Osmanlı Devleti’nde İktisadî Liberalizmin Sonuçları

Ağustos 2011 - Yıl 100 - Sayı 288

        XVI. yüzyıla kadar Baltık Denizi'nden Orta Afrika'ya kadar genişleyen Osmanlı Devleti, askeri gücünün yanında çağına göre güçlü bir iktisadî yapıya da sahipti. Osmanlı iktisadî yapısı üç ilkeye dayanıyordu. Bunlardan birincisi, iaşecilik (provizyonizm): Halkı 'iaşe' etmek, yani ihtiyaçlarını karşılamak için fiyatların kontrol edilmesi (narh), aşırı kârın yasaklanması, halkı ezecek feodaliteye ve aşırı sermaye birikimine izin verilmemesi ve mal darlığı olmasın diye, ithalatın kolaylaştırılıp ihracatın zorlaştırılmasıdır. İkincisi, gelenekçilik (kanunu kadim): Sosyal ve ekonomik ilişkilerde yavaş yavaş oluşan dengeleri, eğilimleri mümkün olduğu ölçüde muhafaza etme ve değişme eğilimlerini engelleme şeklinde tanımlanabilir. Osmanlı’da hukuki ve sosyal adaleti sağlayan müdahaleci devlet, siyasi ve toplumsal değişime olumsuz bakmıştır. Üçüncüsü, fiskalizm (mali öncelik): Devlet gelirlerini artırmak, vergi kaçağını önlemek için ekonomi üzerinde çok sıkı bir devlet denetimi sağlamaktır.[1]

         

        Osmanlı Devleti’nde XIX. yüzyılın başlarına kadar himayeci ekonomik politikalar takip edilmiş, inhisarlar ve ham maddelerin yerli üretimde kullanılması hâkim olmuştur.[2] Osmanlı Devleti'nde altın, gümüş, demir, bakır, kalay, kurşun gibi stratejik madenlerle birlikte taş ocaklarına varıncaya kadar her türlü madenin mülkiyeti devlete aitti. Milletlerarası ticaret yolu üzerindeki büyük şehirlere dayanan, fetihlerle genişleyip gelişen Osmanlı Devleti’nin, aynı zamanda ileri bir sanayi yapısı vardı. Hemen her türlü sanayi işletmesi devlet sektörüne aitti.[3] Devlet denetiminde olan sanayi kuruluşları, binlerce insanı istihdam ettiği gibi, hazineye önemli miktarda gelir sağlamakta idi.  

         

        Osmanlı Devleti, XVI. yüzyılda Avrupa-Asya ticaret mübadelesinin ana ticaret yollarını denetiminde tutabildiği[4] ve mevcut coğrafyasının kendisine tanıdığı imkânlar sayesinde ticarî açıdan güçlü bir duruma gelmişti. Tarihi baharat ve ipek yollarının sağladığı milletlerarası transit ticaretinden geniş ölçüde yararlanmakta idi. Transit mallarından alınan türlü vergiler, devlet gelirlerinin önemli kaynaklarından biri olduğu gibi, bu yollar üzerinde bulunan Osmanlı kervan sitelerinin halkı da böyle bereketli ve faal bir ticaret hayatına katılarak rahat bir şekilde yaşıyorlardı.

         

        Osmanlı Devleti’nin yarattığı model veya sistem kendine has yani orijinaldir. Bu sistemiyle klasik dönemde (XV. ve XVI. yüzyıllarda), hem toplumların istediği ve ihtiyacı olan güveni, emniyeti, huzuru hem de yiyeceğini-içeceğini, giyim-kuşamını temin edecek imkânları sağlamıştır. Böylece sosyal refah ve güçlü bir orta sınıf oluşturmuştur. Buna ilaveten, başta tımar sistemi olmak üzere Osmanlı modeli, fertlerde hiçbir zaman zengin olma hayal ve ümidini uyandırmamış; dolayısıyla ferdî zenginliğe müsaade etmemiştir.[5]

         

        Osmanlı sistemini kökünden sarsan gelişme, dünya ticaret yollarının değişmesi, Amerika kıtasının keşfi ve Amerikan altın ve gümüşünün Avrupa'ya akmasıyla başladı. Amerika'nın keşfi, aynı zamanda bu kıtanın sömürülmesine de neden olmuştur. Kısa sürede Avrupalılar tarafından yağma ve talan edilen Amerikan altın ve gümüşü, Avrupa'yı iktisaden zenginleştirmiştir. Zenginleşen Avrupa, endüstri alanında büyük gelişmeler kaydederek, endüstrinin ihtiyacı olan hammadde ihtiyacını karşılamaya yönelmiştir. Endüstri Devrimi'ni yapan Avrupalılar, Osmanlı hammaddelerine iyi para vererek ülkelerine taşımaya başlamıştır. Zaten, Doğu Akdeniz ticareti, kısmen lüks mallara dayalı bir ticaret olmakla beraber, öncelikle Avrupalı tüccarların hammadde edinmeleri yönünde işlemiştir.[6]  Bu durum Osmanlı sanayisinin hammadde darlığı çekmesine neden olmuştur. Osmanlı sanayisinin hemen her dalında kendini gösteren hammadde darlığı, devleti ciddi tedbirler almağa zorlamış, bakliyat, zahire, at, her nevi deri, silah, barut, krom ve kükürt gibi malların ihracı yasaklanmıştır.[7] Ancak, Osmanlı Devleti sanayisini kurtarmak için hammadde ihracatını yasaklamış, fakat kaçakçılığın önüne geçememiştir. Çünkü Avrupalı tüccarlar ve onların işbirlikçileri ellerindeki bol paraya dayanarak, fiyatları istedikleri seviyede tutabiliyorlardı. Bu sebeple pamuk, deri, ham ipek, yün, bakır, demir, kurşun gibi Osmanlı ülkesinde bol bulunan hammaddelerin Avrupa'ya kaçırılması önlenemiyor, sanayi sürekli olarak bu malların sıkıntısını çekiyordu.[8]  

         

               

        Diğer taraftan Hindistan'a giden yeni deniz yollarının bulunması, Osmanlı Devleti'nin egemen olduğu topraklardan geçen Doğu ticaretinin önemini büyük ölçüde azalttı. Yeniçağ başlarında Güney Afrika deniz yolunun keşfedilmesi kara ticaret yollarının önemini kaybetmesine sebep oldu. İpek, baharat ve diğer doğu malları, deniz ticaret yoluyla Avrupa'nın denizci devletleri tarafından taşınmaya başladı. Bu olay, Şam, Halep, Bağdat, Diyarbakır, Bursa gibi gelişmiş sanayi şehirlerinin önemini kaybetmesine neden oldu. XIX. yüzyılın ilk yarısından itibaren buharlı gemilerin yapılmasıyla ticaret yollarının kısalması, kervanlar vasıtasıyla Osmanlı ülkesi üzerinden yapılmakta olan Asya-Avrupa ticaretine son darbeyi indirdi. Böylece Osmanlı Devleti Avrupa ile Asya arasındaki ticaret avantajını kaybetti.

         

        Osmanlı ekonomisinin klasik dönemde oluşan özellikleri zamanla esnekliklerini kaybetmiş ve yerini XIX. yüzyıl boyunca Batı’dan gelen yeni bir zihniyet ve yapıya bırakmıştır. Batı’dan gelen iktisadî liberalizm, Osmanlı toplumunda sosyal refah kavramının yerini kalkınma; güçlü bir orta sınıf fikri yerini büyümenin motoru olacak bir avuç burjuvazinin oluşturulması; adil gelir dağılımının yerini sermaye birikimi almıştır.[9] Osmanlının “dayanışmacı, eşitlikçi, hoşgörülü” 'devletçi' düzeninde siyasi güç liyakate dayalı bürokrasi"nin elindeydi; halk 'iaşe' ediliyor, hayvanlara aşırı yük yüklenmesi bile yasaklanıyor, sermaye birikimi frenleniyordu.[10] Avrupa'nın temel prensibi ise “merkantilizm” idi. Osmanlı iaşeciliğinin tam tersine, merkantilizm ticari kâra, ihracata, sermaye birikimine öncelik veriyordu.[11] Bu durum ise Avrupa'da, sermaye birikimini hızlandırmış ve Sanayi Devrimi’nin yolunu açmıştı.

         

        Sanayi Devrimi ile birlikte iktisadî açıdan büyük değişiklikler gerçekleşmeye başladı. Tarım ekonomisinden, makine ekonomisine geçen Avrupalı devletler, fabrikalarda ürettikleri fazla malları ülke dışına pazarlamaya başladılar. Avrupa, maddî dünyaya hâkimiyeti ve maddî gücü sayesinde, mevcut sömürü düzenini sürdürebilmek için ticarî, iktisadî ve malî emperyalizme kültür emperyalizmini de ekledi. Bunda başarılı olmak için diğer ülkelere medeniyetini, dilini, dinini, zihniyetini ve kanunlarını kabul ettirdi. Böylece Avrupa merkezli bir dünya yarattı. Neticede Asya-Afrika-Güney ve Orta Amerika ülkeleri gibi Osmanlı Devleti de liberalizm sayesinde; pazarıyla, stratejik önemiyle, ham madde kaynaklarıyla ve gayrimüslim unsuruyla Avrupa emperyalizminden nasibini ağır bir şekilde aldı.[12]

         

         

        Osmanlı Devleti’nde Liberal Düşünce

         

                    Osmanlı Devletinde klasik dönem sonrasında yaşanan önemli gelişme, devletin iktisadî konulardaki liberalizm ile karşılaşması oldu. Yeni dönemde bütün Avrupa ülkelerine kapitülasyon hakları tanındı. Toprak tasarrufunda da vakıflar ve iltizam yoluyla ortaya liberal bir politika çıktı. Merkezi yönetimi zayıflatan bu uygulamalar, taşrada eşraf ve ayanının yükselmesine, buna karşılık merkezi bürokrasinin eyaletler üzerindeki denetiminin yitirilmesine yol açtı.

         

        Avrupa’da doğup gelişen liberal düşünceler, Osmanlı Devleti’ne girmeye ve onu etkilemeye başladığını görürüz. Osmanlı Devleti, III. Selim ile birlikte her bakımdan bir yeniden yapılanma, yani yenileşme sürecine girdi. III. Selim dönemi içerisinde liberal düşünceler başlangıçta “ yenileşme” ya da o günlerin deyişiyle “ıslahat” kavramları adı altında Osmanlı’ya ulaşmış, Osmanlı yöneticisi, aydını liberal devlete yönelişi bu kavramlar yoluyla dolaylı olarak tanımıştır. Bu yenileşme yalnızca devletin kurumlarında kendisini göstermekle kalmamış, aynı zamanda Osmanlı siyasi düşüncesini de önemli ölçüde etkilemiştir. Liberal düşüncenin Osmanlı’ya girişi yenileşme-modernleşme ile eş anlamlı olarak görülmüştür.[13] 

         

        III. Selim Osmanlı tahtına geçer geçmez “Nizâm-ı Cedid” adını verdiği ıslahat programını uygulamaya koydu. İlk yenilikler şüphesiz askeri amaçlı oldu: Yeni bir ordu, Nizâm-ı Cedid Ordusu kuruldu. Tophane ve donanmada ıslahat yapıldı. Yeni ordunun masraflarını karşılamak üzere İrâd-ı Cedid Hazinesi, bir kısım devlet gelirlerinin buraya aktarılması ile oluşturuldu. Diplomasi alanında önemli bir yenileşme yapıldı. Londra, Viyana, Berlin, Paris gibi önemli Avrupa başkentlerinde daimi elçilikler açılarak, sürekli diplomasi prensipleri benimsendi.[14] Bu dönemde açılmış olan elçilikler Avrupa’da var olan yeni ve liberal fikirlerin Osmanlı’ya girişini hızlandırdı.

         

        II. Mahmud, III. Selim’in başlattığı ıslahatları devam ettirirdi. Saltanatının ilk yılında imzalanan Sened-i İttifak ise Osmanlı tarihinde ilk kez hükümdarın yetkilerini kısıtlamaya dönük bir belge olarak dikkati çekti. Her ne kadar uygulanmamış, ölü doğmuş bir vesika olsa da hükümdarın yetkilerini sınırlama amacı güden bir metin olması dolayısı ile önemlidir.[15] II. Mahmud, Yeniçeri Ocağı’nı kaldırıncaya kadar ıslahatlarında rahat hareket edemedi. Ancak 15 Haziran 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra yeni bir ıslahat programını yürürlüğe koyabildi. II. Mahmud döneminde siyasî, sosyal ve iktisadî alanda yapılan ıslahatlara ilave olarak Osmanlı devlet hayatında çok önemli yerleri olacak bir dizi danışma meclisleri kuruldu. 1836’da askerî reformları yürütmek üzere Dâr-ı Şurâ-yı Askerî, l838 yılında ise Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye oluşturuldu. Meclis-i Vâlâ’nın yanı sıra kurulan Nezaret Meclisleri ve eyalet yönetiminde teşkil edilen Vilâyet Meclisleriyle, Tanzimat Dönemi’nin sonlarına gelindiğinde, Osmanlı yönetiminde sınırlı da olsa temsili sistem ve kolektif aklın süzgecinden geçirilmek suretiyle karar alma gibi parlamentarizme öncülük edecek liberal nitelikli altyapı kurumları oluşmuş bulunuyordu.[16] 

         

        Bununla beraber II. Mahmud döneminde İngilizler, İstanbul Büyükelçileri Lord Ponsonby’nin çabaları ve David Urquhart’ın yazdığı yazılarla, Osmanlı kamuoyunu liberalizmin faydalarına inandırmaya çalışmaktaydılar. Urquhart, “Türkiye ve Kaynakları” başlıklı, 1833’te Londra’da yayımlanan kitabından tercüme edilen bazı kısımları Takvim-i Vekayi’de yayımladı. Bu kitabında Urquhart, İngiliz mamul mallarının doğu insanını yerli üretimden vazgeçmeye ikna edeceğinin kesin olduğunu belirtir. Ayrıca tekellerle iç gümrüklerdeki ihracat vergilerinin kaldırılması ve yerel yönetimlerin keyfi müdahalelerine son verilmesini istemektedir.[17] Urguhart, iktisadî liberalizmin Osmanlı Devleti’ne girmesini resmi açıdan perçinleyecek olan Tanzimat’ın iktisat ruhunu borçlu olduğu, 1838 Serbest Ticaret Antlaşması’nın mimarlarından birisidir.[18] Osmanlı Devleti’nde hem Takvim-i Vekayi’de çıkan yazılar hem de 1840’ta yayım hayatına başlayan Ceride-i Havadis gazetesi liberal çizgide devam ederek kamuoyuna bilgi ve haberler vermeyi sürdürdü. Bu arada Ceride-i Havadis gazetesini çıkarma imtiyazı da İngiliz elçisi Lord Ponsonby’nin aracılığıyla William Churchill adlı bir İngiliz tacire verilmişti.[19] Urguhart-Churcill iktisadî liberal anlayışları, Mustafa Reşid, Ali ve Fuad paşalarca da kabullenilmişti.[20]    

         

        Osmanlı Devleti’ne liberal fikirlerin ilk girişi ve uygulamasını sağlayanlar, İngiliz etkisinde kalan; Sâdık Rıfat Paşa, Mustafa Reşid, Âlî ve Fuad Paşalardır. Bunlardan en önemlisi Tanzimat’a fikir babalığı yapmış olan ve onun teorik yönünü yazılarıyla ortaya koymuş olan Sâdık Rıfat Paşa’dır. Paşa, Müntahabât-ı Âsar adı altında topladığı yazılarında, Avrupa’da gelişen kimi liberal fikirleri Osmanlı kamuoyuna tanıtır. Sâdık Rıfat Paşa Viyana’da elçiliği sırasındaki gözlemlerini “Avrupa’nın Ahvâline Dâ’ir Risâle” isimli bir yazısında dile getirir. Mustafa Reşit Paşa, 1838 Serbest Ticaret Antlaşması ve Tanzimat Fermanı’nın mimarı olmuştur. Fuad Paşa ve Âlî Paşa mülkiyete hürriyet istemektedirler. Devletin iktisadî hayattan elini çekmesi, mülkiyet hakkının güvence altına alınmasını istemişlerdir. Onlara göre eğer Osmanlı Devleti’nde mülkiyet hakkı tanınırsa, ekonomik gelişme bireylerden başlayarak hızlanacaktır. Bunun için gerekli adımları da atarlar. Liberal düşünce ve görüşlere sahip diğer bir şahsiyet ise Cevdet Paşa’dır. Yenilikçi bir harekete ihtiyaç olduğundan bahsetmekte, ticaretin önemi üzerinde durmakta, ticaretin gelişmesinin serbest ticaretle olacağını belirtmektedir.[21]

         

         

        3 Ekim 1839'da ilan edilen Tanzimat Fermanı, Osmanlı Devleti’nde fikir akımlarının başlangıç noktasını oluşturur. Tanzimat Fermanı getirdiği yeni prensiplerle Osmanlı Devleti’nde anayasal yönetime doğru atılmış bir adım olması ile birlikte liberal bir nitelik taşımaktadır. Böylece Osmanlı Devleti, sivil hukukta Batı’nın liberal esaslarına çok yaklaşmış; İslam hukukundan uzaklaşmıştı. Şöyle ki söz konusu Ferman ile devletin tüm uyruklarının, dinleri, mezhepleri, ırkları ne olursa olsun kanun önünde hak ve mükellefiyetleri bakımından eşit tutulacağı kabul edilmişti.[22]  Tanzimat Fermanı, bir nevi liberalizmin Osmanlı ülkesine girişinin göstergesi şeklinde ortaya çıkmıştır. Ancak, Amerikan ve Fransız vatandaş hakları beyannamelerine oranla en önemli farklılık, Tanzimat Fermanı'nın Osmanlı Devleti’ndeki diğer ıslahat hareketleri gibi yukarıdan aşağıya, yani otoriteden halka doğru oluşu ile halk tarafından benimsenmesindeki isteksizliktir.[23]

         

        Tanzimat hareketi iki yönlü olarak gelişmiştir. Bunlardan birincisi, Osmanlı devlet adamlarının modernleşme yolunda giriştikleri teşebbüsler, diğeri ise, yabancı devletlerin Osmanlı Devleti'nin iç işlerine müdahaleleridir. Bu ikisini birbirinden ayırt etmek gerekir. Zira, Osmanlı Devleti'nin Batılılaşma zarureti Tanzimat’tan önce başlamıştır; Tanzimatçılar bu kaçınılmaz gidişin belli bir halkasını teşkil ederler. Tanzimatçıların, Batı’yı anlamakta kusurları olduğu söylenebilir, fakat genel siyaset ve istikametleri konusunda onları ağır bir şekilde suçlamanın manası yoktur.[24] Tanzimat Fermanı, iktisadî bünyesi ve toplumsal kurumlarıyla endüstri çağına ayak uyduramayan bir devletin aydın bürokratlarının iç ve dış baskılar sonucunda zorunlu olarak ilan ettirdikleri bir belgeydi.[25] Tanzimat Fermanı'nın hazırlanmasında yabancı telkin ve tesirlerin olduğu doğrudur. Fakat bunun böyle olması, Osmanlı Devleti’nde yeni bir düzen kurmak ihtiyacının gereksizliği anlamına gelmez.

         

        Bununla birlikte Tanzimat’ın getirdiği ilkeler, Osmanlı Devleti’nin içişlerine müdahale etmek için bir vesile kabul edildi. Devletin, dürüst, namuslu vatandaşlar olarak kabul ettiği ve tavizler verince devlete bağlanacaklarını zannettiği Ortodokslar Rusya'nın, Katolikler Fransa'nın, Protestanlar İngiltere'nin himayesine girerek Tanzimat Fermanı'nın kendilerine vermiş olduğu hakların yürütülmesini istediler. Halbuki bu istekler tebaanın kanun önünde eşitliğini kabul eden Tanzimat prensiplerine aykırı idi. Çünkü şikayetlerin Babıâli’ye yapılması gerekiyordu.[26] Bunlara rağmen Tanzimat döneminin, Türk toplumunun demokratik ve liberal gelişmesinde önemli bir yeri vardır. Tanzimat dönemi, devleti siyasal, sosyal ve hukuki yönden modernleştirme konusunda, örgüt ve düşünce yönünden bir olgunlaşma ve daha sonraki gelişmeler için merhale olmuştur. Fakat bunun tabandan gelen bir hareket olmaması ve yaygın bir fikir akımına dayanmaması Tanzimat’ı önemli ve sağlam bir destekten yoksun bırakmıştır.

         

        Tanzimat Fermanı’nın ilân edilmesinden sonra, kişilerin mallarına ölümlerinden sonra ya da görevlerinden alınınca el konulması gibi sermaye birikiminin önünde önemli bir engel olan müsadere sistemi kaldırıldı. 1858’de çıkarılan Arazî Kanûnnâmesi ile devletin hemen tamamını kapsayan devlet malı arazi (mirî arazi) sisteminden özel mülkiyete geçiş başlatıldı.[27] Mustafa Reşid Paşa, müsadere sistemini kaldırmasının ardından Ticaret Mahkemeleri’ni şer’i hukuktan ayırma teşebbüsleri içine girdi.[28] Ancak Ticaret Mahkemeleri’nin kurulması kendisinin vefatından sonra gerçekleşti. Ecnebi ve yerli teb’a arasındaki ticaret, hukuk ve ceza davalarına bakmak üzere karma mahkemeler kurulmasını öngören 1856 tarihli Islahat Fermanı’nın hükümleri istikametinde çok geçmeden 30 Nisan 1860 tarihinde, Fransız ticaret kanununun dördüncü kısmı iktibas edilerek 1850 tarihli Kanunnâme-i Ticaret-i Berriyye'ye bir zeyl yapıldı.[29] Ticaret Mahkemeleri teşkilat yapıları etraflı bir şekilde düzenlendi. Buna göre ticaret meclisleri ticaret mahkemesi adını alıyordu. Bunlar merkezde ve taşrada gerekli yerlerde bulunacaktı. Nitekim bu kanunun ardından 10 Mart 1861’de Ticaret Mahkemeleri'nin yeniden tanzim ve ıslahı ile ticaret merkezi olan mahallerde Ticaret Mahkemesi teşkili[30] düzenlemesi yapıldı. Buna göre yerlilerle ecnebiler arasındaki davalarda ilgili ecnebinin elçilik veya konsolosluğunca gönderilecek iki ecnebi üye ve bir de tercüman hazır bulunacaktı.[31] Bu gelişmelerin bütünü göz önünde bulundurulduğunda hâkim olan temel yaklaşımın liberal bir yönetim anlayışı olduğu göze çarpar.

         

         

        Tanzimat ve onu izleyen ıslahat çalışmalarının etkisiyle Osmanlı aydını da burjuva toplumlarına özgü liberal düşünceleri yakından tanımaya başlamıştı. Tanzimat Fermanı ile kurulan başta Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye olmak üzere gerek merkezi düzeydeki ve gerekse eyalet yönetimindeki danışma meclisleri Osmanlı devlet yönetimindeki liberalleşmeyi belirginleştirmişti.[32] Osmanlı asker – sivil, bürokrat aydınlar 1860’lı yıllarda sonradan “Yeni Osmanlılar Hareketi” diye adlandırılan akımı başlattılar. Bu akımın “Tercüman-ı Ahval”, “Tasvir-i Efkâr” ve “Muhbir” gibi yayım organları vardı. Bu organlarda sürekli yazan Şinasi, Namık Kemal, Ali Süavi, Ziya Paşa gibi düşünürler liberal akımın tohumlarını ekmeye ve onu büyütmeye uğraşıyorlardı.[33]

         

        Şinasi (1824-1871), Avrupa’yı tanıyan bir aydın olarak, 1862 yılında çıkarmaya başladığı Tasvîr-i Efkâr gazetesi ile akıl, kanun ve devletin görevleri üzerine liberal fikirler ileri sürer. Ona göre devlet toplumun çıkarlarını korumalıdır. Ekonomik görüşleri ise hür teşebbüsten yanadır. Sermaye ve özel tasarrufun önemine değinmektedir. 1865’ten sonra ise Namık Kemal ve Ziya Paşa’nın öncülüğünde Yeni Osmanlılar Cemiyeti bir muhalefet hareketi olarak doğar. Yeni Osmanlılar, anayasal bir meşruti monarşi öngörürler. Görevleri açısından sınırlı bir devlet tercihleridir. Yeni Osmanlılar, yönetimde meşrutiyeti monarşiyi savunurlarken buna paralel olarak ekonomide de daha belirgin bir şekilde liberal fikirler ileri sürerler. Himayeciliğe karşı çıkarak serbest ticareti savunan Namık Kemal çeşitli yazılarında, tekel demek olan “yedd-i vahit” usulüne şiddetle karşı çıkar. Özel girişimciliğin ve özel şirketlerin bulunmamasını, Osmanlı’nın geri kalmasının en önemli nedenleri arasında sayar.[34]

         

        Liberal fikirlerin de içinde yer aldığı bir diğer önemli yayım faaliyeti Maarif Nazırı Münif Paşa tarafından çıkarılan Mecmua-i Funûn (1863) olmuştur. Paşa’nın kurduğu Cemiyet-i İmiye-i Osmaniye’nin bir yayım organı olarak çıkarılan derginin temel amacı, kurulmakta olan Darü’l-fünûn ve Osmanlı dünyasının uzak olduğu, yeni bilgi dalları hakkında bilgi vermekti. Dergide, Ohannes Paşa ile İttihat ve Terakki’nin ünlü Maliye Bakanı Cavit Bey’in iktisadî sorunlar üzerine yazdıkları makaleleri de yer almaktaydı.[35]

         

        XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren iktisat düşüncesinin geliştiğini ve gelişmede ekonomik model olarak liberal ekonominin geçerli olduğunu öne süren örnekler görülmeye başlanır. Bunlar arasında Ermeni aydınlar da vardır. Babıâli Tercüme Odası Reisi Sehak Abru’nun, 1852’de İstanbul’da J.B. Say’den tercüme ettiği “İlm-i Tedbir-i Menzil” adlı eseri, ilk iktisat kitabıdır.[36] Mikael Portukal Paşa (1842-1897) ile Sakızlı Ohannes Paşa (1836-1912), liberal ekonominin Türkiye’deki ilk temsilcilerindendir. Ohannes Paşa’nın “Klasik Ekonomi” kitabı liberal ekonomik düşüncenin temel taşını oluşturmaktadır.[37] Siyasal düşünce tarihimiz açısından önemli fikir odaklarından birisi olan Mekteb-i Mülkiye’de iktisat dersleri veren Sakızlı Ohannes Paşa, Türkiye’de klasik liberal ekonomiyi savunan eserler kaleme alır. “Mebâdî-i İlm-i Servet-i Milel” isimli eseri daha isminden başlayarak Adam Smith’in “Ulusların Zenginliği” adlı eserinin ve onun liberal iktisat anlayışının Türkiye’deki temsilcisidir. Eserinde, servetin üretimi, dolaşımı, bölüşülmesi ve tüketilmesi konularını ele alır. Osmanlı Devleti’nin kalkınması için serbest rekabeti gerekli görür, himayecilik, devletçilik ve tekel usulüne, narha karşıdır. Özel mülkiyeti savunur.[38]

         

                    Tanzimat’la başlayan Osmanlı’da liberal içerikli yenileşmeler, 1876’da Birinci Meşrutiyet’le devam eder. Bu dönemde Osmanlı Devleti, ilk anayasası olan Kanuni Esasi’yi kabul etti. Ancak, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı ile başlayan bunalım ve II. Abdülhamid’in Meclis-i Meb’ûsan’ı kapatmasıyla girilen yeni mutlakî dönem, yönetime karşı İttihat ve Terakki Cemiyeti etrafında kümelenen yeni bir Jön Türk muhalefetini doğurdu. Jön Türklerin yurt dışında ve yurt içinde yaptıkları yazılı ve sözlü muhalefet, l908 yılında II. Meşrutiyet ile yeni bir anayasal ve parlamenter bir dönemle sonuçlandı. Bu dönemde, ülkenin yönetimi 1908’den 1918’e kadar İttihat ve Terakki’ye geçti. II. Meşrutiyet’in ilk yıllarında M. Şerif Efendi ile olgunlaşan liberal ekonomi anlayışı, Ohannes Paşa ile daha bilimsel bir kimlik kazanırken, Prens Sabahattin ve Mehmed Cavit Bey ile doruk noktasına ulaştı.

         

        İttihat ve Terakki’nin içinden çıkan Prens Sabahattin ve arkadaşları liberalleşmeyi savunmuşlardır.[39] Düşünce sistemini oluştururken İngiliz ya da bir başka deyişle Anglo-Sakson toplum yapısından etkilendi. Prens Sabahattin, merkeziyetçi yönetimlerde bürokrasinin gelişmeyi köstekleyici bir rol oynadığını belirterek ademi merkeziyet yani yerinden yönetim öneriyor.[40] Yerinden yönetim, bireysel girişimciliği ve kişiliği geliştirici olduğu gibi, toplumsal yapı öğelerini göz önünde bulunduran ve sorunlara merkezden çare aramak yerine, yerinden çare aramayı gerekli kılan bir yönetim olduğu görüşündedir.[41] Prens Sabahattin, bu görüşlerini "İttihat ve Terakki Cemiyetine Açık Mektuplar ve Türkiye Nasıl Kurtarılabilir?" adlı yazılarında Osmanlı kamuoyuna duyurmuştur. Prens Sabahattin, 1902’de Paris’te toplanan Jön Türk Kongresi’nde meydana gelen bölünme sonucu İttihat ve Terakki’den ayrılarak bu cemiyete karşı “Osmanlı Hürriyetperverân Cemiyeti”ni kurarak muhalefete geçti. 1906’da Teşebbüs-i Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti’ni kurdu. Meşrutiyet’in ilânından sonra 1908’de Ahrar Fırkası kendi taraftarlarınca oluşturuldu. Prens ve taraftarları, dönem boyunca İttihat ve Terakki’ye karşı güçlü bir muhalefet yapmışsa da önemli bir varlık gösterememiştir.[42]

         

        II. Meşrutiyet döneminin iktidar partisi, İttihat ve Terakki’nin ekonomik görüşleri 1908-1913 yılları arasında liberal ekonomiye yönelik bir çizgi izlemiştir. Bu dönemde ekonomi politikasının mimarı “İttihat ve Terakki’nin mali siyasetinin nâzımı ve ruhu telâkki edilen” Mehmed Cavid Bey (1875-1926)’dir. Selanikli bir tüccarın oğlu olan Cavid Bey, ekonomik görüşleri bakımından klasik liberal okulun koyu savunucularından birisi olmuştur. Bu alandaki görüşlerini, çeşitli makale ve kitaplarında ele almıştır. Cavid Bey ilk yazılarını Mecmua-i Fünûn’da yayımlamış, çağının Avrupa’da gelişen iktisat bilimini ve istatistik alanındaki gelişmelerini Osmanlı’ya aktaran kişi olmuştur. En önemli eseri İlm-i İktisat adını verdiği dört ciltlik eseridir.[43]   

         

        II. Meşrutiyet Dönemi’nde ortaya çıkan liberal eğilimli bir diğer parti de 21 Kasım 1911’de kurulan, Hürriyet ve İtilâf Fırkası olmuştur. Ekonomik görüşleri bakımından liberal gibi görünen bu partide, gerçekte liberal fikirleri savunmaktan uzak ve liberal düşünceler etrafında toplanan kişilerden oluşmuş görünmemektedir. Hürriyet ve İtilâf Fırkası, aralarında liberaller olmakla birlikte, fikri bakımdan ayniyet göstermeyen temelde İttihat ve Terakki’ye karşı olan ve bu cemiyette tutunamayarak uzaklaştırılmış, azınlık milliyetçiliğine yatkın kişilerin meydana getirdiği bir siyasal oluşum olarak ön plana çıkmıştır.[44]

         

        Osmanlı Devleti’ne getirilmek istenen liberal anlayış; ülke bünyesine uymamış ve daima devletin aleyhine sonuçlanarak, sanayi ve ticaret yabancıların eline geçmiş; devlet siyasi ve ekonomik bir yıkılışa sürüklemiştir. Öyle ki, bu liberal anlayıştan istifade edenler, devletin bünyesindeki azınlıklar ve bu azınlıklardan yararlanarak Osmanlı Devleti üzerinde iktisadî ve siyasi nüfuz elde etmek isteyen yabancı devletler olmuştur.

         

         

        Liberal Uygulamaların Sonuçları

         

        XIX. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı Devleti’ne ıslahatlar aracılığı ile girmeye başlayan liberal düşünce ve uygulamalar Tanzimat’ın ilanı ile birlikte meşrulaştırılmıştır. Avrupa, kendisine engel olan Osmanlı müesseselerini, anlayışını ve geleneklerini ortadan kaldırmak, bunların yerine de Osmanlı Devleti’ne sızmasını, nüfuzunu kolaylaştıracak liberal müesseseleri ve kavramları yerleştirmek için ıslahatlarda rol oynamıştır. Yapılan ıslahatların hedefi Osmanlı'yı liberalleştirmeye yönelikti. Liberalizmin, güçlü ekonomilerin, kültür seviyeleri yüksek ve millî tesanütü sağlam devletlerin lehine çalıştığı göz ardı edilmişti. Bu bakımdan Tanzimat’ın getirdiği hürriyet ve eşitlik, uygulamada eşitsizliğe ve Osmanlı’yı sömürme hürriyetine dönüştü. Zira hürriyeti ve eşitliği, Avrupa farklı, Osmanlı farklı yorumladı. Avrupa; ticarî hürriyet, malî hürriyet, ekonomik hürriyet, kültürel hürriyet gibi güçlünün lehine, zayıfın aleyhine olacak hürriyetler peşindeydi. Tanzimat’ın getirdiği eşitlik ise; sermayesi bol, mamulleri teknolojiyle üretilen ecnebi tüccar ve müteşebbis ile parası, malı, teknolojisi olmayan Müslümanların eşitliği anlamına geliyordu.

         

        Tanzimat'la başlayıp gelişen liberal ekonomi anlayışı Osmanlı Devleti’ne çok pahalıya mal oldu. Avrupa Devletleri; kapitülasyon rejiminden yararlanarak, ülkelerinde ürettikleri sanayi mallarını Osmanlı ülkesinde serbestçe pazarlama imkânı buldular. Bu yolla Osmanlı iktisadî ve ticari hayatını ele geçirdiler. Bütün devleti yabancı mallar istila etti, yerli sanayi perişan oldu. Gümrük vergilerinin yükseltilerek korunma imkânına sahip olmayan Osmanlı sanayisi, gelişmiş Avrupa sanayisi karşısında hızlı bir çöküşün içine girdi. Osmanlı sanayisi kurulamadı, kurulan işletmeler başarılı olamadı.

         

        Liberal düşünce ile gelen hürriyet ve eşitlik, zengin ve Avrupa desteğine sahip gayrimüslimler lehine düşünülmüş ve gayrimüslimlerin kendilerini siyaseten Osmanlı’dan ayırmasına zemin teşkil etmiştir.[45] Osmanlı toprağında bulunan ecnebiler (Levantenler) ekonomik hayatta müessir hale geldiler. İç ve dış ticaret, gayrimüslimlerin ve Levantenlerin aracılığıyla Avrupa’nın eline geçti.[46] Osmanlı ıslahatları Avrupa’nın malının, parasının, sermayesinin, kültürünün, tüccarının, okullarının, misyonerlerinin, teknolojisinin ülkeye girişini meşrulaştırmış; gayrimüslimler de kullanılarak, Osmanlı’nın yıkılışına yardımcı olmaları sağlanmıştır.

         

        Liberal ekonomi uygulamaları çerçevesinde Osmanlı ekonomisine damgasını vuran temel gelişmelerden biri de 1838 yılında önce İngilizlerle ardından diğer Avrupa ülkeleri ile yapılan Serbest Ticaret antlaşmalarıdır. Bu antlaşmalar, Osmanlı ekonomik yapısının önemli belirleyenleri olmuştur. Bu sürede, Avrupa mamul malları Osmanlı ekonomisinde hâkim hale gelmiş, Osmanlı ihracatı ağırlıklı olarak hammadde ve yiyecek mallarında yoğunlaşmıştır. Osmanlı’ya yapılan yabancı sermaye yatırımları ise çoğunlukla demiryolları, fenerler ve limanlar üzerinde yoğunlaşmıştır. Bu yatırımlar ağırlıklı olarak kârı yüksek ticaret ve hizmet alanlarında yoğunlaşırken, yüksek sermaye gerektiren ve riskli bulunan sanayi alanlarından uzak durmuştur.

         

        Ülkeye gümrüksüz ya da düşük gümrükle giren gelişmiş makine endüstrisi malları Osmanlı'nın korumasız el tezgâhı endüstrisini kısa zamanda ezmiş ve böylelikle ihracatın çok üstünde ithalat harcamaları yapılmış, bu durum savaşlarla da birleşince devasa finansman açıkları ortaya çıkarak dış borca muhtaç bir ülke haline gelinmişti. 1854 yılında Kırım Savaşı ile dış borç almaya başlayan Osmanlı Devleti, 1875 yılında borçlarını ödeyemez hale geldiği için moratoryum ilan etti. Parasızlık yüzünden ödemeler durdurulmuş, aldığı dış borçları ödeyemeyince de 20 Aralık 1881’de Avrupalı alacaklıların temsilcileriyle görüşmeler sonunda “Muharrem Kararnamesi” yayımlanmıştır. Muharrem Kararnamesi’nin 15. maddesi hükmü gereğince, alacaklıları temsil etmek ve onların menfaatlerini korumak amacıyla Duyun-ı Umumîye İdaresi Meclisi kuruldu. Bu meclis; İngiliz ve Hollanda alacaklıları adına bir üye, Alman, Avusturya, Fransa ve İtalyan alacaklıları adına birer üye, Osmanlı Devleti adına bir üye ve “mümtaz tahviller” alacaklıları adına bir üye olmak üzere yedi kişiden oluşacaktı.  Düyun-u Umumiye-i İdaresi Meclisi, tuz, balık avı, tütün, alkol ve damga pulu vergilerini toplamaya başladı.

         

        Osmanlı Devleti’ndeki serbest ticaret, borçlandırma ve yabancı sermaye hareketlerinde Avrupa devletlerinin sadece ekonomik beklentilerle değil, çoğu zaman siyasi emellerle hareket ettiklerini görüyoruz. Nitekim Batı emperyalizmi, liberalizmi, az gelişmiş ülkeleri kendine bağımlı kılarak denetlemenin bir aracı olarak kullanmıştır. Osmanlı Devleti, sistemli bir politika ile ilk önce borçlu bir ülke haline getirilmiş, ardından da denetime alınmaya çalışılmıştır. Nitekim liberal ekonomik uygulamalar yüzünden XIX. yüzyıl boyunca Avrupa’nın güçlü devletlerinin siyasî, iktisadî ve malî baskıları altında bunalan ve Avrupalı ülkelerin nüfuz ve çatışma alanı içerisine çekilen Osmanlı Devleti bağımsızlığını önemli ölçüde kaybetmiştir. Dünyaya açık Osmanlı iç pazarı, Avrupalı sermayenin hammadde kaynağı ve yatırım alanı haline gelmekten kurtulamamış ve bunun sonucunda dış ticaret dengesi bozulmuştur.

         

                    İktisadi liberalizmin Osmanlı Devleti’ne ekonomik etkileri ile birlikte siyasi sonuçları da olmuştur. Devletin, yani merkezî otoritenin gücü artacaktı, aksine azaldı. Bürokrasi iyice şişti, devletin malî yükünü arttırdı. Gayrimüslimler, verilen siyasî, iktisadî, kültürel imtiyazlarla zenginleşti ve komprador sınıf haline geldi. Ayrıca Osmanlı aleyhine, Avrupa ile menfaat birliğine girdiler ve onlarla bütünleştiler. Osmanlılık ideolojisiyle bütün unsurlara Osmanlılık şuuru verilmek istenirken, Osmanlı toplumu dinî ve etnik açıdan, milliyet ve mezhep açısından parçalanmaya gitti. İç isyanların önü kesilemedi. Anadolu’da Ermeni meselesi yaratıldı. Osmanlı’nın toprak bütünlüğü Avrupa tarafından garanti edilecekti, buna riayet edilmedi. Rusya Kars’a, Fransa Tunus’a, İngiltere Mısır’a yerleşti. Avrupalı devletleri Osmanlı’nın iç ve dış işlerine müdahaleleri yoğunlaşarak arttı. İstanbul, İzmir, Beyrut, Selanik ve Trabzon Avrupa’nın ticarî, malî, kültürel emperyalizminin üssü haline getirildi.

         

        Osmanlı Devleti’nin özel şartları ve yapısı itibariyle liberal ekonominin başarılı olması söz konusu değildi. Zira Batı'da liberal düşünce uluslaşma süreciyle birlikte gelişmiş, yüzyılların ortaya koyduğu toplumsal dönüşümlerin bir ürünü olarak belirmişti. Oysa ekonomik ya da siyasi liberalizmin Osmanlı Devleti’ne girişi, aydın ve devlet adamı tercihi ile olmuştur. Liberal anlayış, hiçbir zaman kendisine halk tabanı bulamamış ve kitlesel bir siyasî tutuma dönüşerek toplumu seferber edememiştir. Bununla birlikte, liberal uygulamaların menfi sonuçları ile Avrupa ve gayrimüslimlerin zararlı politikaları ortaya çıkmış, aynı anlayış bu sayede Türklerde millî şuur, millî devlet, millî iktisat, millî kültür gibi kavramların ve anlayışların doğmasına ve yerleşmesine vesile olmuştur.

         

         

        Liberal Uygulamaların Osmanlı’da Doğurduğu Bir Başka Sonuç: Millî İktisat

         

        Sanayi Devrimi'ni gerçekleştiren Avrupa ülkeleri; kapitülasyonlar, ticaret antlaşmaları, Tanzimat ve Islahat fermanlarının sağladığı avantajlardan yararlanarak Osmanlı ticaretini ele geçirmişlerdi. Yabancı ülkelerin tüccar ve sanayicileri için, kendi ülkelerinde görmedikleri ölçüde liberal ve özgür bir ticaret ortamı yaratılmıştı. Bu şekilde XIX. yüzyılın sonuna gelindiğinde, Osmanlı ülkesi yabancı mallar ile dolu idi ve tüketim kalıpları Batılı sanayicilerin ürünlerine göre oluşmaya başlamıştı. Bunlara ilaveten serbest ticaret antlaşmaları ve verilen özel haklar Osmanlı ekonomisinde Avrupa devletlerine imtiyazlı bir yer sağlamıştı. Bu imtiyazlar yerli sanayinin gelişmesinin önünde önemli bir engel teşkil ediyordu. Avrupa devletleri himayeci gümrük vergileriyle kendi sanayileşmelerini koruma altına alırken, Osmanlı Devleti’nde buna imkân tanımamışlardır. Osmanlı Hükümeti 1875’te devletin ekonomik iflasını ilan edince, ekonomide Avrupa denetimi yoğunlaşmaya başladı. Osmanlı borçlarının yönetimi 1881’de uluslararası bir kuruluş olan Duyun-u Umumiye’ye devredildi. Yüzyılın sonlarına doğru bütün Avrupa güçleri Osmanlı Devleti’ni yarı sömürge hale getirdiler.[47]

         

        Bu süreçte, liberal iktisadî düşünceler ülkenin ekonomik alanını kuşatmaya başlamış, yabancı denetimi artmış, üretim ve ticaretten gelen kazancın büyük bölümü yabancı ve gayrimüslim kesimin eline geçmişti. Bunların sonucunda da ülke bir açık pazar haline gelmişti. Bunlar, savaşların doğurduğu sosyal sarsıntılar ve ekonomik bunalımların da etkisiyle iktisadî hayatta devlet müdahalesine ve millî ekonomilerin bu yolla güçlendirilmesine imkân verecek yeni alternatiflerin ortaya çıkmasına neden oldu. Bunlar müdahaleci ve teşvik edici millî fikirlerdi. Osmanlı yönetimi, bu fikirler doğrultusunda Avrupa’nın liberal ve malî yayılışına karşı direnmeye çalışmış ve bu amaçla “Sanayi Islahat Komisyonu” tarafından, Avrupa karşısında el emeğine dayanan küçük sanayinin yaşamasına imkân olmadığına dikkat çekerek makineli üretime geçilmesini önermiştir. Ayrıca devlet, 1873 yılında sanayiyi teşvik etmek amacıyla fabrika kurmak isteyenlere gümrük ve vergi muafiyetleri tanımış, 1888 yılında bu muafiyetler fabrika inşası için gerekli hammaddeleri kapsayacak şekilde genişletilmiş ve bunu 1897’de kurulacak yeni tesislerin 10 sene süreyle vergi dışı bırakılması takip etmiştir. Ancak özel kesimde sermaye, tecrübe, bilgi birikimi ve teknoloji yetersizliği dolayısıyla büyük işletmelerin kurulması fikrinde istenen sonuca ulaşılamamış, bu da Osmanlı sanayileşmesinin gerçekleştirilememesine neden olmuştur. Ticari kaygı taşımayan kamu sektörü daha çok ordu ve sarayın ihtiyacını karşılayacak fabrikalar kurmaya yönelmiş, fakat kısa sürede maliyet yüksekliğinden dolayı bundan da vazgeçilerek, işletmesi hazineye büyük yük getiren bazı fabrikalar kapatılmıştır.[48] Liberal ekonominin Osmanlı Devleti’ni getirdiği nokta yok olmanın eşiği idi. Sanayi gelişmemiş, dış ticaret sürekli açık vermektedir. Mevcut sanayi işletmeleri ve ticaret ise yabancılar ve azınlıkların elindedir. Devlete ait millî müesseseler oldukça azdır. Gelişmiş Avrupa endüstrisinin rekabeti karşısında korunarak geliştirilemeyen Osmanlı ekonomisi, hammadde ve yiyecek maddeleri satan ve mamul madde satın alan bir duruma gelmiştir.

         

        Liberalizmin olgunlaşmaya başladığı 1880’lerden itibaren[49], sönük de olsa liberalizmle birlikte yeşeren himayeci, devletçi söylemler, II. Meşrutiyet’in ikinci evresi ile önemli bir ivme kazanmıştır. Tanzimat sonrası gelişen liberal düşünceler, daha çok azınlıkların ve gayrimüslimlerin işine yararken, II. Meşrutiyet’ten sonra Jön Türk hareketiyle ortaya çıkan hürriyetçiliğin de Türk unsurunu ön plana çıkardığı kesindir ki, bu da millî iktisat anlayışına zemin hazırlamıştır. Ancak başlangıçta, “1908 Jön Türk hareketi liberal dönüşümler amaçlayan bir devrimdir.”[50]Nitekim 1908 ertesi yayım hayatına başlayan gazetelere bakıldığında, bunların hemen hepsinde liberal görüşlerin hâkim olduğu görülmektedir.[51] Başlangıçta Yeni Osmanlılar’da olduğu gibi hürriyetçiliği iktisadî liberalizmle özdeşleştiren Jön Türkler, bu konuda önemli adımlar atmış, dönemin basınının da etkisiyle yabancı sermayeye geniş imkânlar sunarak, iktisadî bireyciliğin savunucusu olmuşlardır.

         

        1908 ve sonrasına damgasını vuran Jön Türk hareketi, içinde birçok siyasi ve iktisadî görüşü barındıran bir hareket olarak bilinmektedir. Bu değişik görüşleri liberaller ve ittihatçılar olarak iki ana grupta toplamak mümkündür.[52] İkinci Meşrutiyet’in ilk devresinde liberal akımın öncüleri Prens Sabahattin ile İttihat ve Terakki’nin Maliye Bakanı Mehmed Cavit Bey olmuştu. Bu kesim aynı zamanda İttihat ve Terakki’nin liberal kanadını oluşturmaktadır. Millî iktisada giden yolu benimseyen ve mevcut sistemin Batı’dan gelen tehditlere karşı duramayacağını öne sürerek, çarenin millî değerlere sahip çıkmakta olduğunu savunan kesim ise ittihatçı kanat olmuştur. Bu iki kanat arasındaki siyasi mücadeleden galip çıkan taraf ittihatçılardır. Bunun nedenleri olarak, ekonominin liberalleşmesi sonucu Osmanlı ticaretini ellerinde tutan gayrimüslimlerin ve yabancıların etkinliğini artırması, küçük üretici ve Müslüman esnafın ezilmesi[53], Balkan Savaşlarının yarattığı felaketler[54] ve giderek güç kazanan ayrılıkçı akımlar ve etnik unsurların bağımsızlığa yönelmiş olmaları sayılabilir.

         

        Liberal anlayışın ortaya çıkardığı Osmanlıcılık, artık iflas etmişti. Osmanlı milletini oluşturmayı amaçlayan Osmanlı liberalizmi, farklı bir şekilde sonuçlanmış ve ayrılıkçı akımlar giderek güç kazanmıştır. Hemen her etnik unsur, açık bir şekilde etnik ayrımcılık yaparak Osmanlı Devleti’nden ayrılmak için çaba sarf etmekte idi. Bu durum karşısında, hâlâ devlet dağılmasın diye Osmanlıcılık peşinde koşm


Türk Yurdu Ağustos 2011
Türk Yurdu Ağustos 2011
Ağustos 2011 - Yıl 100 - Sayı 288

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele