Türkçülüğe Karşı Haçlı Seferi: 3 Mayıs 1944

Mayıs 2011 - Yıl 100 - Sayı 285

                    Yakın dönem Türk siyasi hayatının önemli sıra taşlarından biri de 3 Mayıs 1944’te cereyan eden olaylar ve akabinde sahnelenen bu yıl 67 yılı idrak edilecek olan Türkçülük Davası’dır. Yazıda, bu hadisenin cereyanı, sebepleri ve gelişmeleri kısaca özetlenecektir.

         

        3 Mayıs 1944’ün öncü ismi Nihal Atsız,1930 yılında Edebiyat Fakültesi’ni bitirmiştir.15 Mayıs 1931 ile 25 Eylül 1932 tarihleri arasında Atsız Mecmua’yı 17 sayı neşretmiştir. 1932 yılı Temmuz ayında Ankara’da toplanan I. Türk Tarihi Kongresi sırasında Zeki Velidi Togan’a Dr. Reşit Galip’in ‘iyi ki kürsüsü önünde talebe değilmişim’ biçiminde mesnetsiz hücum üzerine Atsız, sekiz arkadaşı ile birlikte ‘Biz aksine Zeki Velidi’nin talebesi olmakla iftihar ederiz’ sözlerini ihtiva eden bir telgrafı Reşit Galip’e göndermiştir.[1]

         

                    Mart 1933’te tayin edildiği Malatya Ortaokulu’nda 8 Nisan 1933 ile 31 Temmuz 1933 tarihleri arasında çalıştıktan sonra Edirne Lisesi Edebiyat öğretmenliğine nakledilmiştir. Edirne’de bulunduğu 11 Eylül 1933-28 Aralık 1933 tarihleri arasında Orhun dergisini neşretmiştir. Başlığının altında ‘Aylık Türkçü Dergi’ ibaresi bulunan Orhun 5 Kasım 1933-16 Temmuz 1934 tarihleri arasında 9 sayı çıkmıştır. Türk Tarih Kurumu tarafından liselerde ders kitabı olarak okutulmak üzere bir heyete hazırlatılan dört ciltlik tarih kitabını, ihtiva ettiği ilmi yanlışlar bakımından ağır biçimde eleştirmesi üzerine, 28 Aralık 1933 tarihinde bakanlık emrine alınmış, dergisi Bakanlar Kurulu kararıyla kapatılmıştır.

         

                    Atsız’ın tarih ders kitapları yazısı üzerine soruşturma açılmış, savunması talep edilmiştir. Bakanlık disiplin kurulu üyeleri arasında bulunan Hasan Ali Yücel’le aralarının açılmasına sebep olabilecek ilk soğukluk bu hadise ile başlamış olmalıdır.

         

                    9 Eylül 1934 tarihinde Deniz Gedikli Hazırlama Okulu Türkçe öğretmeni olarak yeniden görevine dönmüş, 4 yıl çalıştıktan sonra 1 Temmuz 1938 tarihinde vazifesinden ihraç edilmiştir. Özel Yüce –Ülkü Lisesi’nde 1937-1938 yılları arasında çalışmıştır.19 Mayıs 1939-7 Nisan 1944 tarihleri arasında başka bir özel kurum olan Boğaziçi Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yapmıştır.1 Ekim 1943-1 Nisan 1944 tarihleri arasında Orhun dergisini yeniden 7 sayı daha çıkararak 16 sayıya kadar getirmiştir.

         

                    Cumhuriyetin banisi Mustafa Kemal Atatürk, öğrenciliği döneminde Ziya Gökalp ve arkadaşlarının Türklük terennüm eden şiirlerini okuyarak yetiştiği için Gökalp ve Mehmet Emin Yurdakul Atatürk’ün yanında itibar görmüşlerdir. Atatürk Türklüğün kökenlerinin Orta Asya’dan geldiğinin vurgulanmasına önem vermiştir.1930’lara gelindiğinde laik bir Türk devletinin tesis edilmiş olmasının da verdiği rahatlıkla milliyetçilik fikri ön plana çıkmıştır. Kemalist hükümetler birçok kanun, idari hüküm ve siyasi tasarrufla kimlerin Türk vatandaşı olabileceğini belirlediler.12 Mayıs 1928 tarih ve 1246 sayılı kanunla, Türkiye Cumhuriyeti dâhilinde gerek mekteplerde gerek mektep haricinde izcilik, keşşaflık veya diğer herhangi nam ve unvan altında izcilik teşkilatı oluşturma hakkı münhasıran Türk vatandaşlarına verildi.

         

                    Türk vatandaşı olma fikri, giderek Türk olmak haline dönüştürüldü.15 Mart 1926 tarihli Memurin Kanunu’nun dördüncü maddesi memur olabilmek için Türk olmak gereklidir ibaresini taşıyordu.11 Nisan 1928’de 1219 sayı ile kabul edilen kanunla ülkedeki bütün doktorların İstanbul Darülfünun Tıp Fakültesi mezunu ve Türk olmaları şartı getirildi. Yabancı okulları bitiren Türk doktorların görev yapabilmeleri için diplomalarının Sağlık Bakanlığı’nca kabul edilmesi gerekiyordu.[2] 1936 Haziran ayında kabul edilen bir kanunla etnik ve dini azınlık gruplarını temsil eden derneklerin kurulması yasaklandı.11 Haziran 1932 tarihinde kabul edilen 2007 sayılı kanunla birçok meslek sadece Türk vatandaşlarına tahsis edildi. Veterinerlik, kimyagerlik ve borsa simsarlığı mesleklerde çalışanlar bundan etkilendi.[3]Türk tarih tezinin oluşması safhasında resmi görüş olarak ortaya konanların bir bölümünden Atsız memnun olmamış, yazılarında muhalefetini göstermiştir. Cumhuriyetin temellerinin millet çizgisinde oturtulması gayretleri ülke içinde zaman zaman görülen muhalefet ve isyan hareketlerinin etkisiyle net çizgilere dönüşmüştür.1925 Şeyh Said İsyanı Türkçenin dil olarak yaygınlık kazanmasının önemini ortaya çıkarmıştır. 1939 yılından itibaren hızlanan Türkçülük hareketinin çıkış noktası ve ivme kazanmasında hükümetlerin siyaseten yaptıklarının büyük payı bulunmaktadır. Türkçülük propagandası böyle bir ortamda daha da kolaylaşmıştır. [4]

         

                    1942 yılında Refik Saydam’ın ani ölümü üzerine Şükrü Saraçoğlu Başbakan olmuştu.1942 yılı Türkiye’sinde toplum milliyet konusunda oldukça duyarlı hale gelmiş buluyordu. Bizzat Başbakan Saraçoğlu, 5 Ağustos 1942 tarihinde millete hitaben yaptığı bir konuşmada, ‘Biz Türk’üz. Türkçüyüz ve Daima Türkçü Kalacağız’ sözleriyle mutlak bir tasvibe mazhar olmuştur. 

         

         

                    İsmet İnönü Dönemi Türk-Rus İlişkileri

         

         

                    II. Dünya Savaşı’nın başlarında Almanlar, İngiliz ve Fransızlara üstünlük sağlamıştır. 23 Ağustos 1939’da Moskova’da Rus-Alman Saldırmazlık Antlaşması imzalandı. Ruslar, Türkiye üzerindeki istekleri için Almanlarla pazarlık yapmaya başladılar.  Hükümet bir taraftan İngiltere ve Fransa ile bir Üçlü Yardım Antlaşması için görüşmelerde bulunurken, bir taraftan da çeşitli vesilelerle Rusların talebi üzerine bir Dostluk Antlaşması yapmak üzere Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu’nu Moskova’ya gönderdi. Ruslar, heyeti günlerce oyaladıktan sonra ikili görüşmeler başladı. Rusların, başta boğazların statüsünün değiştirilmesi olmak üzere kabul edilmesi mümkün olmayan talepleri üzerine 16 Ekim 1939 tarihinde yapılan son toplantıdan sonra Saraçoğlu Moskova’dan ayrıldı.

         

                    Almanya, 1941 yılında aralarındaki anlaşmayı bozarak Sovyetlere saldırmıştır. İngiltere, Almanya ve Sovyetlerin bütün baskılarına rağmen denge siyaseti güden ve Türkiye’yi savaştan uzak tutan siyasi kadro, Almanların üstünlük sağlaması karşısında takip altında tutulan yerli komünistleri 1941 yılında toplu olarak tutuklamıştır.

         

                    Türkiye savaşa girmediği halde, seferberliği sürdürmüş, silah altına aldığı yedeklerle büyük bir orduyu savaşa hazır tutmuştur. Alman-Rus savaşı, Rusların kış saldırıları ile en şiddetli dönemine girdi. 2 Şubat 1943 tarihinde Alman orduları Stalingrad’da tamamen yenilgiye uğratılıp tasfiye edildi. Sovyetler Birliği kendisini daha kuvvetli hissetmeye başladıkça Türkiye’ye karşı tutumunu olumsuz yönde değiştirip, tehdide yöneldi. Sovyetler, Almanlara üstünlük sağladıktan sonra önceleri ısrarla karşı çıktığı halde Türkiye’nin savaşa girmesi yönünde baskılarını artırdı. Türkiye, Müttefiklere yönelmek gayesiyle gerek iç gerekse dış politikasında önemli değişiklikler yaptı. Sovyetler Birliği’ni memnun etmek için, Türkçü ve Turancıları insafsızca susturdu.[5] Devletin resmi organı durumundaki Ulus’a her fırsatta Sovyetlerle ilgili haberler konmuş, devlet radyosunda yapılan konuşma metinleri gazetelere servis edilmiştir. Rus basınında ki ‘Lenin ve Türkiye ‘ isimli bir makale tercüme edilerek Ulus’ta neşredilmiştir.[6]  

         

                    1944 yılında hükümet Sovyet ağırlığının artmasından sonra, ileride yapmayı düşündüğü siyasi manevranın ortamını hazırlamak üzere Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel başkanlığında ki bir komisyona milliyetçi fikre mensup olanlar hakkında geniş bir araştırma yaptırtmıştır.[7]Bu komisyonun hazırladığı rapor daha sonra 1944 hadiselerinin savcılık iddianamesinin başına konmuştur. Cafer Seydahmet Kırımer, Akdes Nimet Kurat, Remzi Oğuz Arık, Ziyaettin Fahri Fındıkoğlu, Kadircan Kaflı, Abdülkadir İnan, Ahmet Caferoğlu, Samet Ağaoğlu, Mükrimin Halil Yinanç, Nihat Sami Banarlı, Peyami Safa, Osman Turan gibi Türk düşünce hayatının önemli isimleri bu raporda ‘Irkçı-Turancı olarak gösterilmiştir. 1944 tutuklamalarında önemli isimlere dokunulmamış, bu listeden bir eleme yapılarak birkaç öğrencinin ilavesiyle ‘Irkçılık-Turancılık Davası’ sahneye konmuştur. 

         

                    Atatürk’ten sonraki hükümetler döneminde imtiyaz hakkı işlemlerinin gevşetilmesiyle çok sayıda dergi çıkmıştır. Resmilerden başka 112 Türkçe derginin 38’i fikir ve edebiyat, 22’si meslek, 14’ü mizah, salon ve magazin, 12’si öğrenci ve öğretmen, 9’u spor alanındadır. Geri kalan 17’si Halkevleri’ne aittir. Bu süreli yayınların genel toplamı içinde az sayıda Türkçü-Turancı dergi vardır. Bu dönemle ilgili araştırmalarda bu gerçek çarpıtılarak Türkçü yayınların kahir ekseriyeti sağladıkları ileri sürülmüştür. Yasadışı TKP stratejisi gereği Türkçülüğü gündeme taşıyarak tartışma zemini yaratmak gayesiyle, 1943 yılı Mayıs ayında F. Erkman imzasıyla ‘En Büyük Tehlike’ isimli bir risalenin neşrini gerçekleştirdi.[8]Risalede, Atsız’ın Hesap Böyle Verilir isimli risalesinden ve emekli General H. Hüsnü Erkilet’in Çınaraltı dergisindeki bazı yazılarından örnekler alınıp, tenkidi yapıldıktan sonra Türkçülüğün toplum için tehlikeli olduğu izlenimi verilmiştir.

         

         

         

                    1944 Milliyetçilik Hadisesi’nin Başlangıcı

         

                    Sovyetlerin gücünün artması üzerine Marksist düşünce sempatizanları yeniden faaliyetlerine başladılar. Resmi makamlar bu faaliyetlere tedbir almak yerine, seyirci kalmayı tercih etti. Atsız ilgilileri uyarmak için Orhun dergisinin Mart 1944’te çıkan 15. sayısında Başbakan Şükrü Saraçoğlu’na hitaben yayımladığı açık mektupta bu faaliyetleri izah etti. Dergisinin kapatılmaması halinde gelecek sayıda bu aşırı faaliyetlerin belgeleri ile örneklerini vereceğini belirtti. Nisan 1944 tarihli 16. sayıda dilci Ahmet Cevat Emre, Pertev Naili Boratav, Sabahattin Ali ve Sadrettin Celal Antel’in Marksist faaliyetlerini açıkladı ve bunlara örtülü destek verdiğini belirttiği Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’i, istifaya çağırdı.

         

                    Atsız, açık mektuplarında, Devlet Konservatuarı öğretmenlerinden Sabahattin Ali’nin, başta Mustafa Kemal olmak üzere bütün devlet erkânını ve rejimi kötüleyen bir şiir yazmaktan dolayı 1931’de Konya’da 14 ay hapse mahkûm edildiğini, Hasan Ali Yücel’in desteğiyle benimsemediği Türk milletinin parasıyla rahat yaşadığını anlattı. 1936 yılında devlet hesabına Almanya’ya tahsile gönderilen Pertev Naili Boratav’ın Türkiye’de iken sempati duyduğu komünistliği orada azıtınca, şikâyet üzerine tahkikata gönderilen Reşat Şemsettin Sirer’in raporuyla geriye çağrıldığını açıkladı. Edebiyat Fakültesi Pedagoji Enstitüsü Başkanı Sadrettin Celal Antel’in 1920’de Moskova’daki enternasyonal komünist kongresine Türkiye temsilcisi olarak katıldığını, 1921/1924 yılları arasında komünist Aydınlık dergisini çıkardığını belirtmiştir. Türk Dil Kurumu’nun kurucu heyeti arasında yer alan ve milletvekilliği yapan Ahmet Cevat Emre’nin,1920’lerde Rusya’ya kaçarak Türk Komünist Fırkası Merkez Komitesi’nin Harici Büro azası olduğunu eklemiştir.

         

         

         

                    Atsız-Sabahattin Ali İlişkileri

         

                    Türk edebiyatının önemli isimlerinden olan Sabahattin Ali, Atsız’la önceleri dost iken giderek uzaklaşmış, Ankara’da DTCF’de kümelenen Marksist öğretim üyelerinin dümen suyuna girmiştir. Sabahattin Ali’nin Hep Genç Kalacağım başlığıyla neşredilen mektuplarında düşünce dünyasındaki değişmelerin ve ahlaki yapısının izlerini görmek mümkündür. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından öğrenim için gönderildiği Almanya’dan geri çağrılıp, nüfuzlu dostlarının desteği ile yüksek okul mezunu olmadığı halde, elde tetiği bir belge ile 30 Eylül 1930’da Aydın Ortaokulu Almanca öğretmenliğine tayin edilmiştir. Sabahattin Ali, kısa bir müddet sonra öğrenciler arasında yıkıcı propaganda yapmaktan dolayı tutuklanmış, üç ay hapis yattıktan sonra, Konya Ortaokulu öğretmenliğine nakledilmiştir. Atsız, Sabahattin Ali’yi 1926-27 yıllarında Türk Ocağı’nda tanıdığını, orada açtıkları ‘Kızıl Elma’ isimli odaya öğretmen okulu öğrencisi olan Sabahattin Ali’nin de devam ettiğini, lüzumundan fazla ve gürültülü konuşan, ağır sözlere bile kızmayan ve herkesle hemen laubali olan bir şahıs olarak tanıdığını belirtiyor.[9]  

         

         

         

                    Sabahattin Ali’nin Soruşturmaları

         

                    Aydın’dan sonra Konya’da öğretmen olarak çalıştığı dönemde bir arkadaş toplantısında okuduğu ‘Memleketten Haber’ adlı taşlama şiirinde Atatürk’e hakaret ettiği gerekçesi ile 22 Aralık 1932 tarihinde tutuklanmıştır. İlköğretim müfettişi Mehmet Emin Soysal[10] ile Cemal Kutay’ın iftirasına uğradığını iddia etmiştir. Mahkemede suçu sabit görülerek on dört ay hapse mahkûm olmuştur. Bu cezanın beş ayını Konya Hapishanesi’nde geri kalanını ise Sinop’ta yattıktan sonra cumhuriyetin onuncu yılı münasebetiyle çıkan afla 29 Ekim 1933’te serbest bırakılmıştır.[11]Vaktiyle Atatürk’e ‘koca teres’ diyecek kadar hayâsızlık gösteren ve Cumhurbaşkanı’na hakaretten mahkûm olan S. Ali’nin, TKP ile ilişkisi olduğu iddiasıyla göz altına alınmasına rağmen, Ankara’dan gelen tepeden inme bir emirle himaye edilmesinin ve serbest bırakılmasının sebebi öğrenilememiştir.

         

                    Sonraki yıllarda Türkiye Sosyalist Emekçi Köylü Partisi’ne yardım teklifi hakkında bazı notların bulunması üzerine dönemin askeri hâkimi Kazım Alöç’ün talebiyle Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından ani olarak yakalattırıldığında, üzerindeki hatıra defterini ortadan kaldırmaya fırsat bulamamıştır. Sabahattin Ali, bu sorgulamadan iki gün sonra İstanbul valisi Lütfi Kırdar’ın emriyle tahliye edilmiştir. Sabahattin Ali, daha sonra tahliyeden önce vali ile neler konuştuğu sorulduğunda: ‘Marko Paşa’nın neşriyatını DP aleyhine tevcih etmeleri halinde haftada 1500 lira para verilip, tahliye edileceğinin’ söylendiğini belirtmiştir.[12] 

         

                    Sabahattin Ali’nin Konservatuvar’da öğretmenlik yaptığı dönemde öğrenci olan Aclan Sayılgan, ‘Hepimizin bildiği bir Sabahattin Ali vardı. Hikâyeci, siyasetçi, solcu, Marko Paşacı, galiba uzun yıllar bir de İnönücülük oynadığını’ belirtiyor.[13] 

         

                    Çok para harcadığı, şık giyindiği, iyi sigaralar içtiği, pahalı lokantalara gittiği biliniyor. 1945 yılında Bakanlık emrine alındığında memuriyetten ayrılmış, İstanbul’da muhalif çizgide gazete ve dergiler çıkarmıştır. Marko Paşa’nın bir süre yazı işleri müdürlüğünü yapan tiyatro sanatçısı Mücap Ofluoğlu, ‘Aziz Nesin bir halk adamıdır. Sabahattin Ali’nin kentsoylu tavrını fizyonomisinden giyinişinden, oturup kalkışından, kültüründen ve konuşmalarından, hatta eğlencelerinden görmek mümkündür. Bizim, yani Rifat Ilgaz’ın Mim Uykusuz’un, Şerif Hulusi’nin, çok seyrek de olsa Aziz Nesin’in çıktığımız ucuz meyhanelere, tavernalara uğramazdı. O durumu iyi, parası bol dostlarıyla Degüstasyon, Tokatlıyan, Park Otel gibi yerlere giderdi. Sırtında şık paltosu, başında rölöve gri şapkası, kimi zaman papyon kravatı, ince madeni çerçeveli gözlükleri ve elinde mutlaka bir iki kitap ya da çantası ile Sabahattin Ali. Bu görünümü ile de yazardan çok, bir diplomatı andırırdı’ diyor.[14] Dergilerinin kapatılmasıyla nakliyecilikle uğraşmış, etrafındaki çemberin daraldığını hissetmesi, tek çıkar yolun ülke dışına çıkmak olduğunu düşünerek hapisteyken tanıştığı bir berberin bulduğu Ali Ertekin isimli şahısla çıktığı yolda, 2 Nisan 1948’de, Kırklareli dolaylarında öldürülmüştür.

         

                    Sabahattin Ali’yi yakından tanıyan gazeteci Hıfzı Topuz, onun öldürülmesindeki esrar perdesini aralamaya çalışmıştır. Dostları arasında ‘Bibi’ lakabıyla tanınan S. Ali’nin ölümünden yıllar sonra İstanbul Emniyet Müdürlüğü I. Şube Müdür Yardımcısı, komünistlerin korkulu rüyası Parmaksız Hamdi, Mehmet Ali Cimcoz’a : ‘cinayeti işleyen polis değil, MİT’tir. İnfaz emrini veren de gazeteci yazar, CHP’de üst düzeylerde bir kişidir. Zaten bu emri veren politikacı da daha sonra feci şekilde öldürüldü, adını veremem’ demiştir.[15]

         

                    Yücel’in Atsız’ın mektuplarına tepkisi farklı olmuştur. Bilgisi dâhilinde, Özel Boğaziçi Lisesi’ndeki görevine gerekçe gösterilmeden 7 Nisan 1944 tarihinde son verilmiştir. Arkasından ikinci hamleyle Orhun dergisi Bakanlar Kurulu kararı ile kapatılmıştır. Sıkıyönetim sebebiyle basında sansür devam ediyordu. Rejim, yönetim ve devlet adamları hakkında böyle açık bir tenkit görülmemişti. Açık mektupta itham edilen isimlerden Devlet Konservatuvar’ı öğretmeni Sabahattin Ali, Milli Eğitim Bakanı Yücel ile Ulus gazetesi başyazarı Falih Rıfkı Atay’ın teşvikiyle Ankara’da eski dostunu mahkemeye verdi. Bu tahriki bilahare savcıya ve Orhan Şaik Gökyay’a itiraf etmiştir.[16]

         

                    Falih Rıfkı Atay, II. Meşrutiyet döneminde Genç Kalemler, Yeni Mecmua dergileri ve Türk Ocağı çatısı altında Türkçülük duyguları ile beslenmiştir. ‘1923’te Atatürk, Meşrutiyet kuşaklarının akıllarına dahi gelmesine imkân olmayan devrimlerini tasarladığı vakit, ona inanarak sarılanlar hep Türkçüler olmuştur’ sözleriyle eski nesil Türkçülere sempatisini göstermesine rağmen, 1944’te en sert yazıları kaleme almıştır.[17] Atay ile Atsız arasındaki mücadele eskidir. Atsız, Atsız Mecmua’da yeri geldikçe cumhuriyet rejiminin dış rüzgârların tesiriyle arzu edilmeyen yönlere savrulmasını önlemek gayesiyle, mütevazı konumuna rağmen, gerekli uyarmalarda bulunmuştur. Bu uyarılarından birinde isim vermeden Atay’ı eleştirmiştir. Atay, gazeteci olarak gittiği ülkeler hakkında maksadı aşan övücü ifadelerle yüklü kitaplar yazmakta idi. Mussolini’nin ülkesi İtalya’yı Arnavutluk ile mukayese etmişti.[18]Atay, Sovyet Rusya izlenimlerini Rusya Mektupları altında Hâkimiyeti Milliye gazetesinde neşretmişti. Atsız, Atay’ın totaliter rejimleri övücü ifadelerinden memnun olmamış, Atay’ın bu kitabı çıkmadan Atsız Mecmua’da imzasız bir yazıyla eleştirmiştir: ‘Moskova ve Roma’ya değil Dumlupınar ve Lozan’a gidiyoruz. Türk milleti fedakârlık ve kahramanlıkta örnekler peşinde koşan bir moda kuklası değildir. Tek başına tarih, tek başına istila ve tek başına inkılap yapmış, kendi göbeğini kesmiş bir milletiz. Bunların sandığı ve hülyalandığı gibi kızıl veya kara rejimlerle değil Türk milletinin yarattığı alkanlı Sakarya ve alkanlı Dumlupınar ve alkanla kazanılmış Lozan’a gidiyoruz’.[19] Bu düşünceleri açıklamak dönemin şartlarında oldukça yürekli olmayı gerektirmektedir. Bu makaleden sonra Atay, Rusya intibalarını kitap haline getirmiş ve Atsız’ın tarizlerine cevap vermemiştir.[20]Atay’ın 1932’de neşredilen Moskova-Roma isimli eserindeki Sovyetlere hoşgörülü yaklaşımı, ileride onu tatsız bir teklife muhatap kılmıştır. Soğuk savaş dönemi Türk-Rus ilişkileri üzerine yazdığı eserini Rus arşiv belgelerine göre hazırlayan Azerbaycanlı ilim adamı Cemil Hesenli’ye göre Atay,1934 yılı Ağustos ayında Sovyet Sosyalist Yazarlar Birliği’nin kurultayına iştirak ettiği zaman, bir Komintern ajanının işbirliği teklifiyle karşılaşmış, Moskova sefirimize bilgi vererek toplantının sonuçlanmasını beklemeden Türkiye’ye dönmüştür.[21] Hesenli, Ankara’daki Rus elçisinin merkeze gönderdiği raporlara istinaden Atay’ın, İngiltere’den birçok defa ve İngiltere Dışişleri Bakanı A. Eden’in Türkiye’ye yaptığı ziyaret sırasında para aldığına işaret etmiştir.[22]

         

         

                    Atsız, Edirne milletvekili Şeref Bey ve Ahmet Muhip Dıranas ile uzun süren bir tartışma yapmıştır. Bu tartışmalara Atay ile Naşit Hakkı Uluğ’da katılmış, Atsız’ın açtığı davada milletvekili dokunulmazlıkları sebebiyle yargılanmaktan kurtulmuşlardır. Bu ikili ile hesabının kapanmadığını, mebusluklarının bittiği gün ileride mahkeme hakkını kullanacağını belirtmesinin ve , ‘mebusluk ebedi bir muska olmadığı için günün birinde Falih Rıfkı Beyde altı ay hapis ve 200 lira para cezasına çarpılacak demektir. Her ne kadar mebusların dolgun bir tekaüt maaşları olduğu için bu 200 lira onun bütçesini sarsmazsa da: ihtiyarlıkta altı ay hapis sıhhatini epeyce sarsacaktır’ biçimindeki ifadesinden hiç hoşlanmadıkları aşikârdır.[23] Atay, günün gelişen aktüel hadiselerinin fırsat verdiği ölçüde Türkçülük fikriyatına ve mensuplarına saldırılarını sürdürmüştür. Atsız, şahsının da konu edildiği bu saldırılara anında cevap vermiştir.[24]

         

                    Sabahattin Ali’yi tahrik ederek dava açmaya yönlendiren Yücel, 1946 yılında vekâlet emrine almakta tereddüt etmemiştir.[25] Marko Paşa’nın 10 Mart 1947 tarihli nüshasının ‘Marko Paşa Ansiklopedisi’ başlıklı bölümünde ’Falih Rıfkı’nın apartmanlarından aldığı kiralarla ne kadar sıkıntı içinde olduğunu biliyor musunuz?’ başlıklı yazıdan dolayı Atay’ın açtığı dava sonucu gazetenin sorumlusu olarak 3 ay hapse mahkûm olmuştur.[26]

         

         

                    Atsız-Sabahattin Ali Davası 26 Nisan 1944 tarihinde görüldü. Atsız, 24 Nisan günü Ankara garında kalabalık bir gençlik kitlesi tarafından heyecanla karşılandı. 26 Nisan 1944 sabahı duruşma salonu öğrenciler tarafından doldurulmuş, mahkeme heyeti salona pencereden girmek zorunda kalmıştır. Kalabalık ve izdiham yüzünden duruşma öğleden sonra başladığında savcı iddianameyi okumuş, Sabahattin Ali dinlendikten sonra dava 3 Mayıs’a bırakılmıştır. Atsız, duruşmada Sabahattin Ali’nin Atatürk aleyhinde şiir yazdığı ve mahkûm olduğunu belirtmiş, karşı taraf ise bu iddiayı reddetmiştir.[27] Gençler davadan sonra Atsız’ı yanlarına alarak Gençlik Parkı’na kadar yürüyüp bir müddet birlikte oturmuşlardır. 3 Mayıs 1944 tarihinde davaya devam edilmiş, Atsız’ın sözleri alkışlar ve ‘Kahrolsun Komünistler’ sloganlarıyla kesilmiştir. Protestoların koridorları ve caddeyi dolduran kalabalığa intikal etmesinden sonra dışarıda yükselen galeyanın etkisiyle yürüyüş kolu oluşmuş, halkın katılımıyla büyüyen kafile Ulus Meydanı’na yönelmiştir. Meydanda İstiklal Marşı söylenmiş ve heyecanlı konuşmalar yapılmıştır. Meydana yakın bulunan Başbakanlık önünde Saraçoğlu lehinde tezahüratta bulunulmuş, Adliye binası önünde Sabahattin Ali’nin ele geçen kitapları yakılmıştır.[28]  Nihal Atsız mahkeme binasından çıktıktan sonra çevresi ülküdaşları tarafından kuşatılmış, zorla omuza alınarak Gençlik Parkı’na gidilmiş, çevrede bulunan fotoğrafçılar Atsız’la yüksek okul öğrencilerinin grup resimlerini çekmişlerdir. Siyasi iktidar önceden hazırladığı, Türk milliyetçisi olarak bilinen önemli fikir adamlarının da aralarında bulunduğu bir grubu tutuklamak için aradığı bahaneyi 3 Mayıs gösterisiyle bulmuş, milliyetçiliğe karşı yürütülen haçlı seferlerinin öncü kadroları İnönü, Yücel, Falih Rıfkı ve Ankara valisi Nevzat Tandoğan harekete geçmişlerdir.[29] 

         

                    Gösteride yakalanan gençler merkezlere götürülmüştür. Fotoğraflardan ve isim tespitlerinden yola çıkılarak o gece ve ertesi günü çok sayıda öğrenci gözaltına alınmıştır. Sıkıyönetim uygulaması ve tek parti döneminin baskı rejimi sebebiyle 3 Mayıs hadiseleri günlük basına aksetmemiştir. Ertesi günü çıkan Ulus’ta Sabahattin Ali’nin neşir yoluyla hakaret davasına devam edildiği haberi çıkmıştır. Ankara’da cumhuriyet tarihinde eşi görülmemiş gençlik protestosu gazete sayfalarında yer almamıştır.

         

                    Atay, hadiseler üzerine iktidarın resmi yayın organı durumunda olan Ulus’taki yazısının başlığını resmi ilk elden bir yetkilinin kullanabileceği bir hitapla seçmiş ve milliyetçiliği Romanya’daki Gardistlik ve Rusya’daki Troçkistlikle mukayese etmiştir.[30]Atay, Ulus’ta ertesi ve daha sonraki günlerde hadiselere ayırdığı yazılarında aynı temayı işlemiş,  resmi görüşün tercümanı olmuştur.[31] Berkes, 3 Mayıs hadiselerinin farklı bir analizini yapmış, hatıralarında başta Atsız olmak üzere Türkçü ve Turancılara karşı duyduğu derin nefret hissini saklamakta beis görmese de hadisenin analizinde doğru tespitler deyapmıştır: ‘hiçbir siyasal ve militer etkinliği olmayan bir profesör, iki toy subay, bir iki öğretmen ve birtakım şüpheli kişiden oluşan bir grup bunca tehlikeli görünmüş de, açıkça Nazilik, ırkçılık, Turancılık doğrultusunda faaliyetleri bilinen ünlülere dokunulmamış’ ,demekle yapılan işin su götürdüğünü belirtmiştir.[32] 

         

                    Atsız ile Sabahattin Ali arasındaki mahkeme 9 Mayıs tarihinde sonuçlanmış, karşı tarafa ‘vatan haini’ dediği için 6 ay hapis ve 100 lira para cezasına mahkûm edilmiş, ceza hâkim tarafından milli tahrik gerekçesi ve mazisi nazarı dikkate alınarak 4 ay hapis ve 66.60 lira para cezasına indirilerek tecil edilmiştir.

         

                     Bu tarihteki gazeteler Ankara’dan gönderilen bir talimatla manşetlerine Türkçülüğü yeren ibareler koymuşlardır. Türkçülere yönelik bu sistemli faaliyetlerden ve bilhassa Ulus gazetesinin tutumundan aklıselim sahibi CHP’liler rahatsız olmuşlar, Hikmet Bayur parti grubuna bir önerge vererek Ulus’ta yapılan neşriyatın açıklanmasını istemiştir. CHP Parti Grubu 16 Mayıs 1944’te Bayur’un önergesini görüşmüştür. Milletvekilleri Ulus’un mahkemeyi etki altında bırakan, Türkçülük aleyhindeki neşriyatından duydukları rahatsızlığı beyan etmişlerdir. İçişleri Bakanı Hilmi Uran, tenkitlere cevap vermekte güçlük çekmiş esas muhatap Yücel’i incitmeyecek cevaplar vermeye çalışmıştır.

         

                    19 Mayıs’ta Cumhurbaşkanı İnönü’nün konuşmadan sonra önce planlanan şekilde hareket edilerek soruşturmalara başlanmış, ülkenin her yerinde tutuklamalar yapılmıştır. 

         

         

         

                    3 Mayıs Hadisesinin Gelişmeleri

         

         

                     Atsız, mahkeme kapısından çıkarken tutuklanmış ve İstanbul’a götürülmüştür. Zanlılar Sansaryan Han’da bulunan Emniyet Müdürlüğünde tutulmuşlardır. Toplu tutuklamalar kamuoyuna 18 Mayıs tarihinde açıklanmış, 19 Mayıs tarihli gazetelerde çıkmıştır.  Cumhurbaşkanı 19 Mayıs vesilesiyle yaptığı konuşmanın ana teması olarak bu hadiseyi değerlendirmiş, siyaset yüklü mesajlarla hem iç hem de dış merkezlere düşüncelerini aktarmıştır. Ortada dava ile ilgili herhangi bir savcılık iddianamesi bulunmamakta iken hazırlık soruşturmasının gizliliği esastır ilkesine riayet etmeden ilgilileri suçlu ilan etmiştir. Bu nutuk bir eğitim materyali telakki edilerek önce Milli Eğitim Bakanlığı Tebliğler Dergisi’nin 26.06.1944 tarih ve 282 sayılı nüshasında aynen neşredilmiştir. Aynı sayıda Hasan Ali Yücel imzasıyla neşredilen genelgede, 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’nda Milli Şef Reisicumhur İsmet İnönü tarafından okunan nutkun bütün teşkilata tamim edildiği belirtilmiştir. Genelgede, ’Irkçılık-Turancılık hareketinin altı ilkeden bir kısmını ihlal ederek bilhassa milliyetçiliği almış olmakla, milli birlik ve beraberliğe tecavüz eden bir fikri açığa vurduğu’ yorumu yapılmıştır.1944-1945 öğretim yılının ilk gününde, ilkokulların son iki sınıflarında öğrencilere okutulup anlatılması, ortaokullarla liselerin, öğretmen okullarının, teknik öğretim kurumlarının ve köy enstitülerinin bütün sınıflarında okunması ve izah edilmesi, yüksek okullarla, yüksek teknik kurumlarının, fakültelerin, köy enstitüsü yüksek kısmının açılış derslerinde okunması ve bu derslere konu edilmesi istenmiştir. Ayrıca ilkokul ve ortaokullarla, Yurt Bilgisi derslerinde, lise ve bu derecedeki okulların Sosyoloji, Tarih ve İnkılap Tarihi derslerinde öğretimin, nutukta yazılı esaslara göre yapılması, metnin muhtelif parçalara bölünerek üstünde durulması, öğrencilere nutuktaki fikirlerin etrafında ödevler verilmesi talep edilmiştir. Yüksek öğretim kurumlarının  Ahlak, Sosyoloji ,Türk İnkılap Tarihi ve Türkiye Cumhuriyeti Rejimi dersleri öğretim üyelerinin bu nutkun ruhuna göre halkın rahatça okuyabileceği broşürler yazarak basılmak üzere resmi yoldan Bakanlığa göndermeleri duyurulmuştur.

         

                    Bu soruşturma  kapsamında 49 kişinin sorgusu yapılmış ve bunlardan 33’ü tutuklanmıştır. Tutuklanan 33 sanıktan Bedriye Atsız, Mehmet Külahlıoğlu, Ahmet Ali Bayrakçı, Ahmet Ellezoğlu, Ahmet Ziya Özkaynak Tahsin Argun, Mehmet Irmak, İsfendiyar Baruönü , Osman Yüksel Serdengeçti ve Orhan Türkkan haklarında koğuşturmaya yer olmadığı kararı verilmesinden sonra 27 Temmuz 1944 günü serbest bırakılmışlardır. Askeri hapishanede bulunan Alparslan Türkeş, aylarca kapalı kaldığı hücrede çektiği yarı açlık, sıkıyönetim idaresini soysuzlaştıran ikbal düşkünü sorgucuların ruhi işkenceleri, ailesinin geçim sıkıntısına düşmesi endişesi siyasi hegemonyanın arttıkça artan zulmü sonucunda yatağa serilmiştir.[33] 

         

                    1944 tutuklamalarında ki isimlerden Nurullah Barıman teğmen rütbesi ile askerlik görevini yapmakta idi.16 Mayıs 1944’te iki subay gelerek evinde ve bölükteki odasında arama yapmış ve Ankara’dan gelen telgraf emriyle tutuklandığı bildirilmiş, subay hapishanesine konmuştur. Bir müddet sonra bir subay nezaretinde İstanbul’a sevkinin yapılmış ve Tophane’deki Askeri Hapishane’de tek kişilik hücreye kapatılarak kimseyle temas ettirilmemiştir. İstanbul Emniyet Müdürlüğü binasında General Sabit Noyan, Kazım Alöç ve Kamuran Çukruk tarafından sorguya çekilmiştir.[34] Barıman, emniyetteki sorgulamalar sırasında tabutlukları yakından görmüş, Gazeteci olarak bildiklerini kamuoyu ile paylaşmak için daha 1947 yılında tek parti yönetimi sona ermeden Kenan Öner-Hasan Ali Yücel mahkemesi sırasında tanık olarak ifade verirken işkenceleri açıklamıştır. Ahmet Demir’in tekzibe kalkışması üzerine de teferruatlı bir biçimde Bedii Faik’in çıkardığı haftalık gazetede bildiklerini yazması üzerine Ahmet Demir sesini çıkaramamış Türk kamuoyu Türkçülerin maruz kaldıkları işkenceleri öğrenmiştir.

         

                    Tutuklananlar Zeki Velidi Togan, Hüseyin Namık Orkun, Dr. Hasan Ferit Cansever, İsmet Tümtürk, Hamza Sadi Özbek, Fehiman Altan, Hikmet Tanyu, Cemal Oğuz Öcal, Muzaffer Eriş, Saim Bayrak, Yusuf Kadıgil, Orhan Şaik Gökyay, Nejdet Sançar, Said Bilgiç, Fazıl Hisarcıklılar, M. Zeki Sofuoğlu, Dr. Fethi Tevetoğlu, Reha Oğuz Türkkan, Cebbar Şenel, Nurullah Barıman, Atsız, Alparslan Türkeş, idiler. Mülkiye’yi 1943 yılında bitiren Selahattin Özmen hatıralarında dikkat çekici bilgiler vermiştir. Türk kamuoyu belki de ilk defa 1944 yargılamalarında savcılığın hazırladığı iddianamenin çatısının önemli unsurlarından biri olan gizli teşkilat! Gürem hakkında açıklamalar yaptı. Milli Eğitim Bakanlarından Abidin Özmen’in yeğeni olan yazar bu teşkilata okul arkadaşı Zeki Sofuoğlu’nun telkinleriyle girdiğini itiraf ediyor. Esas dikkati çeken açıklaması teşkilat mensupları arasında TİP’li Sadun Aren’in de bulunmasıdır.[35] Sadun Aren, hatıralarında bu konuya dokunmamayı tercih etmiştir Bu bilgi daha sonraki yıllarda, okul arkadaşları ODTÜ rektörü Kemal Kurdaş tarafından da verilmiştir. Aren’in 1944’le ilişkisini ilk defa, hadiselerde tutuklanan Şenel hakkındaki yazımızda yaptık.[36] O tarihten beri bu konuda bir itiraza rastlamadık.

         

                    Tutuklu 23 sanık 7 Eylül 1944 günü İstanbul 1 no’lu Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından yargılanmaya başlamıştır. 29 Mart 1945’te,Togan, Atsız, Türkkan, Barıman, Savaşfer, Sançar, Tevetoğlu, Türkeş, Şenel ve Öcal muhtelif cezalara mahkûm oldu. Askeri Yargıtay, bu kararı usul ve esas yönünden bozdu. 26.10.1945 tarihinde tutukluların hepsi bırakıldı. Dava 26.8.1946’de yeniden başladı.31 Mart 1947’de bütün sanıklar beraat etti.

         

                    1944 tutuklularının maddi ve manevi yönden büyük sıkıntı çektikleri muhakkaktır. Onların milletini sevmekten başka bir düşünceleri olmamıştır. Davanın soruşturma safhasında bazı tutuklulara işkence edildiği bilinmektedir. Bu şahısların tabutluk tabir edilen dar hücrelerde kuvvetli ışık veren 1500 mumluk ampul altında tutulmuşlardır. Dönemin Dâhiliye Bakanı Hilmi Uran hatıralarında bu iddiaları yalanlamaktadır. Türkkan, hatıralarında bu husustaki görüşlerini açıklamak için ‘Allah’ın Adaleti’ başlıklı ayrı bir fasıl açmış, muarızlarını ‘kötü ve kötümsü tipler’ nitelendirmesi içinde değerlendirmiştir.[37]

         

                    İşkencelerle ilgili olarak Hikmet Tanyu’nun fazla bilinmeyen küçük risalesinde önemli bilgiler bulunmaktadır. Tanyu, Hasan Ali Yücel’in Kenan Öner’i dava etmesi üzerine 31 Mayıs 1947 tarihinde tanık olarak verdiği ifadesinde işkencelerle ilgili olarak geniş açıklamalarda bulunmuştur. Tanyu’nun ifadesinin gazetelerde çıkması ve memur olması üzerine mesul şahıslar, 1944 yılında İstanbul Emniyet Müdürü olan Ahmet Demir, İstanbul Emniyet Müdürlüğü I. Şube Müdürü olan Sait Koçak hakkında tahkikat açılmasına karar verilmiştir. CHP bu şahısları ilerleyen yıllar içinde taltif ederek valilik görevlerine tayin etmiştir.

         

                    Tanyu, soruşturma dosyası hakkında Danıştay II. Daire’nin meni muhakeme kararının kendisine tebliği üzerine itiraz dilekçesi vermiştir. İtirazın kabul edilmesi üzerine sanık üç vali, bir polis, daha sonra 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi Başkanı General ve iki albay ile savcı Yüzbaşı Kazım Alöç ve Sıkıyönetim komutanı Sabit Noyan Kocaeli Ağır Ceza mahkemesine sevk edilmiştir. Mahkemenin yetkisizlik beyan etmesi üzerine uyuşmazlık mahkemesi dosyaya Danıştay’ın bakmasını kararlaştırmıştır. Otuza yakın tanık dinlenmiş, deliller toplanmış ve yine meni muhakeme kararı verilmiştir. Tanyu’nun itirazı üzerine Danıştay Genel Kurulu dosyayı inceleyerek davanın Yargıtay’da bakılmasına karar vermiştir.[38]Bu davaların başladığı tarihte sanıklardan Kamuran Çuhruh merkez, Sait Koçak  Malatya, Ahmet Demir ise Denizli Valisi idiler. Demokrat Parti, 14 Mayıs 1950 seçimlerini kazanmasından sonra genel af hazırlığına başladığında bundan istifade etmeye çalışan sanıklar dostlarını araya sokmaya çalıştılar. Genel af kanununun görüşülmesi sırasında çoğunluğun bulunmadığı bir gece celsesinde yıldırım hızıyla bu suçlar kapsam içine dâhil edildi. Tanyu, sanıkların genel af kapsamına dâhil edilmemesini temin için yukarıda söz konusu edilen risaleyi bastırarak milletvekillerinin bazılarına dağıtılmasını sağlamış, durumu bakan Samet Ağaoğlu’na anlatmıştı. Bu gayretler netice vermedi.1944 hadiselerinde tutuklu bulunan sanıklardan Said Bilgiç’in içinde bulunduğu DP işkence sanıklarını affetmekte beis görmedi.[39]Hâlbuki muhalefet döneminde CHP’nin baskıcı davranışına örnek olarak 1944 hadiselerini sık sık dile getirmişlerdi. Adı geçen suçluların affını ilgililer benimsemiş olmalıdır.

         

                    1944 Milliyetçilik Davası’nın önde görünen isimlerinden savcı Alöç ile Yücel arasındaki ilişkiler dikkat çekicidir. Yücel-Alöç ilişkisinin normal siyasi-bürokrat münasebetinden farklı gelişmiştir. O yıllarda Türkiye’de orta dereceli okul sayısının sınırlı olması sebebiyle öğretmenlerin tayinlerinde eş durumunun mazeret olarak dikkate alınması mümkün olmamakta idi. Dönemle ilgili birçok hatıratta eşlerin aynı şehirlerde görev yapabilmek, bir arada olabilmek için sarf ettikleri gayretlerin, çektikler sıkıntıların izleri görülür. Yücel’in mevzuatı bir kenara iterek Alöç’ün eşinin İstanbul’da bulunan kız okullarından birine tayin edildiği sonradan ortaya çıkmıştır.[40] 

         

         

                    Alöç’ün emeklilik döneminde yaptığı neşriyata karşı Alparslan Türkeş, Yeni İstanbul gazetesinde ‘Türkeş Konuşuyor’ başlıklı yazı dizisi ile cevap verdi.[41]Bu yazı dizisi içinde 1944 Olayı’nın içinde bulunan Sait Bilgiç, Nihal Atsız, Nurullah Barıman ile Türkçü kalemlerden Galip Erdem, Necdet Kürşat ve Kamil Turan hadise ile ilgili fikirlerini açıkladılar. Yeni İstanbul’da Nejdet Sançar ile Hikmet Tanyu tarihleri arasında ki dizi yazılarında gördüklerini, başlarından geçenleri tafsilatlı olarak açıkladılar. Atsız’ın 6 Ekim 1950’den itibaren neşretmeye başladığı Orkun dergisinde 1944’ten Hatıralar’ ile ‘1944-1945 Irkçılık Turancılık Davası’ başlıklı ve yazı dizilerinin kahramanı Alöç’tür. 

         

         

         

                    Kenan Öner, Yeni Sabah gazetesinde 11 Şubat 1947 tarihinde neşrettiği bir yazı ile komünistleri himaye eden bakanın, Yücel olduğunu açıkladı. Öner, yazısında 1944 hadiseleri ve sanıklara yapılan işkenceleri söz konusu etmişti. Yücel, onun mahkemeye vermiş ve 1944 hadiselerinin hesabı görülmüştür. Kenan Öner’in suçlu olarak yargılandığı dava aslında çok partili siyasi hayatın başlamasından sonra açık toplum uygulamasına geçme sürecinde Türklük, Türkçülük, milliyetçilik ve terbiye tarihi bakımından önemlidir. Bu davanın kahramanlığını yapan Öner’in, Türk siyasi tarihinde önemli ve unutulmaması gereken isimler arasına girmesine vesile teşkil etmiştir. Öner, medeni cesaret içinde Yücel döneminin genel bir eleştirisini yapmıştır. Şu tespiti çok dikkat çekicidir; ‘vekâletiniz hesabına yazdırılarak bastırılan kitaplar, inkılap tarihi ismi ile üniversitede okuttuğunuz dersler, resmi ve en selahiyetli ağızların irad ettiği nutuklarla memleket gençliğini Türkçülükten başlayarak ırkçılığa, Turancılığa kadar sürükleyen partiniz veya bakanlığınız olmuştur’.[42] Öner, ayrıca Milli Eğitim Bakanlığı’nın komünistlerin sığınağı haline getirildiği, 1944’te Sabahattin Ali’nin Nihal Atsız’a karşı dava açmaya kışkırtıldığı, polisin suçsuz göstericilerin üzerine gitmesine yol açıldığı, 23 gencin işkence görmesine ve cezalandırılmasına neden olunduğu iddialarında bulunmuştur.

         

         

                    Öner, davada 1944 yargılamalarındaki sanık olan isimleri tanık olarak göstermişti. Duruşmada yaptığı tafsilatlı savunmasına Atsız’ın Başbakan Saraçoğlu’na hitaben neşrettiği açık mektupları da aynen alarak çatıyı Milli Eğitim Bakanlığı’nda solcu bilinenlerin himaye edilmeleri hususundaki iddialar çerçevesine oturtmuştur. Bu çerçeve içinde Yücel’in bakanlık döneminin en önemli icraatlarından olan Köy Enstitü’leri uygulamasında basına yansıyan bütün olumsuzluklar savunmada dile getirilmiştir. Duruşmada Öner’in savunma tanıklarından olan Orhan Şaik Gökyay; ‘hapishanede bulunan Nazım Hikmet’in Yücel’in himayesinde olduğunu, Çankırı hapishanesinde yatarken kendisine konservatuvarın opera tercümelerini yaptırdığını’ ifade etmiştir.[43]Yücel, lehine ifade veren Alnar, Toska operasının librettosunun Türkçeye çevrilmesini o sırada cezaevinde bulunan Nazım Hikmet olduğu görüşündedir. Alpar, Nazım’ın akrabası Ali Fuat Cebesoy’u, Yücel’i ve Fethi Okyar’ı haberdar eder. Gerekli izin alınarak bu tercüme yaptırılır.[44] Nazım, Hapishaneden yakın dostu Vala Nurettin’e yazdığı bir mektupta Tolstoy’un Harp ve Sulh isimli romanını Ankaralı bir zat ile birlikte Maarif Vekâleti hesabına tercüme ettiklerini belirtmiştir.[45] Birlikte roman tercüme ettiği şahsın adını mektubun okunacağı endişesiyle açıklamaktan kaçınmıştır. Bu şahıs daha önce 1951 TKP tevkifatında yargılanan Zeki Baştımar’dır. Tercüme faaliyetinin sürdüğü tarihte Başbakanlık Kitaplığı memurudur. Tercüme Nazım Hikmet’in mahkûmiyeti sebebiyle Zeki Baştımar’ın ismiyle Milli Eğitim Bakanlığı klasikler serisinde basılmıştır. Baştımar, emniyet tarafından eski faaliyetleri sebebiyle takip altındaki iken tercüme çalışmaları için sık sık Bursa hapishanesine gidip gelmiştir.[46]O tarihte Tercüme Bürosu’nda çalışan Odesa doğumlu olması hasebiyle Rusça bilen Erol Güney, ‘Bu yapıtta Zeki Baştımar’ın imzası vardı; ama hepimiz biliyorduk ki bu romanın çevirisinin bir kısmını, o sırada Bursa Hapishanesi’nde yatan Nazım Hikmet yapıyordu. Ben çeviriyi sadakat bakımından kontrol ediyordum. Rusça kısmı hayli hatasız çevrilmişti, ama metinde bol bol bulunan Fransızca konuşmalarda yapılan çeviri hatalarından kim sorumluydu? Zeki Baştımar mı yoksa Nazım Hikmet mi? Bunu hala öğrenemedim’ diyerek devlet kesesinden dost gönendirmenin ölçüsünü ve kalitesini belirtmiştir.[47]Behice Boran doktorasını Amerika’da bitirip yurda döndüğünde, Milli Eğitim Bakanı Yücel, ilgili Genel Müdürü Cevad Dursunoğlu’nun isteksizliğine rağmen Boran’ın DTCF’ye doçent olarak tayin edilmesini temin etmişti.[48] Boran, vekâlet emrine alınmasına kadar himaye edildiğini belirtmiştir.[49]Nihal Atsız, İsmet Tümtürk, Necdet Özgelen, Nejdet Sançar, Hüseyin Namık Orkun, Osman Yüksel Serdengeçti Zeki Sofuoğlu, Hikmet Tanyu ve Ahmet Ziya Karamuk ve daha başka bir çok tanınmış isim Öner&rsq


Türk Yurdu Mayıs 2011
Türk Yurdu Mayıs 2011
Mayıs 2011 - Yıl 100 - Sayı 285

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele