Türk Siyasetinde Adnan Menderes

Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

        Adnan Menderes 1961’de idam edildiğinde, bu yılın son iki hanesindeki rakamları da hayatından düşürmüş ve 61 yıllık ömrünü acı bir sonla tamamlamıştı. İktidarının son birkaç yılında onun hayranları ve siyasî hasımlarının sevgi-nefreti ifrat ve tefrit ölçüsünde idi. Ama idamı sonrası, tard edilmesine ve ölümüne engel olamayan ve ellerinden bir şey gelememiş sessiz çoğunluk, ondan bahseden veya temsil iddiasında olan siyasî parti ve hareketlere yönelmiş, teveccüh göstermiş ve onun anısını hep yaşatmıştır. Geçen onca yıla rağmen Türk siyasetinde onun izlerini görmek mümkündür. Kalkınma, inşa, ekonomik büyüme gibi olumlu işler çağrıştıran Menderes’in siyasî mirası Türkiye’deki merkez sağ partiler üzerinde hâlâ hatırı sayılır ölçüde etkilidir. En azından bu tür partiler, “sıradan” insanların hak sahibi vatandaş olduğunu hatırlatan bir lider olarak onu hep saygıyla anar. Vicdanlı siyasî hasımlarının bile tiksinme jestiyle hatırlayacakları Menderes’in idamı, iktidardayken yaptığı mukadder kimi hataların, işlediği bazı “günahların” üstünü örterken insanî boyutuyla masum ve mahzun bir figür olarak toplumsal belleklere kazınır. Öte yandan Menderes’in idamı onu, Türk siyasetinde demokrasiyi kesintiye uğratan darbeler döneminin trajik bir simgesi yapacaktır. Menderes’in ölümünden yıllar sonra -1990’da- İstanbul’da yapılan devlet töreniyle Vatan Caddesindeki anıt mezara gömülerek siyasî itibarının iade edilmesine çok az kişi karşı çıkmıştır. Daha sonraki yıllarda da onun adına üniversite açılmış, birçok sokağa ve kamu binasına ismi verilmiştir. Menderes, bugün dahi, Türk siyasetinde geniş yığınların hürmet ettiği bir sima olmayı sürdürmektedir.  

         

         

        Erken Dönemi ve Kariyeri[1]

         

        Adnan Menderes, 1899’da o yıllarda ekonomik olarak gelişmiş bir yer olan Aydın’da doğar. Babası İbrahim Etem Bey’in kâtip olarak durumu orta hallice iken, annesi Tevhide Hanım’ın durumu ise Menderes Nehri boylarının toprak beyi olan varlıklı babası sayesinde çok daha iyidir. Anne tarafından dedesi vefat ettiğinde miras olarak daha dokuz yaşında iken Adnan Menderes’e kalan çiftliğin sınırları Aydemir’in tasviriyle dede beyin “gücü ve sözünün eriştiği”[2] kadar oldukça geniştir. Ülkenin mümbit topraklarına sahip bu yerde büyük bir çiftliğin sahibi olarak daha küçük yaşlardan itibaren tarım, onun bundan sonraki hayatının merkezinde olacaktır. 1934’te ilk önce “Ertekin” soyadını aldıysa da çok geçmeden bunu Menderes olarak değiştirmesi, bol suyuyla topraklarına verimli kılan Menderes Nehri’nin hayatına ne kadar sindiğini gösterir.

         

        Menderes, anne ve babasını onları hatırlamayacak kadar küçük yaşta kaybeder. O sıra ölebileceğini “hiç düşünmediği” ve “minik yaşına rağmen annesi gibi seveceği” kendisinden iki yaş büyük kız kardeşi de dönemin ince hastalığı verem yüzünden vefat eder. Sekiz yaşında kimsesiz kalan küçük Adnan’ı babaannesi Fıtnat Hanım yanına alıp büyütür; onu yanına İzmir’e getirir ve okula da orada başlatır. Bundan sonra artık o kendini hem Aydınlı hem de İzmirli olarak hissedecektir. Meşrutiyetin ikinci yılı 1910’da dönemin yeni açılan okullarından İzmir İttihat ve Terakki İdadisi’nin yedi yıllık kısmında orta öğrenime başlar. Birkaç yıl sonra bu okuldan ayrılarak aynı şehirdeki Kızılçullu Amerikan Kolejine geçer. Her iki okul da genç Adnan’ın politikaya karşı ilgi göstermesinde etken olur. Öğretmenleri İttihat ve Terakki Cemiyeti(İTC)’nin İzmir teşkilatına mensup kişiler olarak -örneğin Vasıf Çınar- derslerinde dillendirdikleri düşünceler cemiyetin ideallerini ve ilkelerini yansıtır. İngilizce eğitimin de yapıldığı Amerikan Kolejinde ise özgürlükçü ortamdan etkilenir. Menderes’in ileriki yıllarda çok partili sürecin sancılı günlerinde birlikte kader arkadaşlığı yapacak ve siyasî rehberi olacak Celal Bayar’la ilk kez Amerikan Kolejinde öğrenciyken tanışır. Muhtemelen 1913’te, Bayar o sıra İTC’nin mesul kâtibi olarak çalışırken, Menderes, yanında iki arkadaşıyla birlikte onun ziyaretine gidip, kolejdeki rahiplerin misyonerlik faaliyetlerinde bulunduklarını şikâyet eder. Bayar, çok sonra Menderes’in bu hareketiyle “milliyet duygularının ve dine karşı saygısının” kendisini, onunla ilk karşılaşmasında etkilediğini yazacaktır[3].

         

        1914’te başlayan Birinci Dünya Savaşı yüzünden Menderes’in orta öğrenimi yarım kalır: İdadinin son sınıfını okuduğu 1916’da zorunlu olarak askere alınır. Lise düzeyinde eğitim alanların yedek subay olduğu böyle bir dönemde Adnan Menderes, İstanbul’da aldığı askerî eğitimden sonra İzmir’e subay adayı olarak bir alayın emrine verilir ve 1917’in son günlerinde de asteğmen olur. Savaşın fiilen sona erdiği ve Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından birkaç hafta önceki günlerde Suriye-Filistin cephesine gönderilir, ancak yolda -Pozantı’da- geçirdiği hastalık yüzünden İzmir’e geri döner ve savaş sonrası ordunun terhisine kadar orada kalır.

         

        Anadolu’nun işgal görmeye başladığı 1918 sonu ve sonrası günlerde, özellikle Aydın’ın 27 Mayıs 1919’daki Yunanlarca işgalinden sonra Adnan Menderes bu kez Aydın’daki kendi çiftlik bölgesinde Yunan birlikleriyle savaşmak üzere adını “Ay-Yıldız” olarak belirledikleri küçük bir Kuvay-ı Milliye müfrezesi kurar. 1920 yılının son aylarında Ankara’nın yedek subaylar için yaptığı çağrı üzerine Aydın merkezindeki düzenli birliklerin emrinde çeşitli görevler üstlenir ve 1922’ye kadar direniş faaliyetlerinin içinde aktif olarak yer alır. İstiklâl Harbi boyunca yaklaşık üç yıl süren askerlik hizmetini yerine getirerek, 1931’de sadece cephede bulunanlara verilen kırmızı şeritli İstiklâl Madalyası ile ödüllendirilir.

         

        Yirmili yaşlarına denk gelen İstiklâl Harbi’nden sonraki o sekiz yıl boyunca -1930 yılına kadar- Menderes Aydın’a yakın Çakırbeyliği’ndeki çiftliğiyle bizzat ilgilenir. Çiftliğin başına geçtiğinde, kendini tamamen bu işe vermek için “saçını bile sıfır numaraya tıraş ettirir”[4] ve söylendiğine göre çiftliğini kısa sürede çevrenin en verimli işletmelerinden biri haline sokar.  

         

        1928’de İzmir’in herkesçe bilinen ailesi Evliyazadelere mensup Berrin Hanımla evlenir. Bu evlilikten Yüksel (1930), Mutlu (1938), Aydın (1946) olmak üzere üç oğlu olur. Menderes. Evliyazadelerden tanınmış siyasetçiler çıkmıştır. İttihatçıların önde gelenlerinden Dr. Nazım, İzmir suikast davasında hüküm giyerek 1926’da idam edilecektir. Atatürk döneminde uzunca bir dönem dışişleri bakanlığı yapmış olan T. Rüştü Aras, Berrin Hanımın teyzesiyle evlidir. Menderes daha sonra kendisinin başbakanlığı döneminde dış işleri bakanlığına getireceği ve T. Rüştü Aras’ın kızıyla evlenen Fatin Rüştü Zorlu’yla hısım olacaktır.

         

        Menderes, ilk kez siyasete 1930’da Fethi Okyar’ın kurduğu Serbest Cumhuriyet Fırkası(SCF)’nın Aydın il örgütü başkanı olarak girer. Yeni partiye “sempati ile bakan ve başarılı olmasını arzu eden” Menderes, çiftliğinden ayrılmak istemediği için siyasete uzak durmasına rağmen, Fethi Beyin ısrarı ile aktif politikaya böylelikle atılır. Sadece Fethi Beyin ikna çabaları değil, SCF’nin iktisadî görüşleri iktidarın bu yöndeki politikalarına eleştirel bir tutumu ifade ettiği için otuz yaşındaki Menderes’i çeker. Her kesimde olduğu gibi çiftçileri de olumsuz etkilemiş 1929 ekonomik buhranı, muzdarip halk nezdinde Serbest Cumhuriyet Fırkasını “kurtuluş ümidi” haline getirir.

         

        SCF’nin feshinden birkaç ay sonra Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF, sonra CHP) kendini toparlamak ister; çeşitli illere merkezden heyetler yollanır ve parlak fikirleri olan kimselerle temasa geçilir. Böylelikle gelecek vaat eden kişiler partiye alınmak istenir. Bunlardan biri de Menderes’tir. Bayar’ın başkanlığındaki heyet Aydın’a geldiğinde, ondan CHP’ye girerek görüşlerini parti içinde savunmasını isterler. Menderes de Aydın’daki parti örgütünü yeni baştan kurma şartının kabul edilmesiyle CHP safına katılmış olur.

         

        Atatürk de eğilimleri ve ihtiyaçları daha yakından gözlemlemek ve SCF’nin dağılmasından sonra farklı görüşleri dinlemek için Batı Anadolu’yu kapsayan gezisinde Aydın’da Menderes’le tanışır ve onun bazı görüşlerinden açıkça etkilenir. Önce “eski SCF’li” oldukları için CHP’nin Aydın il örgütüne gelmeyi usulen yapılan kısa bir görüşmeyle geçiştirmek isteyen Atatürk,  hemen hemen Menderes’le aralarında geçen bu “memleket sohbeti”nde daha çok kooperatifleşme, sanayileşme üzerinde yoğunlaşmış ve dört saate yakın sürmüştür. Menderes, sonraları Gazi Paşa’nın “bir paket sigarayı içtiğini” ve “dört kahve emir buyurduklarını” çok iyi hatırladığını söylerken kendisini etkilediğini anlatacaktır. Olumlu izlenimlerle oradan ayrılan Atatürk’ün Menderes için yanındakilere “Şayan-ı dikkat bir gençtir” diye söz ettiği bilinmektedir[5]. Nitekim hiç girişimi olmadığı halde 1931’in üçüncü ayında yapılan genel seçimlerde Aydın’dan mebus yapılması kendisi için bir “sürpriz” olmuşsa da, genel merkez onun ismini Atatürk’ün dikkat çekmesiyle –belki de talimatıyla- çoktan not etmişti. Bu seçimi takip eden diğer seçimler sonrası da hep Meclis’te yer alacaktır.

         

         

        Daha otuz iki yaşında iken mebus seçilerek Ankara’ya geldiğinde onun için yepyeni bir hayat başlar. Çiftliğinin önemli kısmını tapu terki yoluyla köylülere bırakmış; kendi işlerini de güvendiği kâhyasına teslim etmiştir. Onun için ilk yıllar sıradan bir mebus olarak hem başkenti hem de Meclis’i tanıma süreci olarak geçer. Bu bakımdan milletvekilliğinin ilk yılları kendisini gösterdiği bir devre olmaz. 1940’lı yılların ortalarına kadar neredeyse on beş yılın büyün bir kısmında etkin bir rol oynamaz: Meclis’teki ilk konuşması 1933’ün son ayında gümrük memurlarının görevlerini kötüye kullananlarla ilgilidir[6] ve bundan sonra da nadiren söz alır. Onun 1930’lar boyunca siyasette bilgi ve deneyimini artıran iki unsur vardır: Birincisi alt düzeyde aldığı görevler, diğeri Ankara Hukuk Mektebi’nden aldığı yüksek öğrenim. Menderes, dilekçe komisyon üyeliği, parti müfettişliği ve müşahitliği görevleri sayesinde devlet işlerinin nasıl işlediğini ve nerelerde aksadığını yakından gözlemler. Ankara Hukuk Mektebi’nde 1933’te başlayan ve 1935’te biten üç yıllık eğitimi de, her ne kadar Necip Fazıl’ın “o zamanlar diploması hayli ucuz” ve “acil tahsil ocağı”[7] diye alaycı baksa da başta belagati olmak üzere ona çok şey katar. Bu okulda hocaları arasında kendisini çok etkileyen Sadri Maksudî Arsal, Baha Kantar, M. Şeref Özkan, M. Esat Bozkurt, A. Fuat Başgil gibi devrin ünlü hukukçuları vardır[8].

         

        Adnan Menderes’in siyasette asıl temayüz ettiği yıllar, İkinci Dünya Savaşı sonrası döneme denk gelir. Savaşın ardından başlayan demokratikleşme süreci Menderes’in de siyasî kariyerinde yeni bir dönemin işareti olur. Onun tanınması da ilk kez işte bu geçiş evresinde gerçekleşir. Yaklaşık on beş yıl boyunca kendini gösterememiş bir siyasî hayattan sonra, ortaya yeni çıkan muhalefetin sözü dinlenir politikacılarından biri olur. Siyasî erkin teklif ettiği 1945 Mayıs’ında çiftçiyi topraklandırma kanun tasarısının Meclis’teki görüşmeleri sırasında aleyhteki ciddi eleştirileri onun CHP içinde muhalif kanada katılmasına vesile olur. Üstelik o sıralarda oylaması gerçekleşen bütçe kanunu tasarısına ret ve ayrıca Saraçoğlu hükümetine güvensizlik reyi vermesi onun muhalif konumunu açıkça belli eder. O güne dek cesaretle dillendirilmemiş görüşler kısa sürede siyasî bir içerik kazanarak tutumlara da yansır. Menderes, üç muhalif CHP mebusu ile 1945 Haziran’ında partinin üst yönetimine verdikleri “dörtlü takrir” denilen önerge ile partinin tüzüğü ve kanunlardan anti-demokratik gördükleri hükümlerin kaldırılmasını isterler. Menderes, daha sonraki günlerde Fuat Köprülü ile birlikte Vatan gazetesindeki yazılarıyla iktidara yönelik eleştirilerini yinelediler. CHP yönetimi sonunda Menderes’in partiden ihracına karar verir. Diğer muhaliflerin de kopuşları ile yeni bir siyasî partinin yolu açılır.

         

        Menderes’in içinde bulunduğu dört eski CHP’li muhalif 1946 yılının hemen başında Demokrat Parti(DP)’yi kurdular. Partinin kurucularından birisi olarak Menderes, Bayar’ın karizmatik liderliğindeki bu yeni partide hep özel bir yere sahip olacaktır. Onun Meclis’teki görüşme ve tartışmalarda, hükümetin incitici bir eleştirmeni olarak çok geçmeden DP’nin sözcüsü konumuna gelecektir. Meclis dışında da, hitabeti sayesinde partisinin toplantılarında kişisel hayranlarını artıracaktır.

         

        Demokratik bazı ilkelerin henüz yer almadığı 1946 genel seçimlerinde Menderes kendisinin bile haberi olmadan aday listesine alındığı Kütahya’dan milletvekili seçilerek Meclis’e girer. Aday olduğu Aydın’da ise “seçim hileleri” yüzünden seçilemediğini ileri sürerek seçim sonrasında bu konu üstünde epey durur. DP’nin kurulmasından bir yıl sonra -1947 Ocak’ında- gerçekleşen partinin ilk büyük kongresinde genel yönetim kuruluna ikinci en yüksek oyu alarak seçilir. Böylelikle DP politikalarının belirlenmesinde ilk elden sorumlusu olan bu önemli heyetin on beş üyesinden biri olur.

         

        Kuruluşundan itibaren dört yıllık döneminde DP’nin siyasî meşruiyet ve örgütlenme çabalarında temsil vaziyetinde olan Menderes’in işi kolay sayılmaz. Bir yandan çok partili hayatı kalıcı hale sokmak için hâlâ kudretli siyasî iktidarın her şeyi geri götüren kararına vardırmayacak ölçüde muhalefet edecek, öbür yanda da hükümetle partisi arasında bir muvazaa olduğu izlenimi verecek ölçülü bir ilişkiyi ortaya koyacaktır. Menderes’in 1946-1950 arasında yaptığı konuşmaları ve demeçlerinin bu iki zorluğu gidermek üzerine olduğu anlaşılır.

         

        1950 Mayıs’ında gerçekleşen Türkiye’nin ilk gerçek demokratik seçimlerinde DP’nin üstün başarısı, Menderes’in siyasî geçmişinde bir diğer dönüm noktasıdır. Daha beş yılını doldurmamış DP, 1950’deki seçim sonrası iktidara gelince partinin de başına geçerek Menderes 51 yaşında başbakan olur. Kendini o sıra “Köprülü’nün yardımcısı”[9] olarak gören Menderes’in Bayar tarafından öteki adaylara tercih edilmesi hem cumhurbaşkanlığıyla uyumlu olacağı hem de popülaritesi ile ilgili olmalıdır. Siyasî yönetimin başı ve Meclis’te büyük bir parti grubunun lideri olarak üzerine aldığı ikili görev, onun bundan sonraki yıllarda en etkili siyasî liderlerinden biri olmasını sağlayacaktır.

         

        Menderes’in başbakanlığının ilk dört yılı, gerçekten göze çarpacak kadar başarılı zamanlarıdır. Menderes’in başında olduğu için onunla anılan DP hükümetinin icraatları toplumun neredeyse tüm kesimlerinin desteğiyle benimsenir. Özellikle epey zamandır geri kalmış büyük kitle köylü kesimine yönelik hamleler peşi sıra gelir: Yol, su ve elektriğin götürülmesi, finans desteği, kredi kolaylığı, traktör ithali gibi tarımın modernleşmesine yönelik işler kırsal kesimin bu dönemi “altın yıllar” olarak yâd etmesine imkân verir. Elbette göreli iyileşme sadece tarımla ilgili değildir; hemen her alanda kısmî değişiklik gözle görülür şekilde yaşanır: Laiklik ilkesi konusundaki duyarlılık temelde değişmez, ama dinin özgürlük alanında yapılan kimi açılımlar rakipleri tarafından ödün olarak değerlendirilir. CHP iktidarı döneminde başlamış olan Batı’yla ilişkiler 1950’ler başındaki gelişmelerle daha da pekişir.

         

        Halkın çoğunluğunun gözünde 1950’nin ilk yıllarındaki hızlı büyüme Menderes’e mal edilir. Bu bakımdan, dört yıl aradan sonra yapılan 1954 seçimlerinde DP’nin daha da artan oyları Menderes’e ilişkin başarı kabul edilir. Seçim sonuçları ayrıca onun parti içindeki konumunu iyice sağlamlaştırır. Bu seçimlerde kendine yakın isimleri milletvekili seçtirterek bir çeşit bendeğan sınıfı oluşturmayı bilir. Ancak onun giderek büyüyen kişisel siyasî gücü, bundan sonraki süreçte hükümetine yöneltilen tenkitleri de tek başına göğüslemesine neden olur. Tavırlarını açıkça belli eden başta CHP olmak üzere muhalefet partilerinin ve kendi parti içindeki muhaliflerin yanı sıra bazı aydın ve basın mensuplarına gösterdiği müsamaha zamanla o nispette azalır. Bunlara karşı partiden ihraç, hapsedilme gibi cezalara göz yumar. 6-7 Eylül 1955’te İstanbul’daki bazı gayrimüslim esnafın dükkânlarının yağma edilmesine kadar varan ve kontrolden çıkan gösterilerin sonrasında, Menderes’in itibarı zedelenir. O yılın sonlarında yapılan parti grup toplantısında da parti içi muhaliflerince amansızca eleştirilerek liderliği ilk kez bu kadar ciddi biçimde sorgulanır. Adeta bir isyanla karşılaşan Menderes, çektiği istifa restiyle parti içi krizi başarıyla atlatmayı bilir.

         

        1957 seçimlerinde oylarının kısmen azalmasına karşın DP iktidarının seçimle değişmeyeceğine hükmeden bir grup cuntacı, hükümeti devirmek için gizlice harekete geçer. 1958 başında hükümete karşı komplo kurmakla suçlanan dokuz subay tutuklandığında bile soruşturmayı derinleştirmek istemeyen Menderes bunu söylenti olarak değerlendirip üstünde durmaz, dahası bu haberi orduya “iftira” sayar[10]. O hâlâ kendisinin geniş halk yığınlarının desteklediğine güçlü bir şekilde inanır.  O kadar ki 1959’un ikinci ayınca Londra’da geçirdiği uçak kazasından sağ kurtulunca bunun daha çok iş yapmak için “merhametli bir el” tarafından gerçekleştiğini söyler[11].

         

        1960 yılına gelindiğinde Menderes’in iktidarı, darbeci subayların gerçekleştirdiği 27 Mayıs müdahalesi ile son bulur. Bir gün sonra Menderes, Eskişehir’den geçtiği Kütahya’da tevkif edilerek Yassıada’ya getirilir. Darbecilerin etkisi ve denetimindeki duruşmalar sırasında Menderes pek çok suçla isnat edilir. Bu suçlamalardan en ağırı ve onun idamına gerekçe olan suçlama anayasayı ihlal etmektir. Sonuçta, darbe yargısı onu idama mahkûm eder. Onun asıl idam nedeni, darbecilerin ondan çekinmesidir. Menderes’in son mektubunda “Dirimden korkmayacaktınız!” demesi bu sezgiye dayalıdır. Çünkü darbeciler, onun geniş kesimlerce tutulan yanı ile tekrar iktidara gelip kendilerinden hesap sormasından çekinirler.

         

         

        Temel Siyasî Görüşleri

         

        Adnan Menderes de herhangi bir siyasî ideolojiye kesinkes bağlanmışlık izleri görülmez; çeşitli fikriyattan farklı etkilenmeler görülür. Yine de onun dünya görüşünü illâ “izmlerle” açıklama çabasına girersek belki onu şu iki kavram en iyi şekilde ifade eder: Popülizm (halkçılık) ve pragmatizm (yararcılık). Popülizm hakkında farklı tanımlamalar varsa da, bu akımın ayırt edici niteliğinin sayısal çoğunluğun arzusu olduğunda çok kimse birleşir. Menderes, 1946 sonrası tüm siyasî hayatı boyunca demokrasiyi çoğunluğun ortak isteği olarak algıladığı seçim sonuçlarıyla bağlantılı “millî irade”siyle bir tutar. DP ile başlayan aktif siyasî hayatında, temel düstur olarak kayıtsız şartsız millet egemenliği söylemi olan “Yeter Söz Milletindir”in savunusunu her zaman ve ortamda önemser. Böylelikle otoriter ve vesayetçi yönetim anlayışına karşı olduğunun altını çizmiş olduğuna inanır. Millî iradeye adeta tapılası bir kutsallıkla bağlı olacak kadar onu katı yapan etken, tek parti döneminin halka rağmen bazı icraat ve uygulamaları gibi görünür. Bu yüzden, daha ilk hükümet programını okurken “Milletin kabul ettiği bizim için de makbuldür” sözlerini kayıtlara geçirir[12]. Sonraki zamanda da Mecliste ve çeşitli yerlerde yaptığı konuşmalarda DP iktidarının millî iradeye dayandığını sıkça hatırlatır. Hatta kendisini eleştirenlerin, şahsına bir saldırı yapmadıklarını aslında milli iradeye karşı çıktıklarını, söyleyerek karşılık verir. Menderes, kendisini halkın genel hissiyatının temsilcisi olarak düşündüğünden onun muhalefete yüklenmesi ve hatta hiddeti bu duygusallıkla ilgili gibidir.

         

        Menderes, yetkinin kaynağı olarak gördüğü halk iradesini her kurumun üstünde görür ve bu yüzden örneğin idare cihazı dediği bürokrasiyi millete hesap vermeyen sorumsuz bir devlet kadrosu olarak amansız bir şekilde eleştirir. Menderes, yerleşik siyasî anlayışta uzun yıllardır yönetici elit bir kadronun milletin çoğunluğunun düşünce veya eğilimlerini dikkate almadığı görüşündedir. Bu anlayış onu, yaptıklarının rakipleri tarafından yanlış yorumlandığını her sezişinde, doğrudan halka gitmeye ve yaptıklarını onlara anlatmaya götürür. Kendisinde gördüğü ikna kabiliyetine güvenerek belagatiyle insanları yanına çekebileceğini düşünür. Bu yüzden iktidarının son demlerine kadar ülke içinde gezilere çıkmayı ve halkla teması çok önemser ve böylelikle halk desteğini güçlendirmek ister. O kadar ki, 1960 Nisan’ında başkentte hükümet aleyhine protesto eden üniversite öğrencilerini bile aralarına katılarak onları iknaya çabalar.

         

        Menderes’in söylemlerine sinen millî iradedeki “millîlik” sıfatı onun Türkçülük gibi ideolojik anlamda milliyetçiliğine delalet etmez. Konuşmalarında “millî” coşku ve kahramanlıkla ilgili tipik sözlerle karşılaşmak mümkündür. Örneğin, 6-7 Eylül 1955’teki olayları, Kıbrıs sorunundan doğan “millî galeyana” bağlar. Dolayısıyla Menderes’in milliyetçiliği vatanperverlikle özdeşleştirilen hissi Türk milliyetçiliğinin ötesinde sayılmaz. 1953’te gazeteci A. Emin Yalman’ın suikast girişiminden sonra milliyetçilerin önemli bir teşkilatı olan “Türk Milliyetçiler Derneği”nin kapatılması, Menderes’in kullandığı yetkiyle olur[13]. Kimileri için bu gelişme, 27 Mayıs’tan önceki sokak eylemlerinde kendisine arka çıkacak bir gençlik gücünden yoksun bırakılmasına yol açar[14]. Bu yüzden onun Soğuk Savaş ortamının bir tarafa hasım bellettiği komünistlere karşı taşıdığı duygu halini de milliyetçi bir refleksten daha çok konjonktürün belirlediği bir önyargı olduğunu söylemeliyiz. DP’nin henüz kurulmadığı sırada “komünist” olarak bilinen Sertel’lerin “Görüşler dergisine Menderes’in yazı sözü vermesi, partisinin kuruluşundan sonra yöneltilen komünistlik suçlamasına karşı şiddetli bir yalanma edasıyla sert çıkışlar yapar. Ama yukarıda belirttiğimiz gibi asıl etken bu sırada Türkiye’nin Doğu-Batı blokları arasında Batı’ya yönelmesidir. Menderes’in iktidarının daha ilk günlerinde özellikle dış politikasının belirlenmesinde komünizm karşıtlığı belirleyici olur. Türk askerlerinin Kore Savaşına yollanması, NATO ittifakına dâhil olma gelişmeleri ancak bu kapsamda açıklanabilir.

         

        Menderes’in kişisel olarak bağlı olabileceği diğer bir “izmin”, pragmatizm olduğunu belirtmiştik. Ona göre fikrin güzelliği değil doğru olması ve uygulanabilirliği önemlidir[15]. Bu dünya görüşünün anahtar kavramı da başarıyı gelişme hızıyla ölçen kalkınmacılıktır (developmentalism). Bu görüş, onu, ilk başta kırsal kalkınmaya götürür. Çünkü o, ülkenin kalkınmasında tarımın yerini en başa koymanın gerekliğine inanır. Daha 1945’te topraksız köylülere toprak dağıtılmasını öngören reform tasarısını romantik bulup, bunun tarımı daha da gerileteceğini söyleyip karşı çıkar. Tarımın ancak makineleşmesi ve topraktan anlayan “büyük” çiftçiler yoluyla endüstrileşebileceğine inanır. Ona göre tarım uzun yıllar “köylü efendimizdir” retoriğine karşın “bürokrat hükümetlerce” önemi kavranamadığı için doğa karşısında kendi kaderine adeta “Nuh zamanından kalma karasabana” terk edilmiştir[16]. Üstelik nüfusun çoğunluğu köylü olduğu için onların satın alma güçlerinin artırılmasıyla başta nakliye, kara yolu, su işleri ve traktör olmak üzere diğer üretim alanlarının ardı sıra olumlu etkileneceğini düşünür. Nitekim Menderes’in 1950’ler ortasında belirgin ölçüde köylü kalkınmasını gerçekleştiğini düşünerek büyük bir heyecanla önce baraj ve sonra da imar/bayındır işlerine kalkışması bu yüzdendir. Yine bu pragmatik anlayışlarla Menderes bazı politika değişikliğine kolayca geçer. Örneğin başbakanlığının daha ilk günlerinden itibaren istekli olarak özel sektörü destekleme çabalarının kısa bir süre sonra sonuçsuz kaldığını gördüğünde, devlet olarak inisiyatifi almanın doğru olduğuna kani olur[17]. 1950’lerin başında bazı itirazlara rağmen yabancı sermayeyi teşvik yasasını çıkartması da yine onun pragmatizmiyle ilişkilendirilebilir. Bazı uygulamalardan bazen çabucak vazgeçmesine yol açacak kadar esneklik gösteren bu anlayış, onun “nurlu yarınlar” hayaliyle ilgilidir. Onun hızlı ve hemen kalkınma azmi ve heyecanı, onu eleştirenlerce uzun vadeli planlamadan yoksunluk olarak değerlendirilecektir.

         

         

        Sonuç Yerine

         

        1958 Şubat’ında Amerikan Time dergisi Menderes’i kapak yaptığında onun şu sıfatını öne çıkartır: “Sabırsız müteahhit”[18]. Dışarıdan bir göz olarak Time dergisinin o sıra başbakanlık mevkiinde olan birisini -neredeyse sekiz yılı bulan dönemdeki icraatlarıyla ilişkili olarak- işte bu tanımlamayla özetler. Eğer 1961 Eylül’ündeki idamından sonra aynı dergi uzunca bir yazıyla Menderes’i yeniden ele alsaydı; belli ki Türkiye’nin yakın tarihine damgasını vuran bir politikacı olarak değerlendirecekti. Hele şimdilerde yapılabilecek analitik bir incelemede onun Türkiye’de demokratik siyaset denilince akla gelen ilk isim olduğu belirtilecekti. İhtimalli son iki cümleyi Time dergisine bağlayarak sarf etmem sebepsiz değildir. Ülkemizdeki his ve önyargılarının beslediği içsel didişmeler bir kenara bırakılarak yapılacak nesnel bir Menderes değerlendirmesinde, onun Türkiye’deki demokratik siyasetin hatta ilk lideri olduğunu teslim etmemiz gerekir. Demokratik siyaset, devletin keyfiliğine karşı insan haklarını kurumsal güvencelere bağlama arayışıyla ilgilidir. Oysa Türkiye’de, siyaset, uzunca bir süre daha çok devletin nimetlerinden pay kapma ve devleti topluma karşı savunma olarak uygulanagelmiştir. Bu çerçevede Menderes, tek partili rejimden demokratik bir sisteme geçişin en büyük pay sahibi olarak Türk siyasetinde sırf bu yanıyla bile hep anılmaya değer bir lider olacaktır.

         

        

         


        


        

        [1] Adnan Menderes’in belgeli biyografik bilgileri için bana ait şu inceleme kitabıma bakılabilir: Süleyman İnan, Muhalefet Yıllarında Adnan Menderes, Liberte Yayınları, Ankara, 2006.


        

        [2] Şevket Süreyya Aydemir, Menderes’in Dramı, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2000, s.62.


        

        [3] Celal Bayar, Başvekilim Adnan Menderes, (Hazırlayan: İsmet Bozdağ) Tercüman Gazetesi Yayınları, İstanbul 1968, s.21-23.


        

        [4] Muammer Yaşar, Aydın Menderes Anlatıyor, 1960 Acılı Günler, Tekin yayınevi, Ankara, 1987, s.124.


        

        [5] Menderes’in kendisi hakkında yanlış haber yaptığına inandığı Akis dergisine son anda göndermekten vazgeçtiği ama Burhan Belge’nin belgeleri arasında yer alacak tekzip metninden. Bu belgenin tam metnini Aydemir, adı geçen eserinin sonuna koymuştur.


        

        [6] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre.4, İnikat.9, Celse.1, c.18-19, s.19-20.


        

        [7] Necip Fazıl Kısakürek, Benim Gözümde Menderes, Büyük Doğu yayınları, İstanbul, 1998, s.185.


        

        [8] İnan, a.g.e.,s.47-51.


        

        [9] Samet Ağaoğlu, Arkadaşım Menderes, Baha Matbaası, İstanbul, 1967, s.93.


        

        [10] Aktaran Hüsamettin Cindoruk. Davut Dursun, 27 Mayıs Darbesi, Şehir Yayınları, İstanbul, 2001, s.82.


        

        [11] Adnan Menderes’in Konuşmaları, Demeçleri, Makaleleri, (Derleyen: Haluk Kılçık), Demokratlar Klubü Yayınları, Ankara 1991,c.9, s.43.


        

        [12] Cumhuriyet, 30 Mayıs 1950.


        

        [13] Ahmet Emin Yalman, Yakın Tarihte Gördüklerim ve Geçirdiklerim, (Hazırlayan: Erol Şadi Erdinç), Pera Turizm, İstanbul,1997, s.1622.


        

        [14] Ali Fuat Başgil, bu gelişmeyi ayrıca Menderes hükümetin ilk “hatası” olarak niteler: 27 Mayıs İhtilâli ve Sebepleri, Görüp Yaşadıklarım, Yağmur Yayınları, İstanbul, 2006, s.94-95.


        

        [15] Celal Bayar, a.g.e., s.60


        

        [16] Menderes’in Kütahya’daki konuşmasından, Vatan, 22 Mart 1947.


        

        [17] Süleyman İnan, “Demokrat Parti Dönemi (1950-1960)”, Yakın Dönem Türk Politik Tarihi, (Editörler: S. İnan-E. Haytoğlu), Anı Yayıncılık, Ankara, 2007, s.129.


        

        [18] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Muamelat Genel Müdürlüğü, Yer nu: 1.9.3.

         

         

         


Türk Yurdu Eylül 2011
Türk Yurdu Eylül 2011
Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele