatta Türkçülük” denince de “dilde Türkçülük” kaçınılmaz olarak değinilmesi gereken bir alandır. Özellikle Millî Edebiyat hareketine kadarki dönemlerin Türkçülüğü anlatılırken Türk dili üzerindeki çalışmalar konunun temel malzemesi olmaktadır. Böylece dille ilgili çalışmalar, bazen “bütün Türklük” fikri taşımasa bile, konumuzun sınırları içine girmektedir. Hâlbuki Yeni Lisan hareketi sonrasında (özellikle I. Dünya Savaşı sonrasında) doğrudan edebî eserlerdeki Türkçülük yansımalarından bahsedebiliyoruz. Çünkü kökleri epeyce derinlerde olan Yeni Lisan hareketi, kısa süre içinde artık genel kabul görmüş, çiçeklenmiştir. Bu durum malzeme ve dikkat farklılığı doğurmaktadır.

        Aynı şeyler konu üzerinde daha önce yazılanlar için de geçerlidir. Öyleyse bazı bilgiler tekrarlanırken farklı malzemeler de gözden geçirilebilir.

        Edebiyatta Türkçülüğün izlerini takip ederken dikkatten uzak tutulamayacak iki kavram vardır: Türklük Bilimi ve Türkçülük. Bunlardan birincisi Türklerin dil, tarih, halkbilim, antropoloji vb. alanlarındaki gayretlerini değerlendiren bilim alanıdır. Daha önceleri Türkiyat, Türkoloji olarak bilinen bu alan için artık “Türklük Bilimi” diyoruz. Türkçülük ise duygusal bir meseledir. Yapılmış ve yapılabilecek tarifler içinde Ziya Gökalp’ınki en sade ve en veciz olanıdır: Türkçülük, Türk milletini sevmek ve yüceltmeye çalışmak demektir. Konuyla ilgili en kapsamlı çalışmaklardan birini yapmış olan Agâh Sırrı Levend bu terimler üzerinden şu hükmü çıkarmıştır: “Türklükle ilgili konular üzerinde çalışan her bilgin Türkologdur; fakat her Türkologun Türkçü olması gerekmez. Buna karşılık Türkçü, Türkolog olmayabilir; ama Türk’tür; Türklükle yakından ilgilidir.” (Levend 1961: 147) Bu açıklamaya her Türkologun (Türklük bilgini), Türkçü olmayabileceği gibi Türk olması da gerekmez. Feyzullah Sacit Ülkü, Türk’tür, Türkçü bir şairdir fakat Türkolog değildir. Radlof, Türkologdur ama Türk ve Türkçü değildir.

        Konuyla ilgili kavramlardan biri de “millî” sıfatıdır. Bu sıfat, Tanzimat yıllarından beri “bizi anlatan” anlamında, “yerli” karşılığında kullanılmıştır. Çoğu eserin üzerindeki “millî tiyatro”, “millî roman” ifadesi böyledir ve onun tercüme olmadığını anlatır. Fakat bunu terimleştirerek başka türlü kullananlar da olmuştur. Mesela Abdülhak Hamit’in “millî tiyatro”dan kastettiği, ya İslam tarihine ait olayları ya da Osmanlı’daki Türk dışı unsurların yaşayışlarını işleyen eserlerdir. Hâmid’e göre Türk hayatına dair eserler, insanın kendisine ayna tutması gibidir, bir şey kazandırmaz. Yani Osmanlı’daki her kavmin hayatından bahsedilmeli ama Türk’ün hayatına gerek yok (!)... Şüphesiz bu yanlış bir anlayıştır. Öte yandan milliyetçilik fikri istikametinde yazılmadığı halde Türk toplumunun yaşayışından kesitler sunan eserleri, “millî” saymamak yanlıştır. Fakat “Millî Edebiyat” hareketi, edebiyat tarihimizde “milliyet” ilkesini her şeyin üstünde tutan bir anlayışın hâkim olduğu dönemdir.

         

        Türkçülük, Türk milliyetçiliğidir, dünya olaylarını, meselelerini “milliyet” esası yönünde düşünmek ve yorumlamak anlamına gelen “milliyetçilik”, 1789 Fransız İhtilali’nin yaygınlaştırdığı bir siyasî eğilimdir. Bu durum, devletlerin bir milliyet esasına dayanması sonucunu doğurmaktadır. Ancak devleti şekillendirme arzusunun ötesinde, Fransız İhtilâlinden çok önce de kan bağı çerçevesinde kavmî anlayışlar vardı. Meselâ Türk’ün kavmî dönemdeki Türkçülüğü, en net biçimde Orhun Abideleri’ndedir.

         

         

        Bakış açısı

         

        Eldeki malzemeye bakış açısı da mahiyeti tayin edici unsurlardandır. Edebiyat, öncelikle güzel sanatların bir şubesidir, dolayısıyla estetik duyguyla zevkle ilgilidir. Türk zevkini yansıtan Türk’e sevgi besleyen her edebiyat eseri, Türkçülük gayretiyle yazılmasa dahi, ilgimiz dâhilindedir. Dolayısıyla Türk edebiyatında Türkçülüğün izlerini sürebilmek, liberalizm, komünizm vb. herhangi bir fikir akımının yansımalarını tespitten daha zordur, çünkü karmaşıktır.

        Hatta her türlü fikir akımı içerisinden, Türkçü insanlar çıkabilir. Sultan Galiyev, komünist bir aydındır. Komünizmin bütün mazlum milletleri emperyalizmin pençesinden kurtarıp bağımsızlaştıracağına inanmış bir Türkçüdür.

        Daha da ötesi var. Bazı fikirler, bazı dönemlerde bir devlet hatta millet hayatı için “potansiyel tehlike” olabilir. Dolayısıyla kendisini bu fikrin sloganlarına adamış idealist ruhlar bulunabilir. Onların samimiyeti istismar edilmiş olabilir. Fakat buna rağmen geleceğin bu ideoloji ile güzelleşeceğine inanmış olanlar Türkçeye, Türk edebiyatına, Türk sanatına, Türk fikir hayatına önemli katkılarda bulunmuş olabilirler. Durum değişip söz konusu ideolojik yöneliş tehlike olmaktan çıktığında, bu insanların gayretleri, belki de hayatları boyunca suçladıkları Türkçülüğün hanesine yazılabilir. Bahsettiğimiz konuma tipik örnek Nâzım Hikmet’tir. O, gençlik yıllarında (Mütareke dönemi) Batı emperyalizmine karşı Sovyet bloğunda bulunmanın bir kurtuluş yolu olduğuna inandı. Ama onun insanlık idealine inanması, Sovyet rejiminin aslında Rus egemenliği için bir vasıta olduğu gerçeğini, Stalin zulmünün Türk dünyası için -izleri hâlâ silinemeyen- olumsuzluklarını değiştiremezdi, değiştiremedi. Sovyet Rusya’nın sadece kendi pençesindeki Türkler için değil, Türkiye için de bir tehlike olduğu pek çok olayla açıkça görüldü. İşte bu süreçte Nâzım Hikmet, Sovyet bloğunun Türkiye’ye karşı propagandacılarındandı. Fakat bu geçici olumsuzluktan kalıcı bir olumluluk doğdu. Nâzım, Türkiye Türkçesi ile Sovyet bloğundaki Türk dünyasına uzanan bir köprü, kuvvetli bir edebî bağ oldu. Nâzım, komünizm dışında hiçbir fikirle hele hele Türkçülükle bu rolü oynayamazdı. Bu rolün büyüklüğü ve güzelliği ancak Sovyet rejiminin ve komünizmin potansiyel tehlike olmaktan çıkmasıyla anlaşılabildi. Propaganda malzemesi kabilinden bir yığın manzumesi arasından Türklüğün tarih içindeki macerasını ve aslî karakteri olan bağımsızlık tutkusunu dile getirdiği

         

        Dört nala gelip Uzak Asya’dan

        Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan

        Bu memleket bizim

        (…)

        Kapansın el kapıları bir daha açılmasın

        Bu davet bizim

         

        gibi pırıl pırıl söyleyişleri Türkçenin âbideleri arasına girdi.

         

        Öyle ise bu ve benzeri durumlarda dünün gözlüğü dünde kalmalı, kullanılmamalıdır.

         

        Türkçülükle ilgili tartışmaların alevlendiği dönemlerde fikren Türkçülük siyasetini benimsemeyenlerden de Türkçecilik gayreti ve işlediği temalar dolayısıyla edebiyatta Türkçülüğe hizmet edenler vardır. Mehmet Âkif bunlardan biridir. O, II. Meşrutiyet sonrasında gelişen Türkçülük cereyanından önce, konuşulan Türkçeyle yazdığı pırıl pırıl şiirleriyle Türk dilinin edebî dil olarak kuvvet kazanmasını sağlamış, bu fikre inananlar için örnek olmuştu.

        “Hem o Türkçe nazmı; mısralarında İstanbul şivesine ve Türk hançeresini olduğu gibi yaşatmak işini hiç de herhangi bir nazariyeye uyarak, Türkçülük cereyanının başlangıcından sonra, o iddiaya misaller vermek ister gibi bir emelle yapmadı. Meşrutiyet’in ilânını müteakip, ortalığa Servet-i Fünun edebiyatının hâkim olduğu bilahare Türkçülük ve edebiyatta milliyet cereyanına bayraktarlık yapan Ömer Seyfettin ve Ali Caniplerin bile en koyu bir Servet-i Fünûn edebiyatçılığı yaptıkları bir zamanda Mehmet Âkif (…) Türkçenin tam edasını veren manzumeler yazıyordu.” (Sevük 1932: 279)

        Esasen Türkiye’nin tehlikede olduğu en karanlık günleri Mütareke yıllarında İslamcılık-Türkçülük tartışmaları bitmiş, Âkif de Türkçü bir çizgiye gelmiştir. Yakın dostu ve arkadaşı Hasan Basri Çantay’dan öğreniyoruz ki muhataplarından biri Gönen’de “(…)ler”in [muhtemelen azınlık gayreti güdenlerden söz ediliyor] Türklere zulüm yaptığını, millî direnişi boğmaya çalıştıklarını söylemiştir. Âkif tereddütsüz “orada bir Türk Ocağı açınız ve mücadele ediniz” der. Yanındakilerden biri “Üstat sizi Türkçü görüyorum!” diyince Âkif, ruh dünyasını bütünüyle anlatan şu cevabı verir:

        “-Ya ne zannediyorsun? Türk’e hiçbir kavmin horoz olmasına tahammül edemem!” (Çantay 1966: 225 )

        Bütün bunlar gösteriyor ki edebiyat ve diğer sanat dallarındaki Türkçülüğe bakarken şahısların o günkü beşerî münasebetlerine, günlük siyasî mücadelelere takılıp kalmamalı, şahısların ve eserlerinin sonraki yıllarda Türklüğe hizmetini dikkate almalıdır. Bu bakış açısı, ayrım gözetmeksizin, Türkçeyle yazılmış her şeyde “Türkçülük” bulmak da değildir. Bir edebiyat eserindeki Türkçülük, Türklük sevgisi yolunda özel bir gayret veya eserin Türk kültürünü tanıma ve tanıtmada önemli bir yeri olması demektir.

         

*

**

 

        Kültür ve edebiyat tarihimizde Türklük şuurunun işlenişini kronolojik olarak şöyle sıralamak mümkündür.

         

        1. Kavmî edebiyat döneminde

        2. Ümmet çağında

        3. Batıya açılma devirlerinde

        4. Millî uyanış döneminde

        5. Terkip döneminde

        6. Küreselleşmeye teslimiyet

        7. Geriye gidiş.

         

         

        Kavmî Edebiyat Döneminde Türklük Şuuru

         

        “Kavmî Edebiyat” ifadesini, destanlar devrinden XIII. yüzyıla kadarki Türk edebiyatı için kullanıyoruz.

        Şüphesiz İslâmiyet öncesindeki bütün Türk destanları, “Türk” adını veya çeşitli boy adlarını gururla anan eserlerdir. Ne yazık ki bu destanların hiçbirini Türkçe olarak tam metin hâlinde bulamıyor, yabancı kaynaklara ihtiyaç duyuyoruz. Bunlar, İslâmiyet’e geçişle birlikte, bazı farklılaşmalarla yaşamış, bazı motifleriyle sözlü ve yazılı edebiyatı beslemişlerdir. Meselâ Oğuz Kağan Destanı’nın İslâmî dönemdeki şeklinde, puta tapan Kara Han’ın oğlu Oğuz Han, Müslüman olarak doğmuş, çevresindekileri de Hak dinine davet etmiştir. (Banarlı 1971: 21). Böylece kavmî gururun bulunduğu destanlar, İslâmiyet’le tevil edilerek yaşatılmıştır.

        Türklük sevgisi ve Türklük şuurunun yansıdığı ilk metinler Orhun yazıtlarıdır. Söz konusu metinlerde Türk’ün bazı olumsuz özellikleri bir yakınma olarak sunulur.

        “Türk milleti tokluğun kıymetini bilmezsin, (…) Bir doysan açlığı düşünmezsin.” Aynı metinlerde karşımıza çıkan Çinlilerle münasebetlerinde uyarıcı ifadeler vardır. “[Çin’in] tatlı sözüne, yumuşak ipek kumaşına aldanıp… Türk milleti öldün, Türk milleti öleceksin!.”

        Kültigin ve Bilge Kağan, Türklük şuurunun Atatürk’e kadar benzeri olmayan vecizelerini söyler:

        “Ey Oğuz beyleri, Türk milleti! İşitin! Üstte gök çökmedikçe altta yağız yer delinmedikçe senin ilini töreni kim bozabilir?”

        Orhun abidelerinin her bir cümlesi bir millî şuur ve gurur abidesidir.

        Kavmî dönemin ruhu, ilk İslâmî Türkçe eserlerde de devam etmiştir. Yusuf Has Hâcib’in Kutadgu Bilig (1069- 170)’i Türkçenin edebiyat dili, şiir dili olarak işlekliğini ortaya koydu. Ayrıca Yusuf Has Hâcip, eserini Türk diliyle yazmak için bilgi ve ülküyle çalışmış, heyecan duymuş ve bu duygusunu Türkçeyi bir ceylâna benzeterek göstermiştir. (Banarlı 1971: 234)

        Türklüğün en büyük kültür hazinelerinden biri olan Divanü Lügati’t-Türk ise çok şuurlu bir Türkçü ruh taşıdığı anlaşılan Kâşgarlı Mahmut tarafından yazılmıştır (1074). Eser bir taraftan her türlü dil malzemesi sunmakta, diğer taraftan Türklerin toplumsal hayatıyla ilgili bilgiler vermektedir. Yazar Türkçenin önemini anlatırken “Türklerin dilini öğreniniz çünkü onların egemenliği uzun sürecektir” mealinde bir hadis-i şerife dayandırıyor ve “Eğer bu hadis sahih ise Türkçeyi öğrenmek dinin; sahih değilse aklın gereğidir” diyor (Akalın 2008: 45- 46).

        İslâm’a yeni girmiş Türk toplumu Türkçenin o dinin yegâne dili gibi algılanan Arapça ile atbaşı gittiğini belirten, hatta Türkçe öğrenmeyi dinî bir temele de dayandıran yazar, şüphesiz Türklük bilincini beslemede emsalsiz bir hizmet görmüştür. Nitekim bu bilinç daha sonra Türkçecilik gayretlerini güçlendirip yeni eserler yazımına yol açıcı olacaktır.

        Edip Ahmet Yüknekî’nin Atabetü’l-Hakayık’ı bir öğüt kitabıdır. Halk arasında bir din büyüğü olarak tanınan Edip Ahmet, Türkçenin günlük hayat dışındaki alanlarda kullanım gücünü ispatlamıştır.

        Türkistan’da Hoca Ahmet Yesevî’nin hikmetleri Anadolu’da Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli, Eşrefoğlu gibi tarikat uluları Türkçecilik bilincini devam ettirmişlerdir. Orta Asya Türklüğü arasında yayılan Cengizname, Manas Destanı, Anadolu’da dinî gayretle yazılan Battalname ve Danişmendname gibi eserler Türkçe ile ortak kültür oluşumuna büyük katkıda bulunmuşlardır. Nasrettin Hoca, baştanbaşa bütün Türk dünyasının mizah sultanıdır.

        Dede Korkut kitabı XII. yüzyıldan itibaren Oğuz Türkleri için yeni bir Divanü Lügati’t-Türk olmuştur.

        Bütün bunlar, kavmî dönemde görülen Türklük ve Türkçecilik bilincinin XIV. yüzyıla kadar devam ettiğini gösteriyor. Bu dönemde Mevlâna’nın Farsça yazması Türkçecilik ve giderek Türklük bilinci aleyhine olmuştur.

         

         

        Ümmet Çağında

         

        Türklüğün İslâmiyet’i kabulü sadece ibadet ve günlük yaşayışlarını değil, tarih içindeki misyonlarını da değiştirmiştir. Ancak bu durum konumuz açısından bakıldığında XV. yüzyıla gelinceye kadar belirgin değildir. Kavmî dönemdeki Türklük şuuru giderek zayıflamakla birlikte devam eder. XV. yüzyılda ise “ümmet” duygu ve düşüncesi galip gelir. Artık hâkimiyet duygusu kavim adına değil, yeni iklimlere hatta bütün insanlığa Tanrı buyruğu taşıma adınadır. Buna “ilâ-yı kelimetullah” (İslam inancını yüceltip yayma) demişlerdir. Ancak bu dönemde hem devletin hem de onun vatandaşı ediplerin gözünde insanlar kendi kavmi ve öteki kavimler değil, Müslimler ve gayr-ı Müslimlerdir. Bu dönemin iki büyük devleti olan Selçuklu için de Osmanlı için de anlayış aynıdır. Osmanlı Devleti, Selçukludan farklı olarak, kurulduğu coğrafyanın etnik şartları gereği resmî dil Türkçe oldu, sonuna kadar da böyle devam etti.

        Osmanlı Türkçesinde daha önce başlamış olan değişme, çoğu zaman Türkçenin ve onu konuşan halkın aleyhine gelişmiştir. Fakat bütün olumsuzluklara rağmen devlet dilinin Türkçe olması Türk edebiyatının gelişmesine büyük katkı sağlamıştır.

        Ancak bu dönemde “millet-i hâkime” olarak bilinen Türk’ün kavmi hassasiyetini törpülemesi, hatta başkalarının gücenmemesi için bu duyguyu bastırması, giderek başkalarının Türk’ü aşağılamasına kadar varmıştır. Divan edebiyatının kuruluş dönemlerinde Kadı Burhanettin, Nesimî, Ahmed-i Daî, Hassan ve Ahmedî’nin şiirinde “Türk”ün çağrışımı daima olumlu iken XV. yüzyılın ortalarından itibaren durum değişmiştir. Üstelik sadece Divan şiirinde değil Halk şiirinde de Türk’ü aşağılayıcı ifadelere rastlanmaktadır (Köksal 2006: 232-233). Bu durum öncelikle kurulan gelenekle ilgilidir. Fakat bunu sadece gelenekle izah etmek de mümkün değildir. Bazı şairler, kendi kavmî gayretlerinden dolayı böyle davranmışlardır. Hâlbuki elimizde şiiri mevcut bütün Türk hükümdarlarının eserlerinde Türk’le ilgili olumsuz tek bir sıfata rastlamıyoruz (Köksal 2006: 243).

        Şüphesiz ümmet çağında da Türklük şuuruyla davrananlar olmuştur. Türk’e hor bakmanın doğurduğu tepkiye Mesihî şöyle tercüman olmuştur:

        Mesihî gökten insen sana yer yok

        Yürü var gel ya Arap’tan ya Acem’den

        Süleyman Çelebi’nden Türkçülük fikri beklenemez. Fakat Mevlid’iyle asırlar boyu Türkçenin edebiyat dili olarak yaygınlaşmasına hizmet etmiştir.  Mevlid’in özellikle dinî bir metin oluşu, Türkçecilik hizmetini kolaylaştırmıştır.

        Gazi Giray Han bir şair olarak Türk duyuş ve zevkini hükümdarca dile getirmiştir.

        Râyete meylediniz kamet-i cil-cû yerine

        Tuğa dil bağlamışız kâkül-i hoş-bû yerine

        (Gönül çeken sevgilinin boyuna değil bayrağa meylediriz. Gönlümüzü hoş kokulu kâküle değil tuğa bağlamışız).

         

        Olmuşuz cân ile billâh Gazâyî teşne

        İçeriz kanını düşmen-i dînin su yerine

        (Ey Gazayî, billahi candan susamışız, din düşmanlarının kanını su yerine içeriz!)

        Gazi Giray’daki bu tür söyleyişler, divan edebiyatının “güzel” anlayışına ve belli temalar etrafında dönmesine bir tepki gibidir.

        18. yüzyılda mahallileşme cereyanı diye bilinen gayretlerle divan edebiyatı günlük hayata açılmayı denedi. Divan şiirinde koşma, türkü gibi halk şiiri nazım şekillerinin, halk zevkini yansıtan hece vezninin kullanıldığı görüldü. Hatta bu yönelişe Nedim, Şeyh Galip gibi Divan şiirinin zirve şairleri önderlik ettiler. 19. yüzyılda Namık Kemal Bahar-ı Daniş (1873) çevirisinin önsözünde Divan şiirinin Türk zevkine yabancı kaldığını, İran (Fars) zevkini yansıttığını ileri sürerken bu mahallileşme çabalarını “Türkçeleştirdikleri şey yalnız elfazdır (kelimelerdir) Yoksa tasavvurlarının (hayallerinin) âsâr-ı Acem’den yine zerre kadar farkı bulunmaz” diyecektir. 18. yüzyıldaki Divan şiirinin tamamı birden dikkatle alındığında Namık Kemal’i haklı gösterecek pek çok örneğe rastlanabilir. Fakat gerçekten tamamen Türkçe ve Türk hayatı, Türk hayali ile yazılmış metinlerin varlığını da gözden kaçırmamak gerekir. Bir örnek olmak üzere Şeyh Galip’in bir gazeline bakalım:

         

        “Döktü omuzdan pûş ü saçağını

        Açtı gönüller deli bayrağını

         

        Gözceğizim boyamak ister benim

        Al boyayıp kan ile dudağını

         

        Ay yenisi gökte ne Ülker satar

        Değmicek kestiği tırnağını

         

        İçip içip kendi elinden anın

        Duramayıp öpmişem ayağını

         

        Saldı gönül illerine akını

        Kurdu göz ırmağına otağını

         

        Nice tabur dağıtır ol yosmanın

        Saç dağıtıp eğmesi kalpağını

         

        Vermedi bir kimseye Galip geçit

        Kande çevirdiyse söz ırmağını

         

        Hazret-i monlayı bilenler bilür

        Bilmeyenin kim çeke kulağını

         

        Bu gazeldeki hiçbir hayal, Namık Kemal’in “Acemâne” dediği cinsten değil tam aksine Türk hayatının yansımasıdır. Omuzdan aşağı dökülmüş saç ve puşu, Ülker(lik) satmak (taslamak), tırnağına değmemek, gönül illeri, akın salmak, göz ırmağı, otağ kurmak, göz boyamak, tabur dağıtmak, saç dağıtmak, kalpak eğmek, geçit vermemek, söz ırmağı, kulak çekmek gibi hayal ve teşbihler, deyimler tamamen Türk hayatının edebiyat kılığıyla görüntüsüdür.

        Divan edebiyatı Türkçülük gayretiyle bir araya gelmiş bir edebiyat değildir. Ama onu millîlikten tamamen uzak sanmak da hatadır. Edebiyata öncelikle Türkçülük açısından bakan Genç Kalemler ve Millî Edebiyat hareketi içinde yönlendirici rolü bulunan ve bu anlayışların kabulü için Divan edebiyatına zaman zaman ağır eleştiriler yapan Ali Canip Yöntem’in dediği gibi:

        “Divan edebiyatı bilhassa teknik ve dünyaya bakış itibariyle taklidî bir edebiyattır ve sonra çok zümrevîdir; zihnî unsurlara muayyen hünerlere istinat etmesi itibariyle de ilham noktasından velut değildir. (…) Onu tesis eden zümre Türk cemiyeti haricinde bir zümre değildir; milletimiz şark medeniyeti içinde yaşarken yetişen münevverlerden ibarettir; bu zümrenin hususi zevki, bütün milletin zevki olamazsa da, milletimize mensup münevver kütlenin has zevkidir; ve o münevver zümre bugün bile iftihar edeceğimiz kıymetler yaratmıştır.” (Yöntem 1996: 8)

         

         

        Batı’ya Açılma Devirlerinde

         

        Tanzimat Fermanı (3 Kasım 1839), devlet eli ve dili ile, Batı’nın üstünlüğünü kabul ediştir. Islahat Fermanı (18 Şubat 1856) ise bu kabulün günlük toplumsal hayata uygulanmasıdır. Böylece Osmanlı vatandaşları arasındaki din farklılığından kaynaklanan hak farklılığı ortadan kalktı. Günümüzde çok telaffuz edilen “anayasal vatandaşlık” o zaman gerçekleşmişti. Başta Ali ve Fuat Paşalar olmak üzere Osmanlı devlet ricali, Batılıların tazyikiyle hazırlansa da bu ıslahatın bir kurtuluş reçetesi olduğuna inanmışlardı. Onlara göre böylece Osmanlı kimliği altında, bir bütünleşme gerçekleşecekti. İşin tuhafı şu ki Tanzimat Fermanı’nı hazırlayan Mustafa Reşit Paşa, Islahat Fermanı’nın Avrupa devletleri elçileriyle birlikte hazırlanmış olmasını ve hele hele Paris Antlaşması’nda konuyla ilgili taahhütte bulunulmasını ihanet olarak görmüştü. “Osmanlı vatandaşlığı” aydınlarımızın dilinde “millet-i Osmaniye”yi doğurdu. Fakat bu sosyoloji kanunlara aykırı bir millet anlayışı idi. Çünkü vatandaşlık bağı, farklılaşmayı ve ayrılma temayüllerini (engellemek şöyle dursun) körüklemişti. Çünkü bu bütünleşmeye inanan öncelikle Türk aydınlar ve biraz da diğer Müslim unsur aydınlardı. Tanzimat aydınlarımız “millet-i Osmaniye” terimiyle bütün vatandaşları kastetseler de “edebiyat-ı Osmaniye” ifadeleriyle anlatılmak istenen, sadece Türk edebiyatı ve Türkçe idi. Bu durum, “millet-i Osmaniye” diye bir şey bulunmadığının en açık delili idi. Fakat bu terim, resmî ağızlarda, Osmanlının sonuna kadar devam etmiştir. Gayrimüslim unsurların hatta Arnavutluk’un ayrılmasından sonra bile pek çok Osmanlı aydını “edebiyat-ı Osmaniye” derken Osmanlıdan önceki Türklüğe uzanamıyor, mesela Selçuklu ve hatta Anadolu Türk beylikleri dönemindeki Türkçe edebiyata sahip çıkmıyordu.

        Gerek ortaöğretimde gerekse üniversitede (Darülfünun Edebiyat Şubesi) “Tarih-i Edebiyat” dersleri hep Osmanlı Devleti’yle sınırlıdır. “Lisan-ı Osmanî”nin köklerini Orta Asya Türkçesine bağlamakla beraber ondan ayrıldığı söylenerek doğrudan Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan sonra ve onun sınırları içindeki edebiyatı takip edilir.

        Mesela Darülfünun hocalarından Faik Reşat, Tarih-i Edebiyat-ı Osmaniye (1911)’sinde, Ziya Paşa’nın Harabat’ta Ali Şir Nevaî, Mevlana ve Sultan Velet’ten bahsetmesini yanlış bulur. Çünkü onlar Osmanlı değildir.

        Tanzimat aydınları içinde Türkçeyi bir millî mesele olarak gören ilk isim Namık Kemal’dir. 28, 31 Ağustos 1866’da Tasvir-i Efkâr’da çıkan meşhur “Lisan-ı Osmanînin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülahazatı Şamildir” yazısında, “Lisan-ı Osmanî”den kasıt Türkçedir. Nitekim yazar da sık sık “Türkçe”, “Türkçemiz” ifadesini kullanır.

        Yazar, yazı dili olarak Türkçenin yaşadığı meseleleri sayıp dökerken vicdanının sızladığını hissederiz. Söylediklerini şöyle özetleyebiliriz: Türkçe ile bilim değil edebiyat bile yeterince yapılamıyor. Çünkü mevcut yazı dilini öğrenmek için Arapça ve Farsça da öğrenmek gerekiyor. Bu boşa emek ve zaman kaybıdır. Edebiyat millî birliğe hizmet eder. Fakat biz bundan mahrumuz. Arapça yayıldığı yerlerde Yunanca gibi dönemin bilim ve sanat dilini silmişken Türkçemiz, henüz alfabesi bile olmayan Arnavutça (o zamanlar alfabesi yoktu) ve Lazcayı bile unutturamamıştır. Edebî münasebetlerin yokluğu dolayısıyla, mesela bir Buharalı Türkçe konuştuğu halde buradaki Türkler onu anlamaz. Hatta İstanbul’daki okur-yazarlar bile mevcut yazı diliyle meramlarını ifade edemezler. Türkçe genel kullanım ölçüsünde sadeleştirilmelidir. Bunun için Türkçeye mahsus bir sözlük yapılmalı ama yapılacak iş, Farsça Burhan’ı Arapça Kamus’u aktarmak olmamalıdır. Bu sözlüklerin kelime kadrosu çoğunlukla Türkçede kullanılmaz veya farklı kullanılır. Onlar üzerinde ayıklama yapmadan aktarmak, Fars ve Arap’ın başına fes geçirerek “Osmanlı milliyeti”ne sokmak demektir.

        Yazının bütünlüğü içerisinde buradaki “Osmanlı milliyeti” ifadesine “Türk”ten başka bir isim verilemez. Namık Kemal de Tanzimat’ın diğer aydınları da doğrudan “Türk” kelimesini kullanmanın -belki de- Türk olmayan vatandaşları gücendireceğini düşünmüşlerdir.

        Namık Kemal, oğlu Ali Ekrem Bolayır’a hediye ettiği bir gençlik resminin arkasına şu ithaf beytini yazar:

         

        Ben bu sinnimde esir olmuş idim milletime

        Fikr-i hürriyyet ü milliyyet idi maksûdum!

        Buradaki “milliyet”in kastı Türk, yorumu “Osmanlı”dır.

        7 Eylül 1868’de Ziya Paşa, Londra’da yayımlanan Hürriyet gazetesinde yazdığı “Şiir ve İnşa” makalesinde yazı dilinin mevcut halinden bahsederken özellikle edebiyatımızın (yazı dilimizin) doğal olmadığından şikâyetlenir. Ona göre bizim tabii olan şiir ve nesirlerimiz taşra ahalisi ve İstanbul’un avam tabakası arasında hâlâ yaşamaktadır. Bizim şiirimiz hani şairlerin vezinsiz diye beğenmedikleri avam şarkıları ve taşralarda çöğür şairleri arasında değiş, üçleme ve kayabaşı tabir olunan nazımlardır.

        Bu sözlerin sahibi Ziya Paşa, eğitim ve alışkanlıklarıyla reddettiği şeylerin içinde “bize ait” diye sunduğu şeylerin dışında idi. Fakat bir ihtiyacı hissetmişti: artık Türk’e yabancı olmayan bir yazı dili ve edebiyatı lazımdı.

        Ziya Paşa’nın konumuzla ilgili daha mühim bir hizmeti ise Harabat (1875) adlı antolojisidir. Bu antoloji, Şiir ve İnşa makalesindeki fikirlerden uzaklaştığına işaret sayılarak Namık Kemal tarafından şiddetle eleştirildi. Evet, Ziya Paşa Harabat ile eğitiminin ve alışkanlıklarının sürüklediği mecraya dönmüştü. Fakat ilk defa bu antoloji ile Osmanlı sahası ile Doğu Türklüğünün şiirine, Nevaî’ye de yer verilmiş, Türk dilinin bütünlüğü hatırlatılmıştı. Hâlbuki -yukarıda söylediğimiz gibi- 36 yıl sonra bile Nevaî’nin bu esere girmesine, “Osmanlı değil” diye itiraz edilecektir.

        Tanzimat’ın ilk ediplerinden Şinasi’de Türkçülük olarak yorumlanabilecek bir fiile, bir cümleye tesadüf edemiyoruz. Fakat “lisan-ı avam üzre” (halk diliyle) kaydıyla yazdığı manzumeler, onda bir Türkçecilik şuuru bulunduğunu ortaya koyar. Daha sonraki yıllarda Ahmet Mithat Efendi, dil tartışmaları bağlamında, onun Türkçeyi sadeleştirme gayretlerini örnek gösterecektir.

        Bilim alanında tam manasıyla ilk Türkçü şahsiyet Ahmet Vefik Paşa’dır. Ebülgazi Bahadır Han’ın Türklüğün köklerine dair kaleme aldığı Şecere-i Türkî (1661) adlı eserini İstanbul Türkçesine aktararak Şinasi’nin çıkardığı Tasvir-i Efkâr’da yayımlaması (1864), bu yoldaki çalışmaların ilkidir. Hazırladığı sözlüğe Lehçe-i Osmanî (1876) adını vermesi de Osmanlı Türkçesini, “Türkçenin bir kolu/lehçesi” olarak görmesindendir. Sözlükteki önsöz de bu kanaatinin delillerindendir. Lehçe-i Osmani’de, Batı Türkçesinde kullanılmayan, artık unutulmuş Türkçe kelimelerin gösterilmesi de yazardaki Türkçülük şuurunun göstergelerindendir. Ruhen Türkçü olan Namık Kemal bile onun dil ve imla konusundaki gayretlerini alaya almıştı. (Namık Kemal 1989: 410) Oysa Ahmet Vefik Paşa, “bütün Türklük” ülküsünün dilde birlikten geçtiğine, imla bahsinin de yazı dilinde önemli olduğuna inanmıştı.

        “Şıpka kahramanı” unvanıyla tanıdığımız Süleyman Paşa, Ahmet Vefik Paşa ile aynı doğrultuda hizmetler yaptı. Yazdığı dilbilgisi kitabına İlm-i Sarf-ı Türkî (1877) adını vermesi asla tesadüfî değildir. Süleyman Paşa “Osmanlı tabiri yalnızca devletimizin adıdır. Milletimizin unvanı ise yalnız Türk’tür. Binaenaleyh lisanımız da Türk lisanıdır, edebiyatımız da Türk edebiyatıdır.” görüşüyle Türkçülük fikrinin benimsenmesine büyük katkıda bulunmuştur.

        Türkçü düşünüş ve edebiyatın gelişiminde en mühim hususlardan biri de Türkçe öğretimidir.

        Osmanlı döneminde Türkçe dilbilgisi okutulması, Ahmet Cevdet Paşa’nın Fuat Paşa ile birlikte yazıp sonraki baskılarında geliştirdiği Kavaid-i Osmaniye’siyle 1851’de başlar. Süleyman Paşa’nın Sarf-ı Türkî’si bu kitabın açtığı yolda bir ilerlemedir.

        Şemsettin Sami bir yandan Kamus-ı Türkî (1901), Kamusü’l-Âlam (1889-1899) gibi eserleriyle ve yazdıklarıyla, bilim cephesiyle Türkçülük fikrini beslerken Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat (1872) romanıyla da yeni bir türün – basit de olsa – örneğini verdi. Ahmet Midhat Efendi hem dil konusunda yazdıklarıyla hem de roman ve hikâyeleriyle tıpkı Şemsettin Sami gibi örnek oldu. Ayrıca onun, Türkler hakkında Batı’nın yanlış kanaatlerinin ifade edildiği Paris’te Bir Türk (1876), Acaib-i Âlem (1882), Bahtiyarlık (1885) ve Ahmet Metin ve Şirzat -yahut- Roman İçinde Roman (1892) gibi eserleri, yapılan haksızlığı göstererek bu yolla Türklük gururunun yaşatılmak istendiği romanlarıdır (Okay 1989: 22-26).

        Meşhur edebiyat tarihçimiz İsmail Habip Sevük, Tanzimat devri hakkında genel hüküm verirken der ki:

        “Garp milletlerinde mihver milliyetti, bizde dindir. Din bizim eski hayatımızda en büyük rolü oynayan bir kudretti. İmparatorlukta din, yalnız bir ahiret ihtiyacı değil kendi yaşamasının da hayati bir unsuru idi. Müslüman olunca ırklar arasında farkı kalmıyor, imparatorluğun muhtelif kavimlerinde en büyük çimentoyu Müslümanlık teşkil ediyordu. Bu, o hayat için samimi bir siyasetti, fakat Garp ile temasa başladıktan sonra bu samimiyet sarsıldı. Medeni milletler, din ile dünyayı ayırmışlardı. Biz de mademki medeniyet kervanına katılıyorduk, eksisi gibi sırf dini bir devlet halinde kalamazdık. Tanzimatçılık bu zaruretle Osmanlılığı icat etti.

        Artık devletin bütün tebaası için mihver din değil Osmanlılıktı. Eskiden hâkim unsur olarak Müslümanlar ve raiyye olarak gayr-ı Müslimler vardı. Fakat Tanzimat’tan itibaren tebaa beyninde müsavat ilan etmiştik; artık gayr-ı Müslimler zımmî ve reaya kalamazlardı. Peki bütün bu muhtelif tebaaları hangi etiketle tevhid edelim? Tâbiiyet mefhumu olan Osmanlılığı yekpare bir varlık gibi görmek istedik. Bu zaruret karşısında kendimize Türk’üz diyemezdik. Biz böyle dersek herkes kendi milliyetini söyleyecek, ortada vahdet kalmayacaktı. Devletin selameti namına kendi milliyetimizi düşünmek istemedik. Fakat diğer unsurlar, asrın millî cereyanı ilcası ve haricî telkinlerin de neticesiyle “biz biziz” diyorlardı. İşte Osmanlılık mefhumundaki caliyet ve samimiyetsizlik buradadır.

        Osmanlılıkta bu ca’liyet neticesi, iki taraflı bir telakki doğdu. Bir kere resmen hepimiz Osmanlıydık, fakat bir taraftan biz millet deyince kendimizi kastediyor, diğer taraftan gayr-ı Müslim unsurlar Osmanlı deyince bizi murat ediyorlardı. Hatta gayr-ı Müslimlerin telakkisini düşünmeye ne hacet, Türk köylüsü bile köye bir devlet memuru gelince ‘Osmanlı geliyor’ demeye başlamıştı. İşte Tanzimat edebiyatındaki Osmanlılığı da böyle iki taraflı, biri zahiri ve resmî, diğere derunî ve samimi manasıyla almalıdır.

        Tanzimat şairleri:

        Osmanlılarız can veririz şan alırız biz

        dedikleri zaman bu Osmanlı mefhumu içinde ne Sırp’ın ne Bulgar’ın, hatta ne de pek öyle Arnavut’un ve Arap’ın mevkii vardı. Onlar bu tabirle devleti tutan Türk’ü ve Türkleşmiş demek olan Müslüman kütleyi düşünüyorlardı. Yani onlar millet deyince bu devlet ve bu vatan için şehit olabilecek hâkim unsuru kastediyorlardı.

        Bütün bunlara rağmen Tanzimat edebiyatı Türklüğü de şuurla duymuştu. Hatta Tanzimat edebiyatının Türkçülüğü kendilerinden sonra gelen Servet-i Fünunculardan da çok ilerdedir. (…) Lisanı tahlil ederken Türkçülüğü fark ettiler, hece veznini ararken Türkçülüğün hadsini duydular, tarihleri karıştırırken Türklüklerini anladılar. Vefik ve Süleyman Paşalar işte, bu Türklük duygusunun şuurlaşmış birer ifadesidirler.” (Sevük 1932: 118-119)

        Edebiyat-ı Cedide zümresinin ortaya koyduğu edebiyatta sanat değerinin yüksekliğine rağmen milliyet hissi yoktur. Hatta Ömer Seyfettin birkaç yazısında, Fikret’in koskoca Rübab-ı Şikeste’sinde bir tane bile “Türk” kelimesi olmamasını tenkit eder. Fakat bu edebiyat anlayışı özel şartlar altında doğmuş, bütün olumsuz taraflarına rağmen Türkçeye önceki dönemlerden çok farklı denemeler yaşatmıştır. Bu zümre içinde yer alan pek çok ismin, II. Meşrutiyet sonrasında edebiyat ve bilim alanında Türkçülüğe hizmet ettiklerini de belirtmeliyiz. Sadece Hüseyin Kâzım Kadri’nin bütün Türk lehçeleri için hâlâ kullanılabilen Büyük Türk Lugati’ni hatırlamak bile söz konusu hizmetleri anmaya yeterlidir.

        1888’de İstanbul’da çıkan Mürüvvet ve Tercüman-ı Hakikat gazetelerindeki “Lisan ve Edebiyat” münakaşalarında imla bahsi ağırlık kazanmakla birlikte, dilin sadeleştirilip herkesçe anlaşılır niteliğe kavuşturulması yönündeki fikirler Millî Edebiyat ve Türkçe üzerine bilimsel çalışma ihtiyacını da ortaya koymada faydalı olmuştur (Polat 1992). Söz konusu münakaşaları büyük bir ilgiyle takip eden İsmail Gaspıralı, Bahçesaray (Kırım)’da çıkardığı Tercüman gazetesinde (n. 37, 27 Ekim 1888) şöyle yanar yakılır:

        “Acayip hâldir! Türkiye’de her türlü ve her cins adam bulunup has Türk bulmak müşküldür. Edebiyatın her türlüsü vardır. Edebiyat-ı Türkîyi aramak, kıdırmak (izlemek) gerek! Her türlü lisan işitiliyor; Türkînin mahalli (Türkçenin yeri) görülmez. Arabî, Farsî, Fransevî ve gayri lügat kitapları meydandadır; lügat-ı Türkî (Türkçe sözlük) bulunmaz! Gerçi merhum ve meşhur Ahmet Vefik Paşa’nın Lehçe-i Osmani’si var; lakin bu kitap kavmî ve Türkî lugat makamını tutabilecek eser değildir.” (Gaspıralı 2008: 31)

        İsmail Gaspıralı’nın gayretleri hem Türkiye dışındaki Türk coğrafyası hem de Türkiye’de Türklük şuuru oluşmasında çok etkili olmuştur. Onun dünya Türklüğü için “dilde, işte, fikirde birlik” ilkesi, “bütün Türklük” fikrinin bugün de geçerli sloganıdır.

        Hüseyinzade Ali Turan, 1892’de İstanbul’da Tıbbiye öğrencisi iken yazdığı, o sıralarda yayımlanmasa bile arkadaş çevresinde gayet yaygın olarak ezberlendiği tahmin olunan “Turan” şiiri, Turancılık (Türk birliği) ülküsünün bilinen ilk manzumesidir (Bayat 1898: 93;). “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Avrupalılaşmak” ilkesini Ziya Gökalp’ten önce ortaya atan Hüseyinzade’dir (Sevük 1932: 400)

        1897 Türk-Yunan Savaşı edebiyatımızda Türkçü duyuşların, milliyet duygusunu dile getirmenin vesilelerinden biri oldu. Karlofça’dan beri, kayda değer bir başarısı görülmeyen Türk ordusunun, dün kendi tâbiyetinde olanlara galip gelmesi bile millî ruha can vermişti. Bu tür hassasiyetleri edebiyata yansıtmayı hiç düşünmeyen Edebiyat-ı Cedidecilerden bile bu savaşı konu alan şiirler, hikâyeler yazanlar vardı (Bu konudaki malzemeyi toplu olarak görmek için bk. Ülgen 1993, Şen 1997). Hatta Servet-i Fünûn dergisi bu savaşla ilgili bir özel sayı çıkardı. Ancak gerek Edebiyat-ı Cedidecilerin gerekse bu zümreye dâhil olmayan ediplerin yazdıklarında Türklük adına değil, Osmanlılık adına gurur levhaları vardır. Bununla beraber, bütün bu edebî mahsuller – hiç şüphesiz – Osmanlı devletindeki diğer unsurların değil Türk’ün millî hassasiyetini beslemiştir. Çünkü savaşın edebiyata yansıması daima Türk hayatıyla ilgiliydi.

        Mehmet Emin Yurdakul ise bu heyecanı doğrudan doğruya Türklük adına duydu, şiirine yansıttı. İlk defa Selanik’teki Asır gazetesinde (nu.162, 17 Mart 1897, s.4) yayımlanan “Anadolu’dan Bir Ses Yahut Cenge Giderken” şiiriyle tam bir çığır açtı.

        Ben Bir Türküm dinim, cinsim uludur

        mısraı, Türkçü hassasiyet için adeta bir bayrak oldu.

        1904’te Kahire (Mısır)’de çıkarılan Türk gazetesindeki “Kısm-ı Edebî” sütununda Yusuf Akçura’nın “Üç Tarz-ı Siyaset” yazısı ve bunun yansıması olan diğer yazılar, Türkçülük fikrinin kuvvetlenmesinde pay sahibidir. Gazetenin başyazarı Ali Kemal, bu yazıya cevap verirken Osmanlıcılık siyasetini savundu. Ahmet Ferit (Tek) ise Akçuraoğlu’nun Türk birliği yolundaki kanaatlerini destekledi. Akçura’ya Türkçülük fikrini veren ise Paris’te karşılaştığı ilk Jöntürklerden Dr. Şerafettin Mağmumî idi. Mağmumî, Jöntürkler arasındaki ayrılıktan sonra Mısır’a çekilerek merkezi yönetime karşı mücadelesine Türk gazetesinde devam ediyordu. “Üç Tarz-ı Siyaset” tartışmalarına Hüseyinzade de Bakû’dan “A. Turanî” imzasıyla karışarak safını belirlemişti. Bu fikrî gayretler, II. Meşrutiyet sonrasında, düşünce ve edebiyat dünyamızda şuurlu bir millî uyanış başlamasına zemin hazırlayıcı çalışmalardan olacaktır. 


Türk Yurdu Eylül 2011
Türk Yurdu Eylül 2011
Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele