Gönül Sızısı

Temmuz 2011 - Yıl 100 - Sayı 287

                    Ufkunu, kendi mesleği ve işi mesâfesinde açabilen ve daha ilerisini göremeyen, kavrayamayan; bu yüzden ömründe silik kalan, öldükten sonra da hatırlanmayan nice baş, dünyaya geliş hikmetinden habersiz yaşadı. Yine dar ölçüler içinde, kendilerini başarılı, verimli buldular.

         

                    Bu husus, mîmârlar hakkında da geçerli. Zarûrî ihtiyâcı karşılayacak ale’l-usûl binâlar yaparak ve çok para kazanarak adından söz ettiren, içine girdiği küçük dâirenin dışına çıkmayı aklının ucuna bile getirmeyen yığınla mîmâr bulunuyor.

         

                    Bir de, mîmârlığı bir kültür unsûru diye benimseyen, bu kabûllenişi hakikî zihin ve gönül yönelişleriyle takviye eden ender mîmârlar var. Mîmârlığın ser-levhasını yazan bu nedret âdemoğullarından, rahmetli Ekrem Hakkı Ayverdi, hayâtını Türk-İslâm medeniyetini araştırıp incelemeye adadı.

         

                    Bu ışıltılı mesâînin birçok meyvesi oldu. Onun, artık sınırlarımız dışında kalan Osmanlı Avrupası’nda karış karış dolaşarak meydâna getirdiği Avrupa’da Osmanlı Mîmârî Eserleri*isimli çalışması, en kuru gözlerden dahî yaş akıtacak rekâkette bir dâü’s-sıla antolojisi. 1977’de yayımlanan ve Ayverdi’ye; Aydın Yüksel, Gürbüz Ertürk, İbrâhim Nûmân’dan müteşekkil bir mîmârlar hey’etinin yardım ettiği bu âbide kitap, Türk’ün unutulan klâsik çehresini, en mânâlı biçimde ortaya koyuyor.

         

                    Ekrem Hakkı Ayverdi’nin, önünde diz çökülecek mîmârî hamûlesinin yanında, en az mîmârî mâlûmâtı ölçüsünde edebî, târihî ve fikrî ustalığı, eserin tamâmına sinmiş.

         

                    Ekrem Hakkı Ayverdi; başta Mîmâr Sinan’ın, sonra Evliyâ Çelebî’nin, Peçevî’nin, Sarı Saltuk’un, Yahyâ ve Bâlî Beylerin, Sokollu Mustafa Paşa’nın ve daha nice muhterem, muhteşem ismin hayır-hâh vârisi olduğunu, hakkıyla isbat etmiştir.

         

                    Bizim Avrupa’da görünen yüzümüzü merâk edip de, hiç bulanmamış hâliyle kaynağından resmetmek isteyenler, bu nefis eseri mutlaka okumalılar.

         

                    Birinci cildinde Romanya ve Macaristan’daki Osmanlı mîmârî yâdigârı tesbit edilmiş. Mekânların hem bizim koyduğumuz isimleri, hem de bugünkü pek mahzûn yabancı adları zikredilmiş.

         

                                Hem bu toprakta bugün bizde kalan her yerde,

                                Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.

         

        diye, esefle tesellîyi mezceden Yahyâ Kemâl’in şâirâne ilhâmları da, Ayverdi’nin adımlarına ve kalem darbelerine rûh vermiş.

         

                    Kitabın Romanya, yâni Memleketeyn (Eflâk+Boğdan) bölümünde sür’atli bir tur atanlar, Ada Kale’den Yergöğü Kasabası’na kadar; akıncı cedlerimizle Tuna boyu serencâmı yaşayacaklar.

         

                    Tuna, Turnu Severin şehrinin batısında, Orşova denilen dirseği çizerek yoluna devâm ederken, burada Osmanlı imzâsıyla Fethü’l-İslâm Kalesi’ni bırakıyor. Bugün sular altında kalan bu kılıç hakkı toprak parçası, maalesef Türk’e âit hiçbir eseri gösteremiyor. Yugoslavya dağılmadan önce, Romanya sınırındaki Ada Kale mevkiine, Demir Kapı Bendi yapılınca, varlar yok olup göle gömüldü. Birkaç şanslı fotoğraf ve gravür, hamiyet sâhiplerince muhâfaza edilmiş de, Ada Kale’nin ve Fethü’l-İslâm’ın gönül sızısı keşfe çıktı.

         

                    Romanya’daki Osmanlı bakiyesi mîmârî eserleri aramaya devâm eden Ekrem Hakkı Ayverdi, eski Tamışvar (Banat) Eyâleti’nde, Mureş Nehri üzerindeki Arad’a vardığında, orta büyüklükte bir şehirle karşılaşır. Burası, Osmanlı akıncılarının ilk göründüğü günlerde, ihtimâl, küçük ve ehemmiyetsiz bir palanka idi. Macaristan fethini pek detaylı nakleden Peçevî’de, Arad’dan bahsedilmeyişi de, yine onun ufaklığına delâlet eder. Evliyâ Çelebî de olmasa, Arad’a âit imzâmızı bulmakta sıkıntı doğacak. Evliyâ’nın dediği doğruysa; Arad, H.958/M.1551’de İkinci Vezîr Ahmed Paşa tarafından fethedilmiş.

         

                    Türk coğrafyasında dağ isimleri, başlı başına bir inceleme konusudur. Farklı bölgelerde adaş dağlarımız çoktur. Bu, millî devâmlılığın en güzel misâllerinden biridir. Sık kullanılan dağ adlarından bir deste yapılsa, Babadağ veyâ Babadağı, mutlaka içinde olur.

         

                    Dobruca, yâhut Ayverdi’nin tercih ettiği telâffuzla Dobriçe’de, aynı adı taşıyan dağın eteğinde kurulmuş Babadağı Kasabası, Yıldırım Bâyezîd Hân armağanıdır. Niğbolu Zaferi’nden sonra fethedilmiştir. Sultan İkinci Bâyezîd’in 1484’deki Boğdan Seferi’nde, tam mânâsıyla Memâlik-i Mahrûse’ye iltihâk eyleyen Babadağı, Saltuk Baba Âsitânesi’ne vakfedilmiştir.

         

                    Babadağı’nın batısında ve yakın mesâfede Çukur Ova (Ciucurova) Köyü’nde, Ayverdi’nin bizzat gördüğü câmi, ayakta kalmayı başarmış nâdir eserlerden.

         

                    Köstence’nin kuzeybatısında Dana Köyü var. Vakıf kayıtlarında tesbit edilen câmi, pek çok benzeri gibi, kayıplara karışmış. Silistre’nin doğusundaki Dobromir Köyü’nün câmi mâcerâsı da aynı Dana Köyü gibi.

         

                    Körös Nehri kenârında, Varat ile Yanova arasında Fekete Batur (Feket) Palankası var imiş. Evliyâ Çelebî’nin dediğine göre, palankada bulunan kilise, Sultan Mehmed (herhâlde Üçüncü Mehmed Hân) nâmına, Silistre Vâlisi’nce câmiye çevrilmiş. Romenler, Macar isim ve izlerini yok ettiklerinden, bu minik palankanın yeri dahî tesbit edilememektedir.

         

                    Evliyâ’nın varlığından haber verdiği, fakat yerinde yeller esen câmilerden biri de, Sultan Süleymân (Kaanûnî) adına binâ edilen Fenlak (Fönlak-Felnac) Kalesi Camii’dir. Banat’ta, Arad’ın hemen güneyinde yer alan bu kalede, bahsedilen câmi, kale kapısının karşısında imiş.

         

                    Dobriçe’nin güzel köylerinden, adı da güzel Gelincik Köyü’nde, câmi ve benzeri mîmârî esere rastlanmasa da, Osmanlı döneminden kalma bir kız mektebi, hâlâ açık.

         

                    Yine Dobriçe’deki Gölpınar ve Hacılar köylerinde, kayıtlarda bulunan ama, cismi kaybolmuş câmiler, hayâl dünyâsında dizilmişler. Aynı kayıtlarda varlığından söz edilen Hamzaca Köyü’nün ise, kendisi yok olmuş. Bu isimdeki köy, bilinmezler vâdisine konmuş.

         

                    Köstence yakınlarında bulunan Hasanlar Köyü ile Dobriçe’nin en batısında Hırşova (Hirşova) Kasabası, Osmanlı izinin tâkib edildiği beldelerden. Birincisinde, yine kayıtlara havâle olmuş, kendisi bulunmayan bir câmi söz konusu iken, ikincisinde Sultan Mahmud (herhâlde I.Mahmud Hân)’un adına inşâ edilmiş çatılı câmi, hâlâ nefes alıyor.

         

                    Dobriçe’nin en kuzeyinde, Maçin Kasabası’nın, Tuna ile ayrılan karşısında, İbrâil (Braila) Şehri yer alır. Şehrin büyük meydânında, el’ân kilise olarak kullanılan binâ, câmiden bozmadır. İbrâil, aynı zamanda şimdi Rus sınırları içinde kalan İsmâil Geçidi’nin de karşı iskelesidir. İbrâil, kadîm Eflâk topraklarının yükselen yıldızlarındandı.

         

                    Babadağı’nın kuzeybatısında, Tulça’nın yakınlarında, Tuna’nın doğuya kıvrıldığı yerde İshakçı (Isaccea) Kalesi var. Burada da, kayıtlı mîmârî eserlerden, maalesef iz bırakılmamış.

         

                    Aynı bölgedeki Kalas (Galati) İskelesi’ne yakın, gümrük depolarının yer aldığı caddede, Sultan İkinci Abdülhamîd, kendi adına bir câmi yaptırmıştı. Ara ki, bulasın.

         

                    Silistre’nin doğusundaki Kalaycı Köyü’nde de, vakıf kayıtlarına hapsolmuş, kayıp bir câmi var.

         

                    Dobriçe bölgesinin Karadeniz sâhilinde, Kara Harman (Navodari) Kalesi’nden bahsederken Evliyâ Çelebî, bu kasabada vaktiyle Sarı Saltuk’un buğday yetiştirdiğini ve harman dövdüğünü ilâve edip, beldenin isminin de buradan geldiğini söyler.

         

                    Ceneviz kolonisi iken Yıldırım Bâyezîd tarafından fethedilen Kara Harman’da, fetih sonrasında, yıkılan kale duvarlarının; Rus kazaklarından yönelen tecâvüzler üzerine, Sultan Dördüncü Murad Hân zamânında yeniden inşâ edildiğini, yine Evliyâ’dan öğreniyoruz. Onun, varlığından bahsettiği kale içindeki Sultan Murad Câmii, kale gibi kayıp kervânına katılmıştır. 93 Harbi’nden sonra terk ettiğimiz Kara Harman, öteki kara haberlerin de sürükleyicisi olmuştur.

         

                    Yine Tuna üzerinde, Silistre’nin doğusunda ve güneydoğusunda iki ayrı Karanlık Köyü yer alıyordu. Bugün, ikisinde de Türk’ün adı ve izi kalmamıştır. Tuna’nın geçit yerinde, daha nice Türk köy, kasaba ve şehirleri vardı.

         

                    Bunlardan biri de Karasu (Çernavoda) Kasabası’dır. Şimdi yakınında büyük bir köprü olan Çernavoda’ya, Osmanlı döneminde Türkçedeki tam karşılığı olan Karasu denmiştir. Evliyâ Çelebî, bu husûsu, yeri geldikçe tekrarlar.

         

                    Yıldırım Bâyezîd’in saltanat yıllarında, Şehzâde Mûsâ Çelebî, bir baskınla kasabayı ele geçirmiş ve îmârı için de bizzat nezâret etmiştir. Karasu’da, şu anda hiçbiri mevcut olmayan bir câmi, bir han, bir hamam, yedi sıbyan mektebi ve yedi sebil olduğunu, yine Evliyâ’nın tesbîtinden öğreniyoruz.

         

                    Yürek sızlatan bir başka köy varlığı da Karvan’dır. Büyük ve Küçük sıfatlarını taşıyan iki Karvan, yan yana duruyordu. Karvan Kuyucuğu da denilen bu büyükçe köy de, 93 Harbi’nden sonra yâd ellerde bıraktığımız vatan parçaları arasına katıldı. Şu anda hiçbir mîmârî eserin bakiyesi kalmamıştır.

         

                    Dobriçe köylerinden Kırıklar, Kokarca ve Köseler, hep vakıf kayıtlarında kalan, ama toprak üstünde enkâzı bile görülmeyen Türk eserlerini, bir zamanlar barındırmışlar.

         

                    Evliyâ Çelebî’nin, katıldığı gazâları anlatırken dahî, mütemâdiyen tapu kaydı çıkardığı mâlûmdur. Köse Ali Paşa’nın Erdel Seferi’ne iştirâk eden Çelebî, Tamışvar’dan hareketle Sinesip ve Lugoj yoluyla Timiş Nehri kenârındaki Kühlayoş Kalesi’ne geldiğini anlatır. Buranın, Tamışvar Eyâleti’ne bağlı bir sancak merkezi olduğunu; Köprülü Mehmed Paşa idâresinde, Seydî Mehmed Paşa tarafından fethedildiğini; üç oda yeniçerisi, topçusu, sübaşısı, vesâir idârecileri bulunduğunu yazar.

         

                    Ekrem Hakkı Ayverdi ve ekibinin, bugünkü Romanya’da uğradığı yerlerden biri de Küsdilli (Castel) Köyü’dür. Yeni adı Nisipari olan bu köyde, hâlâ ayakta duran câmi, târihe şâhitlik yapmaktadır.

         

                    Tamışvar’ın doğusundaki Lagoş (Lugoj) Kasabası’nda, Evliyâ Çelebî’nin bahsettiği câmi ile kale kapısı önünde bulunan şühedâ ziyâretgâhı, zamanımıza ulaşamamıştır.

         

                    Türk nüfûsun tamâmen boşalttığı Lazo (Lazova) Köyü’nde, varlığı kayıtlara geçen câmi ile kabristan, ortadan kalkmış görünüyor.

         

                    Arad’ın doğu istikâmetinde, 30-35 km. yakınında yer alan Lipve (Lipova-Lippol) Kalesi’nin, Osmanlı hâkimiyetinde büyük bir merkez olduğu anlaşılıyor. Zâten Evliyâ da, buraya kale, Arad’a palanka demektedir. Şimdiki Türk izleri, Lipve’de de pek cılız ve siliktir.

         

                    Tuna Nehri’nin, Süne Boğazı’na giden kolunda, mühim Osmanlı limanlarından Maçin vardır. Tamâmı ahşap çatkılı ve kaplamalı bir câmi, zaman yolculuğunda muvaffak olarak, günümüze gelmeyi başarmıştır.

         

         

                    Tulça’nın batısında, Hızır İlyas Boğazı üstünde Mahmûdiye Kasabası bulunuyordu. Sultan İkinci Abdülhamîd’in adına tanzîm edilen albümlerde görülen Mahmûdiye Câmii, maalesef kaybolmuştur.

         

                    Osmanlı idârî taksimâtında Silistre Sancağı’na bağlanan Tekfûrköyü Nâhiyesi’nin Mangalya (Mangalia) Karyesi’nde, hâlâ hayatta olan bir câmi vardır. Bu câmiin bânîsi Esmâhân Sultan, Sultan İkinci Selîm’in kızı ve Sokollu Mehmed Paşa’nın zevcesidir.

         

                    Sultan Abdülmecîd zamânında Kırım’dan Dobriçe’ye getirilen muhâcirlerin iskânı maksadıyla kurulan Mecîdiye (Medgidia) Şehri ile onun etrâfında sıralanan Türk köylerinde de, kayıtlarda zikredilen eserlerin hiçbiri görünmemektedir.

         

                    Yine Dobriçe’de, Köstence’nin batısında Mürvetler-Murfat (Basarabi) Köyü’nde, ayakta kalan şanslı bir câmi bulunmaktadır.

         

                    Hırşova’nın doğusundaki Muslih Köyü’nde de, Seyyid Ömer Ağa Câmii, sağ kalan nâdir eserlerdendir.

         

                    Evliyâ Çelebî’nin Nârin Kale dediği, iki kârgir kuleli Gâzîler Kalesi; Tamışvar Eyâleti’nde, Lipova’nın yamacında duruyordu. Bânîsini Evliyâ’nın da zikretmediği bu kale, bugün yoktur.

         

                    Köstence ile Mecîdiye’nin arasında Omurca (Valeschca) Köyü’nde, Türk döneminin hâtırâsını canlı tutan câmi, hâlâ durmaktadır.

         

                    Tuna kenârındaki Orşova’da, iki câmi, bir mescid ile bir medresenin hüzünlü harâbeleri kalmıştır.

         

                    Dobriçe’de, Köstence’nin güneybatısında yer alan Osman Fakîh Köyü’ndeki, Türk eseri olan câmi de tâlihli azınlık içinde, ayakta duruyor.

         

                    Tamışvar’da, Nârin Kale’ye yakın mesâfedeki Randa Kalesi’ni, Ulama Paşa’nın yaptırdığını, Evliyâ kaydediyor.

         

                    Dobriçe’de, Hırşova’nın kuzeydoğusunda biri Büyük, biri de Küçük sıfatlı iki Saray Köy yer almaktadır. İkisinde de, bugüne uzanan târih şâhidi kalmamıştır.

         

         

                    Silistre’nin güneydoğusunda olduğu kayıtlara giren Sarnıç Köyü’nde, basit ve duvarcı elinden çıkma bir câmi varmış. Sultan Hamîd Albümleri’nde resmi bulunan bu câmi, maalesef hayatta değildir. Bahsedilen albümü Sultan İkinci Abdülhamîd’e takdîm eden Romenler, köyün adını da, Sagırniç şeklinde yazmışlardır.

         

                    Ekrem Hakkı Ayverdi’nin, ecdâd kokusu aradığı yerlerden biri de, Mureş Nehri kıyısındaki Solmuş Kalesi’dir. Arad’a yaklaşık 30 km. mesâfedeki bu kalede, Evliyâ Çelebî’nin adından bahsettiği Sultan Süleymân Câmii’nden herhangi bir eser kalmamıştır. Karadeniz üstünde, Tuna’nın en meşhûr ağızlarından Süne (Suline) Şehri; Sultan Hamîd Albümler’inde görünen iki câmii, bugüne taşıyamamıştır.

         

                    Varad civârındaki Şolumkovar Palankası’nda, yine Evliyâ’da adı geçen câmi, yokluk ülkesine kaymış gitmiştir.

         

                    Banat Yaylası’nın en mühim şehri, elbette Tamışvar (Temesvar-Timişoara)’dır. Evliyâ Çelebî, bu şehirden uzun uzadıya bahsederken; Osmanlı fethinden önce küçük bir palanka olduğunu söyler. Mohaç Zaferi’nden sonra, Türk Devleti’ne tâbi bir krallık olan Macar Devleti, palankayı büyüterek şehir hâline getirmiştir. Budin’in fethini tâkib eden günlerde, Macar Kralı, Erdel Banı tâyin edilir ve Tamışvar’ın da içinde bulunduğu Banat, onun idâresine verilir.

         

                    Ne var ki, Türk’ün bu asîl ve vakûr duruşunu yanlış idrâk eden Avusturya, Erdel ve Banat’ı işgâle yeltenince, 1552’de -neredeyse bir yıl süren bir kuşatmadan sonra- Tamışvar, Türk topraklarına katılmıştır. Bu uzunca seferi, Vezîr-Serdâr nasb olunan Sokollu Mehmed Paşa idâre etmiştir. Dolayısıyla, Tamışvar fâtihi de odur. Tamışvar’dan önce fethedilen bir başka önemli şehir de Lipve’dir.

         

                    Tamışvar muhâsarasını sona erdiren ve Avusturya mukâvemetini kıran hâdise, şehrin su kulesinin Türklerin eline geçmesidir.

         

                    Evliyâ Çelebî, Timiş Nehri kıyısında ve bataklık bir bölgede kurulan Tamışvar Kalesi’nden: “Gûyâ, su içinde kaplumbağa yatar gibi… “  diye söz eder.

         

                    Dobriçe’de, Mangalya’nın güneyinde yer alan Tekirgöl Köyü’nde, hâlâ ayakta duran bir câmi, zamanla girdiği bahsi kazanmış görünmektedir.

         

                    Babadağı’nın güneybatısındaki Tapalova Köyü ise, Tekirgöl kadar şanslı değildir. Buradaki câmiin, sâdece vakıf kayıtlarındaki adı kalmıştır.

         

                    Dobriçe’nin önemli merkezlerinden Tolçi-Tulça (Tulcea) Şehri’nde, bölgenin büyük câmilerinden Azîziye Câmii, yıkılmadan bugünlere gelebilmiştir.

         

                    Varat (Oradea) Şehri, Evliyâ Çelebî’nin hayâtında renkli bir hâtırâya sâhiptir. H.1071/M.1660-1661 yılında bu kaleyi fetheden Köse Ali Paşa’nın yanında bulunan Evliyâ, ilk fetih ezânını da kendisi okumuştur.

         

                    Banat’taki Yanova (Borosjenö) Kasabası, 1552’deki fethi müteâkib, Avusturya’nın eline düşmüş, nihâyet 1651 yılında Köprülü Mehmed Paşa tarafından istirdâd edilmiştir. Körüs Nehri kıyısında bulunan Yanova’nın, taştan tabyaları ve balyemez topları var imiş.

         

                    Tulça’nın güneyinde yer alan Yeniköy’ün câmii de, ancak yazı iklîminde okunur hâle gelmiştir.

         

                    Eflâk denilen bölgedeki Yergöğü (Giurgiu) Kasabası ile Yusuf Hanlı Köyü’nün; Osmanlı dönemine âit emâreleri, pek çok misâli gibi yok olmuşlardır. Ancak, ehli olan mütehassıslarca ele alınacak vakıf kayıtlarında ve -Allah ganî rahmet eylesin- Evliyâ Çelebî’nin satırlarında mâzî sayfalarını açacak iksîr, hâlâ el ve göz beklemektedir.

         

                  İyi ki, Evliyâ Çelebî yazmış. İyi ki, Ayverdi araştırmış. Rûhları şâd olsun…

         

         

        

         

        _________________________


        


        

        * Avrupa’da Osmanlı Mîmârî Eserleri, Romanya- Macaristan, 1. cild, 1. ve 2. Kitab, Dr. Ekrem Hakkı Ayverdi, Y. Mîmâr Aydın Yüksel, Mîmâr Gürbüz Ertürk, Mîmâr İbrâhim Nûmân, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul, 1977.

         


Türk Yurdu Temmuz 2011
Türk Yurdu Temmuz 2011
Temmuz 2011 - Yıl 100 - Sayı 287

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele