Tartışılan Yönleriyle İsmet İnönü Dönemi (1938-1950)

Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

                    Cumhuriyet tarihine yönelik araştırmalar giderek artmaktadır. Bu artışın arkasında akademik gelişmeler kadar, toplumun çoğunluğu için yakın dönem tarihin ilgi çekici olmasının da payı büyüktür. Çünkü aile büyüklerinden intikal eden ve canlılığını koruyan hatıralar, dinî veya siyasi sebeplerle devam eden mensubiyet şuuru ve duygusal bağlar, bu ilginin temel kaynağı olmaktadır. Bu durum tarihî şahsiyetlerin bazıları için fevkalbeşer veya cennetmekân, diğerleri için şeytan derekesinde görülmesine yol açmaktadır. Böylesi bir algılamanın en önemli mahzuru ise, hakikati ifade etme kaygısı taşımayan, sadece ticari veya ideolojik amaçla yazılan yayınların çoğalması ve kaynak kabul edilmesidir. Başka bir deyişle bilgi kirliliği giderek artmaktadır. Ancak bizim için yakın olan tarih, gelecek nesiller için uzak bir dönem olduğunda, muhtemeldir ki hakikat herkes için aynı hakikat olacaktır.

         

                    Taraftar veya karşıtı olma bağlamında Cumhuriyet tarihinin en çok tartışılan dönemi, hiç şüphesiz İnönü dönemidir. Zira sosyal, kültürel ve iktisadi alanda yürütülen politikalar, kaçınılmaz olarak Atatürk dönemi ile mukayese edilmiştir. Siyasi yapının Millî Şef sıfatıyla daha da otoriter hâle gelmiş olması ise, en çok eleştirilen husus olmuştur. Bununla birlikte İnönü’nün, Atatürk’ten sonra rejimin inkıtaya uğraması ihtimalini ortadan kaldırmış olması, Türkiye’yi İkinci Dünya Savaşı’ndan uzak tutmayı başarması ve zamanı geldiğinde tek parti yönetimini sona erdirmekten imtina etmemesi önemlidir.

         

         

                    Cumhurbaşkanlığına Kadar İnönü’nün Kısa Hayatı

         

                    İnönü 1884’de doğdu. Nüfusun yüzde 90’ının okur-yazar olmadığı bir zamanda sorgu hâkimi olan bir babanın oğluydu. Ancak, çocukluk ve gençlik yılları Osmanlı Devleti’nin en buhranlı zamanlarında geçti. Onun gibi 19. yüzyılın son çeyreğinde doğan Osmanlı aydınları, memleketi kurtarmak, savaşların felakete sürüklediği yoksul milleti selamete kavuşturmak arzusuyla büyüdüler. Hiç şüphesiz askerî yönü ağır basan bir devletin askerî öğrencileri daha çok mesuliyet duygusuna sahip oldular. Bu durum ordunun siyasete müdahil olmasını kolaylaştıran, hatta meşrulaştıran en önemli karinesidir. Nitekim Yeni Osmanlılardan İttihat ve Terakki’ye intikal eden kanunuesasî ülküsü, ordunun en çok mektepli olanları arasında taraftar buldu. İnönü, Erkânıharbiye Mektebi’nden mezun olduktan sonra bu cemiyete katıldı.

         

                    İnönü, Balkan Savaşlarından evvel Edirne’de görev yaptı. Manastır, Yanya, Preveze, Arta ve Meçova’da erkânıharp seyahati ile incelemelerde bulundu. Şubat 1910-Mart 1913 tarihleri arasında ise Yemen’de görevliydi. Hatıralarında, Yemen’de iken Balkan hadiselerini telgraf haberleri ile takip etmeye çalıştığını ve azap çektiğini, belirterek “beş yüz seneden beri hâkimiyetimiz altında bulunan bir büyük kıtanın bir tek seferde kaybedilmesi gibi milletler hayatında az görülen acıklı bir misal tarihimize kaydedildi” demektedir.[1]

         

                    Enver Paşa’nın Harbiye Nazırı ve Genelkurmay Başkanı olmasından sonra ordunun yapısı köklü biçimde değiştirildi. Başta Balkan Harbi’nde görev yapan komutanlar olmak üzere, birçok subay emekli edildi. Böylece kurmay kadroları daha genç ve daha küçük rütbeli komutanlardan oluştu. Dahası ıslahat için Alman subaylar Harbiye Nezareti’nde ve Genelkurmay’da üst düzey görevlere getirildiler. Nitekim seferberlik ve harekât işlerini idare eden 3. Şubeye Binbaşı İsmet Bey (İnönü) müdür tayin edildiği hâlde, bir müddet sonra bu makama bir Alman subay atanmış ve İnönü müdür yardımcısı yapılmıştır. İnönü, ıslahat çalışmaları ile “devletin orduda, siyasette, memleket idaresinde sır denilebilecek nesi varsa yabancı devlet memurlarına emanet edildiğini” belirtmektedir.[2]

         

                    İnönü, Birinci Dünya Harbi’nin başlamasından evvel Kâzım Karabekir’le beraber bir Avrupa seyahati yaptı. Harbiye Nezareti’nin izniyle gerçekleşen bu seyahat ile Viyana, Münih, Berlin, Paris ve İsviçre’de tarihî ve turistik yerleri gördü, incelemelerde bulundu ve Batı hayat tarzını müşahede etti. Münihli kadınların iktisadi ve sosyal hayattaki rollerini gördüğünde, “Bizim kadınlarımızın umumi hayattan uzak bulunmaları millî gücümüzü yarı yarıya azaltıyor, sözünün manasını ilk bakışta kavradım” demektedir.[3]

         

                    1915 yılında 2. Orduya Kurmay Başkanı olarak tayin edilen İnönü, Mart 1916’da İstanbul Süleymaniye’de Ayşekadın Hamam Sokağı’nda komşu kızı olan Mevhibe Hanımla evlendi. Geleneksel usulde evlendiklerine dikkat çeken İnönü, “evlenmeden evvel iki kelime konuşmadıklarını”, evlendikten sonra da “İstiklal Harbinin nihayetine kadar, hemen hemen yedi sene, nadir fırsatlarda görüşebildiklerini” belirtmektedir.[4] Buna rağmen mutlu bir yuva kurduklarını ve bu mutluluğun ömür boyu sürdüğünü ifade etmektedir. Nitekim şu sözleri yaşlılık yıllarına aittir: “Yenik düştüğüm, kendimi yalnız, terk edilmiş ve güçsüz bulduğum zamanlarda eve gelince eşimin gözlerini arardım. O gözlerin bana güven ve benimle övünç dolu olduğunu görünce dünyalar benim olurdu. Kendimi eskisinden daha güçlü hissederdim”.[5]

         

                    İnönü ile Atatürk’ün birlikte çalışmaları 1917’de başladı. Mustafa Kemal Paşa, İsmet Bey’in Kurmay Başkanı olduğu Kafkas cephesindeki 2. Ordu Kumandanı Vekili olmuştu. İnönü bilahare kolordu kumandanlığına yükseldi ve Mustafa Kemal Paşa’nın emrinde ve yakınında çalışmaya devam etti. Kısa zamanda Mustafa Kemal Paşa’nın itimadını kazandı ve bu itimat sonraki yıllarda sürecek beraberliğin de temelini teşkil etti. İki komutan daha sonra da Halep’te birlikte çalıştılar. Öyle ki Mustafa Kemal Paşa’nın 7. Ordu Kumandanı sıfatıyla memleketin geleceği ile ilgili olarak Sadrazam ve Dâhiliye Nazırı Talat Paşa ile Başkumandan Vekili Harbiye Nazırı Enver Paşa’ya gönderdiği raporun müsveddelerini İnönü hazırladı.[6]

         

        İnönü, mütarekeden kısa bir süre önce Harbiye Nezareti Müsteşarı oldu. Fakat hükûmet değişikliği üzerine 22 Kasım’da İstihzaratı Sulhiye Komisyonu’na askerî murahhas tayin edildi. İnönü, o tarihte miralay rütbesinde olduğu için yeni nazırın kendisini müsteşarlık makamına uygun bulmadığını belirtmektedir. Bununla birlikte, müsteşarlık makamına şapkasını çıkarmadan ve selam vermeden giren bir Fransız yüzbaşısına ters muamele yapmış olmasının, görevinden alınmasına etki eden sebeplerden olabileceğine işaret etmektedir.[7]

         

                    İnönü’nün İstihzaratı Sulhiye Komisyonu’ndaki görevi de kısa sürdü. Bu komisyonda, Türklerin her vilayette çoğunlukta olduğunu, Wilson ilkelerine göre Türkiye’nin Türklere ait bulunduğunu ispat edecek istatistikleri ve vesikaları toplamakla görevliydi.[8] Daha sonra atandığı Askerî Şûra Muamelatı Umumiye Müdürlüğü’nü de bir ay kadar devam ettirebildi.[9] Kendisi, “Mütarekede İstanbul’da kaldığım müddetçe bana hep tali vazifeler verilmiş, her bir vazifem bir hafta, on gün, en çok bir ay sürmüştür. Umumiyetle boş kaldım” demektedir.[10] Hiç şüphesiz İnönü’nün yaşadığı bu durum, mütarekenin yol açtığı bunalım içinde hükûmetlerin çok sık değişmesi ve İttihatçılara yönelik tepkilerle ilgilidir.

         

                    İnönü, boş kaldığı zamanlarda kitap okuduğunu, İngilizce dersler aldığını, gazetelerden ve yaptığı temaslardan memleketin durumunu takip etmeye ve gelişmeleri tahmin etmeye çalıştığını ifade eder.[11] Ancak Kâzım Karabekir’in verdiği bilgiye göre, mandacı görüşlerin tesiri altında kalmıştır. 27 Ağustos 1919 tarihli mektubunda, “memleketi parçalamadan Amerikan murakabesine tevdi etmeyi” çare olarak gördüğünü açıklar.[12] Bununla birlikte asıl tercihini Sivas Kongresi’nden sonra yaptığı anlaşılmaktadır. Nitekim 8 Ocak 1920’de resmî bir müracaat yapmaksızın ve kimseye haber vermeden, normal bir yolcu olarak Ankara’ya gittiğini, yolculuğundan Mustafa Kemal Paşa’nın bile haberdar olmadığını belirtmektedir.[13]

         

        İnönü’nün Ankara’ya gelmesinden Mustafa Kemal Paşa son derece memnun kaldı ve Heyet-i Temsiliye Erkân-ı Harbiyesi’nde görevlendirdi. Memnuniyetini Kâzım Karabekir Paşa’ya da iletti.[14] Ancak İstanbul’da Harbiye Nazırlığına Fevzi Paşa atanmış ve Erkân-ı Harbiye Reisi Cevat Paşa’nın da görevden alınması söz konusu olmuştu. Mustafa Kemal Paşa, bu makama İnönü’nün atanması için Sadrazam Ali Rıza Paşa’ya teklifte bulundu. Bu teklif kabul edilmeyerek İnönü’nün İstanbul’a dönmesi istenildi. Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Paşa’nın Harbiye Nazırı olmasını isabetli bulduğu için, İnönü’nün İstanbul’da çalışmasının daha faydalı olacağını belirterek bu isteği olumlu karşıladı. İnönü, Şubatın ortalarına doğru İstanbul’a döndü.[15] Mustafa Kemal Paşa Nutuk’ta; Yunanlıların taarruz hazırlığına karşılık bütün kuvvetleri seferber etmek gerektiğini, bunun için İsmet Bey’in İstanbul’da görev almasını, hatta Erkân-ı Harbiye Riyasetine getirilmesini istediğini belirtmektedir.[16]

         

        Misak-ı Millînin ilanı üzerine şartlar büsbütün değişmiş, İnönü’nün ifadesiyle İtilaf güçleri “muharebe ile zapt ettikleri bir şehre girer gibi, İstanbul’u yeniden işgal etmişlerdi”.[17] Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa, İnönü’yü Ankara’ya çağırdı. İnönü, derhal yola çıktığını, eşine ve annesine veda ettiğini, fakat babası evde olmadığı için göremediğini ve bir daha da görmek nasip olmadığını, cephede bulunduğu sırada öldüğünü belirtmektedir.[18]

         

        İnönü, 23 Nisan’da Ankara’da açılan Büyük Millet Meclisi’ne Edirne mebusu olarak katıldı. İşgal altındaki yerlerde seçim yapılamadığı için müntahibi sanilerin oyları ile seçilmişti. Ali Fuat Paşa, Kâzım Karabekir Paşa ve Refet Paşa gibi kumandanlar da mebus olmuşlardı. İnönü, Mustafa Kemal Paşa’nın teklifi ile Meclis tarafından Erkân-ı Harbiyeyi Umumiye Reisliği’ne seçildi. Erkân-ı Harbiye Reisliği ilk defa Meclis tarafından seçilmekte ve vekiller heyetine dâhil olmaktaydı.[19] Mustafa Kemal Paşa, Meclis Başkanı sıfatıyla yayımladığı tamimde, seçimin 25 Nisan’da yapıldığını ve Miralay İsmet Beyefendinin ittifakla seçilerek göreve başladığını duyurdu.[20] Bir hafta sonra de Fevzi Paşa Müdafaa-i Millîye Vekili seçildi. Böylece emir-komuta zinciri içinde hareket eden düzenli ordular oluşturulmaya başlandı.

         

        İnönü, Mustafa Kemal Paşa’nın isteği ile Erkân-ı Harbiye Reisliği sıfatını muhafaza ederek, 8 Kasım’da Garp Cephesi Kumandanı oldu. Kendisine soyadı olan İnönü zaferlerini kazandı, tuğgeneralliğe yükseldi. Mustafa Kemal Paşa, Birinci İnönü Zaferi’nden sonra gönderdiği tebrik telgrafında, “Bu muvaffakiyetin mukaddes topraklarımızı düşman istilasından bütünüyle kurtaracak olan kati zafer için bir mukaddime olmasını” diledi.[21] İkinci İnönü Muharebesinden sonra ise, “siz orada yalnız düşmanı değil, milletin makûs talihini de yendiniz” dedi.[22] Ancak, Yunan ordusunun yeni bir taarruzu üzerine Eskişehir’i bırakarak doğuya çekildi.[23] Bu durum mecliste büyük tartışmalara yol açtı.

         

        Sakarya Meydan Muharebesi ve Büyük Taarruz, Mustafa Kemal Paşa’nın Başkomutan olarak bizzat sevk ve idare ettiği muharebeler oldu. Bununla birlikte İnönü, bu muharebelerin her safhasında görev aldı ve başarılarına mukabil korgeneralliğe yükseldi. Akabinde Mudanya’da yapılan mütareke müzakerelerini yürütmekle görevlendirildi. Muharebe meydanında olduğu gibi, masa başında da başarılı oldu. Mustafa Kemal Paşa’nın kendisine bildirdiği mütarekeye temel teşkil edecek şartlar etrafında[24] inisiyatifi elinde tuttu ve müzakereleri sonuçlandırdı.

         

        İnönü’nün diplomatik başarısını dikkate alan Mustafa Kemal Paşa, Hariciye Vekili Yusuf Kemal Bey’le mutabık kalarak istifa etmesini ve yerine İsmet Paşa’nın seçilmesini sağladı. İnönü, böylece Lozan barış müzakereleri için baş murahhas tayin edildi.[25] Bu görev son derece büyük ve mesuliyeti o nispette ağırdı. Nitekim sonuç almak kolay olmadı. Görüşmeler iki devrede ve sekiz ay sonunda tamamlanabildi. İsmet Paşa’nın 24 Temmuz 1923’de antlaşmayı imzalaması üzerine, Mustafa Kemal Paşa gönderdiği tebrik telgrafında, “Memlekete bir silsile müfit hizmetlerden ibaret olan ömrünüzü bu defa da tarihî bir muvaffakiyetle taçlandırdınız” dedi.[26]

         

        Cumhuriyetin ilanı üzerine Mustafa Kemal Paşa, ilk Cumhuriyet hükümetini kurma görevini İnönü’ye verdi. Bu görev sonraki yıllarda da devam etti ve 30 Ekim 1923’ten 25 Ekim 1937 tarihine kadar yedi defa hükûmet kurdu. Belirtilen tarihler arasında sadece 21 Kasım 1924-2 Mart 1925 tarihleri arasında yaklaşık üç buçuk ay süren Fethi Okyar hükûmeti vardır. Böylece yaklaşık 14 yıl boyunca Başbakan olarak görev yaptı. Ancak Atatürk’ün vefatından bir yıl evvel Başbakanlıktan ayrılması, çok tartışılan bir konu oldu. İnönü, başta Hatay konusu olmak üzere çeşitli meselelere dair aralarında münakaşa olduğunu belirtmekte ve söz konusu ayrılmayı, “uzun süre beraber çalışmanın, uzun bir yorgunluk ve tartışma ortamının, bir gün bir kopmaya müncer olması tabiat hadisesidir” diye açıklamaktadır.[27] Bununla birlikte Atatürk’le irtibatlarının devam ettiğini, Ankara’da iken hemen hemen her hafta kendisini köşke çağırdığını ve hastalığı döneminde Dolmabahçe Sarayı’nda ziyaret ettiğini ifade etmektedir.[28] Ancak Atatürk’ün hastalığı döneminde, Atatürk sonrasına yönelik hesapların yapılmaya başlamasıyla birlikte, İnönü’yü tecrit etmeye çalışanlar, hatta büyükelçi tayin ederek Türkiye’den uzaklaştırmak isteyenler oldu. Fakat İnönü’nün devlet erkânı ve parti üzerindeki tesirini kırmayı başaramadılar. O kadar ki, Atatürk’ün vefatı üzerine ertesi gün TBMM’de yapılan seçimde oybirliği ile Türkiye Cumhuriyeti’nin İkinci Cumhurbaşkanı seçildi.

         

         

        İnönü Döneminin Tartışılan Siyasi Özelliği

         

        İnönü, Atatürk’ten sonra Cumhurbaşkanı olmak gibi ağır ve o nispette tarihî bir sorumluluğu üstlendiğini biliyordu. Atatürk’ün vefatını, rejimi inkıtaya uğratacak bir fırsat olarak görmek isteyenlerin de olabileceğini düşünmekteydi. Kaldı ki, Atatürk’ün yakın çevresinde yer alan ve bu sebeple Atatürk sonrasını tanzim etme hakkını kendinde gören, bir muhalefetin varlığı da söz konusuydu. Bütün bu sebeplerle İnönü, Cumhurbaşkanı seçilmesinin akabinde konumunu sağlamlaştıran ve otoritesini artıran tedbirler aldı. Sonraki yıllarda çok tartışılan ve partinin devletle, devletin de liderle özdeşliğini yansıtan Millî Şef sıfatını da böylece benimsedi.

         

         

         

  1. 1.     İnönü’nün Cumhurbaşkanı, CHP’nin Değişmez Genel Başkanı ve Millî Şef Olması

         

        Atatürk’ün vefatı zamanın ricali için ani bir olay değildir. Hastalığın seyri ve ölümcül durumu çok evvel bilindiği için meclis, hükûmet, parti ve ordu içinde, ölüm sonrasına dair çeşitli hesaplar ve değerlendirmeler yapılmıştı. İnönü’ye karşı olanların isteğine rağmen Fevzi Çakmak ve Celâl Bayar’ın aday olmayacakları biliniyordu. Zaten Çakmak milletvekili olmadığı için 1924 Anayasası’na göre Cumhurbaşkanı olamazdı. Bu durumda sistemin zorlanması veya sürecin uzaması gerekirdi. Aday yapılması düşünülen daha başka isimler de söz konusuydu, ancak, İnönü’ye karşı üzerinde mutabık kalınacak konumda değillerdi. Buna rağmen, Atatürk’ün vefatından sonra zaman kaybına müsaade edilmedi. Anayasaya göre (md.33), Meclis Başkanı vekâleten Cumhurbaşkanlığı görevini üstlenmişti, fakat ölüm raporunun derhal duyurulması gibi, Cumhurbaşkanlığı seçimi de hemen yapıldı. 11 Kasım 1938’de İnönü Cumhurbaşkanı seçildi. Böylece Türkiye’de yeni bir dönem başladı.

         

        1924 Anayasası’nın cumhurbaşkanına verdiği yetkiler, 1921 Anayasası’na göre daha sınırlıydı.[29] Ancak İnönü, Aydemir’in ifadesiyle henüz son sözün söylenmediği ve böylece kahramanlar devrinin sona ermediği[30] bir zamanda cumhurbaşkanı olduğu için, Anayasanın öngördüğünden çok daha güçlü konumdaydı. Kaldı ki, siyaset kültürünün henüz gelişmediği ve geleneksel tarım toplumu yapısının devam ettiği o yıllarda, halkın lidere bakış açısı güç ve otorite bağlamında olmaktaydı. Dolayısıyla liderin yetkisinden daha güçlü olması, çoğunluğun yadırgadığı bir durum değildi.

         

        CHP’nin Genel Başkanı, kurucu sıfatıyla Mustafa Kemal Paşa’ydı. Bu durum partinin 1927 nizamnamesinde yer aldığı gibi, 1931’de daimî hâle getirilmişti.[31] Ancak, Mustafa Kemal Paşa Cumhurbaşkanı olması hasebiyle, partinin fiilen idaresini Genel Başkan Vekili tayin ettiği İnönü’ye bırakmıştı. En önemlisi, parti tüzüğünde genel başkanın değişmezliğini kalıcı hâle getiren herhangi bir hüküm bulunmuyordu. Dolayısıyla değişmezlik hükmünün geçici olduğu veya Atatürk’ten sonra devam etmeyeceği gibi bir kanaat söz konusuydu. Atatürk’ün vefatından sonra toplanan CHP Üsnomal Büyük Kurultayında ise, İnönü Değişmez Genel Başkan seçildi ve parti başkanının değişmezliği kalıcı oldu. Yapılan tüzük değişikliği ile partinin değişmez genel başkanı; vefat etmesi, vazife yapamayacak kadar bir hastalığının sabit olması veya istifa etmesi durumunda, parti büyük kurultayının derhal toplanarak milletvekilleri arasından yeni bir değişmez genel başkan seçeceği hükmü yer aldı.[32] Böylece resmiyet kazanan değişmez başkanlık modelinin, İnönü’den sonra da devam etmesi öngörüldü.

         

        Bu olağanüstü kurultayın dikkat çeken bir başka yanı, Cumhurbaşkanı ve CHP’nin Değişmez Genel Başkanı olan İnönü’ye aynı zamanda Millî Şef sıfatının verilmesidir. Tek parti idaresini pekiştiren ve daha da otoriter hâle geldiğini yansıtan bu durum, sonraki yıllarda İnönü dönemini Atatürk döneminden ayıran en belirgin vasıf olarak kullanılmıştır. Ancak söz konusu kurultayda bir devamlılığı vurgulamak maksadıyla, Atatürk’e de “Ebedi Şef” sıfatı verilmiştir. Doğrusu Atatürk döneminde bazı gazeteciler ve devlet adamları Atatürk için şef tabirini kullanmaktaydılar. Hatta Cumhuriyet’in ilanından evvel İnönü’nün Lozan’dan gönderdiği bir telgraf, “Gazi Mustafa Kemal Hazretlerine” hitabıyla başlamakta, “aziz Şefim” denilerek bitmektedir.[33] 1934-1935 eğitim-öğretim yılında Ankara ve İstanbul üniversitesinde Recep Peker tarafından verilen İnkılap derslerinde ise, şefin “bir siyasi partinin bütün ana düşüncelerini, iradesini, yapış kuvvetini ve şerefini temsil ettiğine” dikkat çekilerek, “şef nüfuzu olmaksızın hiçbir toplulukta dirlik, düzenlik ve güler yüzlülük olmayacağı” ancak, şefin “peygamberleştirilmeden” rolünün de “küçültülmeyeceği” öğretilmiştir.[34] Bununla birlikte Atatürk, TBMM’yi etkisiz kılan parti diktatöryasının oluşmasına karşıydı. CHP Genel Sekreteri olan Peker’in 1935’teki parti kurultayına sunmak üzere hazırladığı program taslağını bu sebeple reddetmiş ve Peker’i Genel Sekreterlik görevinden uzaklaştırmıştır.[35] Hatta “tam manası ile faşizm” dediği Peker’in programına inat, Dâhiliye Vekilini aynı zamanda CHP Genel Sekreteri yapmış, böylece devlet organı hâline gelen partinin konumunu zayıflatmıştır. İnönü’ye Millî Şef sıfatının verilmesi ise, parti ile devletin bir şekilde bütünleştiği ve devletin her alanda gücünün hissedildiği böylesi bir zamanda olduğu için, liderle devletin bütünleşmesi gibi bir algıya yol açtı. Dolayısıyla Millî Şeflik, partinin devletle, devletin de liderle özdeş hâle geldiği bir model oldu. Şu hususu da ilave etmek gerekir ki, seçkin bir çevrenin benimsediği bu durum, İkinci Dünya Savaşı yıllarında hissedilen tehdit dolayısıyla, âdeta olağan karşılandı.

         

         

  1. 2.     Yeni Bir Dönemin Başladığını Yansıtan Uygulamalar

         

        Saltanat idarelerinde veya demokrasinin olmadığı rejimlerde, hükümdarın veya devlet başkanının değişmesi, daha evvel yaşanılan çok sayıda örneği olsa bile alışılagelen, sıradan bir olay değildir. Zira düzeni koruyan ve istikrarı sağlayan bütün mekanizmaların verimli olarak çalışması, ancak liderin dirayeti ile mümkün olduğu için, söz konusu değişiklik selefin normal bir ölümü hâlinde bile fevkalade bir durum olarak algılanır. Dolayısıyla yeni bir dönemin başladığı inancı hâkim olur. Nitekim Osmanlı’da taht değişikliğini yansıtan biat, cülûs ve kılıç kuşanma merasimleri ile hükümdar adına hutbe okunması ve sikke darbı yeni dönemi ifade eden uygulamalardır.

         

        İnönü Cumhurbaşkanı olduğunda, saltanatın ilgası üzerinden 16 yıl geçmesine ve Atatürk’ten sonra İkinci Cumhurbaşkanı olmasına rağmen, yeni bir dönem başladığı inancı daha kuvvetle hâkim oldu. Bunun için İnönü, devlet erkânı arasında yeni bir kan dolaşımı sağlamaya çalıştı. Herhangi bir şekilde kenara çekilmek durumunda kalmış veya yurt dışına çıkmış, eski muhalifleri kazanmak istedi. Hatıralarında, “Atatürk’ün ölümünden sonra ilk iş olarak dâhilde emniyet tesisinin lazım olduğunu gördüm. Eski muhaliflerin teskini, mümkünse kazanılması kıymetli bir şey idi. İhtilaf ve nifak esasında şahsiyetten doğmuş idi” demektedir.[36] Bu yaklaşım neticesinde Kâzım Karabekir ve Hüseyin Cahit Yalçın, 31 Aralık’ta yapılan ara seçimler ile milletvekili olarak siyasete geri dönerken, yurt dışında yaşayan Rıza Nur, Adnan Adıvar ve eşi Halide Edip Adıvar Türkiye’ye geldiler.1935’den beri Türkiye’de bulunan, ancak siyasetin dışında olan Rauf Orbay’ın bu sürece katılması, milletvekili seçildiği 22 Ekim 1939 ara seçimleri ile mümkün oldu. Ali Fuat Cebesoy ve Refet Bele ise Atatürk döneminde siyasete dönmelerine izin verilmiş ve milletvekili seçilmişlerdi. İnönü döneminde daha etkin bir konuma geldiler. Meselâ Cebesoy, İkinci Saydam Hükûmeti’nde Nafia Vekili oldu. Bir başka muhalif isim, Cafer Tayyar Eğilmez idi. İnönü, onunla da konuşmuş,[37] iâde-i itibâr görmesini sağlamıştı. Böylece Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurucu ve yöneticisi olan, İzmir Suikastı davasında yargılanan muhalifler, sisteme entegre edilmiş oldular.

         

        Atatürk döneminin son Başbakanı olan Celâl Bayar, İnönü döneminin de ilk Başbakanı olmuştu. Geçiş dönemi için uygun bir isimdi. Bu sebeple, 11 Kasım 1938’de kurduğu ikinci hükûmet, istifa etmek durumunda kaldığı 25 Ocak 1939’a kadar sürdü. Bu safhada İnönü’nün otoritesini tesis ettiği anlaşılmaktadır. Nitekim yeni hükümeti, İnönü’nün yakın çevresinde yer alan Refik Saydam kurdu. Bununla birlikte yeni bir dönemin başladığını yansıtan en önemli olay, resmî dairelerde ve okullarda Atatürk fotoğraflarının yerine İnönü fotoğraflarının asılması oldu. Bunu para ve pullar takip etti. İnönü heykelleri dikilmeye başlandı ve İnönü adı mutlak surette öne geçirildi.

         

         

        İnönü Döneminin Tartışılan Eğitim Politikası

         

        İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturduğu 1938 yılı sonunda, bütün Türkiye’de eğitimin her kademesinde toplam 23.688 öğretmen ve öğretim elemanı vardı. İlköğretim parasız ve mecburi hâle getirilmiş olmasına rağmen, yeterli sayıda okul ve öğretmen olmadığı için bu kanun hükmü uygulanamıyordu. Eğitimli ve nitelikli bir nüfus oluşmadığı ve iktisadi kalkınma sağlanamadığı için, ülkedeki suç oranı da yüksekti. Nitekim toplam nüfusun 17 milyon olduğu 1938 yılında, cezaevlerinde 92.414 hükümlü bulunuyordu. Yine aynı yıl bütün Türkiye’de 1.379 doktor, 408 hemşire, 529 ebe, 1.604 sağlık memuru, 143 eczacı vardı ve bir tek diş hekimi yoktu. O yıl resmî kayıtlara göre, bulaşıcı hastalıklardan ölenlerin sayısı 797’dir.[38] Kaldı ki nüfusun yüzde 75’ini teşkil eden kırsal kesimde, ölüm vakalarının büyük çoğunluğu hastane ortamında gerçekleşmediği için sebebi bilinmemekteydi.

         

        Yine o yıllarda eğitim, ulaşım ve haberleşme hizmetleri gelişmediği ve modern tarıma geçilemediği için, geleneksel tarım toplumunun bütün özellikleri âdeta Osmanlı’dan intikal ettiği gibi duruyordu. Dolayısıyla küçük ve kapalı cemaat hayatı içinde, büyük ölçüde akrabalık ilişkilerine dayalı bir sosyal yapı söz konusuydu. Köylerdeki iktisadi faaliyet, pazar ekonomisinden ziyade aile ihtiyaçlarını karşılamak üzere yapılıyordu. Çoğunlukla yoksul, eğitimsiz, hatta okur-yazar bile olmayan, dış dünyanın tesirinden uzak yaşayan köylü nüfusu, köklü bir değişime açık değildi. Bunun için Atatürk döneminde olduğu gibi köye yönelik eğitim uygulamaları ile toplumsal yapının değişmesi için çaba sarf edildi. Köyde iktisadi ve sosyal açıdan rehberlik etmek üzere özel eğitim almış, idealist ruha sahip, önder konumda öğretmenler yetiştirilmesi amaçlandı. Yalnız köy çocuklarına değil, bütün köy halkının eğitimine dayalı bir program ile aydınlanma ve kalkınma sürecine girilmesi düşünülmekteydi. Zira eğitim ile kalkınma arasında doğrudan bir bağ olduğu bilinmekteydi.

         

        Şu bir hakikattir ki, İnönü’nün yakın ilgi ve desteği ile köy eğitimi bir seferberliğe dönüştü. Hasan Ali Yücel’in 28 Aralık 1938’de Maarif Vekili olması ve bu görevini 5 Ağustos 1946’ya kadar kesintisiz olarak sürdürmesi, bu seferberliğin başarıya ulaşmasında en önemli unsur oldu. Şunu da belirtmek gerekir ki, bu seferberlik süreci niteliği hâlâ tartışılan bir toplumsal değişim hareketiydi. Bu hareketin merkezinde ise Köy Enstitüleri bulunuyordu.

         

        Atatürk döneminde açılan Köy Muallim Mektepleri, Köy Eğitmen Kursları ve Köy Öğretmen Okulları ile sağlanan birikim ışığında, İlk Öğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un geliştirdiği köye özel öğretmen yetiştirilmesi esasına dayalı Köy Enstitüleri projesi, 17 Nisan 1940’da kabul edilen 3803 sayılı kanunla[39] hayata geçirildi. Bu projeyle kırsal nüfusun aydınlanması, ziraatın gelişerek köylerin kalkınması ve giderek çağın özelliğine uygun yeni bir hayat tarzının gelişmesi öngörülmekteydi. Dolayısıyla her bakımdan iddialı bir projeydi ve daha ilk günden itibaren tartışılan, eleştirilen, taraftarlarını ve karşıtlarını yaratan bir uygulama oldu. Tartışmaların odağında ise, sınıf bilincine sahip köylü bir nüfusun oluşacağı endişesi vardı. Zira Köy Enstitüleri, köy ilkokullarını bitirmiş köylü çocukların, köy ortamında yapacakları beş yıl süreli bir tahsil sistemine dayalıydı. Mezun olduktan sonra ise, köylerde 20 yıl süreyle mecburi hizmet yapacaklardı. Bu sebeple eğitim-öğretim işlerinin yanı sıra ziraatla, hayvancılıkla ve ustalık gerektiren bir takım işlerle ilgili geniş bir programla yetiştirilmeleri öngörülmüştü.

         

        Enstitülerin personel ihtiyacı başlangıçta mevcut kadrolardan karşılanıyordu. Zaman içinde kendi sisteminden yetişmesi hedeflendi. Bunun için 1942 yılında Hasanoğlan Köy Enstitüsü bünyesinde yüksek kısım oluşturuldu. Bu yeni birim 1943’te yüksek öğrenim statüsünde ve üç yıl eğitim-öğretim süresi olan Yüksek Köy Enstitüsüne dönüştürüldü.

         

        Enstitülerde eğitim-öğretim programı, köy ihtiyaçlarına göre düzenlemişti. Dolayısıyla yarının öğretmenleri, Tonguç’un ifadesiyle Canlandırılacak Köy’ün[40] şartlarına göre hazırlanıyordu. Haftalık ders programının yarısı genel kültür derslerine, diğer yarısı ise tarım ve teknik eğitime ayrılmıştı. Öğrenciler yılda sadece bir buçuk ay tatil yapıyorlardı ve böylece diğer okullara göre iki buçuk ay daha fazla çalışmak suretiyle, beş yılda altı yıllık bir eğitim-öğretimi tamamlamış oluyorlardı. Öğrenciler bu yoğun programı, sıkı disiplin içinde ve kendilerine kazandırılan aydınlanma ve kalkınma ülküsüyle başarıyorlardı. Böylece sadece öğretmen olarak değil, aynı zamanda köylüye rehber olacak tarzda yetiştirilmekteydiler. Hiç şüphesiz nihai amaç, köyün iktisadi ve sosyal yapısında öngörülen değişmeyi sağlamaktı. Nitekim İnönü, 2 Mayıs 1942’de Samsun’da yaptığı konuşmada; “bu teşkilata büyük ümitlerle bağlıyız… Yapıcı, çare bulucu ve çalışkan bir ruh, bu enstitülerin hayatına hâkim olmuştur. Pek ümitliyim. Öğretmenler ve enstitü müdürleri, Türk köyünün geleceğini sağlam temellere dayandırmak için aşk ile çalışıyorlar” dedi.[41]  İki yıl sonra 19 Mayıs 1944’de yaptığı konuşmada ise, “ilköğretim hiçbir devirde bugünkü ölçüsü ile ele alınmamıştır… Nihayet 10 sene zarfında bütün Türkiye’de ilköğretim meselesinin halledilmiş olacağını açık ve kesin olarak görüyoruz’’ dedi.[42]

         

        Doğrusu elde edilen başarı ve çıkartılan istatistikler, Cumhurbaşkanı İnönü’yü bu derece ümitli kılmaktaydı. Zira 1944 yılında 18 Köy Enstitüsünde 1276’sı kız olmak üzere, toplam 12.839 öğrenci öğrenim görmekteydi. Sonraki yıllarda üç enstitü daha kurularak, öğrenci sayısı 13.000 üzerine çıkarıldı.[43] Bu sayılar, o yıllar için şaşırtıcı bir gelişmeydi. Nitekim Köy Enstitülerinin kuruluşunu yakından izleyen ve yerinde incelemelerde bulunan gazeteci Yalman; “Memleketimizde hiçbir hareket yoktur ki, Köy Enstitüleri hareketi kadar gelişme hızı göstersin ve onun kadar çabuk dal budak salıversin’’ demektedir.[44] Hemen belirtmek gerekir ki, enstitülerin son eğitim-öğretim yılı olan 1951- 1952 devresine kadar 1.398’i kız, 15.943’ü erkek, toplam 17.341 öğrenci mezun oldu.[45]

         

        Köye özel öğretmen yetiştirmenin bir başka kaynağı Köy Eğitmen Kursları idi. Atatürk döneminde başlayan bu kurslar giderek gelişme göstermiş ve Köy Enstitüleri sistemine dâhil edilmişti. İlk olarak 1936 yılında deneme mahiyetinde başlayan ve 1937’de kabul edilen Köy Eğitmenleri Kanunu[46] ile teşkilatlı ve sistemli hâle gelen bu kurslar; nüfusları öğretmen gönderilmesine elverişli olmayan köyler için eğitmen yetiştirmekteydi. 1939’da ise, Köy Eğitmen Kursları ile Köy Öğretmen Okullarının İdaresine Dair Kanun[47] kabul edildi. Böylece kursların yapısı ve işleyişi daha düzenli hâle geldi. Köy Enstitülerinin kurulması üzerine bu sisteme dâhil edilen kurslar, 1947 yılına kadar faaliyetine devam etti. İlkokul mezunu veya okuma-yazma ve aritmetik bilen, başarılı, ahlaklı ve zeki köylü gençlerin alındığı[48] bu kurslardan, 12 yıllık faaliyet döneminde 31’i kadın olmak üzere, toplam 10806 eğitmen yetiştirilerek köylere atandılar. 1947-1948 eğitim-öğretim yılında 10’u kadın olmak üzere, toplam 8.553 eğitmen köy okullarında görev yapmaktaydı.[49]

         

        İnönü döneminde sağlanan eğitim gelişmeleri, sadece köye yönelik değildir. Eğitimin bütün alanlarında ve her kademesinde büyük gelişme sağlandı. Bilhassa mesleki ve teknik eğitim alanında tam anlamıyla bir atılım yapıldı. Ancak Köy Enstitüleri üzerine yoğunlaşan eleştiriler dolayısıyla bu gelişmeler çoğunlukla fark edilmedi. Çok partili dönemin başlamasıyla birlikte, Köy Enstitüleri hem program hem de sistem açısından yoğun olarak tenkit edildi. O kadar ki, bu enstitüler iktidarın başarısı olmaktan çıkarak, muhalefet karşısında bir zafiyet unsuru hâline geldi. Nitekim 21 Temmuz 1946 seçimlerinden iki hafta sonra, Maarif Vekili Hasan Ali Yücel görevinden istifa etti. Yerine Reşat Şemsettin Sirer getirildi. 21 Eylül’de ise, enstitülerin mimarı konumunda olan İlk Öğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç istifa etti. 1947’de Tonguç’un “Köy Enstitülerinin beyni ve kalbi” dediği Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü kapatıldı. Aynı yıl Köy Eğitmen Kurslarına son verildi. Enstitülerin yatılı ve kırsal bölgelerde olması dolayısıyla yapılan eleştiriler ve tevatüre dayalı bilgiler neticesinde, kız öğrenci sayısı süratle azaldı. Nitekim 1945 yılında 1.475 olan kız öğrenci sayısı, 1950’de 721’e düştü.[50] Diğer taraftan eğitim programları yeniden düzenlenerek, kuruluş felsefesinden giderek uzaklaştırıldılar. 1952’de klasik ilk öğretmen okulları ile program yönünden herhangi bir farkları kalmadı. Mezunlarının 20 yıllık hizmet mecburiyetleri ise, tahsil sürelerinin bir buçuk misli ile sınırlandırıldı. Nihayet 1954’de kabul edilen Köy Enstitüleri ile İlk Öğretmen Okullarının Birleşmesi Hakkında Kanun[51] ile kapatılmış oldu.

         

        Ancak Köy Enstitülerine yönelik eleştiriler ve tartışmalar bitmedi. Sonraki yıllarda ideolojik gelişmelere bağlı olarak daha da arttı. Sayılgan; Köy Enstitüleri sisteminin bizatihi köylü sınıfı içinde ideolojik bir tezadı körükleyecek organizmada olduğunu, meselenin şekilde değil, muhtevanın düzenlenmesinde bir tehlike arz ettiğini yazdı.[52] Darendelioğlu; bu teşekküllerin ilk kuruluş gerekçe ve gayelerinin hakikaten memleketimizdeki okuma davasını halletmek ve köyün iktisadi kalkınmasını sağlamak gibi memleket sever düşüncelere müstenit olduğunu, ama kötü ellere, çarpık zihniyetlere terk edilince faydalı olmaktan çıktığını ifade etti.[53] Turhan ise; “köyü kalkındıracak bilgi ilmî bir ihtisas bilgisidir. Toprağın vasıfları, ihtiva ettiği maddeler, tohumlar, gübreler, iklim şartları, o toprağa uygun aletler, vasıtalar, işleme tarzları üzerinde derin bilgisi olan muhtelif mütehassıslara ihtiyaç vardır. Bu bilgileri değil Köy Enstitüsü, alelade bir lisanla üniversite dahi veremez” iddiasıyla eleştirdi.[54] Öte yandan enstitü binalarının köylüler ve öğrenciler tarafından inşa edilmiş olması, sol çevrelerde bile tenkit edildi. Kemal Tahir konuyla ilgili romanında, köy çocuklarının azla yetinme, itaatkâr olma ve bedenen çalışmaya yatkın özelliklerinden istifade edilerek, sömürüldükleri tezini işledi.[55] En ilginç değerlendirme ise İsmail Hakkı Tonguç’un oğlu Engin Tonguç tarafından yapıldı. Yazdığı eserde; “Köy Enstitüleri sistemi başlı başına ne bir okuma-yazma kampanyası, ne bir köy kalkınması sorunu, ne bir öğretmen yetiştirme çabası, ne bir okul yapımı girişimi idi. Temel amacı bakımından, tarihî şartların hazırladığı bir imkândan yararlanarak, iktidara katılıp elde edilen yürütme gücü ile emekçi sınıfları bilinçlendirmek ve devrimsel süreci hızlandırmak için girişilmiş bir devrim stratejisi ve taktiği idi” demektedir.[56]

                                  

         

         

        Esasında Köy Enstitüleri projesi, döneminin modernleşme algısına uygun olarak düşünülmüş ve tek parti idaresinin şartlarına göre tanzim edilmişti. Toplumsal değişme açısından köy eğitimine önem verilmesi ise, Atatürk döneminde başlamıştı. Bunun için yalnız okul çağındaki çocukların değil, topyekûn köylünün eğitilmesi amaçlanmaktaydı. Ancak şehirlerde bile öğretmen açığı varken, köyleri öğretmene kavuşturmak kolay değildi. Yolu, suyu, elektriği olmayan, hatta lojmanı ve okul binası dahi bulunmayan köylerde çalışacak, gönüllü ve idealist öğretmenlerin yetişmesi gerekiyordu. Bilinmelidir ki bu durum, meselenin özünü ve tartışmanın kaynağını teşkil eder. Farklı yorumların temelinde ise, meselenin doğurduğu paradoks vardır. Dolayısıyla meselenin ideolojik bir yaklaşımla ele alınmasından ziyade, çözüm yolu olarak geliştirilen projenin tatbiki neticesinde, ideolojik bir zeminin oluşacağı endişesinin olduğu daha doğrudur. Nitekim Köy Enstitüleri kurulmadan evvel Maarif Vekili Yücel, 17-29 Temmuz 1939 tarihinde toplanan Birinci Maarif Şurasını açış konuşmasında şöyle demektedir: “Köy öğretmenini; köyde doğmuş, büyümüş, köy hayat şartlarını yakından duymuş gençler arasından seçip köy hayat şartlarının canlı olarak yaşadığı öğretmen okullarında yetiştirmeyi prensip olarak ele almış bulunuyoruz”.[57] Karşı görüş belirten Reşat Tardu ise; “şehir ve köy için ayrı ayrı iki tip öğretmen yetiştirilmesi fikrini, hem imkânsız görüyorum, hem de tehlikeli buluyorum. Gelişen endüstri ile birlikte köyden şehre göçün başladığı bir zamanda, şehirle köyü ayrı ayrı birer realite hâlinde telakki etmek imkânsızdır. Bugün mevcut öğretmen okulları mezunlarının köy için tamamıyla hazırlanmadıklarını kabul ediyorum. Fakat şehrin realitesini göz önüne almaksızın yalnız köyden çocuk alarak âdeta tecrit edilmiş bir muhit içinde yalnız köye göre öğretmen yetiştirmek fikrini de doğru bulmuyorum” dedi.[58] Bu husus enstitülerin kuruluşuna dair kanun müzakereleri sırasında, İstanbul Milletvekili Kâzım Karabekir tarafından da dile getirildi. Karabekir; şehir ve köy çocuklarını birbirleriyle kaynaştıracak yerde, bir safiyeti fikrîye ile ayırmanın söz konusu olduğunu belirterek, “parti programımızda sınıf yok diyoruz. Fakat elimizle tesis ediyoruz kanaatindeyim. Çünkü seneler ilerledikçe köyler ile şehirler arasında dehşetli bir kültür farkı olacaktır. Millî vicdanlar ayrılacak, memlekette tamamıyla iki ayrı tabaka teşekkül edecektir” dedi.[59]

         

         

        İnönü Döneminin Tartışılan Kültür Politikası

         

        Osmanlı’nın imparatorluk yapısında kaybolan Türk millî kültürünü gü


Türk Yurdu Eylül 2011
Türk Yurdu Eylül 2011
Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele