Türk Siyasal Yaşamında MHP

Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

        Milliyetçi Hareket Partisi'nin Türk siyasal hayatında yer almaya başladığı tarih, 9 Şubat 1969’dur. Bununla beraber MHP'nin temsil ettiği siyasal hareketin partileşme sürecinin başlangıcı, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ne Alparslan Türkeş'in genel başkan seçildiği ağustos 1965 tarihidir. Bu tarihten önce de CKMP milliyetçi ve muhafazakâr nitelikte bir partiydi, ancak milliyetçi-Türkçü ideolojinin bir siyasal ideoloji olarak temel alınması olgusu, Alparslan Türkeş ve ekibinin bu partiye girmelerinden sonra oluşmuştur. Bu bağlamda Alparslan Türkeş'in CKMP'ye egemen olması, önceleri daha çok kültürel nitelikteki küçük örgütlenmelerin oluşturduğu milliyetçi hareketi bir parti aracılığı ile siyasal hayata taşımış ve milliyetçi ideoloji bu parti sayesinde siyasal hayat içinde kurumlaşma sürecine girmiştir.

         

         

         

        CKMP'den MHP'ye: MHP’nin Kurulması

         

         

        Milliyetçi Hareket Partisi'nin kuruluşunda Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'nin değişim süreci önem taşımaktadır. MHP, ilk önce bu adla bir siyasal parti olarak kurulmamış, çekirdeğini Millet Partisi'nin oluşturduğu CKMP'nin isim değiştirmesiyle Türk siyasal hayatındakini yerini almıştır. Parti içi çekişmeler nedeniyle partiden uzaklaştırılan ve istifa eden milletvekillerinin Mareşal Fevzi Çakmak başkanlığında 20 Temmuz 1948'de kurdukları Millet Partisi[1], CKMP'nin ana çekirdeğini oluşturan siyasal örgüttür. Millet Partisi, DP'in CHP'ye yönelik muhalefetini yeterince sert bulmayan milletvekillileri tarafından kurulması nedeniyle daha sert bir muhalefet anlayışını seçmiş ve DP'den daha muhafazakâr bir çizgiye sahip olmuştur. Millet Partisi'nin kurulmasıyla, DP, daha rafine bir nitelik kazanmış, daha tutarlı bir parti görünümü sergilemeye başlamıştır[2]. Millet Partisi'nin siyasal hayat içinde hem CHP hem de DP'ye karşı keskin bir muhalefet stratejisi takip etmesi ve kavgacı bir görüntü vermesi, bu partinin meclisteki varlığı ile ters orantılı olarak gelişme gösterdi ve DP'den ayrılanlar halkın desteğini koruyamadılar. Millet Partisi, özellikle genel başkan Fevzi Çakmak'ın ölümü sonrası, cenaze töreni sırasında çıkan olaylar nedeniyle CHP tarafından laiklik karşıtı bir parti olmakla suçlandı, bu suçlamalara bazı DP’liler de katıldı. Bu nedenle CHP ve DP, 1950 seçimleri öncesi ortak tutum alınması konusunda bir görüş birliğine vardı. [3]

         

         

        Türk siyasal hayatında bir dönüm noktası olan 1950 seçimleri sonunda, Demokrat Parti, 23 yıl gibi bir süre iktidarı elinde bulunduran, cumhuriyetin kurucusu ve devrimlerin uygulayıcısı olan Cumhuriyet Halk Partisi'ni yenilgiye uğrattı. 1950 yılında iktidarın "kurucu" bir partiden başka bir partiye barışçı bir yolla devri, Türkiye gibi ülkelerde çok az rastlanılan bir olgu olarak kabul edilmektedir. Bu olayın başarılmasında, Türkiye'nin 1876'dan beri bir meclis ve seçim geleneğine, güdümlü ve kısa süreli de olsa bir muhalefet deneyimine sahip olması büyük önem taşımaktadır.

         

         

        DP iktidarı ile birlikte ülkede bir liberalizasyon dönemi başladı. CHP'nin de katılımıyla Cemiyetler Kanunu ve diğer bazı anti-demokratik kanunlarda değişiklikler yapıldı ve siyasal özgürlükler genişletildi. Bu durum da doğal olarak siyasal hayat içinde çok değişik görüşlerin temsil yeteneğini arttırdı. Bu arada Millet Partisi, 1950 seçimleri sonunda meclisteki gücünü hemen hemen kaybederek sadece bir milletvekili çıkarabildi. [4]

         

         

        8 Temmuz 1953’te faaliyetlerine hükümet tarafından son verilen Millet Partisi, Ankara Sulh Hukuk Mahkemesi tarafından, 27 Haziran 1954’te "dini esasa dayanan ve gayesini saklayan bir cemiyet olduğu" gerekçesiyle kapatıldı.[5] Parti, 9 Şubat 1954’te Millet Partisi kurucularından Osman Bölükbaşı başkanlığında Cumhuriyetçi Millet Partisi adını alarak yeniden kuruldu.[6] CHP, yeni kurulan CMP ile bir işbirliğine girebilmenin yollarını aradı ve yaklaşan seçimlerde bir işbirliği yapılabilmesi yolunda kararı alındı.[7]

         

         

        2 Mayıs 1954’te genel seçimle yapıldı. Bu seçimlerde DP % 56.61, CHP % 34,78 oranında oy aldı. CHP yalnızca Malatya, Konya ve Sinop illerinde CMP ise Kırşehir'de çoğunluğu sağladı. Diğer illeri ise DP kazandı. Buna göre DP 503, CHP 31, CMP 5 ve bağımsızlar 2 milletvekili kazandı. [8]Orta Anadolu küçük burjuvazisi arasında sınırlı bir desteğe sahip küçük bir sağ parti olan CMP ve lideri Bölükbaşı, DP'nin bölünmesiyle muhalefet partilerine geçen siyasal inisiyatifi daha etkili kullanmak için, DP'ye karşı birlik ve ortak eylem imkânları konusunda CHP ile anlaşma yolları aradı ve bu iki parti DP ve özellikle Menderes üzerinde muhalif eylemlerini yoğunlaştırdılar. [9]

         

         

        27 Ekim 1957'de yapılan genel seçimlerde DP % 47.70, CHP % 40.82 Hürriyet Partisi % 3.85 oranında oy kazandı. CMP ise oyların % 7.19'unu almasına rağmen sadece dört milletvekilliği elde edebildi. Bu arada 16 Ekim 1958 tarihinde, Mayıs 1952'de kurulan Türkiye Köylü Partisi, CMP'ye katılarak partinin adı Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi olarak değiştirildi ve parti genel başkanlığına Kasım 1959 kongresi ile Osman Bölükbaşı yeniden seçildi.[10] Daha sonra Türkiye Köylü Partisi 6 Şubat 1960 tarihinde CKMP'den ayrılacaktır.[11]

         

         

        1957 seçimlerinde oylarını % 56.61'den % 47.70'e düşürmesine rağmen, iktidarı elinden bırakmayan DP ve CHP ile diğer toplumsal kesimler arasında başlayan gerginlik ve daha önemlisi sıradan yurttaşların "Demokrat" ve "Halkçı" olarak iki karşıt kampa ayrılması, 1960 darbesine zemin oluşturdu. Baştan beri Demokrat Parti'nin uygulamalarına ve geleneksel tabanına karşı kuşkuyla bakan ordu, "askeri bürokratik kompleks"in zayıflatılmasına, Kemalist devrimlerin yıpratılmasına karşı da son derece duyarlıydı. Görece daha geleneksel halk kesimleri ve Anadolu'daki eşraf-ağa ikilisinden destek gören DP, ordunun cumhuriyeti koruyucu ve kollayıcı rolünü göz ardı etmiş, yaşanan gerginliklerde ordunun üst komuta kademesini karşısına almaktan çekinmemişti.

         

         

         27 Mayıs 1960 sabahı yönetime el koyan silahlı kuvvetler, DP karşısındaki sivil muhalif güçler tarafından sevinçle karşılanmış, askeri yönetim doğrudan DP ve yönetimini hedef alarak bunlara özel mahkemeler kurdurmuştu. Askeri darbenin en önemli isimlerinden birisi olan ve milliyetçi görüşleriyle tanınan Albay Alparslan Türkeş, başbakanlık müsteşarlığına getirilmiştir. Darbe döneminde çok etkin bir konumda olan ve radikal reformların yapılması taraftarı olan Türkeş, ekibiyle birlikte "Türkiye Ülkü ve Kültür Birliği"  adı altında bir plan yapmış, ancak Milli Birlik Komitesi'nden tasfiye edilmesi nedeniyle uygulama imkânı bulamamıştır.

         

         

        MBK, adını alan ve 38 subaydan oluşan bu oluşum homojen bir grup özelliği gösterememektedir. Özellikle 1944 olaylarında adı ön plana çıkan Alparslan Türkeş ve arkadaşlarının milliyetçi-Türkçü eğilimleri ağır basan bir grup oluşturdukları görülmektedir.[12] Diğerleri ise genellikle daha solda yer alan üyelerdir. Bu grubu birbirine bağlayan temel neden DP'nin uygulamaları karşısındaki tepkidir.[13] Önceleri uyumlu başlayan birliktelik, Türkeş ve arkadaşlarının MBK'ya ağırlık koymaları ve bazı subayları tasfiye etmek istemeleriyle son bulmuş, MBK içindeki çatlak sonucu, Türkeş ve 14 arkadaşı emekliye sevk edilerek yurt dışındaki görevlere atanmışlardır. Bu ardada da Türkeş, Başbakanlık Müsteşarlığı görevinden alınmış ve Yeni Delhi Türk büyükelçiliğine atanmıştır. Türkeş,  ülkeden uzaklaştırılmasına rağmen, daha sonraki dönemde milliyetçi hareketin liderliğine soyunacaktır.

         

         

        27 Mayıs darbesi sonrası 29 Eylül 1960’ta DP’nin kapatılması [14]ve Adnan Menderes ve iki DP'li bakanın idam edilmesinden sonra, yeni bir anayasa hazırlatılmış, yapılan referandumla bu anayasa 1961 yılında yürürlüğe girmiştir.[15] 1961 yılının 13 Ocağında siyasal faaliyetler üzerindeki yasak kaldırılmış ve 1961 yılında yapılacak seçimler için-CHP ve CKMP'nin dışında- on bir yeni parti kurulmuştur. [16] Bu normalleşme döneminin ardından, 15 Ekim 1961 tarihinde yapılan genel seçimler sonunda, CHP 173, AP 158, YTP 65, CKMP 54 milletvekilliği kazanmıştır.[17]

         

         

         

         

        Alparslan Türkeş'in CKMP'ye Genel Başkan Seçilmesi

         

         

        Osman Bölükbaşı parti içi yaşanan gerginliklerin bir sonucu olarak 13 Haziran 1962'de bir grup milletvekili ile birlikte CKMP'den ayrılarak tekrar eski partisi olan Millet Partisi'nin kuruluşunu açıklıyordu.[18] Bölükbaşı'nın partiden ayrılmasından sonra 23 Şubat 1964’te yapılan CKMP kongresinde "Türkeşçiler" adı verilen 70-80 kişilik bir grup oluştu.  Bu kongrede Ahmet Oğuz parti genel başkanlığına getiriliyordu. [19] 27 Mayıs askeri darbesinden sonra MBK üyesi 13 üye[20] gibi yurtdışına gönderilen Alparslan Türkeş, 1963 yılı başında Hindistan'dan Türkiye'ye dönüyordu. Yurt dışında kaldığı süre içinde sürgünde bulunan arkadaşlarıyla zaman zaman ülkeye döndükten sonraki durum hakkında değerlendirmeler yapan Türkeş, ya mevcut partilerin kendi görüşlerini benimsemesini bu mümkün olmazsa yeni bir parti kurmayı düşünüyordu. Bu bağlamda Türkeş, dönüşüyle birlikte hem ordu bağlantılı girişimlerle, hem de Adalet Partisi'ne girmeye çalışarak iktidar fırsatı aramaya çalışıyordu. [21]

         

         

        Türkeş ve arkadaşlarının ülkeye dönüşünden sonra, sürgünde hazırladıkları program uyarınca faaliyetlere girişmişler, Türk Ocakları'nda konferanslar vermeye başlamışlar ve "Türkiye Huzur ve Yükseltme Derneği" adında bir de dernek kurmuşlardır. CKMP'nin 22-23 Şubat 1964’te yapılan kongresinde Alparslan Türkeş'e yakınlıklarıyla bilinen 60’tan fazla kişi CKMP'ye girmiştir. 31 Mart 1965’te de Türkeş ve MBK'dan uzaklaştırılan 14'lerin içinde yer alan Muzaffer Özdağ, Ahmet Er, Dündar Taşer ve Rıfat Baykal CKMP'ye katıldılar.[22] Türkeş'in CKMP'ye girmesiyle partide yeni bir dönem başlıyordu. Türkeş, kısa bir süre içinde parti içinde sivrilerek parti müfettişliğine getiriliyor ve yurt içi gezilere çıkarak halkla bire bir görüşmelerde bulunuyordu. 1 Haziran 1965’te bir grup eski MBK üyesi daha, Mustafa Kaplan, Fazıl Akkoyunlu, Şefik Soyuyüce ve Numan Esin CKMP'ye katılıyorlardı. Bu katılımlarla birlikte parti içinde güçlü bir konuma yükselen Alparslan Türkeş, genel başkan olabilmek için bir an önce kongrenin toplanmasını istiyordu.

         

         

        17 Ağustos 1965’te CKMP genel başkanı Ahmet Oğuz, Alparslan Türkeş'i partiyi ele geçirmekle suçlayarak genel başkanlıktan istifa etti. [23] 1 Ağustos'ta Adana'da toplanan parti kongresinde ise genel başkanlığa aday olan Türkeş, 1214 delege tarafından yapılan oylama sonucunda eski CKMP'lilerin adayı Ahmet Tahtakılıç'ı, 516 oya karşılık, 698 oyla geçerek CKMP'ye genel başkan seçiliyordu.[24] Kongre sonrası Türkeş muhalifi CKMP'lilerin partiden ayrılması, Türkeş'e kendi denetiminde bir parti örgütü kurmasını sağlayarak geniş bir hareket alanı kazandırdı. [25]

         

         

        Türkeş'in partiye arkadaşlarıyla beraber katılması kendisine destek verenleri sevindirirken, parti içinde bazı unsurlar tarafından da tepkiyle karşılanmıştır. Türkeş'in partiyi totaliter bir parti görünümüne sokacağını ileri süren bir grup, Başta, hükümette Milli Savunma Bakanı olan Hasan Dinçer ve Köy işleri Bakanı olan Seyfi Öztürk ve altı milletvekili ve senatör partiden ayrıldıklarını açıklıyorlardı. Milli Savunma Bakanı Hasan Dinçer ve Köy işleri Bakanı Seyfi Öztürk 4 Ağustos’ta CKMP'den, 5 Ağustos’ta da bakanlıktan istifa ettiler. Ayrılan partililer 10 Ağustosta AP'ye girdiler.[26]

         

         

        Parti içinden olduğu kadar parti dışından özelikle sol kanattan Türkeş'in genel başkan seçilmesine karşı tepkiler yoğunlaşıyordu. Dönemin etkili yazarlarından Metin Toker, Akis dergisinde, Türkeş'in genel başkanlığını, "1930'lar Almanya'sından bir ses olan Türkeş ve kafatasçıların çeşitli oyunlar aracılığı ile partiyi ele geçirmesi" olarak yorumluyordu. Sol eğilimli Yön dergisi ise, CKMP'nin Türkeş ile birlikte yeni bir örgütlenme stratejisi geliştirdiği ve partinin canlılık kazandığından söz ederek, "...CKMP'nin kongresi, klasik bir kanuni formaliteyi yerine getirmekten ziyade, Türkiye'deki milliyetçilerin toplanması ve bir kurultay havası içinde Türkiye'nin dertlerine eğilinmesi bakımından ilgi çekiciydi. Bilhassa, henüz bu milliyetçi kuruluşa kayıtlarını yaptırmamış milliyetçilerin Kongreyi ilgiyle izlemeleri ve olumlu düşüncelerle ayrılmaları, gelecekte CKMP'ye katılımların olacağını gösteren delillerdi."[27] diyerek CKMP'nin etkinliğini vurgulamaktaydı.

         

         

         

        Alparslan Türkeş,  CKMP'ye genel başkan olduktan sonra parti içinde yeni bir örgütlenme stratejisi benimsendi. İdeolojik alanda da, 1965 sonlarında yayınlanan "9 Işık" adlı kitapta partinin yeni ideolojik ilkeleri açıklandı. Bu programın temel ilkeleri, milliyetçilik, ülkücülük, ahlakçılık, toplumculuk, ilimcilik, hürriyetçilik, köycülük, gelişmecilik ve sanayicilik ve teknikçilik olarak belirlenmişti. Türkeş'in bu yeni programı birçok bakımdan 1930'ların Kemalizm’inden çok fazla da uzak düşmüyordu. [28]

         

         

         

        CKMP'de Örgütsel ve İdeolojik Değişim Süreci

         

         

        CKMP, 1967 kongresiyle birlikte gençlik içerisinde örgütlenme çalışmaları hız verdi. Bu arada sol karşısında bir anti-komünist cephe oluşturma amacı da gerçekleştirilmeye çalışılıyordu. Genel Başkan Türkeş, "komünizmle mücadeleyi kutsal saydıklarını" açıkladı. [29] CKMP'nin 1967 kongresinde yaptığı konuşmada da "üniversitelerimiz içerisinde, komünist kışkırtmacılara karşı imanlı bir milliyetçi gençlik cephesinin yükseldiği" mesajını vermişti. Bu mesaj doğrultusunda, 1968'de bütün fakültelerde partinin gençlik örgütüne ek olarak Ülkü Ocakları kurulmaya başlandı. Ülkü Ocakları, üniversitelerde özellikle köy ve taşra kökenli gençliğe yönelerek hatırı sayılır bir taban oluşturdular. [30]

         

         

        Üstlenilen anti-komünist reaksiyon işlevi nedeniyle gençlik, bu yönde motive edilmeye başlanmış, düzenlenen toplantılar ve eğitim seminerlerinde, Türkiye'nin karşısındaki en büyük tehlike olarak gösterilen komünizme karşı, bütün araçlarla karşı konulması gerektiği ifade edilmiştir. 1971 müdahalesine kadar,"devlet güçlerine yardımcı" pozisyonuna sahip çıkan, MHP ve ülkücü örgütler, her ne kadar müdahaleye olumlu baksalar da, devlet tarafından aynı hoşgörüyle karşılanmamışlardır.

         

         

        1967 kongresinde, Türkeş’e eski Türk hakanlarının unvanı olan, "Başbuğ" adı verilmiş, Başbuğluk, Türkeş'in hem örgüt üzerindeki etkinliğini ve kontrolünü pekiştirmesini sağlarken, aynı zamanda MHP ideolojisinin de yardımıyla, daha sert bir örgütsel yapılanmanın yolunu açmıştır. Tek parti dönemindeki "ebedi şef" ve "milli şef" unvanlarını çağrıştıran bu isim, aynı zamanda Türkeş'in de tek ve değişmez lider olduğunu da simgeliyordu.

         

         

        CKMP, Türkeş ve arkadaşlarının yönetiminde hızla teşkilatlanıyor ve özellikle öğrenci gençlik üzerinde yoğunlaşan bir ideolojik propaganda ve siyasal çalışma başlatıyordu. CKMP'nin 8-9 Şubat 1969 tarihleri arasında Adana'da toplanan kongresinde partinin ismi Milliyetçi Hareket Partisi olarak değiştirilmiş ve eski amblemi yerine kırmızı zemin üzerine beyaz olarak işlenmiş "üç hilal" den oluşan yeni bir amblem benimsenmiştir. Partinin gençlik kolları için "hilal ve bozkurt" amblemi uygun görülmüştür.[31]

         

         

        Partinin adının ve ambleminin değiştirilmesi örgütsel ve ideolojik alanda yeni bir yapılanmanın sonucudur. Türk siyasal hayatında ilk kez bir siyasal parti adına "milliyetçi" kavramını yerleştiriyor ve Türkçü-milliyetçi ideolojiyi kendisine temel olarak alıyordu.  O zamana kadar daha çok küçük siyasal ve kültürel örgütlenmeler içinde veya mevcut siyasal partilerin bir kısım söylem ve kadrolarında kendine yer bulan Türk milliyetçiliği, bu noktadan sonra bütünüyle bir siyasal partinin temel ideolojisini oluşturuyordu.

         

         

        CKMP içindeki ideolojik değişim süreci, CKMP'nin MHP adını almasından önce, yani Türkeş'in arkadaşlarıyla beraber CKMP'ye katılması ve etkin bir konuma gelmesiyle başlamıştır. Bu nedenle CKMP'nin MHP'ye dönüşmesi yalnızca bir isim değişikliğini değil, bir süredir devam eden ideolojik ve örgütsel değişim sürecinin son noktasını ifade etmektedir. Bu noktadan sonra belirli bir örgüt deneyimine ve ideolojik olgunluğa sahip olan Türkçü-milliyetçi unsurlar yavaş yavaş bu siyasal parti içinde temsil ve kendini ifade imkânı bulmaya başlıyorlardı.

         

         

        1969 kongresinden sonra başlayan yeni dönemde örgütsel yapı üzerinde de değişim süreci başlatıldı. Dikey bir örgütlenme ve hiyerarşik yapı oluşturularak liderin parti üzerindeki etkinliği ve denetimi artırıldı. MHP'de bu örgütsel ve ideolojik yapılanmanın yerleşmesinden sonra artık MHP, halk arasında "Türkeş partisi", bu parti üyeleri ve sempatizanları da "Türkeşçi" adıyla anılmaya başlandı. Bu noktadan sonra yapılan tüm büyük kongrelerde Türkeş, tek aday olarak ve oybirliği ile genel başkan olacaktır. Hiyerarşik yapılanma içinde liderin önemi her zaman vurgulandı. Parti örgütü ve yan kuruluşlarda liderin söyledikleri sorgulanmadan uygulandı. Liderin ve ideolojinin sorgulanmasına karşın geliştirilen, "lider-teşkilat-doktrin" yapısı ve "genel başkanın yanlışı bizim doğrumuzdan iyidir" sözü değişmez bir ilke olarak örgüte egemen oldu. Özellikle şiddet olaylarının tırmanması ve partili gençlerin bu olaylarda taraf olmaları, yan gençlik kuruluşlarında para-militer bir yapının yerleştirilmesini kolaylaştırdı ve partiye bağlı milis tipi oluşumların ortaya çıkmasını sağladı.

         

         

        Türkçü-milliyetçi unsurların Türkeş'le birlikte önce CKMP daha sonra da MHP'de toplanmasında Türkeş'in kişiliğinin büyük önemi olduğu söylenebilir. Partinin giderek Türkeş'in kişiliğinde temsil edilen ve onun gelişen karizması ile bütünleşen bir ideolojik-siyasal kimliğe bürünmesi kadar, asker olmasına rağmen, 1940'lardan itibaren isim ve şahsiyetinin Türkiye'deki Türkçü veya milliyetçi unsurlar arasında kazandığı ağırlık nedeniyle Türkeş'in CKMP liderliğine gelmesinden sonra söz konusu grupların neredeyse tamamının ideolojik-siyasal mücadeleyi onun etrafında ve liderliği altında sürdürmeye karar vermeleri de belirleyici rol oynamıştır. Türkeş'in liderliğe gelmesinden sonra, Türkçü-milliyetçi düşünce ve aksiyonun, hem ideolojik hem de siyasal temsilciliği CKMP'de toplanmıştır. [32]

         

         

         

         

        1969 Genel Seçimleri ve MHP'nin TBMM’ye Girişi

         

         

        MHP ilk kez katıldığı genel seçimler olan 1969 seçimlerinde bir varlık gösterememiş, ancak % 3.3 oranında oy alabilmiş ve parlamentoya bir milletvekili sokabilmiştir. Bu seçimlerde % 46.6 oy oranı ile 256 milletvekili, CHP % 27.3 oy oranı ile 143 milletvekili çıkarmışlardır.[33] Seçim sonuçlarına göre daha çok Orta Anadolu'da varlık gösterebildiği, büyük şehirlerde ve Batı Anadolu’da MHP’nin önemsiz derecede oy alabildiği görülmektedir. Parti Niğde'de %10.2, Van’da %9.4, Adana'da %8.7, Yozgat'ta %10.0, İçel'de %7.1, Sivas 6.3, Çankırı %5.8, Elazığ %5.4 oy oranında oy almıştı.[34] Bu bağlamda MHP'nin oy depoları olarak nitelendirilebilen illerdeki başarılı grafiğinin başlangıcını 1969 genel seçimlerinin oluşturduğu söylenebilir. Bundan sonra yapılan seçimlerde de MHP bu bölgelerden önemli düzeyde oy almıştır.

         

         

        1968-1971 döneminde Avrupa'daki sol hareketin ivme kazanması ile birlikte, sol hareket Türkiye'de de gelişme göstermiş,  bu dönemde birçok radikal sol örgüt faaliyet göstermeye başlamış ve bunların birçoğu da şiddet eylemleri ile seslerini duyurmayı amaçlamıştır. Bu gelişen sol hareket karşısında MHP ve ülkücü hareket, kendisine anti-komünist ve devletçi bir hareket niteliği kazandırmak amacıyla sol hareketin karşısına çıkmış, faaliyet ve söylemini anti-komünist bir söylem üzerine oturtmuştur.

         

         

        1968 yılında İstanbul ve Ankara üniversitelerinde başlayan gösteri ve boykotlar giderek diğer üniversiteler de yayıldı. Ankara ve İstanbul'daki birçok fakülte ve yüksekokul öğrenciler tarafından işgal edildi. Öğrenciler eskiyen üniversite yapısının değiştirilmesine yönelik reform taleplerinin hükümet tarafından kabul edilmesi talebinde bulunuyorlardı. Ancak bu eylemler kısa sürede masum öğrenci istekleri niteliğinden çıkarak karşıt görüşlü öğrenciler arasındaki şiddet eylemlerine dönüştü. Bu eylemlerde MHP ve ülkücüler karşısında değişik fraksiyonlara mensup sol görüşlü eylemciler yer alıyordu. Bu dönemde MHP'nin gençleri eğitmek üzere "komando kampları" kurduğu yönündeki iddialar özellikle CHP, TİP ve diğer sol kuruluşlar tarafından dile getirilmesine rağmen, MHP yöneticilerince bu iddialar reddedildi.

         

         

        Şiddet eylemlerinin giderek yaygınlaşmasına karşılık sivil yönetimin bu eylemler karşısında aciz kaldığı gerekçesiyle silahlı kuvvetler, 12 Mart 1971'de başbakana bir muhtıra vererek, "anarşiyi sona erdirebilecek ve reformları 'Atatürkçü bir görüşle uygulayacak' güçlü ve inandırıcı bir hükümetin kurulmasını" istemiş, bu istekler karşılanmazsa ordunun anayasal görevini yerine getirerek yönetime el koyacağı ifade edilmiştir. [35]

         

         

        Askeri müdahale, başlangıçta sol bir darbe olarak algılanmış ve sağ tarafından endişe ile karşılanmıştı. Ancak bir süre sonra müdahalenin sola karşı bir darbe olduğu ortaya çıktı. Müdahale öncesinde bir grup subay ve sol aydının darbe hazırlığı yaptıklarının anlaşılması ve bunların tutuklanması, sol bir darbe hazırlığının da yapıldığını göstermekteydi. Bu doğrultuda silahlı kuvvetlerin üst komuta grubunun, daha alt düzeyden gelebilecek sol darbeden önce davrandığına yönelik yorumlarda yapılmıştır. [36]

         

         

        Müdahale sonrası özellikle sol örgütlerin tasfiyesine yönelik bir hareket başlatıldı. Sağ parti ve örgütlerin müdahale karşısında sessiz kalması hatta müdahaleye destek olmasına rağmen, Dev-Genç, Devrimci Doğu Kültür Ocakları, Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) [37] ve Türkiye İşçi Partisi[38] ile birlikte Ülkü Ocaklarının aynı tarihte kapatılması devletin, kendisi dışındaki bir kuruluşun "devlete yardımcı olmak" amacıyla eylemlere girişmesini onaylamadığını gösterdi. Anti-komünizm misyonunun ordu ve devlet tarafından yüklenilmesiyle birlikte MHP, örgütsel ve ideolojik yayılma alanını büyük oranda kaybetti. 12 Mart’tan sol kadar olmasa da MHP ve ülkücülerin zarar görmesine rağmen, devlet karşısında yer almamaya özen gösteren Türkeş, müdahaleyi destekleyici bir söyle içine girdi. [39]

         

         

        Bu doğrultuda 1971 müdahalesiyle birlikte, MHP söyleminde de önemli bir değişiklik yaşandı. Önceleri devletçi ve statükocu kimliğini özellikle vurgulayan parti, bu noktadan sonra daha muhafazakâr, İslâmî bir söylemi ön plana çıkararak, giderek büyümekte olan geleneksel oy tabanına yöneldi. 12 Mart sonrası kapatılan[40] Milli Nizam Partisi'nin devamı olan Milli Selamet Partisi, geleneksel-muhafazakâr oy tabanına yönelik olarak çalışan ve gittikçe güçlenen bir parti niteliğindeydi. MHP de söylemini değiştirerek MSP oy tabanına talip olduğunu gösteriyordu. Parti içinde başlayan ideolojik çekişmeler ve Türkçü-Turancı çizginin geriye çekilerek ideolojik söyleme İslâmî motiflerin eklenmesi, "Kanımız Aksa da Zafer İslam’ın", "Çağrımız İslâm'da Dirilişedir", “İslâmî Devlet Kurulacak Elbet” ve “Ya Allah Bismillah Allahüekber” gibi sloganların ilk defa kullanılmaya başlanması bu görüşü doğrular niteliktedir.

         

         

         

         

        Milliyetçi Cephe Hükümetleri ve MHP

         

         

        1973 genel seçimlerine kadar olan süreçte, askeri müdahalenin etkisiyle Nihat Erim, Ferit Melen ve Naim Talu gibi parti başkanı olmayan politikacıların başbakanlığında bir tür "zorunlu koalisyon dönemi" yaşandığı için siyasal hayat içerisinde önemli değişimler yaşanmadı. Siyasal partiler ancak 1973 seçimleriyle müdahalenin etkilerini üzerlerinden atabildiler ve gerçek bir siyasal rekabet içine girebildiler.

         

         

         

        1973 seçimleri beklenmedik bir sonuç ortaya çıkardı. 12 Mart ile sol üzerine gidilen bir dönem sonrası, "ortanın solu" sloganı ile CHP genel başkanlığını İsmet İnönü'den alan eski genel sekreter Ecevit'in CHP'si, AP'nin % 29.5 oyuna karşılık %33.5 oy oranı elde ederek en büyük parti oldu. Bir AP zaferi beklenmesine karşın, AP oyları, 1969 seçimlerindeki % 46.5 düzeyinden % 29.5'e düşmüştü. AP oylarının bir bölümü MSP ve MHP'ye kaymıştı. MSP, beklenilenden daha çok oy sağlayarak 48 milletvekili kazandı. MHP ise, milletvekili sayısını üçe çıkardı. Seçim sonuçları radikal sağın merkez sağın oy tabanını eritme sürecini hızlandırdığı yönündeki görüşleri doğruluyordu. Önceki seçimlerde hesaba katılmayan küçük radikal sağ partiler giderek iktidar oluşumunda söz sahibi konuma geliyorlardı.

         

         

         

        MHP, 12 Mart sonrası değiştirdiği söylemi nedeniyle oy oranında bir yükselme olduğunun bilincinde olarak, bu söylemi daha da ileri götürerek, MSP'nin sahip olduğu oy potansiyelini kendisine çevirmek için, kamuoyunda muhafazakâr kimliği ile öne çıkan isimleri partisine davet etti. Parti program ve söylemlerinde de İslâmî değerlere yapılan vurgunun düzeyi giderek yükseltiliyordu.

         

         

         

        CHP'nin birinci parti olmasına rağmen hükümeti kuracak salt çoğunluğu elde edememesi sonucu uzun müzakerelerden sonra CHP-MSP koalisyon hükümeti kuruldu.[41] 1973 seçimleri ile artık Türk siyasal hayatında yeni bir dönem, koalisyonlar dönemi başlıyordu. 1973’te kurulan koalisyon hükümetinin ömrü kısa sürdü. Hem hükümet içi anlaşmazlıklar hem de Ecevit'in 1974 Kıbrıs Harekâtının sağladığı popülariteyi oya çevirmek istemesi hükümetin sonu oldu ve Ecevit 16 Eylül 1974’te istifa etti.[42] Ecevit'in istifası sonrası yapılan hükümet pazarlıklarından bir sonuç alınamayınca Sadi Irmak başkanlığında geçici bir hükümet kuruldu. Bu hükümet de bir süre sonra AP'nin bir sağ koalisyon kurma isteği, CHP'nin de bir an önce erken seçim istemesi nedeniyle yürütülemedi ve Sadi Irmak, 29 Kasım'da istifasını sundu.[43]

         

         

         

        Adalet Partisi'nin koalisyon isteği diğer küçük sağ partilerden de destek gördü, çünkü bu partiler bir erken seçime gitmek istemiyorlardı. Bu nedenle Demirel'in koalisyon önerisi, Demokratik Parti hariç, Cumhuriyetçi Güven Partisi, Milli Selamet Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi tarafından olumlu karşılandı. Yapılan görüşmeler sonunda AP-MSP-CGP-MHP koalisyonu 31 Mart 1975’te kuruldu. Hükümet içinde, AP'den 16, MSP'den 8, CGP'den 4, MHP'den iki bakan yer alıyordu.[44] Türk siyasal hayatında "Birinci Milliyetçi Cephe" olarak anılan bu koalisyonda, MHP'nin meclisteki üç milletvekiline karşı iki bakanlık elde etmesi bir başarı olarak nitelendirilebilir. Genel Başkan Alparslan Türkeş Başbakan Yardımcısı, Genel Sekreter Mustafa Kemal Erkovan Devlet Bakanı olarak hükümette görev aldı.

         

         

         

        MHP'nin hükümette iki bakanlık kazanması CHP ve diğer sol muhalefet tarafından sürekli eleştirildi. MHP ve ülkücülerin devlet içinde kadrolaştıkları, şiddet eylemlerinde yer alan ülkücülerin güvenlik güçlerince korunduğu iddiaları sık sık gündeme getirildi. Örneğin, ülkücülerin polise yardımcı olup olmadıkları sorusu ortaya atıldı ve bu soru sert tartışmalara yol açtı.[45] Bu sırada MHP'nin 12. Büyük Kurultayı, 17-18 Mayıs 1975 tarihinde toplandı. MHP'nin iktidardaki ilk kurultayı olan bu kurultay büyük bir gövde gösterisine dönüştü. Kurultayda yaptığı konuşmada Türkeş, MHP'nin sol terör karşısında devleti koruma görevi üstlendiğini, milli menfaat ve güvenliğe karşı olan kuruluş ve ideolojilerin destekçisi olan partilerle mücadelenin devam edeceğini söyledi. [46]

         

         

         

        MHP'nin hükümette yer alması ve ülkücülerin etkinleşmesi karşısında sol örgütler de MHP ve ülkücü kuruluşlara karşı eylemlerini yoğunlaştırdılar. Türkeş'in bir gezi için gittiği Diyarbakır'da konuşma yapmasını engellemek isteyenler olaylar çıkardı. [47] Bu olayların sorumlusu olarak MHP, CHP ve yandaşlarını gösterirken, CHP olayların ülkücülerin kışkırtması sonucu çıktığını iddia etti. Diyarbakır'da Türkeş'in karşılaştığı saldırıya benzer bir olay, Bolu-Gerede'de CHP Genel Başkanı Ecevit'e yönelik olarak gerçekleştirildi. CHP yanlısı basın bu olayı, MHP'lilerin planladığına ve Ecevit'i öldürmeye yönelik olduğuna ilişkin iddialar ortaya attı. [48] MHP'li yayın organları ise bu iddiaları reddederek, olayın CHP'nin kışkırtmaları sonucu meydana geldiğini yazdılar.[49]

         

         

         

        Karşılıklı suçlamalar devam ederken ülke içinde de terör olayları endişe verici boyutlara ulaşmıştı. Büyük şehirlerde semtler ülkücüler ve sol örgütler tarafından paylaşılmış, kurtarılmış bölgeler kurulmuştu. Üniversitelerde de aynı durum oluşmuş, fakülteler sağ ve sol gruplar tarafından işgal edilmişti. Bütün kamu kuruluşlarında, meslek örgütlerinde sağ ve sol görüşlüler kendi örgütleri etrafında birleşmiş, toplumda tam bir cepheleşme dönemi başlamıştı. Toplumsal düzeni sağlamakla görevli polis örgütü bile, sol görüşlü polislerin oluşturduğu Pol-Der ve sağ görüşlülerin kurduğu Pol-Bir olarak ikiye bölünmüş, bu iki dernek nedeniyle polis, tarafsızlığını yitirmişti.

         

         

        AP'nin ara seçimlerde işbirliği teklifini reddeden MHP, Ekim 1975’te altı ilde (Amasya, Bursa, Eskişehir, Niğde, Şanlıurfa, Zonguldak) yapılan milletvekili ara seçimlerinde kullanılan oyların % 2.3'ünü elde etti. Toplam 24 ilde gerçekleştirilen senato seçimlerinde de %3.2 oy elde etti. Bu seçimlerde MSP ve DP önemli oranda oy kaybederken, CHP ve AP oylarında artış görüldü. [50]

         

         

         

         

        Şiddet Olaylarının Tırmanması ve MHP

         

         

        Bir kaos ve anarşi ortamının kanıksandığı, yoklukların, karaborsanın ciddi boyutlara tırmandığı bu dönemde 1977 seçimlerine giden süreç başladı. Şiddet olayları artık kitleselleşmiş ve toplumsal bir kamplaşma halini almıştı. 1 Mayıs 1977'de Taksim'de İşçi Bayramını kutlamak için toplanan kalabalığa ateş açılması sonucu 34 kişinin ölmesi, terör olaylarının artık kontrol edilmez boyutlara ulaştığını gösteriyordu. MHP, bu seçimlerde ciddi bir oy artışı bekliyor, bu nedenle de toplumun kendisine yakın kesimlerinden destek talep ediyordu. Türkeş, seçim öncesi bir bildirge yayımlayarak bu destek talebini somutlaştırdı. Türkeş'in bu çıkışı sağ kesimde destek buldu. Sağ kesimin karizmatik isimlerinden Necip Fazıl Kısakürek, MSP'den desteğini çekerek MHP'yi destekleyeceğini açıkladı. Yine MSP de yer alan Ahmet Tevfik Paksu, Gündüz Sevilgen, Hüseyin Abbas, Reşat Saruhan ve Abdülkerim Doğru seçimlerde MSP'den aday olmayacaklarını açıkladılar, daha sonra da MSP'den istifa ederek Nizam Partisi'ni kurdular. Nizam Partisi ise, 1977 seçimlerinde MHP'yi destekleyeceğini açıkladı. [51] Seçim öncesi MSP tabanından MHP'ye gelen bu destek, MHP'nin izlediği politikanın başarılı olduğunu gösteriyordu.

         

         

         

        Genel seçimler 5 Haziran 1977'de yapıldı. Seçim sonuçlarına göre, CHP 213, AP 189, MSP 24, MHP 16 milletvekili çıkardı. MSP'nin ve AP'nin oylarında azalma olmasına karşı MHP, oylarını neredeyse iki kat artırdı ve milletvekili sayısını üçten on altıya çıkardı. Bu seçimlerde MHP'nin, MSP ve AP'den önemli oranda oy aldığı söylenebilir. MHP, İslâmî motifleri daha fazla işleyerek Orta ve Doğu Anadolu'daki illerde oyları MSP’den kendisine kaydırmayı başarmıştı. İslâmî kesimin ünlü isimlerinin MHP'ye destek vermesi ve Türkeş'in Hacca gitmesi bu durumun oluşmasında etken olduğu söylenebilir. MHP'nin bu başarısında Birinci MC döneminde iktidarın imkânlarından yararlanması, iyi kullanması, seçim propagandasında, komünizme karşı hassasiyeti bilinen kesimleri kendi yanına çekmesi ve anti-komünist söylemi sertleştirmesi ve MSP'nin CHP ile yaptığı koalisyonu, MSP aleyhine kullanmasının etkili olduğu söylenebilir.

         

         

         

        MHP 1977 seçimlerinde, geleneksel oy deposu olan Orta Anadolu kentlerindeki desteğini korumuş, bazı illerde de bu desteği artırmıştır. MHP'nin 1973 Genel seçimlerinde bu kentlerden aldığı oyların oranları da %3.4 olan Türkiye ortalamasının üzerinde olmakla birlikte, oyların % 10.8'inin toplandığı ve bir temsilcilik kazandığı Yozgat dışında büyük sapmalar göstermemiştir. [52]

         

         

         

        1977 seçimlerinde özellikle Alevi yurttaşların yoğun olarak yaşadıkları kentlerde reaksiyoner Sünni yurttaşların oyları, MSP'den önemli ölçüde kopmuş ve MHP çevresinde birikmiştir. Örneğin, 1973 seçimlerinde MSP Elazığ'da oyların %27.8'ini alarak iki temsilcilik kazanırken, MHP aynı kentte oyların % 4.2'sini almış ve milletvekili çıkaramamıştır. MSP'nin aldığı 28.153 oya karşılık, MHP 4.220 oy toplayabilmişti. Oysaki 1977 genel seçimlerinde MHP, 4.200 oyunu 25.881'e çıkartarak (oyların %14'ü) bir milletvekili kazanırken, MSP'nin oyu 19.423'e düşmüş (% 14) ve hiç milletvekili kazanamamıştır. Yine benzer bir örnek Erzincan'daki seçim sonuçlarıdır. Erzincan'da 1973 ve 1977 seçimlerinde MSP ve MHP milletvekili çıkaramamasına rağmen, MSP'nin 1973’te 12.704 (%16.1) olan oyu, 1977'de 5.622'ye düşmüş (%5.9), MHP'nin ise, 3.473 olan oyu (54.6) 18.180'e yükselmiştir. [53] Bu örneklerde de görüldüğü gibi Orta Anadolu kentlerinde MHP, MSP tabanından oy çalmakta ve giderek güçlenmektedir. Bu durumun ortaya çıkmasında MHP'nin giderek dini değerleri öne çıkarmasının yanında, kapitalist ekonomik düzenin çelişkilerine yaptığı eleştirilerin etkili olduğu ileri sürülebilir. 1980'lere doğru ekonomik durumun kötüleşmesi ve gelirler arasındaki uçurumun giderek büyümesi, alternatif ve kitle partilerinden farklı bir ekonomik program ve söylem ortaya koyan MHP'nin güçlenmesinde etkili olmuştur. Diğer yandan MHP'nin AP tabanından da MSP kadar olmasa bile oy aldığı ve özelikle bu dönemde artan şiddet ortamının radikalleştirdiği sağ oyların AP'den MHP'ye doğru kaydığı söylenebilir.

         

         

         

        1977 seçimleri sonrası ortaya çıkan meclis aritmetiği bir koalisyon hükümetini zorunlu kılmasına rağmen, birinci parti olan CHP'nin lideri Ecevit bir azınlık hükümeti denemesinde bulunmak istiyordu. Diğer partilerin karşı çıkmasına rağmen cumhurbaşkanı, hükümeti kurma görevini Ecevit'e verdi. Ecevit’in, güvenoyu alabilmek için on üç oya daha ihtiyacı vardı. Ancak Ecevit'in, "on üç namuslu milletvekili arıyorum" sözü karşılık bulmadı ve kurulan azınlık hükümeti meclisten güvenoyu alamadı.

         

         

         

        Ecevit'in bu denemesinden sonra, hükümeti kurma görevi AP lideri Demirel'e verildi. Demirel MSP ve MHP ile yaptığı görüşmelerde bir koalisyon hükümeti kurulması için anlaştı ve 21 Temmuz 1977'de II. Milliyetçi Cephe adı verilen koalisyon hükümeti kuruldu. [54]. Hükümette AP 13, MSP 8 ve MHP 5 bakanla temsil ediliyordu. MHP lideri Türkeş Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcılığı görevini üstlenirken, Niğde Milletvekili Sadi Somuncuoğlu Devlet Bakanlığına, Gaziantep milletvekili Cengiz Gökçek Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığına, Konya milletvekili Agah Oktay Güner Ticaret Bakanlığına, MHP genel başkan yardımcısı Gün Sazak'ta meclis dışından Gümrük ve Tekel Bakanlığına getirildi.

         

         

         

        Aralık 1977'de yapılan yerel seçimlerde MHP, 820.212 oy alarak 1977 genel seçimlerinde aldığı % 6'lık oyu % 6.7'ye çıkardı ve 56 belediye başkanlığı kazandı. 1973 yerel seçimlerinde aldığı 133 bin oyu 820 bin'e çıkarması da MHP'nin oy artışını açıklıyordu. MHP yine Orta Anadolu'da yüksek oy oranın ulaştığı Bingöl, Elazığ, Çankırı, Yozgat ve Erzincan'da belediye başkanlıklarını kazandı. Bu durum MHP'nin bu bölgede sahip olduğu oy tabanını koruduğu ve sürekli bir hale getirdiği sonucunu ortaya koyuyordu. Bu yerel seçimler hükümet içerisinde özellikle AP ve MSP arasındaki anlaşmazlığı daha da artırdı. MHP, bu koalisyon hükümetinde AP ile uyumlu bir görüntü sergilemiş hatta yerel seçimler öncesi AP ve MHP işbirliği kararı almıştı.

         

         

         

        MHP genel başkanı Türkeş, partisinin il ve ilçe yöneticilerine yönelik olarak yapılan silahlı saldırıları kınamak için 7 Kasım 1977 günü bir genelge yayımlayarak, partilileri şiddet olaylarına taraf olmamaları için uyardı ve yurtta huzur ve sükûnun sağlanması konusunda devletin meşru güvenlik güçlerinin bulunduğunu, bu görevi onların yapması gerektiğini söyleyerek, şiddet olaylarına karışanları "yolunu şaşırmış üç beş sapık" olarak nitelendirdi.[55] MHP lideri Türkeş'in şiddet olayları karşısındaki tavrını bu şekilde ortaya koyarken, muhalefet ve özellikle CHP, MHP'nin şiddet olaylarına doğrudan karıştığı, ülkücülerin sol görüşlüler üzerinde baskı kurarak yıldırma politikası izlediklerini ileri sürüyor, MHP ve ülkücü kuruluşların kapatılması önerisinde bulunuyordu.

         

         

         

        11 Aralık yerel seçimleri sonrası AP'de istifalar başladı ve sırayla 12 milletvekili partilerinden istifa etti. Bu istifalar da AP'nin seçimlerdeki başarısızlığı ve CHP'nin özellikle MHP karşısında izlediği keskin muhalefet stratejisinin önemli payı olduğu söylenebilir. Bu istifalardan sonra Ecevit, bu milletvekilleriyle görüşerek kurulacak bir CHP hükümetine destek olmaları yönünde anlaştı. Siyasal tarihe "Güneş Motel" görüşmesi olarak geçen bu görüşmelerden sonra, 31 Aralık'ta CHP bir gensoru önergesi vererek, istifacı milletvekillerinin desteği ile hükümeti düşürdü.[56]

         

         

         

        17 Ocak 1978'de AP'den istifa eden 12 bağımsız milletvekilinin desteği ile hükümet güvenoyu aldı. Bu hükümette 12 eski AP'li milletvekilinden 11'ine bakanlık verilmişti. Aslında bu [57]hükümet de facto bir CHP-AP koalisyonu görüntüsü vermekteydi. Ecevit,  bağımsız milletvekillerinden ayrı olarak CGP'den Genel Başkan Turhan Feyzioğlu ve Salih Yıldız'a, DP'den de Faruk Sükan'a da yer vermek zorunda kaldı.[58] Başbakan Ecevit bağımsız milletvekillerini ve diğerlerinin hükümete desteklerini sürekli kılabilmek için yeni bakanlıklar kurma yoluna da gitti bakanlık sayısı 34'e çıktı.

         

         

         

        CHP hükümeti döneminde terör olayları çıkış trendini sürdürdü. 16 Mart 1978'de İstanbul Üniversitesi'nde 6 öğrenci öldürüldü. 17 Nisan 1978'de Malatya belediye başkanı Hamit Fendoğlu bombalı bir suikast sonucu öldürüldü. 13 Temmuz'da Doçent Bedrettin Cömert, 9 Ağustos'ta MHP gençlik kolları başkanı öldürüldü. 3 Eylül 1978'de Sivas'ta olaylar çıktı ve binden fazla işyeri ve ev tahrip edildi. Olayda çok sayıda kişi hayatını kaybetti. Başbakan Ecevit Sivas olayları nedeniyle MHP ve ülkücüleri sorumlu olarak gösterdi. MHP ise olaylar karşısında hükümetin bir an önce sıkıyönetim ilan etmesi isteğinde bulundu.

         

         

         

        3 Ekim 1978 'de MHP içinde önemli ağırlığı olan İstanbul il başkanı Recep Haşatlı, oğlu ve Beyoğlu MHP ilçe yönetim kurulu üyesi silahlı saldırıya uğradı ve öldü. Bu olay MHP içinde büyük tepki yarattı. [59] 20 Ekim'de İTÜ Elektrik Fakültesi Dekanı Bedri Karafakioğlu öldürüldü. Şiddet hareketlerinin siyasi parti mensuplarına ve aydınlara yönelmesi, toplum içinde bir iç savaş ortamına gidildiği kanısının güçlenmesine neden oldu. Muhalefet ve özellikle MHP'nin sıkıyönetim isteklerine Ecevit, "terörizm kanunların üstünlüğü feda edilmeden ve teröristlerle onların silahlarıyla savaşmadan yok edilecektir" mesajını verdi ve ruhsatsız silah taşıyanlara daha ağır cezalar verilmesini ve özel mahkemeler kurulmasını öngören yeni yasalar önerdi.[60]

         

         

         

        Bu olaylar sonucunda Ülkü Ocakları 22 Kasım 1978'de mahkeme kararı ile kapatıldı. 26 Aralık'ta Kahramanmaraş ve Elazığ'da kitlesel öldürme eylemleri yaşandı ve yüze yakın kişi öldü. Alevilerin yoğun olarak yaşadığı bu illerde bir mezhep çatışması biçiminde ortaya çıkan olaylar, sol basın tarafından MHP ve ülkücülerin Alevilere yönelik saldırıları olarak yer alırken, sağ basın bu olayların hükümetin kışkırtması sonucu çıkmış olaylar olarak nitelendirdi. Güvenlik güçlerinin olaylarda yetersiz kalması, zamanında müdahale etmemesi, askeri güçlerin devreye girmesini zorunlu kıldı. Askeri birlikler bu kentlerde asayişi sağlama fonksiyonunu üzerlerine aldılar. Bu bağlamda Kahramanmaraş olayları, askerlerin, giderek daha fazla güvenliği sağlamada etkin olacakları bir dönemin başlangıcı olarak alınabilir. Nitekim bu olaylar sonunda hükümet 25 Aralık 1978'de 13 ilde sıkıyönetim uygulamayı kararlaştırıyordu.


Türk Yurdu Eylül 2011
Türk Yurdu Eylül 2011
Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele