27 Mayıs Depreminin Artçı Sarsıntıları-II Talat Aydemir’in Hiç Tükenmeyen İhtilâl Tutkusu

Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

                    Talat Aydemir üniformasını çıkarmak zorunda kalsa da müdahale arzusunda, ihtilal tutkusunda en ufak bir azalma yoktu. Üstelik bu eğilim 27 Mayıs’ı öğrenci, 22 Şubat’ı kursiyer teğmen olarak Harp Okulu’nda yaşayan, vatanseverliklerinin gerektiğini yaptığına inanan genç subaylarda epeyce yaygındı. Bunlar için ülke yönetiminin Silahlı Kuvvetler’in güdümünde bulunması ülkenin kurtuluşunu sağlayacak yegâne yoldu. 22 Şubat olaylarında subay taburunda bulunan 620 teğmenin birçoğu, birliklerine intikal ederken bu ruh haleti içinde yeni bir müdahalenin özlemini duyuyorlar, bu yönde Aydemir ve çevresinden gelecek davete olumlu cevap vermeye istekli görünüyorlardı. Talat Aydemir’de o gece “bu iş burada bitmedi” derken bu psikolojilerini yakından bildiği genç teğmenlere güveniyordu. Vakit geçirmeden hâlâ kendisiyle birlikte darbe yapmakta kararlı arkadaşlarıyla birlikte yeni müdahalenin hazırlıklarına başladı.

         

                    Ne var ki 22 Şubat’a kadar birlikte hareket ettiği ekibindeki subaylardan bazılarının ona güvenleri sarsılmıştı. Bu tarihe kadar yanı başında olan, bir bakıma Kurmay Başkanlığı’nı yapan, onu harekete geçmek için kışkırtan Dündar Seyhan bunlardan biriydi. Ancak onun esas niyeti bir müdahale durumunda 14’lerden Kabibay ve Erkanlı’yı girişimin başına oturtmaktı. Aydemir’le ilişkisini kestikten sonra bu tutumunu ileriki aylarda yeni bir müdahale ortamı hazırlamak üzere İstanbul’da düzenlenen “koordinasyon toplantıları”nda net şekilde ortaya koydu; yurt dışından ülkeye dönen Kabibay’a pozisyon hazırlamak üzere büyük çaba gösterdi.

         

                    Talat Aydemir kendisiyle bağlantıları süren ve birlikte emekli olduğu arkadaşlarıyla ev toplantılarında bir araya gelerek strateji belirlemeye çalıştı. Bir yandan da İstanbul’da kendisine paralel görüşlere sahip sivil ve asker kesimlerden, üniversite mensuplarından isimlerle bağlantı kurmak üzere temaslara başladı.

         

                    Karacılar cuntası 22 Şubat’ta tasfiye edilirken, Havacılar cuntası varlığını korumuştu. Bu gruptakiler darbe girişiminin bastırılmasında en etkili gücün kendileri olduğunu düşünüyorlar, bundan sağladıkları yüksek moralle daha ileri hamlelere hazırlanıyorlardı. Havacılar CHP yöneticileriyle her zaman ki gibi yakın ve sıcak temas halindeydiler. AP’nin siyasî af kanununu sürekli gündemde tutmak istemesi, kendilerini 27 Mayıs’ın sahibi ve koruyucusu gören CHP’lilerle Havacı cuntayı, “ortak düşman” olarak algıladıkları bu siyasetçilere karşı işbirliği yapmaya yöneltiyordu.

         

                    27 Mayıs harekâtının amacına ulaşmadığı, devrimlerin tehlikede olduğu görüşündeki bazı üniversite hocaları, gazeteciler ve siyasetçilerle 22 Şubat’ta emekliye sevk edilen karacı subaylar, 14’lerden Kabibay ile Erkanlı 1962’nin yaz aylarından itibaren İstanbul’da “koordinasyon toplantıları” adıyla bir araya gelmeye başladılar. Talat Aydemir toplantılara kendi yerine temsilcilerini gönderiyordu. Kendisi daha çok Ankara’da Zafer Çarşısı’ndaki çay bahçesinin bulvara bakan tarafında oturuyor, özellikle hafta sonlarında caddede yürüyen bazı Harp Okulu öğrencileri tarafından selamlanıyordu.

         

                    Başkentte garip bir hava oluşmuştu. Atatürk Bulvarı’nın Sıhhiye ile Bakanlıklar arasında kalan tarafında darbe söylentileri alenen konuşuluyor, tartışılıyordu. Konunun gizli saklı bir tarafı kalmamıştı, her şey aleniyete dökülmüştü. Aydemir’in yeni bir darbe için hazırlandığını herkes biliyor, görüyordu.

         

         

                    Millî Devrim Ordusu İş Başında

         

                    O yılın Eylül ayından itibaren, üniversitelerin açılmasıyla birlikte yeni bir gelişme daha yaşanmaya başladı. Yassıada mahkûmlarının affı konusunun tartışılmasına paralel olarak gerilim artıyordu. Haftanın belirli günlerinde bulvardaki Atatürk Anıtı’nın çevresinde toplanan çoğu gençlerden oluşan bir topluluk Bakanlıklar’ın üst tarafındaki Yeni İstanbul gazetesinin bürosuna doğru yürüyor, af olmayacağına ilişkin sloganlar söyleniyor, gazete bürosu sık sık taşlanıyordu. Rahmetli Ömer Öztürkmenli’nin başında olduğu Yeni İstanbul gazetesi bu dönemde milliyetçi-muhafazakâr görüşleri yansıtan ve CHP’nin eleştirildiği bir basın organıydı. Bu özelliği dolayısıyla 27 Mayıs’ı sahiplenen kesimler tarafından hedef alınıyordu.

         

                    Gene bu dönemde Ankara’da MDO (Millî Devrim Ordusu) rumuzlu bildiriler dağıtılmaya başlandı. Bildirilerde af konusundaki girişimler şiddetle suçlanıyor, Adalet Partisi tehdit ediliyor, “zinde güçlerin” bunlardan hesap soracağı ifade ediliyordu. Bu bildirilerin konuşulduğu bir Meclis toplantısında, Başbakan Yardımcısı Turhan Feyzioğlu çok ilginç bir cümle sarf etti. “MDO’nun kimler olduğunu söylesem korkudan dudaklarınız uçuklar.” Oysa kısa bir süre sonra bu illegal yapılanmanın kaynağını Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Tansel teşhir etti. MDO’nun başında Havacılar cuntasının lideri tabii senatör Mucip Ataklı ile General Hüsnü Özkan vardı; bildiriler Hava Kuvvetleri içerisinde hazırlanıyordu.

         

                    Havacılar cuntasının kendi mihverlerinde bir müdahale hazırlığı içine girmesi, Hava Kuvvetleri Karargâhında bu amaçla düzenli toplantıların yapılması Org. Tansel’i rahatsız ediyordu. Sonunda daha fazla tahammül edemedi, emrivaki yaparak toplandıkları odaya girdi, cuntacılarla arasında sert bir tartışma yaşandı. Cunta müdahale plânı üzerinde çalışıyordu, Tansel yazılı belgelere el koydu. Bazı belgelerde ilginç bir değerlendirme göze çarpıyordu. Bunlarda 70’e yakın CHP’li siyasetçi, yönetici ve Bakanın isimleri sıralanmış, karşılarına kendi kriterlerine göre değerlendirme puanları konulmuştu.

         

                    İrfan Tansel bu girişimi etkisiz bırakmak ve oluşumu dağıtmak üzere tayin işlemleri başlattı. Bu oluşumun yönetici kadrosu eskiden beri İsmet Paşa’dan yakınlık görüyorlar ve buna güveniyorlardı. İnönü Tansel’in sakıncalı saydığı 11 havacı subayla ilgili dosyaları işleme koydurmadı. Olayı olabildiğince basite indirgeyerek, mümkünse kapatmak istiyordu. Çünkü geniş bir soruşturmanın doğrudan bazı CHP’li siyasetçileri zor durumda bırakacağını görüyordu. Bu yüzden bu subayların emeklilik işlemleri epeyce bir süre bekletildi. Ancak Tansel’in kararlı duruşu neticesinde, o yılın Aralık ayının sonlarında aralarında Hava Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tuğg. Hulusi Özkan, Kurm. Alb. Halim Menteş ve Alb. Fevzi Arsın’ın da bulunduğu 11 subay emekli edildi. Bunlardan Hüsnü Özkan ileriki yıllarda CHP’den senatör oldu. Fevzi Arsın Ankara İl Başkanlığı’na getirildi; Halim Menteş birkaç ay sonra trafik kazasında hayatını kaybettiğinden politikada değerlendirilme imkânı olamadı.

         

         

                    Türkeş Siyaseti Tercih Ediyor

         

                    1963 yılının ilk aylarında Kabibay ve Erkanlı’dan başka 14’ler grubundaki diğer isimlerde değişik tarihlerde Türkiye’ye gelmişler, sivil hayata adapte olmaya başlamışlardı. Özellikle Alpaslan Türkeş’in gelişi büyük ilgi topladı. Batı Trakya üzerinden Türkiye’ye girerken kendisini Edirne’de kalabalık bir taraftar grubu karşıladı. Buradan İstanbul’a gelen Türkeş, yaptığı ilk açıklamada ordudaki komplocu gruplardan uzak duracağını ima ederek “Anayasa ve yasalar çerçevesinde” politika yapacağını açıkladı.

         

                    14’ler önce Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde ve son olarak Brüksel’de yaptıkları toplantılarda liderlik konusunu konuşup tartıştılar. Sonuçta bir anlaşma sağlanamadığından yurt dışına gittikleri gibi Türkeş ve Kabibay çevresinde toplanan iki grup halinde, farklı beklentilerle Türkiye’ye döndüler. Orhan Kabibay kader birliği yaptığı Erkanlı ve Solmazer ile birlikte CHP’ye yakın bir çizgi izledi; bu yakınlık CHP saflarına katılıp milletvekili olmaya kadar uzandı.

         

                    Alparslan Türkeş ise birlikte olduğu arkadaşlarıyla ilk olarak “Türkiye Huzur ve Kalkınma Derneği” adıyla ülke çapında faaliyet yapacak bir dernek kurmayı kararlaştırdı. Ancak kuruluş için belirlediği tarihte 21 Mayıs olayları nedeniyle tutuklandığından kuruluş girişimi sonuçlanmadı.  Türkeş, Muzaffer Özdağ, Rıfat Baykal ve Fazıl Akkoyunlu ile birlikte bu davada yargılandılar, 3,5 ay kadar tutuklu kaldıktan sonra beraat ettiler. İki yıl sonra 1965’in yaz aylarında arkadaşlarıyla birlikte CKMP’ye giren Türkeş, kısa bir süre sonra yapılan kongrede bu partinin Genel Başkanlığına seçildi.

         

         

                    Talat Aydemir’in Pazarlık Girişimleri

         

                    1963 yılının ilkbahar aylarında alenen darbe hazırlıkları yapmakta olan Talat Aydemir, bu sırada kendisi gibi emekli statüsünde olan Havacı 11’ler ve 14’lerden Kabibay grubu ile bir araya gelmek amacıyla bazı temaslar yaptı. Görüşmelerde taraflar alışıldığı şekilde liderlik konusunda anlaşamadılar. Aydemir 22 Şubat’ta kendisiyle birlikte olan birçok arkadaşının artık yanında olmamasına rağmen girişimini sürdürdü. 1963’ün Mayıs ayı başlarında “her şeyin lehine” ve “herkesin kendisiyle birlikte” olduğuna inanan ve çevresine de bunu telkin eden em. Kur. Alb. Talat Aydemir “0 generalle” yani generalsiz olarak ve kendine rakip olabilecek hiçbir kimseye kadrosunda yer vermeksizin “kendi ihtilalini” yapmaya karar vermişti.[1]

         

                    23 Mart’ta bütün Türkiye’yi etkileyen bir olay yaşandı. Eski Cumhurbaşkanı Celal Bayar Kayseri Cezaevi’nden sağlık durumu nedeniyle şartlı olarak salıverildi. Kayseri sokakları kısa zamanda ülkenin her tarafından gelen binlerce insan tarafından dolduruldu. Kayseri-Ankara karayolunda Bayar’ın bindiği aracı takip eden araçlardan oluşan onlarca km.lik görülmemiş bir konvoy oluştu. Konvoy Ankara’ya tam bir gövde gösterisi halinde girdi. Genelkurmay’ın önünden geçilirken, konvoydaki bazı araçlardan el kol işaretlerinin yapılması binanın penceresinden geçişi izleyen subaylar arasında büyük tepki topladı. Daha önce Bayar’ın aracının Çankaya’dan geçmesi kararlaştırılmışken, gerginliğin artması üzerine bundan vazgeçildi. Celal Bayar alelacele kalacağı eve getirilip kimseyle görüştürülmeden istirahata çekildi.

         

         

                    Zinde Kuvvetler İş Başında

         

                    Tepkiler ertesi gün çok daha yoğunlaştı. 24 Mart günü Sıhhiye Meydanı’nda çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu büyük bir kalabalık toplandı. “Af yok” sloganlarıyla AP Genel Merkezi’ne doğru yürüyüş başladı. Kalabalığın içerisinde çok sayıda sivil giyinmiş genç subayın yer aldığı daha sonra ortaya çıktı. Olacaklar önceden tahmin edilmesine rağmen hiçbir emniyet tedbiri alınmamıştı. Grup AP Genel Merkezi’ne yürürken binanın çevresinde ne polis ne de asker vardı. Bir başka ifadeyle dilediklerini yapmak üzere göstericiler serbest bırakılmışlardı.

         

                    Genel Merkez’de bulunan AP yöneticileri bir anda taşlı ve sopalı yoğun bir saldırıyla karşı karşıya kaldılar. Hayatları tehlikedeydi; kalabalığı yarıp çıkmaktan başka çareleri yoktu. Rahmetli Mehmet Turgut yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “…onun üzerine içeride ne kadar sandalye varsa kırdık, hepimiz elimizde birer sandalye bacağıyla dışarıya hücum ettik.”

         

                    Parti binası saldırı sonucu tam anlamıyla harabeye döndü. İçeri girenler binada ne buldularsa parçalayıp kırdılar, evrakları dağıttılar. Genel Başkan Süleyman Demirel yaşadıklarından çok etkilenmişti; “bu şartlar altında siyasî faaliyet yapılmasına imkân yoktur” şeklinde kısa bir açıklama yaparak görevinden istifa etti. Bayar’ın tahliye kararı hemen kaldırıldı, önce hastaneye buradan tekrar cezaevine gönderildi.

         

                    Olaylar bununla sınırlı kalmadı. Siyasî görüş farklılıkları dolayısıyla İstanbul ve Ankara’da üniversite gençliği arasında sert bir kutuplaşma dönemi başladı. 27 Mayıs darbe ortamının oluşumunda birinci derecede etkili olan CHP eğilimli gençler diğer görüştekileri düşman görüyor, şiddet kullanarak etkisiz hale getirmeyi devrimciliğin gereği sayıyordu: “Genç subayların üniversite gençliğiyle el ele Ankara ve İstanbul sokaklarına dökülmeleri, İnönü’ye güvenliğini yitirmeyen kesimlerden tedbir isteme azmini perçinliyor. Her şeyden önce Bayar derhal tevkif edilmeliydi. Zinde kuvvetlerin desteğiyle iktidarda duran İnönü, özlediği devrimci ve halkçı milli politikayı reddederek tutunduğu tek sağlam dalı koparmaktadır.”[2]

         

                    Bayar’ın salıverilmesiyle başlayan olaylar özellikle İstanbul Üniversitesi’nde şiddete dönüştü. Kendilerini devrimci olarak nitelendiren gençler, üniversite içerisinde hatta sokaklarda karşı görüşte olan kimseleri yakalıyor, zor kullanarak merkez binadaki kampüse getiriyor, düzenledikleri sözde “devrim mahkemesi”nde yargılayıp kendilerince ceza uyguluyorlardı. “Büyük hareket durduktan sonra üniversite içinde bir temizlik hareketi başladı. Gençler nerede buluyorlarsa yakalıyor ve sorguya çektikten sonra cezalandırıyorlardı. Öğrenci mahkemelerinin aradıkları suçlular, karşı mitinge katılanlarla eskiden beri gerici tutumlarıyla tanınanlardı.”[3]

         

                    Yapılan gösteriler Talat Aydemir’i daha da cesaretlendirdi. Orduda tansiyon yükselmişti. Zamanın artık geldiğini düşünen Aydemir girişimlerini hızlandırdı. Diğer gruplarla birleşme imkânını konuşmak üzere Nisan ayının başında, hem 11’lerle hem de Türkeş ile iki ayrı görüşme yaptı. Kendisinin liderliğini kabul etmeleri şartıyla birlikte hareket etmelerini istedi. Ancak ne havacılar, ne de Türkeş bu teklife yanaşmadılar. Karargâhını 10 Mayıs’ta evinde topladı. Yapılan durum değerlendirmesinde her şey yolunda görünüyordu. Hava Kuvvetleri için görevlendirdiği subaylardan İzzet Köz, “çengel atma” yöntemiyle birkaç hava üssünü kontrollerine aldıklarını, buralardaki pilotların alacakları işarete göre havalanmaya hazır olduklarını söylüyordu. Neticede 27 Mayıs öncesi Harbiye yürüyüşünün yapıldığı tarihin anısı olarak 20-21 Mayıs’ta harekete geçilmesi kararlaştırıldı.

         

                    Başbakan İnönü Genelkurmay Başkanı’yla birlikte 19 Mayıs gösterilerini izlerken sakin görünüyordu. Oysa her şeyden haberi vardı. Damadı Metin Toker bu hususta şöyle diyor: “…Haber almıştı. Paşa’nın iki kaynağı vardı. Birincisi herkes Talat Aydemir’in yeni bir darbe için hazırlandığını biliyor, görüyordu. İkincisi ordunun içinde İsmet Paşa’nın kendine mahsus istihbarat kaynaklarından ulaşan haberler de Albay’ın yeni bir darbeye teşebbüs edeceğine dair bilgi veriyordu.”

         

         

                    Sehpaya Doğru Koşar Adım

         

                    20 Mayıs gecesi Aydemir’in ekibindeki çoğu 23 Şubat emeklisi subaylar üniformalarını giyerek, saat 23.00 sıralarında önce Zırhlı Birlikler Okulu’na geldiler. Emekli Bnb. Fethi Gürcan komutasındaki ekip, kontrolü kolaylıkla ele aldı. Okuldaki tankçı ve süvari konumundaki kursiyer teğmenleri ihtilal yapıldığını, ordunun idareyi ele aldığını söyleyerek alarma geçirdi. Plânlandığı şekilde acele hazırlanan iki tank radyo evine doğru yola çıktı. Ankara radyosunun yayını saat 24.00’de sona ermiş, görevliler binadan ayrılmak üzereydiler. Üsteğmen İlhan Baş yayını tekrar başlattı ve hazırlanan ihtilal bildirisini okumaya başladı. Bildiri “Türk Silahlı Kuvvetler İhtilal Kumandanı adına Talat Aydemir” ifadesiyle bitiyordu.

         

                    Üniformasını giyerek evden çıkmaya hazırlanan Talat Aydemir bu anonsu duyunca yanındakilere “bu günü gördüm, artık ölsem de gam yemem” diyerek mutluluğunu ifade etti.

         

                    Aydemir’in görevlendirdiği ikinci ekip, anonsun başlamasıyla beraber Harp Okulu’na gelerek buranın komutasını ele geçirdi. Öğrenciler yatmaya hazırlanmışlardı. Alarm verilerek yatakhanelerinden alınıp bahçede toplandılar. Saat 00.30’a geldiğinde Harp Okulu tümüyle ayaktaydı. Öğrenciler silahlandırıldılar, gruplara ayrıldılar, araçlara bindirilerek belirlenen yerleri tutmak üzere şehre sevk edildiler.

         

                    Ne var ki harekât başından itibaren Aydemir’in tasarladığı şekilde yürümedi. Gruplar arasında bağlantı ve işbirliği sağlanamamıştı; büyük bir yönetim boşluğu yaşanıyor, kimse ne yapacağını, kimden emir alacağını bilemiyordu. 1.500’e yakın Harp Okulu öğrencisi Ankara içinde neredeyse kaybolmuştu. Harekâta katılacağı söylenen birliklerden iz bile yoktu. Üstelik bunların önemli kısmı çok geçmeden Genelkurmay Başkanlığı’nın emriyle darbeyi bastırmak üzere harekete geçti.  Talat Aydemir’in en büyük kozu eline geçirdiği Ankara Radyosuydu. İhtilal anonsu başladıktan kısa bir süre sonra, 28.nci Tümen Kurmay Başkanı Yarbay Ali Elverdi yanındaki birkaç erle radyoevine geldi. Darbecilerin gerekli önlemleri almamalarından yararlanarak yayının yapıldığı stüdyoya girdi. Aydemir adına bildiriyi okumakta olan Üsteğmen Baş’ı bertaraf ederek kendi anonsunu yayımlamaya başladı.

         

                    Yarbay Elverdi önceki bildirinin “üç-beş sergüzeştinin yanlış hareketi olduğunu, Türk ordusunun duruma hâkim bulunduğunu, bütün birliklerin kışlalarına istirahata çekilmelerini söylüyor, hükümetin iş başında ve duruma hâkim olduğunu” açıklıyordu.

         

                    Elverdi’nin bir saate yakın yaptığı bu yayın çok etkili oldu. Tereddüt halinde bulunan subayların görevlerinin başına geçmelerini kolaylaştırdı. Darbeye kalkışanlar bile şaşırmışlar, moralleri bozulmuştu. Saat 01.00 sıralarında radyoevine gelen Harp Okulu öğrencileri Yarbay Elverdi’yi tutuklayıp götürseler bile, o görevini tam olarak yerine getirmiş, harekâtın seyrinin değişmesini sağlamıştı.

         

                    Saat 02.00 civarında hem sözde ihtilal karargâhında, hem de olaylara katılan birlikler arasında baştan itibaren yaşanan karmaşa yerini çözülmeye bıraktı. Bu sıralarda darbenin İstanbul kanadında da trajikomik olaylar yaşanıyordu. İstanbul Radyosuna el koyup yayını başlatmak üzere gece yarısı binaya girmeye çalışan grup, nöbetçi birkaç askerin direnmesi karşısında giriş katına sıkışıp kaldı. Üstelik yayını başlatmak için gerekli olan teknisyeni de bulamıyorlardı. Böylece ülkeyi kurtarma sloganlarıyla ortaya atılan “halaskar zabitan”ın bilgi, beceri ve organizasyon seviyesinin ne olduğunu somut şekilde göstermiş oldular.

         

                    Ankara Radyosu bir süre suskun kaldıktan sonra, Etimesgut’taki vericinin hükümete bağlı birliklerin kontrolüne geçmesi neticesinde uzun dalga üzerinden yeniden yayına başladı. Saat 03.00’den itibaren Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Genelkurmay Başkanı’nın açıklamaları bu kanaldan yayımlanıyor, hükümetin duruma hâkim olduğu mesajı bütün ülkeye iletilmiş oluyordu.

         

                    Talat Aydemir sonucun açıkça görünmesine rağmen, bir süre daha direnmeye çalıştı. Yardımcı birliklerin ve kendilerine destek olacak uçakların gelmek üzere olduğunu söyleyerek çevresindekileri ayakta tutmaya çabalıyordu.

         

                    Gün ışırken Hava Kuvvetleri harekete geçti. Eskişehir’den kalkan jetler, önce alçaktan uçuşa başladılar. Ardından Aydemir’in beklentilerinin tam aksine, hareket halindeki hedeflere ateş açtılar. Buna rağmen Talat Aydemir gerçeği görmek istemiyor, tam bir halüsinasyon halinde bu uçakların yardımlarına gelen “dost kuvvetler” olduğunu iddia ediyor, bozgun halinde koşarcasına okula sığınmaya çalışan öğrencilerin perişan halinden etkilenmemeye çalışıyordu.

         

                    Ancak bir süre sonra o da durumu kabullenmek zorunda kaldı. Hâlâ yanında bulunan birkaç arkadaşıyla okuldan ayrılıp, çaresizlik içinde birkaç saat önce muzaffer olacakları, şan ve şeref kazanacakları inancıyla çıktıkları evlerine döndüler.

         

                    Olaylardan biri albay, biri yarbay olmak üzere, 8 kişi hayatını kaybetti; 26 kişi yaralandı. Can kayıplarının çoğu uçakların yanlış hedeflere ateş açmasından kaynaklanmıştı. 22 Mayıs’ta İstanbul, Ankara ve İzmir’de sıkıyönetim ilan edildi. 2. Ordu komutanı Kemal Tural, Ankara Sıkıyönetim Komutanı oldu. Tutuklamalar daha çok 21 Mayıs’ta Talat Aydemir’in darbe girişimine fiilen katılanlarla sınırlı tutuldu. Bu arada 22 Şubat olaylarında adı ön plânda olan Dündar Seyhan’ın yanı sıra 14’lerden Alpaslan Türkeş, Muzaffer Özdağ, Rıfat Baykal ve Fazıl Akkoyunlu da tutuklandılar. Türkeş’in Gaziosmanpaşa’daki evinde yapılan aramada el konulan belgeler arasında çeşitli rütbelerden 250 subayın isimlerinin yer aldığı bir liste de vardı. Listedeki isimlerin karşısına değerlendirme işaretleri konulmuştu. Bunların Silahlı Kuvvetler içerisinde milliyetçi olarak bilinen ve tanınan subaylar oldukları açıktı. Org. Tural, yetkisine dayanarak bu isimlere ilişkin herhangi bir işlem yaptırmadı. Böylece çoğu genç olan bu vatansever subayların meslek hayatlarını sona erdirebilecek olumsuz bir gelişme yaşanmadı. Türkeş ve arkadaşları Mamak’ta 1 numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi’nde 21 Mayısçılarla birlikte 3.5 ay süreyle yargılandılar.

         

                    1 ve 2 numaralı Sıkıyönetim Mahkemeleri’ndeki yargılamalar 7 Haziran 1963 tarihinde başladı, 5 Eylül 1963’te sonuçlandı. Talat Aydemir, Fethi Gürcan, Erol Dinçer, İlhan Baş, Cevat Kırca, Osman Deniz ve Ahmet Gücal hakkında ölüm cezası verildi. 30 sanık için müebbet hapis cezası verilirken, 75 sanık 3 aydan 15 yıla kadar çeşitli hapis cezasıyla cezalandırıldılar. Aralarında Türkeş, Özdağ, Baykal, Akkoyunlu ve Seyhan’ın da bulunduğu 38 sanık beraat etti.

         

                    1439 Harp Okulu öğrencisi -2- numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi’nde görülen dava süresince okullarında tutuklu kaldı. Bunların hükümleri 11 Eylül 1963 tarihinde bildirildi. Sanık öğrencilerden 1293’ü beraat etmiş, 91 kişi 3 ay, 75 kişi 4 yıl hapis cezası almışlardı. Beraat edenlere izin kâğıtları verilerek okul boşaltıldı. Daha sonra bunların tümüne Harbiye’den tard edildiklerine ilişkin karar bildirildi.

         

                    Askerî Yargıtay 7 idam kararından 4’ünü onadı. Aydemir ve Gürcan’ınkiler ittifakla, Dinçer ve Deniz’inkiler oy çokluğuyla verilmişti. Müebbetlerden 15 onama, 14 bozma kararı çıktı; ağır hapis cezası alanlardan da 32 kişi hakkında bozma kararı vardı.

         

                    Millet Meclisi onanan idamlardan Erol Dinçer’in dışındakilerin infazına izin verdi. Cumhuriyet Senatosu’nda Osman Deniz’in infazı da geri çevrilince sonuçta cezası kesinleşen iki kişi Talat Aydemir ve Fethi Gürcan kalmıştı.

         

                    Talat Aydemir sonuna kadar cezanın infaz edilmeyeceğine, özellikle ordunun alt kademelerinden tepki geleceğine inanıyordu. Nihaî kararı beklerken okumakta olduğu Babeuf’in “Devrim Yazıları” kitabına 2 Temmuz 1964’de yazdığı notlarda şöyle diyordu: “Şu anda geleceğe her zamanki gibi ümitle bakıyorum. Allah’a güveniyorum, inşallah kurtulacağım, geride kalan sevdiklerime gözyaşı döktürmeyeceğim.”

         

                    Önce Fethi Gürcan 26 Haziran 1964’te idam edildi. Avukatının itirazı üzerine Aydemir’le ilgili karar birkaç gün sonra yerine getirildi ve o da 5 Temmuz 1964’te idam edildi.

         

                    27 Mayıs askerî darbesinin hazırlık çalışmalarında ve cunta oluşumlarında birlikte olan, ilişkileri sonraki dönemlerde de süren, 21 Mayıs’tan önceki günlerde yeni bir müdahale için Aydemir’le görüşüp pazarlık yapan Orhan Ertanlı Talat Aydemir hakkında şunları yazıyor:

         

                     “Talat eski arkadaşlarımızdan ve bizim teşkilâtın ilk üyelerindendi. 27 Mayıs’ta Kore’de vazifeli olduğu için Komiteye girememişti. 27 Mayıs’ı ve Komite üyesi olamadığını hiçbir zaman unutmadı. Komiteyi sevmedi, ihtirası uğrunda iki ayaklanmaya katıldı ve hatalarını hayatıyla ödedi.

         

                    Aydemir çok mağrurdu. 22 Şubat’a rağmen, kendisini Türkiye’nin müstakbel başkanı sanıyordu. Konuşmalarında, insanlara yaptığı muamelede bunu hissettirmekten çekinmiyordu… Gerçekten kendisini seven ve her şeyi yapmaya hazır arkadaşları vardı. Başarısız bir ihtilâlci olan Aydemir, insanları kendisine bağlamayı ve ölüme götürmeyi çok iyi biliyordu. 27 Mayısçıları toptan küçük görüyor, beceriksiz kişiler telakki ediyordu... Ayrıca Aydemir iktidar sonrasını plânladığını ve 27 Mayıs’ın en büyük kusuru sayılan noksanı giderdiği kanısındaydı. Daha sonra kendisini ölüme götüren meşhur dosyaları gösteriyor ve ‘bizim bütün hazırlıklarımız tamamdır. Birinci günden itibaren nelerin hangi önceliklerle yapıldığı tespit edilmiştir’ diyordu.

         

                    ... Bir zamanlar ikinci Çankaya gibi işleyen Harp Okulu’nda ziyaretçilerden duyduğu iltifatlar ve daha sonra kendisini astıran generallerden gördüğü saygılı muamele ve 22 Şubattan sonraki olaylar, kendisinde dinleme ve başkalarının fikirlerine önem veren nitelikleri yok etmişti.”[4]

         

                    Sıkıyönetim Mahkemesi’nin Aydemir ve 27 Mayıs ayaklanmasına katılan sanıklar hakkında verdiği mahkûmiyet kararları, 27 Mayıs’ın artçı sarsıntılarının bitirilmesi anlamına geliyordu. Nitekim bu tarihten sonra Silahlı Kuvvetler, bir süre için bile olsa siyasetten uzaklaştı; esas görevine döndü. Yıllardır ordu içinde yaşanan karmaşa durdu, cuntacılık faaliyetleri kesildi; hiyerarşik düzen yeniden işler hale geldi.

         

                    Bu normalleşme ne yazık ki fazla devam etmedi. Doğan Avcıoğlu ve YÖN dergisinin başını çektiği sol-Kemalist akım, üniversite gençliği ve aydınlar arasında olduğu gibi, askerler arasında da ilgi görüyor, etkili oluyordu. 68’li yıllarda Marksçı ve Mao’cu ideolojilerin etkisi altında hızla tırmanan ve doğrudan mevcut düzeni hedef alan, rejime yönelen öğrenci olayları Türkiye’yi etkiliyor, sosyo-ekonomik düzen, politik sistem tartışmaya açılıyordu. Bu gelişmeler doğal olarak Silahlı Kuvvetlere de sirayet etti. Yeni süreçte önceki darbe girişimlerinden farklı olarak, ideolojik eğilimler ve istekler belirleyici oluyordu. Bu gelişmelerin sürükleyici, yönlendirici unsuru sivil kesimlerdi; bunların ordu içindeki uzantıları daha çok destek ve yardımcı bir rol üstlenmişlerdi. 9 ve 12 Mart 1971’de patlak veren olan olaylar, sadece Silahlı Kuvvetlerle sınırlı kalmadı; sivil kesimlerde, gençlik ve aydınlar arasında da elverişli bir zemin buldu. Başka bir ifadeyle, 12 Mart muhtırası olarak yakın siyasî tarihimizde yer alan olay, öncekilerden çok farklı bir ortamda ve ideolojik etkiler altında yeşerip gelişti.

         

         


        


        

        [1] Ayvaz Gökdemir-Yılmaz Öztuna, Türkiye’de Askerî Müdahaleler, Syf.105


        

        [2] Doğan Avcıoğlu, YÖN, 03 Nisan 1963


        

        [3] YÖN, 03 Nisan 1963


        

        [4] Orhan Erkanlı, Olaylar, Sorunlar, Sorumlular, Syf. 247


Türk Yurdu Eylül 2011
Türk Yurdu Eylül 2011
Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele