Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu ve Kurucuları Hakkında

Ağustos 2011 - Yıl 100 - Sayı 288

        Osmanlı Devleti’nin kuruluş meselelerini anlayabilmek için öncelikle, genel hatlarıyla da olsa Türklerdeki devlet anlayışı hakkında bir değerlendirme yapmakta fayda bulunmaktadır. Bir bozkır örgütlenmesi olarak başlayan devlet kavramının temel hususiyetleri İslam öncesi devirlerde şekillenmiş ve büyük bir değişiklik göstermeden gelenekselleşen bu anlayış, Osmanlı Devleti’nin oluşumuna da doğrudan doğruya yansımıştır. Bu devlet anlayışına göre Türk devletleri cihanşümul bir karakter gösterir. Tanrı devlet yönetme yetki ve gücünü yani “kut”u asaleti ve liyakati ile tebarüz etmiş bir aile/hanedan ya da bir boya verir. Türk devletleri meşruiyetlerini bu kut anlayışından alırlar. Devlet kurma ve yönetme meşruiyetinin bütün kuralları, töre dediğimiz, yazılı olan veya olmayan, yüzyıllar içerisinde şekillenmiş, bir hukuka dayanmaktadır[1].

         

        Türk devlet anlayışı ve hâkimiyet telakkisine göre bir devletin meşruiyet çerçevesinde değerlendirilmesi için öncelikle bir kurucu aile/hanedan veya boya dayanması gerekmektedir. Devlet kurucuları hâkimiyet hakkını ilahi bir menşe’e oturtmak zorundadır. İslam öncesi için örneğin Göktürk kağanları soylarını Aşina (A-shih-na) ailesinden göstermişlerdir. İslami dönemde ise, özellikle Batı Türklüğü, soylarını Oğuzhan nesline bağlamak zorundadır. Cengiz ve oğulları da bu geleneğe uyarak şecerelerini Oğuz Kağan’a çıkarmayı bir gelenek haline getirmişlerdir. Dolayısıyla Osmanlı Devleti’nin de dâhil olduğu, Türk dünyasının hemen tamamında, meşruiyetin ana kaynağı Oğuz ve Cengiz soyundan gelmek üzerine oturmuştur[2].

         

        Osmanlı devletini kuran aile de bu anlamda Oğuz geleneğine bağlı kalmıştır. Nitekim Osmanlı kroniklerinin önemli bir kısmında Osmanoğullarının, Oğuz’un 24 boyundan en büyüğü olan ve geleneğe göre hâkimiyet hakkını elinde bulunduran, Kayı boyuna mensup oldukları iddia edilmektedir. Bu iddiaların doğru olup olmadığına dair çok sayıda araştırma yapılmış olmakla birlikte, en azından aksi görüşler de, yani Osmanlıların Kayı boyuna mensup olmadıklarına dair mülahazalar da, bir iddiadan öteye gidememiştir[3]. Kaldı ki, müverrihlerine kendi şecerelerini yazdırtan hanedan üyeleri de soylarını Kayı boyuna bağlamaktadır. Osmanlı kroniklerinde hanedanın şeceresine ait, genellikle birbirini tekrarlayan, bilgiler bulunmaktadır. Biz burada sadece bazı kroniklerden örnekler vermekle yetineceğiz.

         

        Örneğin Edirneli Ruhi Tarihi’nde, Osmanoğullarının Kayı Han soyundan geldiklerini ve Kayı Han’ın Oğuz’un vasiyeti gereği ulu oğul olarak hüküm sürdüğünü yazar. Ruhi, Osman Beğ’den sonra Selçukilerin yıkıldığını hatırlatarak “ulu Türk beyleri asıl vasiyet ile amel idüb Osman Beğ’i kendülere Han eylediler. Korkut Ata’dan naklederler ki, dimiş imiş ki, hanlık Oğuz Han’ın vasiyeti mucebince aher Kayı Han evladına düşe gerektir. Ta kıyamete dek ol nesilden anı kimse almasa gerektir[4].der. Ruhi Oğuz meşruiyetini Osmanoğullarının yürütmesi gerektiği iddiasını Dede Korkut Oğuznamesi’nin mukaddimesine gönderme yaparak güçlendirir. Gerçekten de Dede Korkut Kitabı’nda aynen şöyle söylenir: “Korkut Ata ayıttı: -Ahir zamanda hanlık girü Kayı’ya değe, kimesne ellerinden almağa, ahir zaman olup, kıyamat kopınca. Bu didügi Osman neslidür...”[5]. Edirneli Ruhi örneğinde görüldüğü gibi Oğuz geleneğinin yansıtıldığı Osmanlı kroniklerinde, genellikle, Osmanoğullarının tarihine geçilmeden önce, Osmanlı hanedanı yüceltilir ve onlara ait bir şecere verilir. Bu şecerede Osmanoğullarının ataları Oğuz Han’a ve nihayetinde Nuh peygambere ulaştırılır. Kısacası şecerelerde, dini gelenekten kaynaklanan bir peygambere bağlama; milli gelenekten kaynaklanan Oğuz’a mensubiyet; meşrulaştırma geleneğinden kaynaklanan Kayı boyu/hanedanına aidiyet öne çıkmaktadır[6]. İdris-i Bitlisi, Türkleri Nuh oğlu Yafes’e bağlayan bilinen ananeden biraz farklılaşır ve İshak peygamberin oğlu I(y)s’ın “lisan-ı Türkistanide” Kayı Han olduğunu iddia eder[7]. Osmanoğullarının yakın ve uzak atalarının isimlerinde görülen farklılıkların temelinde kroniklerin devletin kurulmasından çok sonra, en erken 15. yüzyılda yazılmış olması yatmaktadır.

         

        Ancak isimlerin ve verilen şecerelerdeki sıraların farklılık göstermesi Osmanoğullarının Kayı Boyu’na mensubiyetlerinin yanlışlığına değil; sadece Kayı Boyu’na ve dolayısıyla Oğuz’a mensubiyeti sağlayan neseb silsilesinin gerçek olamayacağına işaret edebilir ki, zaten verilen şecereler bazı Osmanlı müverrihleri tarafından da tartışılmıştır[8].

         

        Örneğin kroniklerin bir kısmında Ertuğrul’un babasının Süleymanşah değil de Gündüz Alp olduğu hakkındaki bilgilere itibar edilmesinin ardında bu tartışma yatabilir. Nitekim Osmanoğulları hakkında ilk bilgileri bulduğumuz Ahmedi, İskendernamesi'nin sonuna yaptığı Osmanoğullarına dair ekte Alaaddin Keykubad’a yoldaşlık eden gazileri överken

         

Leşkerini cem idüb girdi yola

Gündüz alp, Er Duğrıl anunla bile

Dahi Gök Alp Oğuzdan çok kişi

Olmuş idi ol yolda anun yoldaşı

 

        demektedir.[9] Ancak gözden kaçan husus her iki metinde de Gündüz Alp’in Ertuğrul’un babası olduğu şeklinde bir ibare taşımamasıdır. Buna rağmen sadece Gündüz Alp’in adının Ertuğrul’dan önce söylenmesi, bazı müverrihler ve günümüz tarihçilerinden bir kısmının, Ertuğrul’un babasının Gündüz Alp olması gerektiği için yeterli sayılmıştır. Yine aynı şekilde Kayı Boyu Oğuzhan’ın Gün Han neslinden gelmesine rağmen bazı kaynaklarda Osmanoğulları Kayı’dan gösterilmesine karşın Gök Han nesline bağlanır[10]. Bu durum da aslında kaynakların Oğuz teşkilat yapısını bilmediklerini değil; o dönemlerde “meşruiyetin” Anadolu’da daha güçlü olan ve Dede Korkut’ta Oğuzların başında gösterilen Bayındır Han’ın Gök Han neslinde olması ile ilgilidir. Bilindiği gibi Bayındır Boyu’na mensup olan Akkoyunlular çağında, Dede Korkut hikâyeleri yazıya geçirilmiştir. Kısacası yukarıda örneğini verdiğimiz gibi, Kayıları Gök Han’a bağlama geleneğinin ardında, o dönemde canlı tutulan Dede Korkut hikâyelerinin müverrihlerde bıraktığı tesirlerde aranmalıdır.

         

        Osmanlı Devleti’ni kuranların Kayı Boyu’na mensup oldukları ve başlarında Süleyman Şah’ın bulunduğu kroniklerin ortak kabulüdür. Ancak Süleyman Şah sadece Kayı cemaatinin değil, aynı zamanda “elli bin göçer Türkmen ve Tatar evin”[11] lideri durumundadır. Bu nedenle onun öldükten sonra defnedildiği Caber Kalesi’nin de bulunduğu Beriyye sahası ve Karacadağ, Alaaddin Keykubad tarafından yurt olarak verilen Ankara’nın güneyindeki Karacadağ ve nihayet beğlik mansıbının alındığı Söğüt ve çevresi, Osmanlıların içinden çıktığı Kayıların Anadolu’da göçüp-yerleştiği üç önemli sahadır. İlgi çekici olan bir başka husus ise bu üç sahanın aynı zamanda kendilerini Ertuğrul Gazi’nin yoldaşı olarak gören ve Kayı aşiretlerinden olduklarını söyleyen Karakeçililerin de yoğun olarak bulundukları bölgeler olmasıdır[12].

         

        Yukarıda verilen örneklerden de görüleceği gibi Osmanoğulları, Türk devlet anlayışı ve hükümranlık telakkisi çerçevesinde kendilerini Oğuz/Kayı nesline bağlamışlardır. Dolayısıyla Osmanlıların, diğer Türk devletlerinde olduğu gibi, hükümranlıklarını oluştururken, kut anlayışının dışında devlet kurma ve yönetme biçiminde de Türk devlet anlayışına bağlı kalmaları şaşırtıcı olmayacaktır. Daha açık bir ifadeyle, Osmanlı devletinin kuruluş coğrafyası ve kuruluş tarihi ile ilgili güncel tartışmaları Türk devlet geleneği çerçevesinde ele almak daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Meseleye bu açıdan bakıldığında, Türk devletlerinin kuruluşunu meşru kılan “kut” dışında başka şartların da oluşması gerekmektedir. Örneğin hem İslam öncesi hem de İslami dönemde devletin başına geçecek kişinin ilahi bir mucizeye mazhar olması… Genellikle devlet/hanedan kurucuları kutlu bir rüya görür:

         

         

        “… Osman Gazi düşünde gördi kim bu azizin kuşağından bir ay doğar, gelir Osman Gazi’nin koynına girer. Bu ay Osman Gazi’nin koynuna girdiği demde göbeğinden bir ağaç biter dahi gölgesi âlemi tutar. Gölgesinin altında dağlar var, her dağın dibinden sular çıkar. Ol sulardan kimi içer ve kimi bağçeler suvarır ve kimi çeşmeler akıdır. Gelür şeyhe haber virir. Şeyh (Edebalı) aydır “ oğul Osman, padişahlık sana ve senin nesline mübarek olsun ve benim kızım Malhun hatun senin helalin oldı” deyü heman dem nikâh idivirdi”[13].

         

        Türk devletleri umumiyetle bir zafer ya da fetih sonrasında ortaya çıkar. Ancak bu zafer veya fetih bir devletin fiilen kurulmakta olduğunun işareti ise de devleti meşru kılan, dolayısıyla resmiyete kavuşturan bu olayın ardından gerçekleştirilecek olan kurultay/toy merasimidir. Toplanan kurultayda kurucu hanedan üyeleri içinde kimin kut sahibi olduğu dolayısıyla devletin başına geçeceği belirlenir. Ayrıca ailenin diğer mensupları veya onları tanıyan diğer beğ ve kumandanların görev sahaları tesbit ve tayin edilir. Devlet mekanizması oluşturulduktan sonra hâkimiyetin tesisi vasıtası olarak and içilir, av tertib edilir ve toy verilir. Bu açıdan bakıldığında Hunlar Tunguzları yendikten sonra, Göktürkler Juanjuanların boyunduruğundan kurtulduklarında, Uygurlar iç mücadeleyi kazanmalarının ardından kutsal kurultay tertip ederek hâkimiyetlerini meşrulaştırmışlardır. Büyük Selçuklular da Dandanakan zaferinin ardından kurultay toplayıp devletlerini ilan etmişlerdir. Bu örneklerden de anlaşılacağı gibi aynı gelenekten beslenen Osmanoğullarının da hâkimiyetlerini bir kurultay ile taçlandırmaları kaçınılmazdır. Elbetteki Osmanoğulları beğliklerini ilan ettikleri zaman, yine devrin ananesine uygun olarak,  Anadolu Selçuklularının tabisi idiler ve dolayısıyla onlar tarafından tasdik edilmişlerdi. Hatta Selçukluların da İlhanlılara bağlı olması hasebiyle Cengiz geleneğini ve meşruiyetini ellerinde bulunduran İlhanlılara da bağlı idiler. Belki de Kadı Burhaneddin Ahmed’in bu geleneği yıkıp kendi devletini Sivas’ta kurmasına kadar Osmanlıların Doğu ile ilgilenmemelerinin sebebi de bu meşruiyete olan bağlılıkları ile açıklanabilir.

         

        Yukarıda açıklamaya çalıştığımız hususları göz önüne aldığımızda, son zamanlarda polemik konusu olan Osmanlı Devleti’nin 1302 yılında Bizans’a karşı kazanılan Bapheus/Koyunhisar Savaşı sonunda Yalova çevresinde kurulduğu iddiasını destekleyecek veya güçlendirecek bir kanıt görülmemektedir. Halil İnalcık tarafından öne sürülen ve bazı çevreler tarafından bilimsel çerçeveden çıkarılarak magazinleştirilen bu olay, Bizans tarihçisi Pachymeres’in yazdıklarına dayandırılmıştır. Pachymeres’te Osman Gazi’nin birkaç bin kişilik bir Bizans ordusunu yendiği ve ününü artırdığından söz edilmesini öne çıkaran H. İnalcık, Pachymeres’in Osman Beğ ile muasır olması üzerine bu görüşünü inşa eder[14]. Kaynağın çağdaş olmasının öne çıkarılması bir anlamda Osmanlı kroniklerinin çağdaş olmadığı ve dolayısıyla onlarda sunulan bilgilerin doğruluğunun da tartışmalı olabileceği imasını içerisinde barındırmaktadır. Ancak yine kendisi tarafından yapılan yüzey araştırmalarında elde edilen toponomik verilerin Osmanlı kroniklerinde verilen bilgilerin doğruluğuna olan kanaatini artırdığını da vurgulamaktadır[15].

         

        Bapheus Savaşı sonucunda, Osman Beğ’in devletini kurduğuna ve bu bağlamda bir kurultay toplayıp devlet aygıtlarını belirlediğine, bir toy verdiğine dair kayıt bulunmamaktadır. Ayrıca bu savaşın, bir fetih harekâtıyla sonuçlandığına -örneğin İznik veya Bursa’nın alındığına- dair de bir veri mevcut değildir. Dolayısıyla kurultay toplamak, toy vermek, nevbet/bando çalmak veya hutbe okutmak gibi hâkimiyet alametlerinden hiç birinin bu savaşın ardından uygulanmadığı aşikârdır.

         

        Hâlbuki Osman Beğ’in Karacahisar’ı fethi yukarıda belirttiğimiz devlet geleneği anlayışına uygun pek çok örnekle doludur. Bu fethin ardından hâkimiyetinin tanınması için Osman Gazi kardeşi Ak Temür’ü Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubad (Feramuz)’a gönderir: “ Osman Gazi kim hisarı aldı ve tekfurunu tutdu ve dahi bir hayli tebriklerle kardaşı oğlu Ak Temür’i sultana gönderdi. Sultanın dahi ferahlığı dahi ziyade oldı. Ak temür’e italar itdi. Osman Gazi’ye dahi sancak yarağıyle eyvanlar gaza yarakları bile virdi. Ak Temür sancağı getürdi. İkindi vaktiydi nevbet uruldı, Osman Gazi ayağın turdı. Ta şimdiyedeğin kim Al-i Osman Gazi seferde nevbet urulsa ayağın tururlar”[16].

         

        Osman Gazi bu fethin sonunda yine hâkimiyetini tesis maksadıyla ikindi vaktinde nevbet/bando çaldırıp, halka toy verir ve bunu Osmanlılar bir geleneğe dönüştürürler. Beğliğin kuruluşunu göstermesi açısından Aşıkpaşazade’de kaydedilen bir hikâye de oldukça önemlidir. Karacahisar’ın fethinden sonra halkın kiliseyi mescide çevirip cuma namazı kılınması ve bir pazar kurulmasını talep etmelerine onay veren Osman Gazi’ye, Dursun Fakih’in Selçuklu sultanından izin alınması gerektiğini hatırlatması Osman Beğ’i hiddetlendirir. Şehrin fethinde sultanın dahli olmadığını, kendi kılıcının hakkıyla Karacahisar’ı aldığını belirten Osman Gazi, “ona sultanlık veren Allah bana dahi gaza ile hanlık verdi. Eger ol ben Al-i Selçukiyan der ise ben hod Gökalp nesliyim”[17]der. Oğuz geleneğini hatırlatan Osman Gazi hâkimiyet alameti olarak Cuma hutbesini okutturur.  Yine Karacahisar’ın fethinden sonra bir kurultay/kengeş tertip edilerek yapılan meşverette boy beyleri Osman Gazi’ye itaatlarını sunar:  “Osman Gazi dahi rahmetullahi teala sözlerin kabul idüb pes mecmu’ beğler ve kethüdalar ve Oğuz taifesin(den) anda cem’ olanlar örüdüb Oğuz resmince üç kere yükünüb baş kodular. Andan türlü ballardan ve kımızlardan getirüb Osman Gazi’ye sağrak sundular[18]. Bu Oğuz töresinin yerine getirilmesinden sonra Osman Gazi Beğliği’ni yayarak Bilecik, Yarhisar, Köprühisar ve İnegöl’ü topraklarına katacaktır.

         

        Osmanlı kroniklerinin büyük bir kısmı yukarıdaki nedenlerden dolayı, haklı olarak, devletin kuruluş tarihini Karacahisar’ın fetih tarihi olan h.699 (M.1299/1300) ile özdeşleştirirler.

         

         


        


        

        [1] Türk devlet anlayışı ve hakimiyet telakkileri için bkz.: Üçler Bulduk, “Yaşayış ve Kültür Açısından  Eski Türk Devletlerinin Kuruluş ve Yıkılış Nedenleri”, Kuruluş ve Çöküş Süreçlerinde Türk Devletleri Sempozyumu Bildirileri (5-6 Kasım 2007), Sakarya 2008, s.47-56: Osman Turan, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, Nakışlar Yayınevi C.I-II (5.baskı); Bahaeddin Ögel’in Türklerde Devlet Anlayışı (13.yy. Sonuna kadar),  H.İnalcık, “Kutadgu Bilig'de Türk ve İran Siyaset Nazariyeleri ve Gelenekleri.” Reşid Rahmeti Arat İçin, s. 259-271. Ankara 1966. Ankara 1982, Mahmut Arslan, Kutadgu-Bilig’deki Toplum ve Devlet Anlayışı, İstanbul 1987; Aydın Taneri, Türk Devlet Geleneği, -Dün Bugün- Ankara 1975


        

        [2] Üçler Bulduk, “Role of The Oghuz-Turkmen Tradition in The Formation of Ottomans”, The Great Ottoman Turkish Civilisation I, Ankara 2000, s.123-129


        

        [3] H.A.Gibbons, The Foundation of The Ottoman Empire, Oxford 1916; Fr.Giese, Problem der Entstehung des Osmanichen Reiches.Zeitschrift für Semitistik 2(1924),251; “Osmanlı İmparatorluğunun Teşekkülü Meselesi”, Türkiyat Mecmuası c.I (1925), s.151-157; M.F. Köprülü, Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, İstanbul 1981; P.Wittek, The Rise of the Ottoman Empire, The Royal Asiatic Society of Great Britain and Ireland, London 1965 (4.baskı); H.İnalcık, “The Question of The Emergence of The Ottoman State”, IJTS II, pp.,71-79


        

        [4] Edirneli Ruhi, Tevarih-i Al-i Osman, (yazma), v.4a


        

        [5] Dede Korkut Kitabı I, (neşr.:M.Ergin), Ankara 1989, s.73


        

        [6] Bu konuda geniş bilgi için bkz.. U.Bulduk, “Osmanlı Kroniklerindeki Türk/Oğuz Şecereleri ve Kayılar”, Türkiye Sosyal Araştırmalar Dergisi, I (1999), s.129-139; “Ü.Bulduk, “Rol of the Oghuz-Turkmen”, s.124


        

        [7] İdris-i Bitlisi, Heşt Bihişt, I.Cilt (çvr.-M.Karataş-S.Kaya-Y.Baş), Betav yay., Ankara (Tarihsiz), ISBN978-944-0806, s.65 vd.


        

        [8] Neşri’den başlayarak, İdris-i Bitlisi, Müneccimbaşı, Hoca Saadettin gibi tarihçiler özellikle Ertuğrul’dan öteye verilen neseb  silsilesini tenkit etmişlerdir.


        

        [9] Ahmedi, Dastan ve Tevarih-i Müluk-i Al-i Osman”; Atsız, Osmanlı Tarihleri I, İstanbul 1949, s.6


        

        [10] Örneğin Neşri Oğuz ananesine göre hâkimiyetin Gün Han neslinden Kayı boyuna ait olduğunu eserinin başında bildirmesine rağmen Osmanoğulları şeceresini zikrederken Gök Han’ı onların atası olarak gösterir. bkz.: Neşri, Kitab-ı Cihan-nüma, C.I (yay. F.R Unat-M. A. Köymen), Ankara 1987, s.9-22


        

        [11] Aşıkpaşazade, Tevarih-i Al-i Osman, İstanbul 1332, s.3


        

        [12] Bu konuda bkz.: Ü.Bulduk, “İdari ve Sosyal Açıdan Karakeçili Aşiretleri ve Yerleşmeleri”, DTCF- Tarih Araştırmaları Dergisi, (yıl 1997, sayı 30), s. 37-52,  


        

        [13] Aşıkpaşazade, s.6


        

        [14] Bu savaş ve Osmanlı Beğliği’nin kuruluşu için bkz.: H. İnalcık, “Osman Ghazi’s Siege of Nicaea and the Battle of Bapheus”, The Ottoman Emirate, ed.E. Zachariadou, Rethymnon, 1992; “Osmanlı Devletinin Kuruluş Problemi”, Doğu-Batı (yıl 2/7-Temmuz 1999, s.9-22


        

        [15] H.İnalcık, a.g.m., s.16-18. Ayrıca bkz. R. Kaplanoğlu, Osmanlı Devletinin Kuruluşu, İstanbul 2000, s.11-12


        

        [16] Aşıkpaşazade, s.11


        

        [17] Aşıkpaşazade, s.14; Atsız, Osmanlı Tarihleri I, s.103


        

        [18] Lütfi Paşa, Tevarih-i Al-i Osman (Kilisli Neşri),  s.22; Müneccimbaşı bu töreni anlatırken Osman Gazi’nin tek tek beğlere kımız sunarak, onların itaatını sağladığını belirtir; Sahaifü’l-Ahbar, (Tercüman yay. Tarihsiz) s. 70


Türk Yurdu Ağustos 2011
Türk Yurdu Ağustos 2011
Ağustos 2011 - Yıl 100 - Sayı 288

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele