Türk Milliyetçiliği ve Türk Kültüründe Sevgi Kavramı

Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

        “Türk milliyetçiliği “kavramı Doğu ve Batı milletlerinin milliyetçilik kavramlarından çok farklıdır. Doğu ve Batı milletlerinin milliyetçilik anlayışlarında üstün ırk kabulüyle birlikte, diğer milletleri küçüksemek ve onları yok etmek anlayışı yer almaktadır. Museviliğin evrensel bir dine dönüşüp yaygınlaşamamasının ve içinden ikinci bir din olarak Hristiyanlığın doğuşu Yahudilerin üstün ırk anlayışlarından kaynaklanmaktadır. Emeviler de Müslümanlığı, Musevilerin yaklaşımı ile hayata geçirmişler ve Müslüman olan diğer etnik grup ve milletleri ikinci sınıf olarak değerlendirmişlerdir. Abbasilerle birlikte Türklerin büyük ölçüde İslâmiyet’i benimsemelerinden sonra Türklerin katkısı ve yaklaşımlarıyla İslâmiyet bir etnik grubun inancı olmaktan çıkarak yaygınlık kazanmış ve evrensel bir din niteliği kazanmıştır.  İnsanlık tarihinin hikâyesine bakıldığında bütün mücadelelerin altında yatan temel sebebin devletlerin ve kişilerin iktidar ve hâkimiyet mücadelesi olduğu görülür. Tarih boyunca bu mücadelede kaybeden pek çok devlet ve halk kaybolmuş tekrar hayata dönememişlerdir. Sümerler, Hititler, Frigler, Astekler vb.

         

        Tarih sahnesine çıktıkları M.Ö. IV. binden itibaren Türkler, ilk yurtlarının bir bölümünü muhafaza ederek yeni yeni yurtlar edinmiş; pek çok farklı medeniyet ve din dairelerine girmiş; yeni kültür sentezleri üretmiş; 16 imparatorluk, yüzlerce devlet kurmuşlardır. Türklerin kurdukları devletlerin bir bölümü Tabgaç’da Çinlilere, Hazarlarda Musevilere, Bulgarlarda Slavlara devredilirken büyük bir bölümü kendi iç çatışmaları sonucunda zayıfladıktan sonra yabancılar tarafından yıkılmıştır. Türkler, kendi içlerinde çeşitlenerek bölünmüş ve her seferinde yeniden doğuşu ve kuruluşu sağlamışlardır. Yabancılardan çok birbirleriyle çatışan Türklerin medeniyet seviyeleri ve lehçeleri de birbirlerinden farklılaşmıştır.

         

        Büyük Atatürk milliyet fikrini özetle şöyle değerlendirmiştir:

         

        "Biz milliyet fikirlerini tatbikte/uygulamakta çok gecikmiş ve çok ilgisizlik göstermiş bir milletiz. Bunun zararlarını fazla faaliyetle telafiye/düzeltmeye ve tamamlamaya çalışmalıyız... Çünkü tarihî hadiseler, insanlar ve milletler arasında, hep milliyet fikrinin hâkim olduğunu göstermiştir.”

         

        "Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak, ilk önce biz kendi benliğimize ve milliyetimize bu hürmeti; hissi, fikri, ve fiilî olarak bütün davranış ve hareketlerimizle gösterelim; bilelim ki milli benliğini bulmayan milletler başka milletlerin avıdır. Millî mücadeleyi yapan, doğrudan doğruya milletin kendisidir; Milletin evlatlarıdır. Millî mücadelede şahsi hırs değil, milli izzeti nefs, gerçek saik olmuştur. Yurt sevgisi ona hizmetle ölçülür. Türkiye'nin bugünkü mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı belki daha kısa daha az kanlı olur ve daha çabuk bitebilirdi. Türkiye azim ve mühim bir gayret sarf ediyor. Çünkü müdafaa ettiği /savunduğu bütün mazlum milletlerin bütün şarkın/doğunun davasıdır ve bunu nihayete getirinceye kadar Türkiye, kendisiyle beraber olan şark milletlerinin beraber yürüyeceğinden emindir. Millet sevgisi kadar büyük mükâfat yoktur. Yurt toprağı, sana her şey feda olsun. Kutlu olan sensin.

         

        Harp, muharebe hele meydan muharebesi yalnız karşı karşıya gelen iki ordunun çarpışması değildir, ulusların çarpışmasıdır. Ulusların bütün varlıkları ile bilim ve teknik alandaki seviyeleri, başarıları, ahlakları, kültürleri, faziletleri ile kısaca göz ile görülür bütün güçleri ve varlıkları ile her türlü araçları ve olanakları ile çarpıştığı bir sınav alanıdır.

         

        Gerçek kanaatim şudur. Ulusumuzu harbe götürünce vicdanımda azap duymamalıyım. Bize milliyetperver derler. Fakat biz öyle milliyetperverleriz ki, bizimle teşrik-i mesai eden bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların bütün milliyetlerin icabatını tanırız. Bizim milliyetperverliğimiz herhalde hodbinane ve mağrurane bir milliyetperverlik değildir."

         

        Bu alıntılarda ve Büyük Atatürk’ün bütün konuşmalarında ifade ettiği şey Türk milletine karşı duyduğu sevginin sorumluluk duygusu ile bütünleşmesinden doğan hem kendine hem başkalarına saygılı Türk milliyetçiliği düşüncesidir. Türk tarihi boyunca Türk devletlerini yöneten liderler kendi milletleri için istedikleri huzuru refahı ve mutluluğu diğer halklar için de istemişlerdir. Bu sebeple güçlü Türk devletlerinin içinde daima kendi inanç ve geleneklerine göre yaşayan huzurlu ve müreffeh etnik gruplar bulunmuştur. Türk devletleri zayıfladığı dönemlerde bu etnik gruplar dış güçlerle birleşerek çöküşü sağlamakta rol oynamışlardır.

         

        Bilge Kağan’dan Atatürk’e uzanan çizgide milliyetçilik Ziya Gökalp’in de ifade ettiği gibi Türk milletini “yükseltmek” ve Atatürk’ün ifade ettiği üzere Türk milletini “sevmek ve hürmet etmek” kavramlarında çok sade, açık ve samimi bir biçimde ifade edildiği üzere, var olmak ve varlığını en iyi bir şekilde sürdürmek anlamını taşımaktadır. Bu sebeple Türk milletine açık ve gizli düşmanlık besleyenlerin ifade ettiği gibi doğu ve batı milliyetçiliklerinin içinde barındırdığı soykırım, üstün ırk, diğerlerini yok ederek yükselmek, faşist baskı ve yaklaşımlar gibi insan haysiyetiyle bağdaşmayan kabul ve değerler, Türk Milliyetçiliği ideolojisi içinde hiç bir zaman yer almamıştır. Türk milliyetçileri kendileri için istedikleri her iyiliği başka milletlere de lâyık görmüşlerdir.

         

        Hümanizm adına, bu milliyetçilik yaklaşımı fevkalâde saygıdeğer olmakla birlikte, kendi milleti adına savunma ve karşıdan gelecek karmaşık oyunlu saldırılar konusunda strateji ve uyanıklık ve karşı tezler geliştirme yeteneğinden yoksun bir alt yapı olduğunu da gözden kaçırmamak gerekir.

         

        Osmanlı Devleti’nin gerileme ve çöküş döneminde yaşanan fevkalade dramatik olayların bu gün insan hakları adına Türkiye’nin karşısına soykırım tezi olarak çıkarılması, Kıbrıs’ta 1974 öncesi yaşanan vahşet ve dehşetin fâili olarak Türk tarafının gösterilmesi gibi onlarca örnek verilebilir. Unutmamalıyız ki “Dün bugünün, bugün yarının tohumudur.” Sahip olduğumuz başkalarına saygı ve sevgiden vazgeçmeyerek, kendimize ve birbirimize de yabancılara gösterdiğimiz saygıyı ve sevgiyi göstermeyi öğrenmeliyiz. Saygı ve sevgi tek taraflı olduğu zaman karşı taraf tarafından gerek bireysel hayatımızda gerek uluslararası ilişkilerde sömürülme ortamları sağlar. Unutmamalıyız ki saygı ve sevginin karşılıklı olabilmesi ve barış ve huzur ortamları yaratması için öncelikle bireyin ve devletlerin çok güçlü ve zengin olmaları gerekir. Bugün dünyanın ABD’ye gösterdiği saygı ve sevginin arkasında demir yumruğa dayanan refah yatmaktadır.

         

        Büyük Atatürk’ün, Afet İnan’a yazdırdığı aşağıdaki görüşleri bilgi sahibi olmadan keşif ve üretim yapmadan başarıya ulaşılamayacağını anlatması açısından, bütün değerlendirmeleri gibi dikkat çekici ve yol göstericidir:

         

        "Hars mefhumunda milletlerin güç ve geç değişen bazı ırki, fikri hasletlerine, karakterlerine hasrederler ve buna çok kıymet ve ehemmiyet verirler. Mesela İstanbul'un zaptı hadisesini mütalaa ederken, diyenler vardır ki: Bizanslılar Türklerden daha medenî idiler, fakat Türklerin harsı kuvvetli olduğu için galip ve muzaffer oldular. Bu telakki ve izah doğru değildir. Hakikatte Türkler Bizanslılardan hem daha medenî idiler, hem daha ırkî karakterleri onlardan yüksekti. Medeniyet dediğimiz harsın, üç mühim unsurunu göz önünde tutarak hadiseyi mütalaa edersek, fikrimiz kolaylıkla izah edilmiş olur: "İstanbul'u zapt eden Türkler devlet hayatında elbette Bizans İmparatorluğundan çok yüksekti. Türklerin İstanbul fethinde inşa ve icat ettikleri gemiler, toplar ve her nevi vasıtalar, gösterdikleri yüksek fen iktidarı bilhassa koca bir donanmayı Dolmabahçe'den Haliç'e kadar karadan nakletmek dehası, daha evvel Boğaziçi’nde inşa ettikleri kaleler, aldıkları tedbirler Bizans’ı zapt eden Türklerin fikir ve fen âleminde ne kadar ileri olduklarının yüksek şahitleridir.”

         

        “Bizans prenslerinin Türk ordugâhlarında staj yaptıklarını, her hususta ders aldıklarını da hatırlatmak isterim. Daha Attilâ zamanında Şarki Roma İmparatorluğunun Türklerin haraçgüzârı olacak kadar siyasette ve askerlikte dûn bulunduğu malumdur. Bizans'ı zapt eden Türklerin iktisadi hayatta Bizanslıların çok ilerisinde olduğunu izaha ise hacet görülmez. Hülasa, medeniyet harstan başka bir şey değildir. Hars kavramını seciye diyebileceğimiz karakter mefhumuna indirmemelidir. Bu arz ettiğim telakki/anlayış birbirinden ayırt edilmesi güç olan, medeniyet ve harsın tarif, izah ve anlaşılmasında kolaylığı da mûcib olur.

         

        Bütün bu açıklamalar, Tanzimat’tan bugüne devam eden “Amerika’yı yeniden keşfetmeyelim” sözü ile özetlenen onlar yapsın biz kullanalım anlayışına cevaptır. Eskiyen metotları uygulayarak, Batı’nın sahip olduğu bilginin bir bölümünü ödünç alarak, ancak “gelişmekte olan ülke” sıfatına süreklilik kazandırılır, asla gelişmiş ülke sıfatına ulaşılamaz. Yönetilen olmak yerine yönetenler arasında yer almak için öncelikle stratejik düşünce tarzına geçmek, aydınlarımızın kendi tarihimiz ve kültürümüzle birlikte dünyayı doğru tanımasını sağlamak ve genç nesilleri bilgi sahibi olmaktan öte, bilgi üreten ve keşif yapabilen yaratıcılığa ulaştırmak gerekir.

         


Türk Yurdu Eylül 2011
Türk Yurdu Eylül 2011
Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele