Celal Bayar - Millî Mücadelede Silahlı Direnişin Bir Dönüm Noktası

Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

        Celal Bayar’ın, Saruhan milletvekili olarak son Osmanlı Meclisi Mebusanı’nda, 13 Mart 1920 tarihinde yaptığı konuşma, İstiklal Savaşı’nda bir dönüm noktasıdır. Bu konuşmada Bayar (o zamanki adıyla Mahmut Celal), Ege’de yaşanan düşman zulmünü ve feci manzarayı dile getiriyor, silaha sarılmak gerektiğini yoksa bir hiç olunacağını söylüyor ve Meclis’te had safhada heyecana sebep oluyor. Bu konuşma, hem kurtuluş hem işgal kuvvetleri cephesinde olayları birden süratlendiriyor: 16 Mart 1920 sabahı İstanbul resmen işgal ediliyor, bazı mebuslar tevkif edilip Malta’ya sürülüyor, işgal kuvvetleri silah ve 8 cm’den uzun bıçak taşıyanları idam cezasına çarptıracağını açıklıyor, 18 Mart 1920 günü Meclisi Mebusan artık iş yapamayacağını anlayarak toplantıları müsait gün gelinceye kadar erteleme kararı alıyor, bu arada millî hükümetin ve ordunun kurulması çabaları aciliyet kazanıyor ve nihayet 23 Nisan 1920’de Ankara’da Meclis’in kurulması temin edilmiş oluyor.[1]

         

        Osmanlı Meclisi Mebusanı’ndaki konuşmanın zabıtlara geçen metni şöyledir:

         

        Osmanlı Meclisi Mebusanı dördüncü intihap [seçim] devresi toplantı. 13 Mart 1336 (1920) Cumartesi, saat: 2. 30.

         

        Reis Erzurum Mebusu Celâleddin Arif Bey - Ruznamede [gündemde], gelen evrak arasında iki protesto telgrafı var: (Bunlar okunuyor) .

         

        “Yunan kuvvetlerinin Salihli’ye takarrübü [yaklaşması] üzerine dûçârı muhâceret [göçe uğramış] olan ahalinin [halkın] ahvalini [durumunu] müş’ir [bildiren] ve Yunan askeri tarafından icra edilmekte olan [yapılan] mezalimden [zulümlerden] dolayı protestoyu mutazammin [içine alan] Salihli Müdafaai Hukuk Reisi Zahit imzalı telgraf”ı, ikinci telgraf da Aydın ve Menteşe havalisi [yöresi] Kuvayi Millîye Kumandanı Demirci Mehmed Efe tarafından gönderilmiştir.

         

        Mahmud Celâl Bey[2](Saruhan)[3] söz aldı:

         

        - Reis Bey, zannederim ki, Aydın, Muğla, Denizli, Isparta, Burdur, Antalya, Karahisar livaları [vilâyetleri] ve mülhakatından [bağlı olan yerlerinden] milletin hukuk ve istiklâlini müdafaaya [savunmaya] azim [niyetli] olduğunu bildiren ve heyeti merkeziye namına gönderilen bir telgraf vardır. Diğerleriyle kül [bütün] teşkil eder. Heyeti umumiyesinin okunmasını ve bu millî hareket üzerine müzakere açılmasını taleb ediyorum.

         

        Reis Celâleddin Arif Bey (Erzurum) - Efendim, ekseriyet [oy çokluğu] vardır. Celseyi açıyorum. Zaptı sabık [eski kayıtlar] kıraat olunacaktır [okunacaktır]. Ondan sonra zatı âlinizin teklifini reye arz edeceğim. (Kâtip Hüsrev Bey - Trabzon - zabıt hulâsasını [özetini] okuyor).

         

        Celâl Bey (Saruhan) - Reis Beyefendi; maruzatım [söyleyeceğim] var. Ruznamemizde [gündemimizde] encümenlere havale edilecek ve birinci müzakeresi yapılacak maddeler var. Halbuki, evrakı vâride [başka dairelerden gelen evrak] meyanında [arasında] bulunan yukarıdaki üç telgraf, memleketin karşısında bulunduğu feci vaziyeti hulâsa etmektedir [özetlemektedir]. Meclisi Âlinin, bu mevzuu kemali cesaretle [cesaretin son haddinde] ele alarak, milletin kararı kat’isini [kesin kararını] cihana ilân etmek, vazifei vataniyesi [vatan görevi] karşısındayız. Bu kararımızı…

         

        Sağdan bir ses - Neye istinad ederek [dayanarak]?

         

        Celâl Bey (Saruhan) - Devamla - Millete istinad ederek [dayanarak] efendim. Bu kararımızı cihana ilân etmek ve milletin, istiklâl ve huku­kunu teyid etmek [destekleme] vecibesi [vazifesi] karşısındayız. Bu itibarla telgrafların tercihan okunmasını ve üzerlerinde müzakere açılmasını talep ediyorum.

         

        Reis Celâleddin Arif Bey (Erzurum) - Arkadaşımız, telgrafların müstaceliyetle [âcil olarak] okunmasını ve üzerlerinde müzakere açılmasını teklif ediyorlar. Kabul edenler, etmeyenler?. Kabul edilmiştir. Şimdi telgrafları okutuyorum. Efendim (Katip Hüsrev Bey - Trabzon - telgrafları okur.)

         

        Reis Celâleddin Arif Bey (Erzurum) - Meclisi Âli ıttılâ[bilgi edindiği] hâsıl eylemiştir [belirmiştir]. Diğerlerini okutacağız efendim.

         

        Soldan bir ses - Ne faide [fayda] tasavvur ediyorsunuz [bekliyorsunuz]?

         

        Celal Bey (Saruhan) - Bunlar vuku bulmakta olan fecayiin [musibetin] bir zerresidir. Millet, tarihimizde misli [benzeri] nâmesbuk [görülmemiş] bir zulüm ve itisaf [hakkaniyetsizlik] altında inlemekte ve Türklüğe has olan kahramanlıkla mevcudiyetini muhafazaya azmetmiş bulunmaktadır. Bizler, bu milleti temsil iddiasında isek, faciaları sadece dinlemekle kalmayıp çaresaz olmak [çare bulma] vazifei vataniyesi [vatan vazifesi] karşısındayız. Meclisi Âlinin manzarai umumiyesi [genel görünümü], fecayie [musibete] vakıf [haberli] olduğumuzu göstermeyen bir sükûnet [sessizlik] arz ediyor. Ensali âtiye [gelecek nesil] için müspet [olumlu] bir numune teşkil edemeyecek alâkasızlığın ve bilhassa hükümetin lâkaydisinin [ilgisizliğinin] insanlık ve vatan borcumuz olan hassasiyete intikali [geçmesi] için faciaların ve hakikatlerin bütün çıplaklığı ile önce bizim, sonra cihanın ibretine arzı zaruridir. Binaenaleyh [bundan dolayı] felâketzede bir vatan parçasının muhatabı olan ve devam eden fecayii [musibeti], dinlemek âtıfetini [teveccühünü] göstermesini mebus arkadaşlarımdan rica ederim. (Nedemek?. Elbette, hay hay sesleri...)

         

        İsmail Fâzıl Paşa (Yozgat) - Bravo Celâl Bey.

         

        Reis Celâleddin Arif Bey (Erzurum) - Diğer telgrafların okunmasına devam edeceğiz. (Kâtip Hüsrev Bey - Trabzon - Demirci Efe’den gelen telgrafı okur.)

         

        Tunalı Hilmi Bey (Bolu) - Tarihi nedir?.

         

        Hüsrev Bey (Trabzon) - 5/Mart/1336 [1920]

         

        Celâl Bey (Saruhan) - Reis Beyefendi; müsaade buyurur musunuz?

         

        Söz istiyorum. Arkadaşlar; enzarı telehhüfünüze [üzüntülü bakışlarınıza] vaz olunan [sevk edilen] bu telgrafnameler ve bu fecayi [musibet] yeni bir şey değildir. Bu; tarihi Osmanîde [Osmanlı tarihinde]} meş’um [uğursuz] bir surette kaydolunan l5/Mayıs/1335 [1919] tarihinden beri devam etmektedir. Yunanlılar İzmir'e ayak bastıkları zaman oradaki biçare halkı süngülerle mahzen ve bodrum katlarına doldurarak haysiyet ve şerefi millîyi [millî şerefi] payimal ettiler [çiğnediler]. İzmir'de, Yunanlıların zulüm ve taaddisinden [saldırısından] vareste kalmış [kurtulmuş] hiçbir mevcut yoktur. Orada, hali sükûnette [rahat durumda] yaşayan bu millet fertlerinin huzur ve rahat diye bir insanlık hakkı kalmamıştır. Yunan askerleri oraya ayak basar basmaz bütün halkı, kendi kralları namına duaya davet ettiler. Kahraman zabitlerimiz, Osmanlı üniforması taşıyan bir zabitin ancak kendi devleti için el kaldırıp dua edeceği merdane [mertçe] cevabını verince şehit ettiler. Velhasıl [kısacası] efendiler; İzmir'de, Yunanlıların gazabına uğramamış hiçbir servet, hiçbir Müslüman ve Türk mevcudiyeti kalmamıştır. Bunlar orada icrayı adalet [adaletin yürütülmesi] için veyahut memleketin huzur ve sükûnetini temin için gelen kuvvayı itilâfiyenin [anlaşma kuvvetlerinin] gözü önünde yapılıyor. Ve, şunu Meclisin nazarı dikkatine arz ederim ki, Yunan işgal Kumandanı İzmir'e ilk ayak bastığı zaman diyor ki, işgalimiz muvakkat [geçici] ve ancak İzmir ve civarına şamil olmak [içine almak] üzeredir. Benim İzmir ve civarına şamil [İzmir ve civarını kapsayan] kelimesinden anladığım mâna, İzmir ve civarına şamil bir kaç köyden ibarettir. Hâlbuki Yunanlılar işgal sahasını uzattılar. Bir cihetten [taraftan] tâ Nazilli'ye, diğer cihetten [taraftan] Akhisar'a kadar gittiler.

         

        Eğer karşılarına müsellâh [silahlı] bir kuvvet çıkmamış olsaydı, sırf milletin sinesinden nebean eden [gelen] o kuvvet, o zalimlerin o cebin [yüreksiz, alçak] zalimlerin karşısına dikilememiş olsaydı, Yunanlılar işgal sahasını bir taraftan tâ Eğridir’e, diğer taraftan Bandırma'ya kadar temdit edeceklerdi [sürdüreceklerdi]. Buna ait vesika ve delaili [delilleri] huzuru âlinize [yüce huzurunuza] arz etmeğe hazır vaziyetteyim.

         

        Tunalı Hilmi Bey (Bolu) - Yaşasın kahramanlar, yaşasın zeybekler.

         

        Celâl Bey (Saruhan) - Devamla - Fakat müstevli [istilâcılar] dâhile [içeriye] doğru gittiği zaman İzmir'de bütün insaniyetin muvacehesinde [karşısında] yaptıkları zulüm ve fecayii [musibeti] serbest kaldıkları, yani hiçbir kontrole tabi olmadıkları zaman nasıl icra ettiklerini Meclisin bir lâhza [an] tasavvur etmesini [zihninden geçirmesini], düşünmesini arzu ederim.

         

        Aydın saha ve civarında, kırk tane Türk köyünü yaktılar. Kazalar halkını rehine olarak yollara dökerken şehit ettiler. Bizzat şahidiyim, efendiler. Kermencik’ten altmış kişiyi bağladılar, Aydın'a esir şeklinde götürürken kırkını, Karapınar istasyonunda kurşuna dizdiler. On vatandaşımızı, yarı hayatta, kanlar içinde, bir kuyuya attılar. Sonuncu on kişiyi de, şekli kurtarmak, hepsini imha ettiler dedirtmemek için, Aydına getirerek hapsettiler.

         

        Bir tarih hâtırası olan bu güzel şehri, canavarca yaktılar. Hayvan sürülerini, yiyecekleri, halkın kendi vasıtalarına yükletti­rip, kırbaçlar altında adalara taşıttılar. Bu hizmetlerinde kullandıkları bedbahtları, denizlerde boğdular.

         

        Abdullah Azmi Efendi (Eskişehir) - Vahşet...

         

        Celâl Bey (Saruhan) - Devamla - Efendiler; gaip [yok] olan memleketin sadece maddî serveti olsaydı, bir teselli unsuru bulur, mazur görmeğe çalışırdık. Fakat mukaddesatımıza da [kutsal olan şeylere de] tecavüz ettiler. Ben Aydın’a gir­diğim zaman o güzel şehrin dörtte üçünün yanmış olduğunu gördüm. Kırk bin nüfusu çil yavrusu gibi dağılmış, yollarda sefil olmuş, tecavüze uğramış, öldürülmüştü. Sefil ve bedbaht [tâlihsiz] kafileler melce [sığınacak yer] arıyorlardı. Gidemeyenler, namusları payiman edilmiş [çiğnenmiş], erkekleri öldürülmüş kadınlar ve çocuklardı. Bir sokak başında iki yaşlı kadını, yangından çıkarılmış, bir genç kadın cesedi üzerinde eğilmiş, hıçkırırken gördüm. Yanlarına yaklaştım, sordum. Göz yaşları içinde birisi şu cevabı verdi:

         

        “- Bu, benim kızımdır. Evvelâ namusunu berbat ettiler, sonra şu yanan evin içine atıp yaktılar. Ölüsünü ellerinde bırakmamak istediğimiz için, başında bekliyoruz. Bari bizi de öldürseler de kurtulsak. ”

         

        Bu manzara; arkadaşlar, binler ve on binlerce benzerinden bir tekidir. Bu, bir zalimin, bir rezilin münferit [tek] vakası değildir. Bütün bir vatan parçasının duçar olduğu [uğramış olduğu] bimisil [benzersiz] mezalimin [zulümlerin] yürekler parçalayan safahatından [safhalarından] bir tanedir.

         

        Ali Şükrü Bey (Trabzon) - Bu işleri yapanlar piş-daran-ı medeniyet [medeniyetin öncüsü]…

         

        Celâl Nuri Bey (Gelibolu) - Engizisyon mezalimi [zulümü] azdır.

         

        Celâl Bey (Saruhan) - Devamla - Bugün İzmir ve havalisinden [civarından] sırf Yunanlıların zulmü yüzünden firar eden halkın sayısı yüz bindir. Bu rakamı bir şifrrondolarak arz etmiyorum. Altmış bin kişi yalnız Aydın ve havalisinden firar etmiştir. Kırk bin kişi de, Bergama, Menemen, Manisa civarından taaddi [saldırı] ve zulüm sebebiyle kaçmışlardır. Bunlar daha çok müdafaasız kimsesiz, sakat ve alil [hasta] Türklerdir. Yerlerinden ayrılanlardan kaç bini yollarda, duçarı taarruz olarak [saldırıya uğramış olarak] terki hayat etmişlerdir [ölmüşlerdir]? Bu meçhuldür. Bizim tespit edebildiğimiz, yuvalarını terke mecbur edilenlerin büyük kısmının mahvolduğunu gösteriyor. Dağ yamaçlarına, iç taraflara sığınabilenler kurtulmuşlardır. 0 kadar... Onları da mevsimin şiddeti, kış âfeti öldürmüştür. Bu kürsüden, medeniyet mümessili [temsilcisi] olduklarını ilan eden canilerin yüzüne milletimiz namına haykırmak vazifesi karşısındayız.

         

        Ali Şükrü Bey (Trabzon) - Lânet böyle medeniyete...

         

        Tunalı Hilmi Bey (Bolu) - Onların medeniyetine ihtiyacımız yok­tur. Biz medeniyiz.

         

         

        Celâl Bey (Saruhan) - Devamla - Efendiler; bütün erbabı vicdanı [vicdan sahiplerini] Türk olsun, olmasın, İslâm olsun olmasın, bütün erbabı vicdanı [vicdan sahiplerini] yaralayan bu mezalim [zulümler] ve fecayii [musibet], nihayet müttefik [anlaşma] merkezlerine kadar anlatılabildi ve mahallinde tetkik ve tahkik [araştırma] için heyet geldi. Bütün tarafgirane [taraflı] gayretlere rağmen ve fecaiyi [musibeti] küçültmek gayretlerine rağmen…

         

        Muhtar Bey (Edirne) - Asabiyete kapılmayalım, ispat edeceğimiz hâdiselerden bahsedelim.    

         

        Celâl Bey (Saruhan) - Devamla - Bendeniz bu fecayii [musibeti] bizzat müşahade ettim [gözlerimle gördüm]. Bedbaht [talihsiz] bir vatan parçasının mümessili [temsilcisi] olarak hakikatlerden bahsediyorum ve Meclisi Âlinin, bu fecayiden [musibetten] dilhûn olarak [içi kan ağlayarak] hükümetten tedabiri kat’iye [kesin tedbirler] talep edeceğine kani [inanmış] olarak arz ediyorum. Zatı Âliniz de arzu buyurursanız, ihtiyarı zahmet eder [zahmete katlanır], görürsünüz. (Bravo, elbette sadaları.)

         

        Reis Celâleddin Arif Bey (Erzurum) - Meclisi Âli, ıstırabatı [acıları]memlekete tercüman olan beyanatı alâka ile dinlemektedir. Devam bu­yurunuz.

         

        Celâl Bey (Saruhan) - Devamla - Avrupadan gelen tahkik heyeti Yunanlıların bilâsebep [sebepsiz] işgal sahasını genişlettiğini ve işgal ettik­leri sahada bir ehli salip [Haçlı] muharebesi yaptığını tespit etti. Bu rapor, hepimizce malûmdur. Sulh konferansında müzakere edilen bu rapor hakkında ecnebi ajanların verdiği haberler doğru ve sahih ise, Yunanlılar bu fecayiin [musibetin] tekrarlanmayacağı bahsinde teminat vermişlerdir. Biz de, her şeyden önce, âlemi insaniyet için bunu temenni ederiz. Sulh konferansındaki devletler de, bu temenni ile iktifa ettiler [yetindiler]. Fakat efendiler, biz facialara ve zulme muhatab olan millet sıfatıyla, elbet kuru bir temenni ile kalamayız. Nitekim, bu temenniye rağmen okunan telgraflar da gösteriyor ki, işgal sahasında el’an [hâlâ] mezalim [zulümler] icra ediliyor. Oralarda el’an [hâlâ] Türk'ün hâkimiyet ve istiklâline tecavüz ediliyor.

         

        Hacı Tevfik Efendi (Çankırı) - Sulh Meclisi Âlisi utansın.

         

        Celâl Bey (Saruhan) - Devamla - Bizim son aldığımız hususî malûmata nazaran, Urla’dan tâ İzmir’e kadar altmış kilometrelik bir saha dâhilinde bugün bir tek Türk yoktur ki, işine gidebilsin. Sonra efendim İzmir’den Torbalı’ya kadar kırk kilometrelik bir saha dâhilinde Türklere ait hiçbir suretle mal ve can emniyeti kalmamıştır. Hepsi gasbedilmiş, halkın geçim vasıtaları çalınmış, zorla Yunanistan'a sevk edilmiştir. Bunların da kazasının Kaymakamı olduğu halde bin iki yüz kişiyi öldürdüler. Cinayetlerini örtmek için de bunları, çukurlar kazarak gömdüler. İtirafetmelidir ki, ika edilen [yapılan] vahşet, hiçbir tarih devrinde bu kadar soğukkanlı ve âlemi medeniyetin önünde bu kadar küstahça işlenmemiştir. Faciayı, İtalyan mümessili gelmiş, görmüştür. Kendisi birçok cesetleri topraktan çıkararak fotoğraflarını almıştır. Bu engizisyon zulümlerine ait vesikalar, enzarı medeniyete [medeniyetin gözü önüne] arz edildi. Cihan matbuatına [dünya gazetelerine] intikal etti [geçti]. Avrupa bu himmetler sayesinde caniyi kulağından tuttu ve kâinata gösterdi. Fakat

         

        Tunalı Hilmi Bey (Bolu) - Lânet… Yazıklar olsun…             

         

        Celâl Bey (Saruhan) - Devamla- Bundan sonrası ne olacaktır? Ben milletimizin mevcudiyetini tehdit eden bu hal karşısında, Meclisten bir seda çıktığını görmek isterdim. Ve ancak bugündür ki, böyle bir teselliye, şerefe nail olabildim.

         

        - Efendiler… Hükümetin ne yaptığını sormak lazımdır. Hükümet ne yapıyor? Elimizde icra edilen faciaları zaman ve mekân halinde tespit eden vesikalar vardır. Hatta acıdır amma söylemek lazımdır, defterleri yapılmıştır. Bütün bu müspet vesikalar, hükümetin dosyaları içinde uyuyor. Yapılacak ilk iş, davayı millîmizin [millî davamızın] ne kadar insanî olduğunu ispat sadedinde, bunların dünyanın vicdanına arzı değil miydi? Hükümet bu vazifeyi neden yapmamıştır?

         

        Hacı Tevfik Efendi (Çankırı) - Vaziyeti hazıranın [yerleşik durumun] nezaketini düşünmüş olacak.

         

        Celâl Bey (Saruhan) - Devamla - Vaziyeti hazıranın namuslu insanlara tahmil ettiği [yüklediği] tek vazife, bu faciaların her ne bahasına olursa olsun önüne geçmektir. Onlara mâni olmaktır. Evvelâ, kızıl, kara, ne nam altında olursa olsun, bu vesikalar neşredilmeliydi [duyurulmalıydı]. Çünkü bir taraftan memleketimizin diğer aksamındaki [bölümündeki] halkımız, bu vatan mıntıkasındaki fecayiden olduğu gibi haberdar olmalıydı. Ve sonra, Avrupa ve bütün medenî âlemin, hadise üzerine dikkatini celbetmek [çekmek] iktiza ederdi [gerekirdi]. Facialar, mutlak sükûtla karşılaştığı gibi, bunlar yetmiyormuş gibi, bir de mezalimin devamı için, Yunanı kolundan tuttular ve ileri doğru yürütmeye başladılar. O da efendiler, General Milen’in koludur. Bu kol, Türk vicdanî milîsini [millî vicdanını] kırmak için oynuyor. Milen adı verilen nazarî bir hat, vatanın bir kısmını düşman işgaline terk ederek, öylesine tertip ve tanzim edilmiştir ki; sırf şeref ve istiklâli millîsini [millî istiklâlini] müdafaa için canını dişine takarak çalışan bir avuç kahramanı âciz bırakmak için, yüz binlerce masum halkın sefaletine, mahvına sebep oluyor.

         

        Ali Şükrü Bey (Trabzon) - Bu facialardan biz dahi haberdar değiliz.

         

        Celâl Bey (Saruhan) - Devamla - Hâlbuki hükümetin bütün olupbitenlerden malûmatı [haberi] vardır. Ege müdafaa cephelerini kuran bir avuç kahraman, İzmir’in işgalinden başlayarak, devamlı şekilde artan müdafaa hatlarıyla, Yunanlıların vatanın bağrına inmelerine meydan vermiyorlar, yapılan zulümlerden de, İstanbul’u haberdar ediyorlardı. Yalnız hükümet kendisine gelen malûmatı [haberi] Meclise arz etmiyor. Hâdise çıkmasından korkuyordu. Hükümetin her şeyden haberdar olduğuna kaniim. Bu hakikate dair elimizde vesikalar vardır. Facialar, tarihî, mahallî, korkunç neticeleriyle tâyin ve tespit edilmiştir. Fakat bunlar dosyalarda uyuyor. Efendiler; şimdi sizlerin huzurunuzda, hükümetten ve milletten şedit [şiddetli] tedbirler ittihazını [başvurmasını] rica ediyorum ve ancak o zamandır ki, efendiler oradaki bedbaht Türkler, masum insanlara ve namusunu, ırzını, istiklâlini korumak cehdinde [gayretinde], onlar için bir ümidi teselli [teselli ümidi] temin etmiş oluruz. Aksi taktirde, bizim de efendiler, hiç olduğumuz anlaşılacaktır.

         

        İsmail Kemal Bey (Çorum) - Vicdanını satanlar bunu duysun ve düşünsün…

         

        Celal Bayar bu konuşmayı yaptıktan sonra Meclisi Mebusan’ın bulunduğu Fındıklı’da sokağa çıktığında bir ahbabına rastlıyor. Ahbabı Bayar’a o gün Meclis’te ne olduğunu soruyor, Bayar da nasıl olsa o gün Meclis’te olanları ertesi günü gazeteler yazacak, olayları gazeteden okur diye, pek bir şey olmadı diyerek yoluna devam ediyor. Ancak, Meclis’teki o günkü tarihî konuşma gazetelerde çıkmıyor çünkü Celal Bayar’ın konuşması sansüre uğruyor, Bayar’ın konuştuğu birinci celse metni 10-15 cm boş sütun bırakılıyor, sadece zararsız görülen ikinci celse yayımlanıyor.

         

        1920’de Celal Bayar 36 yaşındadır. Osmanlı Meclisi Mebusanı dördüncü devresine seçilmeden önce Ege’nin efeleriyle tek tek görüşerek, Ege’de Millî Mücadele hareketini teşkilatlandırmıştı. Dağınık hareket eden efeler Millî Mücadele etrafında birleşmişti. Celal Bayar bu işe başlarken kendisine bir efe kıyafeti almış, tanınmayayım, takibe uğramayayım, efelerin arasına rahatlıkla karışayım diye. O sırada kendisi Bursa’da bir bankada çalışıyordu, yani teni güneş görmemiş, yanık değil. Nasıl böyle efe olur? Baldırları güneş yüzü görmeden? Bakmış, teni yanık olmadığı için efeliği kuşku uyandırıyor. Bunun üzerine Tire pazarından bir hoca cübbesi almış, sarık ve çarık tekmil. Bu kıyafetle Galip Hoca olmuş. Galip adını almasının sebebi de, mektepteki hocasının adı Galip’miş, ama asıl, içindeki umut: İçindeki umut mücadelemizin galibiyetle sonuçlanmasıymış.

         

        13 Mart 1920 günü Meclisi Mebusan’da okunan iki telgrafın çekilmesinde Bayar’ın rolü olduğu, hatta Demirci Efe imzasıyla gönderilen telgrafın metninin bizzat Bayar tarafından kaleme alındığı bilinmektedir.

         

        Telegrafların metni şöyledir:

         

        1. Salihli Müdafaayi Hukuk Reisi Zahid Beyin telegrafı:

         

        “Meclisi Mebusan Riyasetine:

         

        2 Mart 336 tarihinde Ödemiş cephesinde Kuvvayı Millîye ile başladıkları taarruzlara sahne olan Bozdağ silsilesi üzerindeki Söğütalan, Başalanı, Birge deresi, Tabakova, Halkapınar, Gölcük, Bağazardı, Cansu, Batanköy yaylalarına, Ödemiş ovasının her tarafından Yunan zulüm ve itisafının sevkiyle iltica eden ve on iki aydan beri hayatı bedbahtî içinde burada barınan binlerce muhacirin, yeniden çırılçıplak muhacerete mecbur edilmişlerdir. Bozdağ, Teke, Ordıcak, Gölcük köyleri tamamen ihrak edilmiştir. Hicrete takati olmayan aceze ve zavallılar, bir taraftan kurşun ve gülle yağmurları altında diğer taraftan ika edilen yangınlar içinde itlaf edilmişlerdir. Ardıcak yaylasında esnay-ı hicrette Yunan askerleri tarafından yakalanan yüzlerce kadın, çoluk çocuk, genç ve ihtiyardan mürekkep masum ve bedbaht bir kafile, düşmanın, gaddar süngülerinin müntakim savletleriyle terki hayat etmişlerdir. Miktarları dört binden fazla olan Ödemiş havalisinin bu zavallı felaketzedeleri, ikinci defa olarak Alaşehir ve havalisine iltica ederek muvavenetten mahrum, sefaletle ve açlıkla pençeleşmekte ve ezilmektedirler. Yunanlıların Bozdağ silsilesi üzerinden Salihliye tekarrüb etmeleri sebebiyle Salihli ve civarının yirmi bini mütecaviz halkı, varı yoğunu, eşya, saadet, refahını terkederek Yunan zulüm ve şenaatlerinden azade ve uzak kalmak emeliyle hicrete başlamışlardır. Alaşehir ve Uşak, vicdanı beşeriyeti lerzedarı hicab eden, kıyametnüma felaket erz eden muhacirlerle dolup boşalmıştır. Salihli, Alaşehir ve Uşak’a müntehi olan yollar dört günden beri perişan, aç ve sefil kafilelerin güzarişi hicredekarı ile meşbudur.

         

        Mukadderatımızın sulh konferansınca tekarrür etmek üzere bulunduğu bir zamanda, bizleri dağdarı faciat eyleyen Yunan cinayet ve vahşetlerinin hâlâ devamına meydan verilmesi on aydan beri hicran ve ıstırapla perişan olan bedbaht felaketleri tezauf ve gaddar hareketleri icap edenler nezdinde protesto ve hududı tehammülü aşan bu ıstırap ve felaketlerden tahlisimiz esbabının istikmal buyurulmasını istirham ederiz.

         

        Salihli Müdafaayi Hukuk Reisi Zahid. ”

         

***

 

        2. Aydın ve Menteşe havalisi Kuvvayı Millîye Kumandanı Demirci Efe’nin telegrafı:

         

        “Meclisi Mebusan Riyasetine:

         

        Tarafı hükümetten vaki olan tebligatla Yunanlılar da dâhil olduğu üzere İtilaf kuvvetlerine karşı tecavüzkâr harekatta bulunulmaması bildirilmişti. Daha dün Yunanlılar Bozdağ-Kadus cephelerinden ansızın taarruz etti. Düşman cephe gerisinde ve müdafaadan aciz köyler halkı dağlara kaçtı. Resmî Yunan askerleri kadınları öldürdü. Bu hal elyevm elimize esir düşen Yunan askerlerinin itirafiyle de sabittir. İtilaf hükümetleriyle tarafı hükümetten medeni olduğu söylenen bu kuvvetlerin bizlere neden hücum ettiklerinin ve ellerimiz kollarımız bağlı olarak bizi düşmana teslim etmek mahiyetinde olan bu tebligatın neden ileri geldiğinin yahut kimlerin arzusu ve tazyikiyle yapıldığının istizahı ve acilen bu mantıksızlık hakkında malumat itsasını kemali ehemmiyetle rica ederim.

         

        5 Mart 336

         

        Aydın ve Menteşe havalisi Kuvvayı Millîye Kumandanı Demirci Efe”

         

         


        


        

        [1] M. Faruk Gürtunca, kitabına bu sebeple “23 Nisanı Hızlandıran Türk (Saruhan Meb’usu Mahmut Celâl Bey)” adını veriyor. M. Faruk Gürtunca, 23 Nisanı Hızlandıran Türk (Saruhan Meb’usu Mahmut Celâl Bey), Tan Matbaası, İstanbul, 1956.


        

        [2] Celâl Bayar.


        

        [3] Saruhan, Osmanlı hükümeti zamanında İzmir vilayetine verilen isimdi.


Türk Yurdu Eylül 2011
Türk Yurdu Eylül 2011
Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele