Bayrak Adam: Celal Bayar

Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

        Mahmut Celal Bayar, Osmanlı Devleti’nin sancılı yıkılışının ve Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni bir Türk Devleti olarak heyecanlı doğuşunun; milli, çağdaş, demokratik ve laik bir devlet olarak şekillenişinin hemen her safhasında görev almış; buna bağlı olarak da Türkiye Cumhuriyeti’nin çok yönlü gelişim ve değişimin her anına şahit olmuş bir tarihi ve siyasi şahsiyettir. Bayar’ın yaşam öyküsü Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi dönüşümü ile paralellik gösterdiği gibi çağdaş, milliyetçi ve demokratik yönelimi ile de örtüşür, özdeşleşir. Genel olarak bakıldığında cumhuriyetin kurucu kadrosu içinde sivil siyasi figür olarak ilk akla gelen isim olan Bayar, Atatürk dönemi Türk inkılabının ekonomik yorum ve uygulayıcısı; demokratik yaşamın başlangıcı olan çok partili hayatın ilk siyasi muhalif kimliği; Türk inkılabını parlamenter rejim yolu ile milli iradeyle buluşturan akil bir siyasetçi ve bir askeri darbenin ürettiği hukuksuzluğa karşı vakur bir cumhurbaşkanı olarak tarihteki yerini almıştır. Bu çalışma Bayar’ın yaşam öyküsündeki ana dönüşümler üzerinden dünya görüşüne sızma ve anlama girişimidir.

         

        1875-1877 Osmanlı-Rus Harbi ile yaşanan bozgun sonrası Balkanlardan Bursa’ya göç eden ve bozgun ve göç olgularını travmatik biçimde yaşayan bir ailede dünyaya gelen Mahmut Celal, hem medrese hem de modern eğitim alan öğretmen bir babanın, iki büyük erkek kardeşinin erken ölümlerinden dolayı, hep üzerine titrediği ve eğitimine özel önem verdiği, en küçük oğludur.[1] Bayar, 16 Mayıs 1883’de Bursa’nın Umurbey Köyü’nde doğmuştur. Köyde doğmuş olmasına rağmen babasının öğretmen-fıkıh bilgini konumundan dolayı şehir kültürü ile yetişmiştir. Dönemin muteber dilleri olan Arapça, Farsça ve Fransızca’yı çocuk yaşta öğrenmesinden dolayı,[2] dünya ahvali ile ilgili gelişmeleri yakından takip etmesine önemli katkısı olduğu göz önüne alınırsa dönemin siyasal gelişmelerini layığı ile takip etmesini sağlayacak entelektüel bir altyapısı olduğu görülür. Ancak daha yüksek bir eğitim yerine, on yedi yaş gibi erken bir yaşta çalışma hayatına ve memuriyete başlamış; Bursa’daki Ziraat ve Alman Deutsche Orient bankalarının şubelerinde memur olarak çalışmıştır. Buralarda çalışırken ekonomik konulara ilgi duymuş ve Avrupa’da, özellikle Almanya’da, o dönemde gelişen milli ekonomi anlayışlarından derinden etkilenmiştir.[3]

         

        Türk siyasal tarihinde örgütlü siyasal muhalefetin ilk örneği olan Yeni Osmanlılar hareketinin isimsiz figürlerinden olan dayısı Mustafa Şevket Bey’in etkisi ile gizli İttihatçı eylemlere ilgi duyan ve bu gizli hareket geleneğini hayatı boyunca bir düstur olarak benimseyen Bayar’ın kişiliğinin ve siyasal kimliğinin oluşmasında İttihatçı idealler önemli yer tutuğu gibi, gizli İttihat ve Terakki Cemiyeti içinde, örgütçü, soğukkanlı, hesapçı ve inatçı kişiliği de, kendini göstermesine yardımcı olmuştur. Birçok kaynak, özellikle Mütareke ve Cumhuriyet döneminde İttihatçılığın suç sayıldığı ve kötülendiği dönemlerde bile, Bayar’ın tutum ve davranışlarında İttihatçılığın izlerine rastlandığını belirtir. Daha sonra ki dönemlerde(1971)de kendisine İttihatçılığı sorulduğunda “ben hep ittihatçı kaldım” esprisini yapmış; hayatı boyunca gizli İttihatçı geleneği sürdürmüştür.[4]

         

        Bayar ve İttihatçılık ilişkisi aslında on dokuzuncu yüzyılın son ve yirminci yüzyılın ilk çeyreğinin Türk aydınlarının siyasal davranışlarında baskın olan bir eğilimdir. Bayar’ın ilk siyasal düşünceleri ve faaliyetleri ittihatçı kimlikte gerçekleşmiştir. Bayar, Türk siyasetinde ilk gizli parti örgütlenmesinin başat örneği olan İttihat ve Terakki Cemiyeti/ Partisi’nin Bursa ve İzmir örgütlenmelerinin önde gelenlerinden olmuş(sorumlu kâtip) ve parti merkezinin dikkatini çekecek kadar başarılı çalışmalar gerçekleştirmiştir. Mustafa Kemal’in de zaman zaman parti müfettişliği yaptığı ve 1909 kongresinde de Trablusgarp delegesi olarak katıldığı,[5] İttihat Terakki Cemiyeti içinde, birçok Türk aydını gibi, Bayar da ilk siyasal örgüt deneyimlerini kazanmıştır.[6] Bayar, İttihat Terakki Cemiyeti’nin dile getirdiği özgürlük, vatanseverlik ve pozitivist ideallerine kendi yorumunu katarak, dünya görüşünü oluşturmuştur. Bu dönemde İzmir’de yaptığı çalışmaların başında, 1913’te İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin iktidarı doğrudan üstlendikten sonraya denk gelir ki, İzmir bölgesindeki ekonomik ve sosyal yönden güçlü Rum nüfuzunu kırmak için büyük çaba harcamış; basit yöntemlerle Rum nüfusun ekonomik ağırlığı olan unsurlarını bölgeden kaçırtmayı başarmıştır. Bunun yanı sıra Türk toplumunun içinden ticari girişime yatkın bir Türk tüccar zümresi oluşturmaya çalışmış; bunda da oldukça mesafe almıştır.[7] Bu Türk girişimci grupla gerek Milli Mücadele süresince gerekse Cumhuriyet döneminde hep ilişkisini sıcak tutmuştur.

         

        İzmir’de bulunduğu süre içinde Bayar’ın İttihat ve Terakki içinde siyasal ideoloji olarak gittikçe güçlenen Türkçülüğün etkisi ile ekonomik, sosyal ve kültürel yönden donanımlı Türk bir orta sınıf yaratmak için harekete geçtiği görülür. Bu amaçla şimendifer, ticaret ve yatılı köy okulları açmış; halkın bilinçlenmesi için konferanslar ve toplantılar düzenlemiş; üretimin ve ticaretin Türk elinde kalıcı olmasını sağlamak için şirketler, yerel bankalar, kooperatifler, tasarruf sandıkları, amale birliği ve iş bürosu kurulmasına ön ayak olmuştur.[8] Ayrıca 1918 yazında Halka Doğru Derneği’nin kurulmasını örgütlemiş; bu adı taşıyan bir dergi (ilk sayısı 1 Şubat 1919’da çıkar) çıkarılmasını sağlamış; sorumlu müdürlüğünü üstlenmiş ve Gökalp’e nazire yaparcasına Turgut Alp rumuzu ile yazılar yazmıştır. İzmir bölgesinde Türkçü siyasal bilincin gelişmesine, örgütlenme fikrine ve kamuoyu oluşturulmasına ciddi bir renk katan dernek ve derginin ömrü çok kısa sürmüştür.[9] Ancak Bayar’ın örgütlü hareket etme düşüncesinin faydalarına olan inancı, onu 1918 Kasım sonunda kurulan İzmir Müdafaa-yı Hukuk-u Osmaniye Cemiyeti içinde de sivrilen ve önde gelen politik figür olmasını sağlamıştır. Mondros Mütarekesi sonrasının politik gelişmeleri içinde İzmir ve çevresinin Yunanistan’a verilmesi yönündeki işgal güçlerinin kamuoyundaki gelişmeler üzerine örgütlenen bu cemiyet, Milli Mücadele’nin ilk milli kongresini toplamıştır. 17-19 Mart 1919’da toplanan bu kongrede söz alan Bayar, ilk kez silahlı mücadeleyi savunmuş ve ülkenin bu gaileden, ancak silaha karşı silahla cevap vermesi ile kurtulmasının mümkün olduğunu dile getirmiştir.[10] Ağırbaşlı ve dengeli bir örgütçüden ihtilalci bir komitacıya dönüşen Bayar’ın yaşamında yeni bir dönem başlayacaktır.

         

        Burada Milli Mücadele’ye katılan Bayar’ın siyasal düşüncesine bakıldığında onun devletin merkezinden bakmadığı; sivil ve devlet memuriyeti dışındaki mesaisine bağlı olarak halkçı ve demokratik ideallerden beslendiği açıktır. Milliyetçi bir yorumla ülke kurtuluşunun halkla birlikte ve vatansever bir ruhla gerçekleştirileceği inancı egemendir.[11] Bu yüzden, Milli Mücadele’ye ruhunu veren Mustafa Kemal’in Milli Hâkimiyet ideolojisi Bayar’ın fikri beklentilerine tamamen karşılık gelir. İzmir Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti’nin kurucularından olduğu gibi, “Galip Hoca” takma adıyla Ege Bölgesinin çeşitli yerlerinde Kuvva-yı Milliye’yi örgütlemeye girişmiş; başı bozuk çeteleri, düzenli askeri güçlerin oluşumu arifesinde, düşmana karşı milli hedef yönünde savaşmaya teşvik etmiştir. Milli mücadelenin ilk askeri cephelerinden olan Akhisar cephesi komutanıyken Saruhan mebusu olarak Osmanlı Meclis-i Mebusanı’na seçilmiş; bu mecliste milli menfaatleri öne çıkaran konuşmalar yapmış ve silahlı mücadeleyi savunmuştur. Milli ve onurlu bir ruhla Misak-ı Milli’yi kabul eden Meclis-i Mebusan’ın Padişah tarafından kapatılmasından sonra Bayar’ın tek yönü ve ikametgâhı, inandığı fikir ve ruhun tek temsilcisi olan, Ankara ve Mustafa Kemal’in yanı olmuştur. Ancak hemen Ankara’ya gitmez; Bursa’ya gelir gelmez Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’ya çağıran telgrafı eline ulaşır. Bursa’da, Padişah ve İstanbul Hükümeti’nin Milli Mücadele’ye karşı yaptığı olumsuz dini propagandasına karşı Milli Mücadeleyi meşru gösteren karşı-fetvalar yayımlamak için yerel ulemayı örgütler ve teşvik eder.[12]

         

        Milli Mücadele sürecinde Mustafa Kemal’in Bayar’a karşı gösterdiği sevgi ve güvenin altında, her ikisinin de mahalli kurtuluş yerine ulusal kurtuluşu hedefleyen, Kuvva-yı Milliye ruhunu ortak paydada buluşturmuş olmaları gerçeği yatar. Her ikisi de İttihatçı kimlikleri yerine partiler üstü milliyetçi kimlikleri ile milli mücadeleyi öne çıkarmışlardır. Buna bağlı olarak ta Milli Mücadele’yi dar bir çerçevede tutmak yerine geniş mutabakatlı toplumsal bir tabana yaymaya çalışmışlardır. Ancak Milli Mücadele’nin en hararetli günleri olan Kuvvayı Milliye güçlerinin tasfiyesi ve düzenli ordu birliklerinin kuruluşu sırasında Çerkes Ethem ve Yeşil Ordu ile ilişkisi ile Atatürk’ün Sovyet yardımlarını temin için kurdurduğu resmi Komünist Partisi çevresinde Bayar’ın adının geçmesi ve onun komünistliği ile ilgili tartışmalar, sonraki dönemlerde bazı araştırmacılarca spekülasyon konusu yapılmıştır.[13] Fakat Bayar’ın kendi ağzından bunlar yalanlamış olmasıyla  birlikte[14] en önemli siyasi rakibi ve milli mücadele’nin önde gelen şahsiyeti olan İsmet İnönü’nün bu konuda bulanık beyanı, bu tartışmanın sürmesine neden olmuştur.[15] Sonraki dönemlerde Bayar’ı pür liberal yapma girişimi ne kadar zorlama ise aynı şekilde onu sosyalist/komünist dönmesi girişimi de o kadar mesnetsizdir. Atatürk gibi Bayar’da ferdin gücüne inanan ve halkı önemseyen; milletin maddi ve manevi yönden kuvvetlendirilmesi ile güçlü devletin kendiliğinden şekilleneceğini savunan milliyetçi düşünce içinde özgün bir duruşa sahiptir.

         

        Atatürk nezdinde Bayar, üzerine aldığı işi en iyi biçimde yerine getiren; düzenli ve ekip çalışması yapabilen; görüş ve önerilerini açık ve anlaşılır bir dille açıklamaktan çekinmeyen dürüst bir kişiliktir.[16] Atatürk ve Bayar birlikteliği güven esasına göre kurulduğu için Atatürk, Bayar’ı hiçbir zaman çevresinden uzaklaştırmadığı gibi onun kısır çekişmeler içinde harcanmasına da rıza göstermemiştir. Atatürk döneminin farklı inkılap üslupları içinde Bayar ve çevresi, toplumu her yönü ile kuşatan katı devletçiliğe karşı, liberal ve demokratik değerleri inkılaba taşıyan ve Türk İnkılabının demokrasiye yönelmesine çabalayan taraf olarak görülür.

         

        Bayar, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu büyük Atatürk’ün yakın çevresinde bulunduğu; çalışma ve başarıları ile onun takdirine mazhar olduğu, güven ve itimada layık görüldüğü gibi, yeni Türk devletinin siyasi, sosyal ve ekonomik politikalarının belirlenmesinde de etkin görev almıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadrosu içinde Bayar’ın yerini tespit etmek için onun profesyonel siyasetçiliğinin yanında örgütlenmeye yatkınlığı, ekonomik konulara aşinalığı ve sivil memur kimliğini göz ardı etmemek gerekir. Kurucu kadro içinde az sayıdaki asker kökenli olmayan ve hesap-kitaptan anlayan kişilerden biri olarak Bayar, daha Milli Mücadele sürerken ülke ekonomisi üzerine düşünme ve uygulama imkânı bulmuştur. 1920’de İktisat Vekili olan Bayar, Büyük Mübadele’nin yaşandığı 1924’de İmar ve İskân Vekili olarak göçmenlerin yerleştirilmesi işini üstlenir. Bu yıl içinde, sermayesinin önemli bir kısmını bizzat Mustafa Kemal’in temin ettiği ve Cumhuriyetin kurduğu ilk “milli banka” olan İş Bankası’nın kuruluşunda görevlendirilir. İş Bankası deneyimi Bayar’ın ekonomi politika konusunda uzmanlığını gösterdiği ve ünlenmesini sağladığı gibi, onun “ekonomik bağımsızlığın” milli bağımsızlık için öncelikli olduğunu ve özel sektör ile devletin birlikte hareket ettiği karma modelin ana hatlarını ortaya çıkarır. Bu dönemin ekonomi politikaların uygulanmasında alternatif üsluplardan birisi olarak Bayar, mutedil devletçiliğin öncülerinden ve uygulayıcılarındandır.[17] Bayar’ın ekonomiye olan siyasal yaklaşımı Atatürk’ün ekonomi politikası ile uyumlu olduğunun göstergesi ise 1932’de tekrar İktisat Vekili ve 1937’de Atatürk’ün son Başvekili olmasıdır.[18] Günümüz İnkılap Tarihi değerlendirmelerinde, Bayar’ın bu dönemdeki İktisat Vekilliği ve Başvekilliği, Atatürk’ün 1929 Dünya Ekonomik Krizi’nin etkileri süresince uygulanan katı devletçi politikaları terk ederek daha mutedil ve liberal politikalara yöneldiğinin kanıtı olarak görülmüştür. Bayar, devletin ekonomik olarak güçlendirilmesini esas alırken bile, özellikle sanayi ve ticaret alanında milli kazanç ve milli girişimci olgularını öncelikli olarak görür. Bayar, mutedil devletçiliğinin yanına yerleştirdiği siyasal liberalizmi ve demokratik tutumları önemseyen davranışları ile Atatürk’ün ideallerinden uzaklaştığı suçlamasına maruz kalmıştır. Ancak 1950 ve sonrasındaki siyasal mücadelesinde, kendi yolunun Atatürk’ün özlemlerinin gerçekleştirileceği yol olduğu iddiasını hiçbir zaman terk etmemiştir.[19]

         

        Bayar’ın beş yıla yakın süren İktisat Vekilliği sürecinde yaptığı işlere baktığımızda pragmatizmin egemen olduğu bir eylem tarzını benimsediği görülür. Uluslararası ekonomik gelişmeler ile ulusal ekonomik gelişmeleri paralel değerlendiren Bayar, uluslararası konjonktürün Türkiye’nin kendi milli sanayisini kurmaya çok elverişli bir ortam yarattığını ve bunun mutlaka değerlendirilmesi gerektiğini ısrarla savunur.[20] Bu amaçla Bayar, taze sermaye birikimin yanında yeni teknik ve donanımlarla gelecek olan yabancı sermayenin yatırım ve işletme yükümlülüklerinde milli ekonominin ihtiyaç duyduğu alanlarla sınırlı olacak biçimde varolmasından yanadır. Ancak bu dönemde yabancı sermayeye karşı sıcak bakılmadığı gibi yabancı sermayenin de istekli olmadığı bir gerçektir. Bunun yanı sıra Bayar, devletçe bilgi, sermaye ve teknik donanım desteğine ihtiyaç duyan özel sermayenin milli ekonominin güçlendirilmesi için önünün açılmasını zaruri görür.[21] Bütün bunları savunurken devletin merkezinden bakar; ancak bundan iki yönlü beklentisi vardır: İlki ekonomik imkânları artan devletin daha acil ihtiyaçları karşılamak için ekonomik gücünü dağıtmayacağı beklentisi; ikinci olarak refah seviyesi artacak halkın hem yükümlülükleri yerine getirmede hem de tasarruf bilincinin oluşmasında rahat bir ortama kavuşacağı beklentisi. Bayar’ın ekonomi politik yaklaşımında önemli yer tutan devletin öncü rolünün temel alanlar dışında sadece yönlendirici veya örgütleyici biçimde varolması onu mutedil devletçiliğe ve bir adım daha ileri gidersek sınırlı liberalizme yaklaştırmıştır. Amacı ekonomik faaliyetin devletten topluma doğru daha geniş bir tabana yayılması ve nihai olarak çağdaş refah devletinin ihtiyaç duyduğu güçlü ve geniş bir orta sınıf yaratmaktır. [22]Aynı zamanda devlet gücü ile millet gücünü birleştirmeye çalışmıştır.[23]

         

        Dünya ekonomik krizinin etkilerinin azaldığı 1930’ların ortasında Bayar’ın iktisat vekili olarak en önemli uğraşı, birinci beş yıllık plan içinde milli sanayinin temel ihtiyaç alanlarından ticari değeri olan ve ihracat imkânı olan madenlerin işletilmesi ve yarı mamul malların üretilmesi yönlü fabrikalaşmaya doğru kaydığı görülür. Bundaki amaç ithalat –ihracat dengesini sağlamak olduğu kadar milli servetin yurt içinde kalmasını sağlamak ve gelişmişlik göstergesinin sanayileşmek olduğuna olan kesin inançtır. [24] Bunun için Batılı sanayileşmiş ülkelerin karar vericileri ile çatışmayı bile göze aldığı görülür.[25] Demokrat Parti döneminin aksine onun iktisat vekilliği döneminde tarımsal üretimin çağdaş yöntemlerle mekanizasyonundan çok köylü ve çiftçi kesimin üzerindeki vergi baskısının azaltılması çabaları öne çıkmıştır. 

         

        1937’de İktisat Vekilliğinden başbakanlığa atanan Bayar, başbakan olmadan bir yıl önce hemen hemen bütün Doğuyu içine alan uzun bir geziye çıkar. Karadeniz’den başlayarak doğu bölgesinin önemli ve stratejik tüm şehirlerini ziyaret eden Bayar, sosyal ve siyasal izlenimlerini ve daha çok ekonomik nitelikli önerilerini bir rapor halinde cumhurbaşkanı Atatürk’e ve başbakan İnönü’ye sunar. Günümüz siyasal arayışlarına da ışık tutacak önemli çıkarımlar ve öneriler getiren bu raporun özellikle mukaddime kısmındaki tespitlere bakıldığında acı ama bir o kadarda sorumlu bir devlet yöneticisinin devletine ve ülkesine sonsuz güven duyan ve bu sorunların üstesinden gelebileceğine inanan bir üsluba da sahip olduğu görülür. Doğuya hâkimiyetin Cumhuriyet rejimi ile başladığı; ağalık ve şeyhlik düzeninin olumsuzluğunun altı çizildiği; devleti temsil edenlerin perişanlığı ve imkânlarının yetersizliği vurgulandıktan sonra yöneticilerin yaptığı haksız uygulamaların ve yolsuzlukların önüne geçilmesi; halk üzerinde mütegalibe olan önde gelen ağa ve şeyhlerin bölgeden uzaklaştırılması gerektiği; halka eşit muamele edilmesi; toprak reformunun bir an önce yapılması ve bölge ekonomisini canlandıracak önlemlerin alınması ana noktalarında toplanan önerilerinin ekonomik yönü hakkında geniş tahlillere girişir. Bölgedeki ekonomik imkânların bir envanterini yaparak bunların ülke ekonomisi için hayati olanlarına ve bölgenin entegrasyonu konusunda somut ekonomik adımları sıralar.[26] İki aya yakın süren Doğu gezisinden sonra sunulan Bayar’ın raporunun Atatürk üzerinde nasıl bir etki bıraktığını bilemiyoruz, ama bir yıl sonra başbakan olmasından onun Atatürk’le herhangi bir güven sorunu yaşamadığı anlaşılıyor.

         

        1937 Sonbaharında Atatürk’ün tercih ve isteği üzerine başbakanlığa gelen Bayar’ın bu yeni görevi sırasında kamuoyunu meşgul eden en önemli sorun Atatürk’ün sağlığı ile ilgili gelişmelerdir. Ancak bu dönemde uluslararası alanda ciddi kamplaşmaların olduğu; Bayar’ın bunları yakından takip ettiği; doğu komşularımızla Sadabat Paktı (1937) kuruluşunu gerçekleştirdiği ve bunun yanı sıra Hatay’ın anavatana katılması için çaba harcadığı; iç politikanın en önemli gelişmelerinden olan Donanmadaki komünist faaliyetlere karşı önlemler aldığı; Dersim isyanının bastırıldığı ve ikinci beş yıllık plan hazırlıklarının tamamlandığı görülür.[27] Atatürk’ün uzun süren hastalığı ve hastalığın kötüleşme sürecine girmesiyle kamuoyunda Atatürk sonrası dönemle ilgili spekülasyonlar başlar.[28] Yönetim erkinde Atatürk’ten sonra ikinci adam olan Bayar’ın bu tartışmaların hiçbir yerinde adı geçmez. Soğukkanlı bir biçimde, bu geçiş sürecinin sorunsuz atlatılması için çaba harcadığı konusunda bütün kaynaklar hem fikirdir.       

            

        Geçmişten günümüze çeşitli mahfillerde, 1938’de Atatürk’ün ölümü sırasında Başvekil olan Bayar’ın nasıl olup ta Cumhurbaşkanlığı makamına İsmet İnönü’nün gelmesine rıza gösterdiği yönündeki spekülatif değerlendirmelere karşı en sağlıklı açıklama şüphesiz ki Bayar, başta ordunun ve parti örgütünün İnönü tercihini doğru görmüştür ve bundan dolayı İnönü’yü desteklemiştir.[29] Buna ek olarak da Atatürk sonrası dönemin sorunsuz başlamasını sağlamak için[30] İnönü’nün cumhurbaşkanlığında başbakan olarak kısa bir dönem görev almayı sürdürmüştür. Atatürk’ün ölümü üzerine 16 Kasım 1938’de TBMM’nde yaptığı tarihi konuşmada söylediği, “Atatürk, seni sevmek, tebcil etmek her Türk vatanseverinin milli ödevi ve namus borcudur” veciz sözü tarihe düşülmüş bir not kadar, onun Atatürk’e olan bağlılığını ve sevgisini de tartışmaya yer bırakmayacak şekilde açıklar. Bu durum aynı zamanda Atatürk’ün eseri olan son Türk devleti Türkiye Cumhuriyeti’nin sıkıntı ve tehlikelerden uzak biçimde geleceğe taşınması gerektiğine olan inancını ve dileğini de besler. O yüzden Bayar’da Atatürk’ün çağdaş uygarlığa erişme ülküsünün yanına Cumhuriyetin düşmanlarına (Komünizm ve gericilik) karşı[31] mücadelenin çok yönlü ve sürekli olduğu söylemini yerleştirir. 1979 başlarında onun, biraz ironik olan, “bu kış komünizm gelebilir”[32] yönlü uyarısının altında Atatürk’ün mirası olan İnkılap Türkiye’sinin korunması gerektiği yönlü refleksin tetikte olduğudur.

         

        İkinci Dünya Savaşı dönemi içinde Türkiye’nin iç ve dış politikasında çok önemli gelişmelerin olduğu süreçte Bayar’ın sessizliğe büründüğü ve sade bir milletvekili olarak meclis çalışmalarını takip ettiği kamuoyundaki hiçbir tartışmada yer almamasından anlaşılmaktadır.[33] Savaşın sonlarına doğru iç politikanın önemli tartışma konularından olan Varlık Vergisi ile ilgili mecliste yapılan tartışmalara katılması ile güncel politikaya geri dönüş yaptığını; 1944 baharındaki Bütçe Kanununa red oyu verdiğini; Moskova Radyosu’nun Türkiye’deki Nazi taraftarları listesinde adının geçmesine tepki gösterdiğini ve 1945’de mecliste kabul edilen Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’na muhalefet eden grup içinde yer alarak gelecek politik tartışmalarda da ciddi bir aktör olarak hazır olduğunun işaretini verir.[34] Dış politikadaki konjüktürel gelişmelerin etkisi ile Türkiye’nin çok partili parlamenter demokratik düzene geçiş kararı alması ile Bayar’ın CHP içinde parti politikalarına ve uygulamalarına eleştiri dozunu artırdığı görülür. Parti içi tartışmaların zirveye çıktığı mecliste 1945 yılı bütçe tartışmaları sonrasında Bayar ve arkadaşları, tarihimizde Dörtlü Takrir olarak geçen, parti politikalarının yeniden belirlenmesi ve partinin yapısının yeniden düzenlenmesi yönlü önerilerini sunarlar.[35] Önerileri parti içinde ciddi tartışma yaratır ve sonucu Bayar’ın önce milletvekilliğinden ve sonrasında parti üyeliğinden istifasına ve diğer arkadaşları olan Menderes, Koraltan ve Köprülü’nün partiden ihracına yol açar. İktidar partisine rakip olacak ciddi girişim olarak 1945 Aralığında başlayan yeni parti kurma hazırlıkları, 7 Ocak 1946’da Demokrat Partinin kurulması ile sonuçlanır.[36]

         

        Demokrat Parti’nin kurulduğu gün parti başkanlığına seçilen Bayar, basına verdiği ilk demeçte partilerinin sol veya sağda değil; demokrat olduğunu; iktidar partisi ile siyasi mücadelenin iç politikada verileceğinin vurgusunu yapar.[37] Bayar’ın başkanlığını yaptığı Demokrat Parti siyasal liberalleşme taleplerini öne çıkaran bir muhalif parti olarak doğmuşsa da örgütlenme süreci içinde biçimlenen toplumsal tabanı ekonomik, siyasal, toplumsal ve kültürel çok yönlü beklentileri olan gruplardan oluşmuş; bu grupların desteği ile hızla üye sayısını ve taşra örgütlerini oluşturmuştur. Başlangıçta çok renkli bir yapıya sahip olan Demokrat Parti’nin başkanı olarak Bayar’ın CHP iktidarına karşı muhalefetinin yanında bu gruplarının parti içi eleştirilerini ve iktidara karşı taşkınlıklarını kah göğüslemiş kah tasfiye etmek zorunda kalmıştır. 1946-1950 arasındaki kararlı ve uzlaşmacı politik tutumu ile Bayar, Atatürk’ün demokrasi özlemlerini hayata geçiren bir siyasal şahsiyet olarak, destekçilerinin bir kısmı tarafından Bayrak Adam övgüsüne mahzar olmuştur.[38] Bayar’ın siyasal konulardaki makul eleştirileri ve yerinde önerileri ile cemiyetler kanununda değişiklik; iki dereceliden tek dereceli seçim sistemine geçiş, Belediye ve Vilayetler kanunlarında seçimle ilgili maddelerinin yeniden düzenlenmesi; gazete kapatmalarının önüne geçen basın kanunun değiştirilmesi ve üniversite özerkliğini sağlayan bir dizi kanuni düzenlemelerin yapılmasını sağlamıştır.[39] İktidar baskın seçim kararı alarak seçimleri bir yıl öne almış; 21 Temmuz 1946 yapılan genel seçimlerden, döneme ait kaynaklarında çokça bahsettiği gibi, iktidar yanlılarının yaptığı akıl almaz hile ve baskılar sonucunda Bayar’ın Demokrat Partisi beklemediği bir yenilgi almış; meydan mitingleriyle coşkulu ve heyecanlı bir seçim propagandası yapan Bayar’ın iktidara karşı eleştirilerini artırmasına ve meclis çalışmalarını boykot, somut talepler içeren basın açıklamaları ve parti içi hizipleri tasfiye ederek bu süreci aşmaya çalışmıştır.[40]

         

        Muhalefette Bayar’ın siyasal yaklaşımı ideolojik kalıplaşmaktan çok pragmatik biçimde daha çok ekonomik konulara yoğunlaşarak dönemin olumsuz ekonomik gelişmelerini eleştirdiği; geniş yığınların, özellikle köylü ve işçi kesimlerin, durumlarının iyileştireceği sözü üzerinden devlet baskısının kaldırılacağı; yaptırımların azaltılacağı ve muafiyetlerin sağlanacağı vaatleri ana noktalarında toplanır. Ancak Bayar, demokrasinin tüm koşullarıyla hayata geçirilmesi, hak ve vazifelerle donanmış hür vatandaşın tanımlanması, seçim ve yasal yoldan milli iradenin tecellisi ve milli devletin Atatürk inkılaplarıyla aldığı mesafenin toplumsal yönüyle de benimsenmesi noktalarında Atatürk’ün milliyetçi ve çağdaşlaşma ülküsü ile buluşur. Atatürk döneminin geride kaldığı ve yeni bir dönemin başladığı söylemlerine itibar etmez; Demokrat Parti’nin hedefinin İnönü döneminde yavaşlayan inkılap hedefinin tekrar canlandırılması olduğunun altını çizer. Atatürk’ün milli tarih, milli dil, milli kültür ve milli iktisat görüşlerine sıkı sıkıya sahip çıkar; yalnızca çağdaşlaşma yerine Batılı olma olgusunu koyar. Bunun da Atatürk’ün hedefi olduğunu söylemekten çekinmez. Türk toplumunu bir bütün olarak düşünen Bayar, sınıflara, ötekileştirmeye ve çatışma kültürüne karşı devlet bürokrasisi karşısında güçsüz toplumsal katmanları efendi millet kavramı ile motive eder. Ona göre 14 Mayıs 1950 Seçimleri ile gerçekleşen ve seçim sisteminden dolayı Demokrat Parti’nin ezici üstünlüğü ile sonuçlanmasını bir ihtilal olarak görür; ancak bunun Türk modernleşme tarihinde doğal bir üst aşama ve milli devletin milli irade ile buluşmasının tabii sonucu olduğu vurgusunu yapar. Atatürk ilke ve inkılaplarının biçimlendirdiği Atatürkçü düşüncenin içine özgürlükçü liberal söylemleri ve muhafazakar talepleri dengeli biçimde yerleştirerek toplumsal çatışmaları asgariye indirme fikrine sarılan Bayar, ilhamını 1924 Anayasası’ndan alır; onun özgürlükçü ve demokratik doğasını öne çıkarır. Bayar hiçbir zaman ülkenin bir anayasa sorunu olduğunu düşünmez; varolan anayasanın birkaç tadilatla çağdaş normlara uyum sağlayabileceğini; asıl sorunun toplumsal katmanlar arasındaki suni çatışmada yattığını; bununda milli refahın dengesizliğinden kaynaklandığını düşünür.[41] Ekonomik olumsuzluklara yaslanan Bayar’ın siyasal düşüncesinde Türk milletinin güçlü birlik düşüncesinin varlığından dolayı bütün bunların devlet ve millet birlikteliği ile aşılabileceğini; Demokrat Parti’nin de devleti milletle buluşturması ile bu sorunlarının süreç içinde ortadan kalkacağı varsayımına ulaştırır.[42]

         

        Cumhurbaşkanı olduğu 1950-1960 arası dönemde Bayar’ın günlük politik tartışmalardan uzak, ama zaman zaman kendi kurduğu ve iktidara taşıdığı parti olan Demokrat Parti’nin yöneticilerini uyarmaktan ve bazen de muhalefete karşı savunmaktan geri durmaz. Bazı kaynaklar Demokrat Parti Hükümetinin yönlendirilmesinde ve muhalefete yönelik sindirme politikalarında Bayar’ın birinci derecede rolü olduğunu vurgularlar.[43] Ancak Türk siyasi tarihinde bu dönem için Bayar’ın adı değil de Başbakan Menderes’in adının öne çıktığı düşünülürse Bayar’ın rolünün abartılı olduğu açıktır. Ancak Bayar’ın başta ABD olmak üzere Batı ile ilişkilerde yönlendirici olduğu; gizli komünist faaliyetlere özel dikkat çektiği ve hükümeti uyardığı; Atatürk’e karşı yapılan saldırıları tasvip etmediği ve gerici faaliyetlere prim vermediği noktalarda, Demokrat Parti’nin politikalarına yön vermeye çalıştığı ve ciddi uyarılarda bulunduğu görülür.

         

        Cumhurbaşkanlığı döneminde Bayar’ın iki politik tutumu öne çıkar. İlki hür dünyanın önderi olan ABD yanlısı dış politikanın Türkiye’nin hayrına olduğu ve ülkesini ABD gibi gelişmiş ve refah ülkesi yapma arzusunda şekillenen ABD modeli. İkincisi Sovyet yayılmacılığın beşinci kolu olduğuna inandığı Türkiye içindeki Komünist faaliyetlere karşı ciddi tedbirlerin alınması gereğine olan inanç.[44] Bu politik bakış açısından Türk siyasi literatürüne Türkiye’nin “Küçük Amerika” olmalı imgesini yerleştirdiği gibi, şahsında anti-komünist cephe en büyük destekçisini bulur.

         

        1950-1960 arası Demokrat Parti döneminde başta tarım olmak üzere üretim ve hizmet sektörlerindeki nispi iyileşmenin ve karayolları başta olmak üzere ulaşım sektöründe artan iyileşme ve gelişmelerin geniş halk kesiminde, ürününü pazara ulaştırma ve değerlendirmesinin ciddi bir refah artışı getirmesi sonucu, toplum desteğini elde etmesine ve bunun kalıcı olmasına yol açmıştır. Bunun açık göstergesi iki seçimde yüzde ellinin üstünde oy almasına; 1957’de yapılan dönemin son genel seçiminde de oy kaybına uğramasına rağmen yine birinci parti olmasından anlaşılabilir. Fakat 1955’den sonra değişen dünya ekonomik politikalarının yönünün anlaşılamaması ve iç politikadaki popülist yaklaşımla yapılan devlet harcamalarının genel bütçede oluşturduğu açık, kısa vadeli dış borçların çevrilemesinin de getirdiği baskı sonucu, Türkiye ekonomisinin krize girmesine yol açar. Dar gelirli kesimlerin hızla yoksullaşmasına; tarım ürünlerindeki sert fiyat düşüşleri de köylü kesiminin sıkıntılarını artırması sonucu genel bir hoşnutsuzluk ortamı oluşur. Demokrat Parti hükümetini zorlayan ekonomik gelişmelerin varlığına rağmen iktidar aygıtını elinde tutması ve bunu kendisini eleştiren muhalif unsurlara karşı kullanma eğilimine girmesi, güncel politik ortamın gerginleşmesine yol açar.[45] Demokrat Parti hükümetinin sertlik politikasını benimsemesinde Bayar’ın birinci derecede rol oynadığı; yönlendirdiği ve başbakan Menderes’in muhalefetle ilişkilerini yumuşatma girişimini engellediği yönlü yorumlar varsa da bununla ilgili sağlam kanıtlar yoktur. Türk siyasetinin ciddi bir çatışma ortamına girdiği 1958 ve sonrasında Bayar’ın cumhurbaşkanlığı ve tarafsızlığını yitirdiği konusunda ciddi bir tartışma olmaması da bunu doğrular niteliktedir. [46] 

         

         

        27 Mayıs 1960’da Türk siyasi tarihinin ikinci demokrasi deneyiminin bir askeri darbe ile sona ermesi ve sonrasındaki trajik gelişmeler günümüze kadar süren politik tartışmalara ve siyasal kamplaşmalara da yataklık etmiştir. Başta Bayar olmak üzere Demokrat Parti’nin tüm zinde kuvvetleri askeri darbenin acımasız ve kindar uygulamalarından nasibini almıştır. Tarihimizde Yassı Ada duruşmaları olarak geçen Demokrat Parti yöneticilerinin yargılandığı bu duruşmalarda yetmiş yedi yaşında olan ve idamla yargılanan Bayar, mahkeme sürecinde askeri darbeye; onun hukukuna direnen ve karşı çıkan hemen hemen tek istisnadır.[47] Türk hukuk tarihinin derin yara aldığı bu yargılamalar sonunda ömür boyu hapse mahkûm edilen Bayar, Kayseri Cezaevi’nden rahatsızlığı sonucu 1964 yılında salıverilir. Bundan sonra merkez sağ politik odaklardan biri olarak uzun süre kamuoyunda adı sık sık duyulan Bayar, aktif politikaya dönmemiş; akil bir siyasetçi olarak 1970’lerin ortasına kadar siyasal demeçler vermeyi sürdürmüştür. 1946’da başladığı liberal demokratik mücadelesini Atatürk Türkiye’sini çağdaş uygarlığa ve Batı dünyasına dâhil etme mücadelesi olarak savunmuştur. Bazı tarih kitaplarının özgürlük devrimi olarak gördükleri 27 Mayıs’ı hiçbir zaman böyle görmemeyi sürdürmüş ve 27 Mayıs’ın elebaşısı olarak hep İsmet İnönü’yü işaret etmiştir.[48] 1974’de Anayasa değişikliği sonucu, eski cumhurbaşkanı olmasından dolayı, kendisine verilen tabii senatörlük hakkını, halkın seçmediği bir makama gelmeyi siyasi anlayışına uymadığı için reddetmiştir.[49] Hem askeri darbeyi hem de onun anayasasını çeşitli yönleri ile ömrünün sonuna kadar eleştiren Bayar, aktif siyasette ve siyasal gündemde en uzun süre kalan siyasi ve tarihi bir şahsiyettir. 23 Ağustos 1986’da öldüğünde 103 yaşındadır.

         

        Celal Bayar’ın siyasal düşüncesinde en önemli yer tutan anlayış devlet-millet bütünleşmesidir. Bütün siyasal tutum ve davranışlarında bu anlayışın izlerini bulmak mümkündür. Ona göre bu birliği sağlayan en önemli unsurların başında dil ve inanç birliği gelir. Ona göre Türk’ün düşmanlarının, “dil birliğimizi uydurukça ile; din birliğimizi laiklik mazereti ile; milli birliğimizi Faşizm iftirası ile; kültür birliğimizi Batıcılık, ilericilik gayretkeşliği ile; tarih şuurumuzu çarpıtmak, kötülemek yolu ile; aile ahlakımızı, toplum mesuliyetimizi ferdi hürriyet maskesi ile; durmadan bozmaya, yıkmaya, parçalamaya çalışacaklardır!..” Buna asla şaşırmayacağımızı ve aldanmayacağımızı vurgular. Kendimize güveni esas alan “Meded yok bize bizden başka” meselini hiçbir zaman aklımızdan çıkarmayarak, her gün bir parça daha güçlü olmamız gerektiğinin altını çizer. Güçten düştüğümüzde veya sıkıntıya düştüğümüzde, “Mondoros Mütarekesinde, Batı’nın; II. Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyetler Birliği’nin; Kıbrıs Harekâtında Amerika’nın bize nasıl baktığını unutmamamız gerektiğini siyasal vasiyet olarak sunar. Komşumuz Sovyetler Birliği ile ilişkilerimizin bozulmaması için sorumlu bir devlet adamı olarak üzerinde hiç söz etmediği Türk dünyası için ömrünün son günlerinde açıkça konuşmaya ve dünyanın her gün yeniden kurulduğu düsturundan hareketle Türk birliği özlemini dile getirir. Sovyetler Birliği içinde dini, dili ve kültürü bir ırkdaşlarımız olduğunu ve bir gün bunlarla bir araya geleceğimize inanır ve hazırlıklı olmamızı salık verir.[50]

         

        Bayar, siyasete ara verdiği çeşitli dönemlerde, Milli Mücadele döneminden başlayarak Türk siyasi tarihinin birçok dönemine ışık tutacak telif ve röportaj nitelikli birçok hatıra-tarih eseri bırakmıştır. Bende Yazdım, Atatürk’ten Hatıralar, Başvekilim Adnan Menderes, Bir Darbenin Anatomisi ve Atatürk’ün Metodoloji ve Günümüz başta olmak üzere bu çalışmalarda Milli Mücadele’ye, Atatürk’e, Demokrat Parti dönemine, 27 Mayıs askeri darbesine ve Atatürkçülüğe kendi yorumunu katarak, gelecek kuşaklara önemli bir tarihi miras bırakmıştır.

         

        Bayar’ın yaşam öyküsü ve siyasal kimliği, çağdaş Türk siyasal düşünce ve hareketinin sivil, demokratik, liberal ve laik yüzünün milli ve halkçı çizgide nasıl bütünleştiğinin de ipuçlarını üretir. Bir başka ifade ile Bayar’ın yaşam öyküsünün tarih önündeki yüzü ve siyasal çizgisi aslında Atatürkçü düşünce ve eylemin ütopik ufuklardan ve sapkın, müfrit ve art niyetli emellerden sıyrılıp somut tarihsel gerçeklik içinde milliyetçi, halkçı, laik ve demokratik yapıya büründüğünü ve olması gereken yeri bulduğunun ispatıdır. Bayar’ın siyasal düşüncesinde ideolojik kalıplara dökülebilecek sistematik bir yapı bulmak zordur. Ancak Atatürk’ün düşünce yapısı içinden çıkarılabilecek ve reel politik uygulamalarla anlamlandırılabilecek bir bütünlükçü dünya görüşü arandığında Bayar, Türk milliyetçiliği ve çağdaşlaşmacılığı içinde özgün bir yere sahiptir. Bayar’ın siyasal düşüncesinde, Atatürk gibi, siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel olarak Türk milletini en yetkin ve en üstün noktaya çıkarma hedefi esastır.  

         

         

         

        


        


        

        [1] Erkan Şenşekerci; Türk Devriminde Celal Bayar, Afa Basım Yayım, İstanbul,  2000, ss.21-23.


        

        [2] İsmet Bozdağ, Bilinmeyen Yönleriyle Celal Bayar, Emre Yayınları, İstanbul,  2005, s. 11.


        

        [3] Şenşekerci, age, s.27 vd.


        

        [4] Örneğin Cemal Kutay, “Üç Devirdeki Gerçek Yer !”, 100. Yaşında Celal Bayar’a Armağan, Tercüman Gazetesi Yayını, İstanbul, 1982, s.141; Nurşen Mazıcı, Belgelerle Atatürk Döneminde Muhalefet(1919-1926), Dilmen Yayınevi, 1984, s.136.


        

        [5] Celal Bayar, Atatürk’ün Metodolojisi ve Günümüz, (Araştırma ve Derleme: İsmet Bozdağ), Kervan Yayınları, İstanbul, 1978, s.32 vd.


        

        [6] Tanıl Bora, “Celal Bayar”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce- Kemalizm, İletişim Yayınları, İstanbul, 2001, Cilt:2, s.546.


        

        [7] Celal Bayar, Bende Yazdım, Baha Matbaası, 1967, Cilt:5, s. 1552 vd.; Burhan Ulutan, “Celal Bayar’ın Ekonomi Politikası ve Uygulamaları”,  100. Yaşında Celal Bayar’a Armağan, Tercüman Gazetesi Yayını, İstanbul, 1982, ss. 279-281; Şenşekerci, age, ss.35-43.


        

        [8] Bayar, Bende Yazdım, Cilt:5, s.1550 vd. ; Behçet Uz, “Muhterem Celal Bey’i Nerde ve Nasıl Tanıdım”, 100. Yaşında Celal Bayar’a Armağan, Tercüman Gazetesi Yayını, İstanbul, 1982, ss. 190-201; M. Akif Tural, Atatürk Devrinde İktisadi  Yapılaşma ve Celal Bayar(1920-1938), Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 1987, ss.  37-42; Şenşekerci, ss. 47-49.


        

        [9] Bayar, Bende Yazdım, cilt:5, ss.1550-1552.


        

        [10] Bayar, Bende Yazdım, cilt:5, ss. 1604-1627;İsmet Bozdağ, “Celal Bayar’ın Hayat Hikayesi”,100. Yaşında Celal Bayar’a Armağan, Tercüman Gazetesi Yayını, İstanbul, 1982, ss.333-334;  Şenşekerci, age, ss. 44-47. Silahlı direniş konusunda zıt bir görüş için Aydemir, Tek Adam, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1964, Cilt:2, 69-70.


        

        [11] Bayar, Ben de Yazdım, Cilt:5, ss.1547-1550.


        

        [12] Bozdağ, agm, s.336; Şenşekerci, s.76.


        

        [13] Aydemir, age, Cilt:2, s.378; Mete Tuncay, Türkiye’de Sol Akımlar(1908-1925), Bilgi Yayınevi, Ankara, 1967, s.77.


        

        [14] Utkan Kocatürk, “Celal Bayar’la Bir Konuşma”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt:II, Sayı:5(Mart 1986), s. 341.


        

        [15] İsmet İnönü,  Hatıralar, (Yayına Haz. :Sabahattin Selek), Bilgi Yayınevi, Ankara, 2006, s.216.


        

        [16] Bozdağ, age, s.34 vd.


        

        [17] Tural, age, ss.111 vd.


        

        [18] Ulutan, agm, s. 305 vd.; Tural, s.108 vd.


        

        


Türk Yurdu Eylül 2011
Türk Yurdu Eylül 2011
Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele