Süleyman Demirel’in Dış Politika Anlayışı

Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

        Yakın dönem Türk siyasi tarihinin en önemli şahsiyetlerinden biri olan Süleyman Demirel, Türkiye’nin gelişimi adına ilmi ve siyasi pek çok alanda önemli işlere imza atmıştır. Kendine has üslubu, halktan biri olması ve devlet politikalarını yönlendirme konusundaki aklıselim tutumları nedeniyle Türkiye tarihinde önemli bir yer edinen mümtaz bir devlet adamıdır. Siyasi hayatı sürekli bir iniş-çıkış içinde geçen Süleyman Demirel, karşılaştığı sorunların üstesinden gelmeyi başarmıştır. Askeri darbeler, ekonomik krizler, çeşitli iç ve dış politika sorunlarıyla geçen yaklaşık yarım asırlık bir dönemde Süleyman Demirel, dalgalı bir denizde gemiyi idare etmek durumunda kalmış ve bu misyonunu başarılı bir şekilde tamamlamıştır. Her ne kadar kimi konularda eleştiriler alsa da (eleştirilmeyen hiçbir siyasi yoktur) genel anlamda başarılı bir devlet adamıdır. Zira Süleyman Demirel’in görev yaptığı dönemler genelde Türkiye’nin zorlu sınavlardan geçtiği günlere denk gelmiştir. 1971 Muhtırası, Kıbrıs Barış Harekâtı, 1980 Müdahalesi, Körfez Savaşı, Balkanlar’da yaşanan çatışmalar, Azeri-Ermeni Savaşı, SSCB’nin yıkılması ve Türk Cumhuriyetleri’nin bağımsızlıklarını kazanmaları gibi pek çok önemli olay Süleyman Demirel’in ne denli önemli sorunlarla karşı karşıya kaldığını ortaya koymak adına verilebilecek önemli tarihsel gelişmelerden bazılarıdır.

         

                    Bu çalışmada Süleyman Demirel’in dış politika anlayışı ortaya konmaya çalışılacaktır. Yaklaşık yarım asırlık bir siyasi geçmiş söz konusu olduğu için bu analizi zorlaştıran kimi sorunlar ortaya çıkmaktadır. Öncelikli olarak Süleyman Demirel’in siyasi hayatı hem Soğuk Savaş dönemi hem de sonrasını kapsadığı için değişen dünya koşullarının Süleyman Demirel’in dış politika anlayışı üzerinde doğal olarak etkide bulunduğu söylenmelidir. Yine benzer şekilde karşılaşılan dış politika sorunlarına yönelik tutumlar arasında, mevcut sorunun içeriği ve içinde bulunulan zaman diliminin koşulları nedeniyle de farklılıklar bulunmaktadır. Bu nedenle tek bir anlayıştan öte, çeşitli yaklaşımlar sonucu şekillenen bir “politika yapma tarzından” bahsedilebilir. Bu bağlamda çalışmada, Süleyman Demirel’in dış politika anlayışını somutlaştırmak adına örnek bir olay seçilmiş ve bu örnek olaydan hareketle dış politika anlayışı analiz edilmeye çalışılmıştır.

         

                    Çalışmanın birinci bölümünde Süleyman Demirel’in siyasi hayatı önemli kırılma noktalarından hareketle irdelenecektir. Çalışmanın ikinci bölümünde ise Süleyman Demirel’in dış politika anlayışı “Dağlık Karabağ Sorunu” örneğinden hareketle ele alınacaktır. Örnek olaydan hareketle yapılacak olan nihai değerlendirme ile çalışma sonlandırılacaktır.

         

         

        Süleyman Demirel’in Siyasi Hayatına Genel Bir Bakış

         

        Isparta’nın Atabey ilçesine bağlı İslamköy’de doğdu. İlköğrenimini doğduğu köyde, ortaokul ve liseyi Isparta ve Afyon’da bitirdi. Şubat 1949’da İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi’nden mezun oldu. Aynı yıl Elektrik İşleri Etüd İdaresi’nde göreve başladı. Önce 1949-1950, daha sonra 1954-1955 yıllarında Amerika Birleşik Devletleri’nde barajlar, sulama ve elektrifikasyon konularında ihtisas yaptı. 1954 yılında Barajlar Dairesi Başkanı, 1955 yılında da Devlet Su İşleri Genel Müdürü oldu. 1962-1964 yılları arasında serbest müşavir-mühendis olarak çalıştı. Aynı yıllarda Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde su mühendisliği konusunda dersler verdi.[1]

         

            Türk siyasi yaşamının en önemli liderlerinden biri olan Süleyman Demirel, Demokrat Parti’nin en başarılı teknokratlarındandı. Süleyman Demirel, Devlet Su İşleri Genel Müdürü olarak Demokrat Parti döneminde, Bakanlar Kurulu toplantılarına sık sık çağrılmaktaydı. Süleyman Demirel’den ülkenin su ve elektrik sorunu hakkında görüşleri alınmaktaydı. Bir toplantı sonrası Adnan Menderes, bakan arkadaşlarına şunları söylemişti: “Bu çocuğa dikkat edin, geleceğin Başvekilidir.” Süleyman Demirel, 27 Mayıs sonrası Adnan Menderes’in idamı üzerine siyasete atıldı. “Asker olmasam Adalet Partisi’nin kuruluşunu ben gerçekleştirirdim.” diyen Süleyman Demirel, 1962 yılında yapılan Adalet Partisi I. Büyük Kongresi’nde Genel İdare Kurulu üyeliğine seçildi ve Teşkilat Başkanlığı’na getirildi. Celal Bayar’ın Kayseri Cezaevi’nden çıktığı 23 Mart 1963 günü Adalet Partisi Genel Merkezi taşlandı. Bu olay sırasında genel merkezde olan Süleyman Demirel, Adalet Partisi Genel İdare Kurulu üyeliğinden istifa ederek siyasete ara verdi. 6 Haziran 1964’te Adalet Partisi Genel Başkanı Ragıp Gümüşpala’nın ölümü üzerine 27 Kasım 1964’te yapılan Adalet Partisi II. Büyük Kongresi’nde genel başkanlığa adaylığını koydu.[2] 28 Kasım 1964 tarihinde bu partiye genel başkan seçilmesinin ardından, kurulmasını sağladığı ve Şubat-Ekim 1965 tarihleri arasında görev yapan koalisyon hükümetinde Başbakan Yardımcısı olarak görev aldı. 10 Ekim 1965’de yapılan genel seçimlerde başında bulunduğu Adalet Partisi, yüzde 53 oy alarak tek başına iktidar oldu. Bu seçimlerde Isparta Milletvekili olarak Parlamento’ya girdi ve Türkiye’nin 12. Başbakanı olarak hükümeti kurdu. Bu hükümet 4 yıl sürdü. 10 Ekim 1969 tarihindeki genel seçimlerde de Adalet Partisi yine tek başına iktidar oldu. Böylece, 31. Hükümeti kurdu. Daha sonra, parti içi bir kriz dolayısıyla 32.  Hükümeti kurmak durumunda kaldı. 12 Mart 1971 muhtırası üzerine, başbakanlık görevini bıraktı. 1971 ile 1980 arasında, 1975, 1977 ve 1979’da 3 defa daha hükümet kurdu. 12 Eylül 1980 müdahalesi üzerine görevi bıraktı ve 7 sene yasaklı olarak siyaset dışı kaldı. 6 Eylül 1987’de yapılan halk oylaması ile yasaklar kaldırıldı ve 24 Eylül 1987 tarihinde, Doğru Yol Partisi Genel Başkanlığı’na seçildi. 29 Kasım 1987’de yapılan genel seçimlerde Isparta Milletvekili olarak tekrar Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girdi. 20 Ekim 1991 tarihinde yapılan genel seçimler sonrasında, Doğru Yol Partisi ile Sosyal Demokrat Halkçı Parti’nin bir araya gelerek kurduğu 49. Hükümet’te Başbakan olarak görev aldı. 16 Mayıs 1993 tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye’nin 9. Cumhurbaşkanı olarak seçildi. Süleyman Demirel bu görevi, 16 Mayıs 2000 tarihine kadar sürdürdü.[3]

 

            Süleyman Demirel’in Cumhurbaşkanlığı sonrasında merkez sağın iki önemli partisi Doğru Yol Partisi ve Anavatan Partisi’nin liderlerinin birbirlerini siyasetten silmek için izledikleri politikalar, merkez sağda önemli bir gerilemeye neden oldu. Bu gerilemede yolsuzluk, yozlaşma, güvensizlik gibi etkenlerin yanında, ideolojik söylemlerdeki boşluğun etkisi de vardı.[4] Fakat tüm bunların yanında Türkiye’de merkez sağı bu denli güçlü kılan kişinin Süleyman Demirel olduğu bir kez daha anlaşılmıştır. Merkez sağda yaşanan bu boşluğu Adalet ve Kalkınma Partisi doldurmuş ve 2000’li yılların başlarından itibaren Türkiye’deki merkez sağ oylarını toplayabilmiştir.

 

                    30 yaşında genel müdür, 40 yaşında önce parti genel başkanı, sonra başbakan olmuş; 12 seneye yaklaşan başbakanlık görevinde, Türkiye’nin kalkınması ve gelişmesine çeşitli hizmetlerde bulunmuştur. Süleyman Demirel’in tek başına iktidar olduğu 1965-1971 döneminde Türkiye ekonomisi ortalama yıllık yüzde 7 oranında büyümüştür. Türkiye’nin en genç genel müdürü, en genç başbakanı ve İsmet İnönü’den sonra en uzun başbakanlık yapmış kişisi olan Süleyman Demirel, Cumhurbaşkanlığı görevini tamamladıktan sonra aktif siyaseti bırakmıştır.[5]

         

         

Süleyman Demirel’in Dış Politika Anlayışı

 

        Süleyman Demirel’in dış politika anlayışı aslında “merkez sağ” olgusunda gizlidir. Zira Süleyman Demirel Türkiye’de merkez sağı temsil etmiş olan en önemli şahsiyetlerden biridir. Bu kapsamda merkez sağ dendiği zaman ne anlaşılması gerektiğine değinmekte yarar vardır. Merkez sağ ve diğer sağ partileri birbirinden ayıran nokta, aşırılıklara olan uzaklıklarıdır. Merkez sağ partiler aşırılıklara tam anlamıyla kapalı iken; diğerleri ise aşırılıkları belli bir oranda kendi bünyelerinde toplayabilen, aşırılıklara daha hoşgörülü partilerdir. Merkez sağ her şeyi orta yolunda, her şeyi dengesinde tutmaktır. Merkez sağ partilerin halka yakın olmaları ülkemizdeki kültürel farklılıkları birleştirmiştir. Merkez sağdaki en temel unsurlar, yerli değerlerle evrensel değerler arasında uyumun sağlanabilmesi ve halkı devlete ve siyasi yaşama bağlayan köprülerin kurulmasıdır.[6]

         

         

                    Bu kapsamda Süleyman Demirel’in dış politika anlayışının merkez sağ geleneği çerçevesinde şekillendiği söylenebilir. Bu anlayışın üç temel bileşeni vardı: “Realizm”, “Aşırılıklara Karşı Olma” ve “Denge”. Realizmden kasıt Süleyman Demirel’in birkaç istisna dışında olaylara duygusal tepkiler vermemesi ve realist bir perspektiften bakabilmiş olmasıdır. Aşırılıktan kasıt ise özellikle dini ve milli söylemler ve eylemlerde hep bir orta yol izlenmiş olmasıdır. Bu iki temel prensibin doğal sonucu olarak Süleyman Demirel’in dış politika anlayışının özünü küresel, bölgesel ve ülkesel ölçeklerde kendini gösteren dengeli yaklaşımların oluşturduğu görülmektedir.

         

         

        Süleyman Demirel’in Dış Politika Anlayışını Ortaya Koyan Bir Örnek Olay: Karabağ Sorunu ve Süleyman Demirel’in Yaklaşımı

         

        Süleyman Demirel, Dağlık Karabağ Savaşı’nın en kritik dönemlerinde Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanıdır. Tek başına hükümeti oluşturacak sayıyı bulamadığından SHP Lideri Erdal İnönü ile 20 Kasım 1991’de koalisyon hükümetini kurmuştur. Mesut Yılmaz hükümetinin sonrasında daha önce birçok defa başbakanlık yapmış olan Süleyman Demirel, yeniden başbakanlık koltuğuna oturmuştur. Hükümeti kurmasıyla beraber Türkiye’nin mevcut siyasi ve bölgesel sorunlarını kucağında bulmuştur. Yeni kurulan Türk Cumhuriyetleri, terör hadiseleri, Körfez Krizi, Bosna-Hersek Savaşı ve nihayetinde iç siyasi çekişmeler ve zayıf ekonomi Süleyman Demirel’in koalisyon hükümetinin karşılaştığı en ciddi sorunlar idi. Daha kötüsü Azeri-Ermeni çekişmesi bağımsızlıkla beraber yeniden alevlenmiş ve Karabağ Meselesi’yle Ermeni sorunu yeniden dünya gündemine taşınmıştı. Bir taraftan “SSCB’nin çöküşüne hazırlıksız yakalandık!” değerlendirmesi gazetelerde, toplantılarda sık sık kullanılmaktayken diğer taraftan yeni hükümeti kurmakla görevli Süleyman Demirel, Mesut Yılmaz’a “giderayak Moskova’yla aramızı bozacak bir tanıma kararı (Azerbaycan’ın bağımsızlığını tanıma) almamalarını” istemişti. Süleyman Demirel kendi dış politikasını belirlerken dünyadaki büyük devletlerin hareketlerine muhalif olmamaya özel itina göstermiş Azerbaycan’ı tanıma konusunda da “Büyük devletler o yöne (tanıma) gitmedikçe bizimde adımlarımızı çok iyi atmamız lazımdır” diyerek bunu açık yüreklilikle ortaya koyabilmiştir.

         

                    Aslında Süleyman Demirel, Türkiye’nin asırlık Ermeni sorununun olduğunu iyi bilen birkaç politikacıdan biriydi. Turgut Özal, Ermenistan’ı ve Ermeniler tarafından dile getirilen iddiaları küçük gören çıkışlar yaparken Süleyman Demirel, cumhurbaşkanının bu çıkışlarını sürekli tekzip etmekteydi. Turgut Özal’ın askeri müdahale talepleri Başbakan Süleyman Demirel tarafından askeri müdahale Müslüman-Hristiyan çatışmasına yol açabilir, bu da Türkiye'yi bölgenin dışına ve 20 sene geriye atabilir gerekçesiyle reddediliyordu.

         

                    Süleyman Demirel, kamuoyunun hissiyatını çok iyi tahlil eden bir devlet adamıdır. Hassas konularda diri laflar ederek kamuoyunun tepkisini göğüsleyebilmiştir. Karabağ ile ilgili olarak “Dünyayı ayağa kaldıracağız” diyen Başbakan Süleyman Demirel, Başta ABD olmak üzere dünya devletlerinin dikkatini bölgeye çekmek istemiştir. ABD Başkanı George Bush ile de konuyu görüşmüş ve ABD yönetimi yaptığı açıklamada George Bush’un Dağlık Karabağ’daki gelişmelerden kaygı duyduğu, soruna barışçı çözüm bulunması için tarafların derhal ateşkes ilan etmesini istediği bildirilmiştir.

         

                    Dağlık Karabağ Sorunu’nun düğümlendiğini gören Başbakan Süleyman Demirel çok sağlıklı politikalar yürütülememesinin bir sebebini de haklı olarak Azerbaycan’ın iç yapısına bağlamıştı. Süleyman Demirel; “Bütün olay Azerbaycan’ın iç istikrarına bağlı. Olayın bu noktaya gelmesi de Azerbaycan’ın iç istikrarından kaynaklanıyor. 3-5 ay içinde ülkede başkanlık 4-5 kez değişiyorsa buna istikrar denilemez.” sözleriyle de bu durumu özetlemiştir. Süleyman Demirel, “Azerbaycan askeri yardım isterse ne olur?” şeklindeki soruya da; “Böyle bir talep yok, olma ihtimali de yok. Olaya dünya sahip çıkmıştır. Ama yine kan dökülmeye devam edilirse, demokratik dünya güç kullanımına karar verdiğinde biz buna katılırız. Bu Türkiye’nin güçsüzlüğü değil. Dünya ile birlikte hareket etme isteğidir.” ifadeleriyle Azerilerin müdahale ümitlerini de askıya almıştı.

         

                    Süleyman Demirel, Azerbaycan iç siyasetini çok yakından takip edip kişisel etkinliğini kullanmaktaydı. Süleyman Demirel, Ebulfeyz Elçibey ile çalışılıp sorunların aşılacağına inanmıyordu. Türkiye’nin gücü nispetinde büyük devletleri küstürmeden, Azerbaycan’ın bağımsızlığına geçiş aşamasındaki çalkantıları durdurabilecek, Ebulfeyz Elçibey’e göre daha realist ve ılımlı gözüken Haydar Aliyev, Süleyman Demirel tarafından desteklenmiştir. Turgut Özal ise, yüzünün Batıya dönük olması, Boris Yeltsin yönetimindeki Rusya’ya karşı tavrı nedeniyle Ebulfeyz Elçibey’i desteklemiştir. Turgut Özal “Elçibeyci”, Süleyman Demirel “Aliyevci” olarak biliniyordu. Turgut Özal’ın yapacağı bir şey yoktu; ipler ve dış politika Başbakan Süleyman Demirel’in elindeydi.

         

                    İlişkilerde asıl dönüşüm ise Şubat 1994’de Haydar Aliyev’in Ankara’ya, karşılıklı yabancılaşmayı sona erdiren bir resmi ziyarette bulunması ile başladı. Bu ziyaret aslında Haydar Aliyev yönetiminin Rusya’ya yakınlaşma politikasından aşamalı olarak vazgeçtiğinin ve Batı ve bu anlamda Türkiye ile yakınlaşmanın somut belirtisiydi. Haydar Aliyev 8–10 Şubat tarihlerinde gerçekleştirdiği iki günlük resmi ziyareti sırasında, Türkiye Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’le 10 yıl süreli bir dostluk ve işbirliği anlaşmasının yanı sıra, ticaret, yatırım ve bilimsel ve kültürel işbirliğini öngören 15 maddelik anlaşmayı da imzaladı.

         

                    Antlaşmanın imzalanmasından sonra Haydar Aliyev’le Süleyman Demirel arasındaki ilişkiler daha da ilerleyerek birbirlerini kardeş gibi görmeye başlamışlardı. Süleyman Demirel 1995’te Haydar Aliyev’e karşı yapılacak olan darbeyi haber vererek önlemesi ikisinin arasındaki kardeşliğin tescili olmuştur. Aslında bu tür darbeler Haydar Aliyev’in gücünü perçinlemek için yapılmış siyasi manevralardır. Bu darbe senaryoları üçüncü dünya ülkelerinde liderler tarafından sıklıkla denenir. Haydar Aliyev, Süleyman Demirel’den de aldığı güçle, ülkesini kısa sürede siyasi krizlerden uzak, refah seviyesi yükselen istikrarlı bir ülke konumuna getirmiştir.

         

                    Süleyman Demirel, Haydar Aliyev ile ilişkilerini gün geçtikçe geliştirmiş, birbirlerini “kardeş” olarak gördüklerini her defasında vurgulamışlardır. Bu ikili sayesinde Türkiye–Azerbaycan münasebetleri daha önce hiç olmadığı şekilde gelişmiştir. Öyle ki iki devlet arasındaki ilişkiyi Süleyman Demirel ve Haydar Aliyev “İki Devlet Tek Millet” şeklinde değerlendirmişlerdir. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakan Tansu Çiller ile Haydar Aliyev arasındaki soğukluğa rağmen iki devlet arasındaki münasebetleri canlı tutmayı başarabilmiştir. Haydar Aliyev’in Batı ile münasebetlerini geliştirmesini sağlayan Süleyman Demirel, zor günlerinde Aliyev’in yanında olmuş ve Haydar Aliyev’e karşı yapılması planlanan darbeyi de önceden ona haber vermiştir. Haydar Aliyev bu olaydan sonra Süleyman Demirel’e daha çok güven duymaya başlamıştır. İki cumhurbaşkanının karakteristik yapıları ve politik algılamalarının birbirine paralel olmasının da iki devlet arasındaki münasebetlere müspet etkisini de göz ardı etmemek gerekir.[7]

         

         

        Sonuç Yerine

         

        Süleyman Demirel ve Haydar Aliyev’in temellerini attığı ‘İki Devlet Tek Millet,’ anlayışı iki önemli devlet adamının zor dönemlerden geçerken krizlerin fırsata dönüştürülebildiğinin somut bir örneğidir. Zira, o dönemde sıklıkla dillendirilen Türkiye’nin Ermenistan’a müdahalesi gibi duygusal talepler dönemin koşulları içinde iki devleti de felakete sürükleyebilecek nitelikteydi. Zira, o dönemde bölgede ortaya çıkabilecek olası bir savaş Rusya ve ABD gibi iki ülkenin olaya müdahil olmasına ve savaşın genişlemesine sebep olabilirdi. Bağımsızlığını yeni kazanmış bir ülkenin bu statükosu tehlikeye girmiş olacak, aynı zamanda Türkiye ekonomik ve siyasi olarak belki de elli yıl geriye gidecekti. Devlet politikalarının böylesi duygusal ve tepkisel girişimler sonucu yara alacağını öngören Süleyman Demirel, dönemin koşulları içinde böylesine bir müdahaleye karşı çıkmış ve sorunun diplomatik yollarla çözümü adına girişimlerde bulunmuştur. Ayrıca, iki ülke ilişkilerinin geliştirilmesi konusunda son derece aktif bir rol oynamış olan Süleyman Demirel, ne kadar önemli bir devlet adamı olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur.

         

        Bu örnek olaydan hareketle Süleyman Demirel’in dış politika anlayışının en önemli yönünün “realizm” olduğu söylenebilir. Süleyman Demirel’in siyasi hayatını şekillendiren bu realist anlayış, duygusal yaklaşımlar sonucu Türkiye’yi sıkıntıya sokacak pek çok girişim önünde set olmuştur. Bu realist anlayışın uzantısı olarak Süleyman Demirel’in dış politika anlayışını ortaya koyan ikinci önemli özellik sorunlara ani tepkiler vermemesi ve uzun dönemli bir anlayışla sorunlara yaklaşmasıdır. Böylesi bir anlayış, sorunun karşılaşıldığı dönemde kamuoyunun ve medyanın ve hatta kendi siyasi partisine üye kimi kişilerin bile tepkisini çekse de Süleyman Demirel, bu tepkileri göğüsleyebilmiş ve ülke çıkarları adına bu tepkileri yumuşatmayı başarmıştır. Süleyman Demirel’in dış politika anlayışının üçüncü temel özelliği Türk dünyasına verilen önemdir. Süleyman Demirel, Türk dünyasının birlik içinde hareket etmesi ve gelişimi adına oldukça aktif bir çaba harcamış ve Türk dünyasında saygın bir yer edinmiştir. Hatta Süleyman Demirel’in realist çizginin dışına çıktığı tek konunun da Türk dünyası olduğu söylenebilir. Süleyman Demirel’in Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte bu yeni dönemin heyecanına katılmış ve başbakanlığı döneminde dile getirmiş olduğu “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Türk Dünyası” söylemi ile hafızalara kazınan anlayışı uzun yıllar tartışılmıştır. Süleyman Demirel’in siyasi hayatı boyunca realist anlayışının dışında duygusal olarak dile getirmiş olduğu bu söylem kimi yazarlarca ütopik bulunmuş ve zamanlama nedeniyle de eleştirilmiştir. Türkiye’nin emperyalizm karşıtı bir anlayışla kurulduğu ve bu nedenle bu tarz emperyal söylemlerin kullanılmaması gerektiğini savunanlar da olmuştur. Fakat Süleyman Demirel Soğuk Savaş döneminde hayal edilemeyecek bir olayın yani Türk Cumhuriyetleri’nin bağımsızlıklarını kazanması karşısında kayıtsız kalınamayacağı gerçeğinden hareketle böylesi bir söylemde bulunduğu düşünülebilir.

         

        Süleyman Demirel’in dış politika anlayışını ortaya koymak adına vurgulanması gereken son nokta, dış politikada şahsi görüşlerin, mevcut siyasi ve ekonomik koşulların, küresel dengelerin ve her olayın kendine has özelliklerinin göz önünde bulundurulması gerektiği, fakat tüm bunların ötesinde bir devleti devlet yapan en önemli unsur olan “devlet politikası” haline getirilmiş bir dış politika çizgisinin takip edilmesi gerekliliğidir. Süleyman Demirel’in dış politika anlayışında da temel etkenin her olaya “devlet politikası”nın sürekliliği içinde bakılabilmiş olması olduğu söylenebilir. Zira Süleyman Demirel, Turgut Özal, Tansu Çiller, Tayip Erdoğan gibi isimler zamanı geldiğinde bu bayrağı taşıyan isimlerdir. Önemli olan bayrağın hedeflenen yöne götürülmesidir. Süleyman Demirel bayrağı hakkıyla taşıyabilmiş değerli bir devlet adamı olarak Türkiye tarihindeki yerini alacaktır.

         

         


        


        

        [1] http://www.mfa.gov.tr/suleyman-demirel.tr.mfa


        

        [2] Hüseyin Çavuşoğlu, “Anavatan Partisi İle Doğru Yol Partisi'nin Karşılaştırmalı Analizi”,  Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 2010,  Cilt: 9, Sayı: 1, s.20-21.


        

        [3] http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=8


        

        [4] Hüseyin Çavuşoğlu, “Anavatan Partisi İle Doğru Yol Partisi'nin Karşılaştırmalı Analizi”,  Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 2010,  Cilt: 9, Sayı: 1, s.28.


        

        [5] http://www.yasamoyunu.net/biyografi/22429-suleyman_demirel_kimdir_biyografisi_siyasal_yasami.html


        

        [6] Hüseyin Çavuşoğlu, “Türk Siyasi Hayatında Merkez Sağ Çizginin Tarihi”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 2009, Cilt: 19, Sayı: 2,  s. 265-266.


        

        [7] Yakup Hurç, “Türkiye’nin Karabağ Politikası”, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi, 2008, s.74-79.

         


Türk Yurdu Eylül 2011
Türk Yurdu Eylül 2011
Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele