Hayat Mecmuası ve Devrin Milliyetçilik Anlayışı

Mayıs 2011 - Yıl 100 - Sayı 285

        Yayın hayatına girdiği günden itibaren Cumhuriyet ve inkılâp ideolojisini geniş kitlelere duyurmak amacını güden bir fikir ve edebiyat dergisi olan Hayat mecmuası, Cumhuriyet’in ilânından üç yıl sonra çıkmaya başlamış, 2 Aralık 1926 tarihinden 30 Aralık 1929’a kadar kesintisiz şekilde haftalık olarak yayımını sürdürmüştür. Dergi üç yılı dolduran bu yayın hayatı içinde, her sayısı yirmi büyük sayfa hacminde ve toplam altı cilt tutan 146 sayılık bir koleksiyon oluşturmaktadır. İlk iki yıl eski harflerle yayımlanmış, Latin harflerinin kabulü ile Ağustos 1928’den itibaren de okuyucuyu yavaş yavaş bu harflere alıştırdıktan sonra 29 Kasım 1928’den itibaren (nr. 105), tamamen yeni harflerle basılmıştır. Aynı zamanda hem maddî hem mânevî surette Maarif Vekâleti’nin desteğini gören[i] dergi, 3 Mayıs 1928’e kadar Mehmed Emin (Erişirgil), onun arkasından Nâfi Âtuf’un (Kansu) birkaç sayı süren mesul müdürlüğünden sonra, kapanıncaya kadar da Faruk Nâfiz’in (Çamlıbel) yönetimi altında yayımlanmıştır.

         

         

        Hayat mecmuası, aynı değerde bir başkası bulunmadığından, Türk kültür hayatında önemli bir boşluk meydana getiren Yeni Mecmua’nın (1917-1923) yerini doldurabilecek kalitede bir dergi olmuştur. Oradaki imzaların birçoğu burada da yer alırken, genç nesilden yeni kalemlerle kalabalık bir kadro oluşturmuştur.

         

        Derginin ilk sayısında felsefeci Mehmed Emin Erişirgil’in kalemi ile Hayat’ın yayımlanış amacı şu şekilde dile getirilmektedir: “Hiçbir devrin gençliği bugünün ve yarının Türk münevverleri kadar mesuliyet karşısında kalmamıştır. Gençlik büyük inkılâba olan borcunu ödemek mecburiyetindedir. Bu borç ancak Türk milletinin refahına ve saadetine masrûf şuurlu bir sa’y ile ödenebilir. Bu sa’yin tarzını, istikametini ancak ilim tayin edebilir. Yeni Türkiye inkılâptan sonra birtakım iktisadî ve içtimaî meseleler muvâcehesindedir. Bugünün ve yarının münevverleri bu meseleleri ancak ilmî bir zihniyetle halledebilirler. Her devirden ziyade bugünün gençliği hakiki bir ilimle mücehhez olmak mecburiyetindedir. Hayat, gençliğin ilme karşı muhabbetini arttırmaya çalışacaktır. (...) Hayat kimsenin malı değildir, bütün münevver zümrenindir. Onların temâyülâtından kuvvet alacak, onların müşterek mefkûresini söyleyecektir. Böyle olduğu için ferdî hayat gibi fânî olmayacaktır.”[2]

         

        Her sayının ilk sayfasındaki “Hayat” klişesinin hemen altında yer alan, ünlü Alman filozofu F. Nietzsche’nin bir nevi motto olarak “Hayata, daima hayata... Dünyaya daha çok hayat katalım!..” sözü, derginin yayın hayatı boyunca benimsemiş olduğu prensibi ifade etmektedir.

         

        Esasen devrin geniş bir aydın zümresine hitap eden bir kültür dergisi hüviyetindeki Hayat, yayımlandığı üç yıl boyunca özellikle Cumhuriyet inkılâplarının ve Cumhuriyet rejiminin dayandığı fikrî ve kültürel temellerin oluşturulmasında ve bunların okur-yazar kitle tarafından benimsenmesinde oldukça önemli bir rol oynamış, dergide yayımlanan yazılar hep bu görüş çerçevesi içinde kaleme alınmıştır. Mustafa Kemal Atatürk, Türk aydınlarının Tanzimat’tan beri idealize ettiği insan tipini temsil eden bir örnek olarak kabul edildiği için, bu devrin aydınlarının birçoğu onun etrafında toplanmış ve onun gerçekleştirmiş olduğu inkılâplarla ortaya koyduğu dünya görüşüne yeni yorumlar getirmişlerdir.

         

        Mehmed Emin (Erişirgil) “İnkılâbımızı Tanıtmak Hususunda Vazifemiz” adlı yazısında, Türk inkılâbının zulme uğramış bütün Şark âlemini de uyandıracağını belirtir ve inkılâbın ne olduğunu yabancıların da gördüklerinden, ancak mahiyetini anlayamadıklarından söz ederek, inkılâbın “âmil ve sebepleri”nin tahlil edilerek bir ideoloji haline getirilmesini teklif eder.[3] Birçoğunu M. Emin Erişirgil’in kaleme aldığı başmakalelerin hemen tamamında, Cumhuriyet’in ilânından sonra gerçekleştirilen inkılâplardan bahsedilmekte ve hemen her konu bu açıdan ele alınmaktadır.

         

        Dergi yazarlarının sık sık ele alıp üzerinde durdukları konulardan biri de, özellikle II. Meşrutiyet’ten sonra farklı şekillerde yorumlanan “Milliyetçilik” kavramıdır. Makalelerin tamamına yakın bir kısmında zaman zaman Ziya Gökalp’in milliyetçilik ya da Turancılık anlayışına karşı çıkan bir kısım yazarların yeni yorum ve tarifler yapmak suretiyle milliyetçiliği Türkiye sınırları içinde çağdaş bir devlet meydana getirme şeklinde izah ettikleri görülür. Aynı konuyu dergide yayımlanan yazılarında da ele alan Mehmed İzzet, Milliyet Nazariyeleri ve Millî Hayat (İstanbul, 1923) adlı eserinde milliyeti, “bir vâkıa olmaktan ziyade ilmî ve felsefî bir terbiyenin mahsulü bir mefkûre, bir irade, şuurlu bir iman gibi”[4] kabul ederken, Köprülüzâde Mehmed Fuad ise “Cumhuriyet’in Yıldönümü” adlı yazısında milliyetçiliğin gayesini şu şekilde özetler: “Milletimizin Avrupa’nın en mesut ve müreffeh ve en mütemeddin memleketleriyle aynı seviyeye çıkarmadan evvel gayemize vardığımızı ve istirahata hak kazandığımızı iddia edemeyiz.”[5]

         

        Dergide milliyetçilik konusunu doğrudan doğruya bir makale serisi içinde değişik yönleriyle ele alıp inceleyen yazarların başında M(ustafa) Nermi gelmektedir. M. Nermi, adı geçen serinin ilk yazısı olan “Milliyetçilik ve İlimler”de[6] milliyetçiliği sosyolojik bir olgu olarak ele alır ve ilmî bir açıdan incelemeye çalışır. Milliyetçiliği günlük hayatın tabiî bir sonucu olarak gören yazara göre milliyetçiliğin ortaya çıkışında birçok sebep vardır; bunların tespiti için de cemiyetin geçirdiği safhaların incelenmesi gerekir. Ortaçağ zihniyetine sahip eski cemiyetin hayat anlayışı, ekonomisi, teşkilâtı ve eğitimi modern toplumlardan tamamen farklıdır. Köylerin kendine mahsus bir değiş-tokuş sistemi vardır; yollar ve nakliyat ilkel haldedir. Ancak iktisadî hayatın renklenmesiyle birlikte yeni şartlar ve mahallî zihniyetin ufkunun genişlemeye başladığını belirten yazar sözlerine şöyle devam eder: “Ortaçağın en önemli kurumu mabettir; bu doğrudan doğruya ümmet fikrini taşıdığı için cemiyeti, milliyetçilik açısından menfî bir şekilde etkilemiştir. Oysaki mistik cereyanın doğuşuyla birlikte milliyet fikrinin doğuşuna uygun sosyal şartlar hazırlanmış olur.”

         

        Yazısının devamında, ferdin mabet dışında yeni haklar kazanmasının fert ve hukuk ilişkisine farklı boyutlar kazandırdığını ileri süren yazar, müspet ilimlerin doğuşunu, yavaş yavaş ferdî varlığının şuuruna varan simalara borçlu olduğumuzu vurguladıktan sonra, müspet ilimlerin de milliyet fikrini yeşerttiğini ve uygun ortam ve şartları hazırladığını iddia eder. Özet olarak ifade etmek gerekirse, ekonomik şartlarla beraber ferdî sorumluluk ve haklar konusunda genel kanaat değişmeye başlamış, bunun yanında müspet ilimlerde yaşanan hızlı gelişmeler de, Ortaçağ zihniyetini çürüterek yeni fikirlere zemin hazırlamıştır.

         

        M. Nermi “Milliyetçilik ve Milletler”[7] adlı serinin ikinci yazısında ise, milliyetçiliğin oluşumu ve fonksiyonu meselesini farklı bir açıdan ele alır. Eski kültürlerin aralarındaki ortaklığa rağmen dış görünüş bakımından birbirlerinden çok uzak olduğunu söyleyerek eski Mısır, Bâbil ve İran kültürlerinin birbirinden ne kadar farklı olduğuna işaret eden yazar, Büyük İskender’in Helenist kültüründen sonra birtakım olaylar neticesinde dünyanın hızla değiştiğini ve sonunda günümüzün modern devletlerinin ortaya çıktığını anlatır.

         

        Modern devletlerin eski devletlerin aksine çok daha fazla birbirine benzediğini iddia eden yazar, bu benzerliğin dünyaya bakış tarzı, dinleri algılama yönleri, iktisadî ve sosyal şartlar itibarıyla daha fazla olduğunu belirttikten sonra, birbirine bu kadar benzeyen devletleri birbirinden ayıran unsurun sadece milliyetçilik olduğunu iddia eder. Milliyetçiliğin romantik duygular içindeki gelişi güzel bir his yığını olmadığını ve Batı dünyasında ülkemizdeki gibi vatanseverlik şeklinde algılanmadığını söyler. Milliyetçilik Batı’da güzel sanatlara ve edebiyata konu olacak kadar derinden ele alınmıştır. Yazara göre, Avrupa’da milliyetçiliğe karşı çıkan gruplar da mevcut olup, bu daha ziyade siyasî ve iktisadî sebeplerden kaynaklanmaktadır.

         

        M. Nermi “Milliyetçilik ve Devlet”[8] adlı diğer bir yazısında ise, milliyetçiliğin nasıl oluştuğu üzerinde durur. Burada, büyük milletlerin tarihî inkişaflarının son devirlerde yepyeni bir anlayış olarak ortaya çıkan milliyetçilikle karşı karşıya kaldıklarını ve milliyetçiliğin neden bu kadar geç ortaya çıktığı meselesinin çeşitli tartışmalara yol açtığını açıklar. Milliyetçiliğin romantik bir memleket sevgisi olmadığını, onun hars gibi, efkâr-ı umumiye gibi hudutları belirlenmemiş kavramlar türünden olduğunu belirten yazar, milliyetçiliğin nedense tam olarak bir tarifinin yapılamadığı kanaatindedir. Kimileri milliyetçiliği faal bir kültür tarzı olarak anlamış, kimileri ise onu bir devlet şuuru olarak yorumlamıştır. M. Nermi, bütün bu farklı anlayışların sebebini, milliyetçiliğin, inkişaf şekline göre farklı yorumlar kazanmasıyla izah eder.

         

        Meselâ Fransa’da milliyetçilik devlet aleyhtarlığı olarak kabul edildiği halde, Almanya’da tam aksine bir kıymet kazanmıştır. Milliyetçilik ile millî idealler arasında da birtakım ilişkiler mevcut olup, milliyetçiliğin anlaşılmasında devlet kavramı da oldukça önemlidir. Milliyetçilik her millete göre farklı anlamlar kazanmış olup, tarih ile milliyetçilik anlayışının birbirinden ayrılması mümkün değildir.

         

        M. Nermi bu defa “Milliyetçilik ve Tarih”[9] başlıklı yazısında, milliyetçilik hakkındaki yanlış kanaatleri gözden geçirerek, milliyetçiliği müstakil bir mesele olarak ele alır. Bizim bu meselede öteden beri Avrupa’daki görüşlerin etkisi altında kaldığımızı iddia eden yazar, milliyetçiliğin geçmişin karanlık devirlerinden günümüze kadar gelen bir tarih anlayışı olarak kabul edilmesinin tamamen yanlış olduğu görüşündedir. Kavramlardan ziyade vâkıalara ön planda yer veren yazar, bütün milletlerin millî hislerle dolu olduğunu ve bunu değişik isimlerle dile getirdiklerini ifade eder. Ancak bugün anladığımız mânâ milliyetçilik, 1789 Büyük Fransız İhtilâli’nden sonra şekillenmiştir. Avrupa’da muhafazakâr bir kesim biraz da ırkçılık dolayısıyla milliyetçiliği tarih şeklinde anlamıştır. Yazar, “Hayat, tarihin görüp sezemeyeceği bir şeydir!” diyerek, milliyetçiliğin tarihin koridorlarında aranmasına karşı çıkar ve şimdi artık farklı bir çağda yaşadığımızı, yaratıcı faaliyetlerin tarihten değil “hayat”tan alınması gerektiğini söyler.

         

        M. Nermi “İçtimâî Ferdin İnkişafı ve Milliyetçilik”[10] adlı makalesinde ise, milliyetçiliğin oluşumunda aslî unsur olarak kabul ettiği yeni insan tipinin nasıl doğduğunu anlatmaktadır. Milliyetçiliğin ne olup olmadığı konusunda sosyologlar ve filozoflar arasında tam bir uzlaşma olmadığını belirten yazar, eski medeniyetlerde milliyetçilik kavramıyla karşılaşılmamasını, onların henüz sosyal bakımdan gelişmemiş olmasına bağlar. Asırlar boyu ferdin, müesseselerin baskısı altında eridiğini ifade eden yazar, ancak XIII. yüzyıldan itibaren ferdin inkişafı ön plana çıkmaya başlar. Ortaçağ’ın sonlarından XIX. yüzyıla kadar yeşermeye başlayan tohumlar, ferdin devlet ve din karşısındaki tavrı, çeşitli ihtilâl ve yeni akımlarla giderek güçlenir. Nihayet XVIII. yüzyılda fert şuurlanır, siyasî ve iktisadî bakımdan birtakım haklar kazanır. Ferdin inkişafıyla birlikte merkezî modern devletler de şuurlu fertler tarafından yönetilmeye başlanır. Yazara göre, bütün bu gelişmelerin sonucunda doğrudan doğruya ferdin gelişmesine imkân hazırlayan tarihî şartlar milliyetçilik fikrinin de doğmasına zemin hazırlamış olur.

         

        Dergide devrin önde gelen kalemlerinin milliyetçilik meselesinden sonra üzerinde en çok durdukları konulardan biri de “asrîleşmek”tir. Onlara göre yeni Türk devleti her alanda modern fikirleri ve çağdaş Batı medeniyetinin esasını teşkil eden ilim ve tekniği mutlaka almalıdır.

         

         Dergi yazarlarından Zeki Mesut (Alsan) “Avrupalılaşmak, Asrîleşmek”[11] adlı makalesinde, çok sık kullanılmaktan dolayı bu iki kelimenin âdeta yıpranmış ve hakiki anlamını kaybetmiş olmasına dikkat çekerek, bunu millî tekâmülümüz bakımından zararlı bulur. Sadri Edhem (Ertem) ise, “Türk İnkılâbının Karakteri”[12] adlı yazısında, asrîlik ile istihsal tarzı arasında bir münasebet kurar. Necmeddin Sadık (Sadak)’ın “Yeni Ahlâk”[13] adlı başmakalesi de bu bakımdan tipik bir zihniyeti aksettirmektedir.

         

        Mustafa Kemal Atatürk’ün, konuşmalarında sık sık üzerinde durduğu milliyetçilik ve çağdaşlık prensiplerine inanmış bir kadro tarafından yayımlanan dergide Türk dili, Türk tarihi, Türk edebiyatı ve Türk güzel sanatları çağdaş ve millî bir bakış açısıyla ele alınmış, hattâ bir kısım yazarlar Cumhuriyet devrini “millî bir Rönesans” olarak nitelemişlerdir. Dergide bu anlayış doğrultusunda dil, edebiyat, tarih, felsefe, güzel sanatlar, yeni insan modeli ve yeni maarif sistemi ile yeni kültür kurumları hakkında birçok makale yayımlanmış ve yeni yorumlar yapılmıştır. Aynı zamanda, biraz da Cumhuriyet ilkeleri doğrultusunda çeşitli şiir ve hikâyecilerin eserlerinde de özellikle bir tür “memleket edebiyatı” yaptıkları ve Anadolu coğrafyası temasının yoğun bir şekilde işlendiği dikkati çekmektedir.

         

        Cumhuriyet devrinin sayı bakımında en geniş yazar kadrosuna sahip ve aynı zamanda  modern düşünce ile milliyetçi görüşü bir arada benimsemiş seçkin fikir adamlarıyla memleketçi eğilimdeki sanatçıları bir araya getiren Hayat mecmuasının Batılı düşünceye açık tuttuğu sayfalarında, Türk millî kültürü ile Türk tarihini yeni bir zihniyetle işleyen yazılar da ön planda yer alır. Felsefe, sosyoloji, edebiyat tarihi, tarih, iktisat, iktisat ve hukuk tarihi, sanat, sanat tarihi, mimari, güzel sanatlar ve sosyal hüviyeti ile yeni Türkiye’de kadın konusuna ayrılan bu sayfalar devrin tanınmış imzalarını taşımaktadır.

         

        Başlangıçta başmakalelerini daha ziyade Mehmed Emin Erişirgil ile Avni Başman’ın kaleme aldığı dergide sosyoloji ile ilgili yazılar genellikle M. Nermi, Ziyaeddin Fahri (Fındıkoğlu) ile Ismayıl Hakkı (Baltacıoğlu); felsefe yazıları, Mehmed Emin, Mehmed İzzet ve Mustafa Şekib (Tunç); Türkiyat, edebiyat ve kültür tarihi araştırmaları, Köprülüzâde Mehmed Fuad, Ali Cânip (Yöntem), Mehmed Hâlid (Bayrı), Nahit Sırrı (Örik), Nurullah Atâ (Ataç) ve Ahmed Cevad (Emre); tarih konulu yazılar Ahmed Refik (Altınay); mimarlık ve sanat tarihi yazıları, Mehmed Vahid; musiki nazariyatı ve tarihi yazıları Halil Bedî (Yönetken) tarafından kaleme alınmıştır. Terbiye ve spor konularını Selim Sırrı (Tarcan), yeni Türkiye’de kadının yeri ve yeni kadın anlayışı konularını ise Ahmed Ağaoğlu’nun kızı Tezer Hanım (Taşkıran) dile getirmiştir.

         

        Dönemin diğer yayınlarında olduğu gibi, konu itibariyle böyle çeşitlilik gösteren Hayat mecmuasında dinî meselelere hiç temas edilmediği dikkati çeker. Buna karşılık özellikle dinî bayramlarda eski inançların artık bir “müstehâse” (fosil) olduğu, yeni nesillerin bunlara inanmadığı, Batı toplumlarında da dinin artık eski itibarını kaybetmekte olduğu fikri sık sık vurgulanır. Hasan-Âlî (Yücel)’nin “Yeni Hayat”[14] adlı şiiri ile Fâzıl Ahmed (Aykaç)’in didaktik muhtevalı pek çok şiiri de benzer düşünceleri tekrarlayan örnekler arasında yer alır. Bu olumsuz değer yargılarının mantıkî sonucu olarak, toplumlar için vazgeçilmez bir unsur olan dinî akîdelerin yokluğunda bunların yerini doldurabilecek birtakım yeni inançların konulması gereği üzerinde durulur.

         

        Mehmed İzzet bu konuda, İslâmiyet’te, Hristiyanlıkta olduğu gibi “teceddüt” olamayacağı kabul edilirse, “eski imanın yerine yeni bir iman ikamesi lâzımdır” diyerek, bu inancın da demokrasi, terakkî ve ilim olmasını teklif eder.[15] Köprülüzâde Mehmed Fuad ise, “Laik mekteplerde dinî telkinlere yer yoktur. Onun yerini dolduracak olan yalnız ilim değil, mefkûre de gerekir.” demektedir.[16]  Necmeddin Sâdık da, “dinî ahlâk” yerine, artık “aklî ahlâk” ve “laik ahlâk” kavramlarının benimsenmesi gerektiğini ifade eder.[17]

         

        Genellikle dergideki başyazılarda, bazen de diğer makalelerde metafizik aleyhinde, yer yer materyalist ve Darwinist, yaygın olarak da pozitivist bir görüşün hâkim olduğu dikkati çeker. Meselâ Mehmed Emin Erişirgil “Eski ve Yeni Neslin Düşünceleri Arasındaki Fark” adlı yazısında “Hakikat için tecrübeden başka mi’yar kabul etmemek”ten söz eder.[18]

         

        Mehmet Kaplan, dergide başından beri bir “inkılâp edebiyatı” meydana getirmek için gayret edildiğini, gerek edebiyatla ilgili yazılarda, gerekse şiir, hikâye ve diğer edebî türlerde hep bu fikir doğrultusunda örnekler ortaya konulduğunu belirtir.[19]

         

        Köprülüzâde M. Fuad, “İnkılâp ve Edebiyat” adlı yazısında, bir ara kendisinin de aralarında bulunduğu Fecr-i Âtî topluluğu ile sonraki dönemin edebiyatını hedef alarak şunları söyler: “Fikir ve sanat hayatımızda şu son beş on senelik edebiyatımız kadar berbat, sahte, millî ruha ve millî hayata yabancı bir edebiyat devresi zor bulunur. Bugünkü edebiyatımızda, ondan sarih bir şekilde ayrılmış, yeni bir ruh ile mütehassis ve yeni bir hayatı terennüm eden hiçbir mahsul göze çarpmıyor. Bugün hür ve müstakil yaşadığımız topraklar üstünde yeni bir hayat yaratmak istediğimiz bir esnada, şiirlerimiz “bedbin” ve tamamıyla “marazî” bir ruh ile ma’lûl! Hayat ile bu kadar alâkasını kesmiş, bu derece “ferdî” ve “hodbin” mahiyet almış edebiyat sahte ve marazî değildir de nedir?”[20]

         

        Ali Cânib de “Hayat Karşısında Edebiyat” adlı yazısında aşağı yukarı aynı görüşleri tekrarlar: “Tanzimat’tan beri Şarklılıktan kurtulmaya uğraşan Türkiye bugün kuvvetli hayat hamleleriyle Garba atılıyor. Edebiyatta ise bu hamlelerin aksini göremiyoruz. Şiir ihtizar hâlinde... Roman lâkayd ve kuvvetsiz... Tiyatro şehveti muharrik vodvil tercümelerinden ibaret... Edebiyatın bu hâli inkılâba lâyık mıdır? Bu marazî bir edebiyat değil midir?”[21]

         

        Ali Cânib sembolizmi hedef alan başka bir yazısında ise, “İnsanlığın koskoca ve pek muhrib bir harpten zelzeleler, buhranlarla çıktığı, yeni idealler, yeni kıymetler yaratmak için bocaladığı bir zamanda nârin, rüyalı, müphem, bilhassa marazî bir tarzın muhayyileleri ve zevkleri tatmin edebilmesine imkân yoktur.” diyerek, sosyal hayata uygun bir edebiyat arzusunu dile getirir.[22]

         

        Derginin daha sonraki sayılarında “Tok Sözlü Karî” müstearıyla birkaç makalesi yayımlanan başka bir yazar, “Özlediğimiz San’at” adlı yazısında öteden beri arzu edilen sanatı şöyle tarif eder: “Artık şairin dört duvarı bizi alâkadar etmiyor. Artık biz şairi odasına çekilmiş, saçlarını parmaklarına dolamış ve her akşam gölgeleri ve lambasıyla ağlaşan bir münzevî, çile dolduran bir derviş görmek istemiyoruz. Artık şair “dört duvarın içinde kendi kendisi için bir mahlûk” değil, cemiyet içinde cemiyet için bir hâlik olmayı öğrenmelidir.”[23]

         

        Aynı müstear adın arkasına gizlenen yazar bu defa “Yedi Meş’ale: Yedi İddialı Genç!” adlı yazısında, 1928 yılında şiirlerini Yedi Meş’ale adıyla bir kitapta toplayan ve bundan dolayı edebiyat tarihimizde “Yedi Meş’aleciler” adıyla anılan “yedi iddialı genç”e şiddetle hücum ederek şunları söyler:

         

        “Bu hava bize hiç yabancı değil! Bizi yıllardır boğan, tıkayan, bunaltan hava... Edebiyât-ı Cedîdeciler’in kustuğu hava. Yine ağlayan, hıçkıran, oflayan, mütevekkil, mahzun, yılmış, yıpranmış, bezmiş, gülmesi sahte, neş’esi zoraki, ölüme teşne, soluk, uçuk...”[24]

         

        Mehmet Kaplan, dergide ısrarla arzu edilen “millî ve içtimâî şiir”e cevap olarak Faruk Nâfiz’in yazmış olduğu ve bu yeni tarzın bir nevi “art poétique”i sayılabilecek “San’at” başlıklı şiirini gösterir.[25]

         

        Faruk Nâfiz’in bu yıllarda daha önceleri olduğu gibi kendi mizacına uygun felsefî, efsanevî, romantik ve lirik şiirler yerine, dıştan ayarlanmış bu sanat anlayışına uygun şiirler yazdığını belirten Mehmet Kaplan, onun bu şiirleri 1927 yılında Çoban Çeşmesi adıyla bir kitapta toplaması üzerine, yine aynı dergide, “Faruk Nâfiz’in şiirini beğenenler çok, pek çok, pek çoktur. (...) Faruk Nâfiz, bugün Türk âmmesinin kıymetli şairidir.” tarzında takdirkâr yazılar yayımlandığını da belirtir.[26]

         

        Başta Köprülüzâde Fuad’ın yazıları olmak üzere dergide divan şiirini, hattâ Tanzimat’tan sonra değişen yeni Türk şiirini İran veya Batı taklidi olarak değerlendiren yazılar da yayımlanmıştır. Çoğunu Halil Bedî Yönetken’in kaleme aldığı musiki ile ilgili yazılarda da çoğu zaman klasik Türk musikisi yerilmiş, buna karşılık bizim zevkimize halk musikisinden yararlanan Batı musikisi tarzının daha uygun olacağı tezi savunulmuştur.

         

        Hayat mecmuasını uzun süre meşgul eden konulardan biri de, Bursa’daki Amerikan Koleji öğrencilerinden üç Türk kızının Hristiyanlığı kabul etmesi olayıdır. Devrin çeşitli gazetelerinde çıkan haberler dolayısıyla hassasiyetle olayın üzerine giden dergide 2 Şubat-8 Mart 1928 tarihleri arasında olayı ele alıp tahlil eden, sebep ve sonuçları üzerinde duran yedi makale yayımlanır. Bunlarda, ülkemizdeki yabancı okulların din ve kültür misyonuna dikkat çekilmekte ve bunun bir kültür buhranının işareti olduğu belirtilmektedir. Doğrudan doğruya bu olay üzerine Köprülüzâde Fuad, Mehmed Emin ve Mustafa Şekip’in kaleme aldığı makalelerde, olayın sadece Müslümanlıktan değil, daha da önemlisi Türklükten çıkmak şeklinde düşünülmesi gerektiği özellikle vurgulanmıştır.

         

        Çankırılı Ahmet Talât (Onay)’ın “İstiklâl Marşı”nın güftesinin de, bestesinin de güzel olmadığını, bunun için yeni bir millî marşa ihtiyaç duyulduğu dile getiren bir yazısı,[27] Nuri Re’fet imzalı başka bir yazıyla desteklenmiş, Aka Gündüz’ün de konuyla ilgili bir yazısından söz edilmiştir.[28]

         

        Hayat mecmuasının, devrin genel kültür anlayışı içinde üzerinde durduğu konulardan biri de tercüme faaliyetleridir. Yeni Türk devleti doğrudan doğruya Batı medeniyetini örnek aldığı için bu devirde Batı dillerinden yapılan tercümelere büyük ölçüde önem verilmiş, hattâ bu amaçla 1925 yılında kurulan Telif ve Tercüme Encümeni, siyasî, sosyal, ekonomik ve tarihî konularla ilgili çeşitli tercümeler yaptırmıştır.

         

        Köprülüzâde Mehmed Fuat “Tercüme Meselesi”[29] adlı makalesinde, yeni bir medeniyet dairesine dâhil olan bir milletin ilk işinin o medeniyete dair temel eserleri kendi diline tercüme yoluyla kazandırmak olduğunu söyler ve bu meselede eski Türk tarihinden bazı örnekler üzerinde durur.

         

        Bu yıllarda tiyatrolarda temsil edilen bir kısım adapte oyunlar Türk örf ve âdetlerine uymadığı için Vedat Örfî (Bengü) ve Nurullah Atâ gibi dergi yazarları tarafından zaman zaman eleştirilmiş ve Batılı eserlerin asıllarından yapılan tercümelerin sahnelenmesi istenmiştir. Yine bu yıllarda liselere Batı edebiyatı derslerinin konulması ve Batı zihniyetine sahip yeni nesillerin yetiştirilmesi gerektiği fikri de Batı dillerinden yapılan tercüme faaliyetlerinin hızlanmasına yol açmıştır.

         

        Ali Cânib (Yöntem) “Edebiyat Tedrisâtının Yeni Veçhesi Çocukları Kozmopolit Yapar mı?”[30] başlıklı makalesinde, okullarda Batı edebiyatına yer verilmesi konusu üzerinde durmaktadır. Yazara göre, yeni Türk devleti esasen milliyetçi olmakla beraber aynı zamanda Garpçı’dır da. Böyle olunca, gelişecek yeni kültürde Batı kültürüne de önemli ölçüde yer verilmelidir. Ali Cânib’e göre milliyetçilikle Batı kültürü arasında herhangi bir tezat söz konusu değildir.

         

        Edebî bir konu üzerinde Ali Cânib ile Güneş mecmuası yazarlarından Orhan Seyfi (Orhon) arasında, bir süre sonra da bu defa orta öğretimde edebiyat dersleri programı hakkında yine Ali Cânib ile Köprülüzâde Fuad ve Vakit gazetesi yazarlarından Hıfzı Tevfik (Gönensay) arasında cereyan eden münakaşada görüldüğü gibi, devrin birtakım aktüel meseleleri etrafında doğan polemikler de dergiye ayrıca bir canlılık kazandırmıştır.

         

        Hayat mecmuasında zaman zaman Batı dünyasındaki felsefî ve kültürel faaliyetlerle ilgili haberlere de yer verilmiş,[31] yabancı basından ve özellikle Almancadan dikkate değer tercümeler yapılmıştır.[32]

         

        Dârülfünun felsefe müderrisi Mustafa Şekib’in dergide yayımlanan makaleleriyle Türk okuyucusu Henri Bergson ve Sigmund Freud’u daha yakından tanıma imkânı bulmuştur. Özellikle Orhan Saadettin’in yazıları Batı edebiyatı ve felsefesini tanıtma yolunda aynı görevi üstlenmiştir.

         

        İtinalı bir tertip zihniyetinin hâkim olduğu dergide yayımlanan yazılar konularına göre çok defa belirli sayfalarda yer almış, özel başlıklı sütun veya sayfalara konulmuştur. Her sayıda aktüel bir konu veya meselenin ele alındığı bir başyazı daima mevcut olmuş, hemen her nüshanın birinci hamur kâğıda ve resimli olarak basılan orta sayfaları öncelikle sanat ve sanat tarihiyle ilgili konulara ayrılmıştır. Çeşitli figür, motif ve resimlerin yer aldığı bu sayfalarda önemli ölçüde tarihî cami, türbe, sebil, han ve hamam tablo ve fotoğrafları ile süsleme örneklerine yer verilmiştir.

         

        Ahmed Refik’in çoğu defa resimli olan tarihle ilgili yazıları da yine bu sayfalarda yayımlanmıştır. Dergi sayfalarının aynı zamanda Nazmi Ziya, İbrahim Çallı ve Nâmık İsmail gibi devrin önde gelen ressamlarının yeni Türkiye veya memleket coğrafyası ile ilgili tablolarıyla renklendiği görülmektedir.

         

        Bütün bunların yanı sıra derginin hemen her sayısında kültürel mahiyette, edebî ve fikrî değeri olan yeni çıkan kitaplar hakkında tanıtma ve tenkit yazıları da yayımlanmıştır. Zaman zaman yer alan “Kitâbiyat” sütununda, özellikle Ali Cânib’in inceleme ve değerlendirmelerine rastlanmaktadır. Derginin arka sayfalarında ise o ayın belli başlı dergileri ile arada “Memleket Matbuatı” başlığı altında, Anadolu’nun çeşitli yerlerinde çıkan mahallî neşriyat tanıtılmıştır.

         

        Hayat mecmuasında bütün bu zikredilenlerden başka sonraki yıllarda özellikle hatırlanan veya kaynak olarak başvurulan bazı hâtırat, inceleme ve araştırmaların yer aldığı da görülmektedir. Bunlar arasında meselâ Maarif Vekili Mustafa Necati’nin “İstiklâl Mücadelesi Hâtıraları”[33]; Celâl Esad (Arseven)’ın “Türk Sanatında Tezyinât”[34] adlı incelemesi; Köprülüzâde Fuad’ın “Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluşu Meselesi”[35] adlı makalesi ile Ahmed Refik’in çeşitli sayılarda yer alan Osmanlı tarihi ile ilgili makaleleri bunların bazılarıdır.

         

        Hayat mecmuası bütün bunların yanında bazı özel ilâvelerle özel sayı veya sayfalar da yayımlamıştır. Meselâ 2. sayıdan başlayarak her sayıda bir Faust ilâvesi verilmiş, bunlar daha sonra bir kitap haline de getirilmiştir.[36]

         

         

        II. Meşrutiyet döneminin ünlü şairi ve edibi Süleyman Nazif’in ölümü üzerine derginin 7. sayısının bir bölümü (13 Kânun-ı sâni 1927); aynı şekilde devrin ünlü mimarı Kemâleddin Bey’in ölümü üzerine 34. sayının  (21 Temmuz 1927) tamamı onların hâtırasına tahsis edilmiştir. Ayrıca 15. sayıda  (10 Mart 1927) “Azîz Ölülerimiz” başlığı altında Ömer Seyfeddin’e ait bir bölüme; 16. sayıda da (17 Mart 1927) “Türk Teceddüt Tarihinin Mühim Bir Sîmâsı”  adı altında İhsan Bey (Sungu)’in “Mahmud Râif Efendi ve Eserleri” başlığıyla hacimli bir makalesine yer verilmiştir. Hayat mecmuasının 23 Nisan 1927 tarihinde yayımlanan 21. sayısı ise fikrî, kültürel, edebî, tarihî, zirâî ve iktisadî yönleriyle ele alınıp işlendiği bir “Ankara” özel sayısı olarak hazırlanmıştır.

         

        Hayat mecmuası 1929 yılından itibaren ilk çıktığı günlerdeki muhteva zenginliğini yavaş yavaş kaybetmeğe başlamış ve giderek bol miktarda tercüme yazıların yer aldığı bir edebiyat ve eğitim, hattâ biraz da bir magazin dergisi hüviyetini almıştır. 135. sayısından (15 Temmuz 1929) sonra yayınında bazı düzensizlikler ve gecikmeler görülmeye başlayan dergi, 146. sayısından sonra “yeni tertip” adı altında sayfaları artarken boyutları küçültülmüş, yeni bir numaralandırılış ile 1930 yılının Ocak-Mayıs ayları arasında, eski hüviyetini kaybetmiş olarak beş sayı daha çıktıktan sonra kapanmıştır.

         

        Devrin diğer yayın organlarına kıyasla oldukça kalabalık bir yazar kadrosuna sahip bulunan dergide daha önce adı zikredilenlerden başka çeşitli konularda inceleme ve araştırmaları, edebî ve fikrî yazıları, şiir, hikâye veya tercümeleriyle yer alan diğer bazı imzalar şunlardır: Sabiha Zekeriya (Sertel), Mustafa Nihat (Özön), Rıdvan Nâfiz (Edgüer), Fâik Sabri (Duran), Peyami Safa, Yakup Kadri (Karaosmanoğlu), Halil Vedat (Fıratlı), Safvet Örfî (Bengü), Hâmid Sâdi (Selen), İsmail Hüsrev (Tökin), Gâlip Atâ (Ataç), Mahmut Râgıp (Kösemihal), Kemal Zâim, Hikmet Şevki, İbrahim Fâzıl (Pelin), Fahreddin Kerim (Gökay), Cemil Sena (Ongun), Kâzım Sevinç (Altınçağ), Mehmed Safvet, İsmail Hikmet (Ertaylan) gibi isimler makaleleriyle; Ahmed Hâşim, Abdullah Cevdet (Karlıdağ), Faruk Nâfiz (Çamlıbel), Hâlid Fahri (Ozansoy), Ömer Bedreddin (Uşaklı), Necmeddin Halil (Onan), Halide Nusret (Zorlutuna), Şükûfe Nihal (Başar), Sabri Esat (Siyavuşgil), Ahmet Hamdi (Tanpınar), Ali Mümtaz (Arolat), Behçet Kemal (Çağlar), RıfKı Melül (Meriç), Celâl Sâhir (Erozan), Enis Behiç (Koryürek), Necip Fazıl (Kısakürek), Reşid Süreyya, Yaşar Nâbi (Nayır), Vasfi Mahir (Kocatürk), Salih Zeki (Aktay), Arif Nihat (Asya), Hakkı Süha (Gezgin) şiirleriyle; Memduh Şevket (Esendal), Reşat Nuri (Güntekin), Aka Gündüz, Ercümend Ekrem (Talu), Nahid Sırrı (Örik), Kenan Hulûsi (Koray) ise hikâyeleriyle yer almışlardır.

         

        Dergide ayrıca A. L. Gabriel, V. V. Barthold, E. G. Browne, T. Kowalsky gibi müsteşriklerin Hasan Cemil (Çambel) ve Galip Bahtiyar tarafından tercüme edilmiş çeşitli yazılarına da yer verilmiştir.

         

        Son olarak kısaca ifade etmek gerekirse, Hayat mecmuası gerek yazar kadrosu, gerekse muhtevası itibariyle Cumhuriyet devrinin en zengin ve kaliteli dergilerinden biri olup üç yıl süren yayınıyla bir yandan yeni isimlerin tanınmasına imkân verirken bir yandan da başta milliyetçilik olmak üzere, Cumhuriyet inkılâpları doğrultusunda fikrî ve kültürel anlamda yeni Türkiye’nin oluşumuna önemli katkılarda bulunmuştur.

         

         

         


        


        

        [i] Necip Fazıl Kısakürek, Bâbıâli, 2. b., İstanbul, 1976, s.16.


        

        [2] Hayat, nr. 1, 2 Kânun-ı evvel 1926, s.1-2.


        

        [3] Hayat, nr. 24, 12 Mayıs 1927, s.461-462.


        

        [4] Eserin tenkit ve tanıtımı için bk. Mustafa Şekib, “Milliyet Mefkûresi Nedir?”, Millî Mecmua, nr. 7, 24 Kânun-ı sâni 1340/1924, s.99-101.


        

        [5] Hayat, nr. 49, 3 Teşrin-i sâni 1927, s.441.


        

        [6] Hayat, nr. 1, 2 Kânun-ı evvel 1926, s.15-16.


        

        [7] Hayat, nr. 3, 16 Kânun-ı evvel 1928, s.13.


        

        [8] Hayat, nr. 4, 23 Kânun-ı evvel 1926, s.4-5.


        

        [9] Hayat, nr. 6, 6 Kânun-ı sâni 1927, s.8.


        

        [10] Hayat, nr. 22, 28 Nisan 1927, s.12-13.


        

        [11] Hayat, nr. 4, 24 Kânun-ı sâni 1926, s.66-67.


        

        [12] Hayat, nr. 29, 16 Haziran 1927, s.53-54.


        

        [13] Hayat, nr. 12, 17 Şubat 1927, s.221-222.


        

        [14] Hayat, nr. 1, 2 Kânun-ı evvel 1926, s.2.


        

        [15] Hayat, nr. 33, 14 Temmuz 1927, s.122.


        

        [16] Hayat, nr. 79, 31 Mayıs 1929, s.1-2.


        

        [17] Hayat, nr.12,  17 Şubat 1927, s.221.


        

        [18] Hayat, nr. 3, 16 Kânun-ı evvel 1926, s.42-43.


        

        [19] Tanpınar’ın Şiir Dünyası, İstanbul, 1963, s.24-28.


        

        [20] Hayat, nr. 5, 30 Kânun-ı evvel 1926, s.3.


        

        [21] Hayat, nr. 7, 13 Kânun-ı evvel 1927, s.3.


        

        [22] Hayat, nr. 9, 27 Kânun-ı evvel 1927, s.4.


        

        [23] Hayat, nr. 43, 22 Eylül 1927, s.43.


        

        [24] Hayat, nr. 76, 10 Mayıs 1926, s.6.


        

        [25] a. g. e. , s.27.


        

        [26] a. g. e. , s.28.


        

        [27] Hayat, nr. 67, 8 Mart 1928, s.294-295.


        

        [28] Hayat, nr. 72, 12 Nisan 1928, s.377-378.


        

        [29] Hayat, nr. 75, 3 Mayıs 1928, s.445-446.


        

        [30] Hayat, nr. 53, 1 Kânun-ı evvel 1927, s.4.


        

        [31] Meselâ “Altıncı Beynelmilel Felsefe Kongresi” duyurulmuştur; Hayat, nr. 14, 3 Mart 1927, s.6-8.


        

        [32] “Medeniyet Tarihinde Felsefenin Rolü”, The Philosophical Review’dan, Hayat, nr. 13, 24 Şubat 1927, s.5-8.


        

        [33] Hayat, nr. 1-9, 2 Kânun-ı evvel 1926-27 Kânun-ı sâni 1927.


        

        [34] Hayat, nr. 20, 16 Nisan 1927, s.9,14.


        

        [35] Hayat, nr. 19, 9 Nisan 1927, s.17-18.


        

        [36] Faust (trc. Galip Bahtiyar), İstanbul, 1926.

        BAKIRCIOĞLU Ziya, “Hayat”, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Dergâh Yayınları, C. IV, İstanbul, 1981, s.171-172;

        DALGA Nebahat, “Hayat Mecmuasındaki Fikrî ve İlmî Makalelerin İncelenmesi”, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, İstanbul, 2002 (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi);

        DURMUŞ Bânû, “Hayat Mecmuası Etrafındaki Fikrî Faaliyetler” (1927 yılı), Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, 2006 (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi);

        GÜNEŞ Mehmet, “Hayat Mecmuasında Edebî Muhteva”, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, İstanbul, 2004 (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi);

        KAPLAN Mehmet, Tanpınar’ın Şiir Dünyası, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul, 1963, s.23-28;

        KAPLAN Mehmet, ENGİNÜN İnci, KERMAN Zeynep, BİRİNCİ Necat, UÇMAN Abdullah, Atatürk Devri Fikir Hayatı, T. C. Kültür Bakanlığı Yayınları, C. I-II, Ankara, 1982, s.VII-XXXIV;

        KISAKÜREK Necip Fazıl, Bâbıâli, Büyük Doğu Yayınları, 2. b., İstanbul, 1976, s.16-21;

        ÖZPAY Ahmet, “Hayat Mecmuasındaki Sanat, Edebiyat ve Fikir Yazılarının Sınıflandırılması ve Değerlendirilmesi”, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, 1998 (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi);

        PARLAK Mustafa, “Hayat Mecmuasının 1-3. Ciltlerindeki Edebî Makaleler ve Tahlilî Fihristi”, Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi, Erzurum, 1982 (Yayımlanmamış Doktora Ön Çalışması);

        PARLAK Mustafa, “1926-1930 Yılları Arasında Neşredilen Hayat Mecmuasının Hars ve Edebiyat Tarihimizdeki Yeri”, Millî Kültür, S: 47, Aralık 1984, s.25, 95;

        UÇMAN Abdullah, “Hayat Mecmuası Üzerine”, Tarih ve Toplum, S: 170, Şubat 1998, s.5-9.

         

         

         


Türk Yurdu Mayıs 2011
Türk Yurdu Mayıs 2011
Mayıs 2011 - Yıl 100 - Sayı 285

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele