Muhteşem Hatalar

Nisan 2011 - Yıl 100 - Sayı 284

        Son günlerde bir televizyonda gösterime başlayan ve Kanuni Sultan Süleyman’ı konu edinen dizi Osmanlı tarihinin çeşitli yönleri ile tartışılmasına vesile oldu. Dizide tarihi olgulara uymayan senaryo sebebiyle çeşitli protesto eylemleri yapıldı. TV’lerde tartışma programları düzenlendi. Fakat hayret edilecek husus, TV tartışma programlarına çıkanların çoğunun profesyonel tarihçi olmamaları ve saray hayatı, enderun ve harem konularını bilmemeleri idi. Romancı, tarihçi, yazar vs. sıfatlarını taşıyanlar en basitinden Osmanlı devrinde geçerli olan kölelik hukukundan dahi bihaber görünüyorlar. Bundan dolayı bilgilerini değil, kanaat ve zanlarını ifade etmekten öteye geçemiyorlar.

         

        Osmanlı devrinde uygulanan hukuk nizamı ve kölelik kurumu bilinmeden enderun ve haremin fonksiyonu pek anlaşılamaz.

         

        Kölelik kurumu insanlık tarihi kadar eskidir. XIX. yüzyılın ortalarına kadar bütün devletlerde kölelik mevcuttu. Köleliğin kaynağı genellikle savaşlardır. Savaş esirleri, galip ülkede köle olarak kullanılmaktadır. Ayrıca köle, bir ‘mal’dır. Ticareti yapılır; alınır, satılır. Kölenin sahip olduğu özellikler onun değerini arttıran unsurlardır. Semavî dinler kölelik kurumunu ortadan kaldırmadı veya kaldıramadı. Hristiyanlık önce çoğunlukla köleler arasında yayıldığı halde bu kurumu kaldırmadığı gibi kaldırılması yönünde herhangi bir hüküm de getirmedi. İslâmiyet köle azâd etmeği sevap saydı ve teşvik etti. Ayrıca köleyi insan kabul etti. Fakat köleliği doğrudan kaldırmadı.

         

        Mısır, Roma, Bizans, Sâsânî medeniyetlerinde devlet, köleleri özel bir eğitimden geçirerek orduda ve devlet kademesinde kullandı. Bu gelenek sonradan gelen devletler tarafından da benimsendi. Abbasîler, Gazneliler ve Selçuklular bu sistemi sürdürdüler. Selçuklu devletinin bir uç beyliği olan Osmanlılar da bu geleneği geliştirerek devam ettirdiler.

         

        Köleleri özel bir eğitime tâbi tutarak devlet ve ordu yönetiminde kullanma usûlüne kul sistemi denir. Kul sisteminin kurulmasının sebebi padişahın devlet otoritesini iyi eğitim görmüş, kendisine son derece sadık kimselere vermek istemesi ve daha merkeziyetçi bir devlet kurmak arzusudur.

         

        Kul sistemi için, savaşlarda alınan esirler, para ile satın alınan köleler ve devşirme usûlü ile toplanan Hristiyan çocukları kullanılırdı. Devşirme usûlü, Yıldırım Bayezid zamanından beri uygulanıyordu. Bu usûle göre, padişah, zaman zaman özel bir heyet görevlendirerek özellikle Rumeli’ndeki Hristiyan köy ve kasabalarından belli sayıda çocuk toplatıyordu. Devşirilen çocukların 8 ilâ 20 yaşları arasında, bünyece kuvvetli ve sağlıklı, iyi ailelere mensup olmaları şarttı.

         

        Devşirilen çocukların iyi görünenleri, özel bir terbiye verilmek üzere padişaha ait Edirne Sarayı, Galata Sarayı, İshak Paşa Sarayı, İbrahim Paşa Sarayı gibi saraylara gönderilirdi. Geri kalanları ise, ileride yeniçeri olmak üzere Anadolu’daki Türk köylülerinin yanına, ya da bostancı adıyla İstanbul’daki sarayların bahçelerine verilirdi. Onlar buralarda Türkçeyi ve Türk âdetlerini öğrenirler ve İslâmiyeti kabul ederlerdi.

         

        Yukarıda belirtilen saraylarda sıkı bir eğitim gören köleler, ikinci bir elemeye tâbi tutulurlar ve en seçkinleri Yeni Saray denilen, Topkapı Sarayı’na alınırlardı. Burada küçük oda ve büyük oda adı verilen saray kolejinde Türkçe, Arapça, Farsça, edebiyat, tarih, matematik, güzel sanatlar ve musıki dersleri görürlerdi. Ayrıca her birine pratik bir el sanatı öğretilirdi. Bunun yanında ok atmak, kılıç kullanmak, cirit oynamak, ata binmek, güreşmek gibi bedenî ve savaş sporları da öğrenirlerdi. Herkese kabiliyetine göre bir program uygulanırdı. Her odanın bir kütüphanesi vardı.

         

        Eğitimin maksadı, iç oğlanlarının hakiki bir Müslüman, bir devlet ve harp adamı olmasını sağlamak; edebiyattan ve sanattan anlayan, kibar konuşmasını bilen, nezaket sahibi insanlar ve nefsine hâkim çelebiler yetiştirmekti. Asıl gâye ise, devletin başına geçecek deha çapında, müstesnâ kabiliyetleri bulmaktı.

         

        Büyük ve küçük oda’da eğitim gören iç oğlanları, tekrar bir elemeye tâbi tutularak padişahın şahsi hizmetlerine mahsus daha üst mevkilere terfi ettirilirlerdi. Geri kalanları da kapıkulu süvari bölüklerine ve silahtarlar bölüğüne verilirdi. Padişahın şahsi hizmetine tayin olunanlar padişaha mutlak bağlılık ve itaat duyguları ile terbiye edilirlerdi.  

         

        Hareme gelince;harem, enderunda olup, sarayın, kadınlar kısmıdır. Burada padişahın kadınları, kızları, annesi ve kadın esirler (cariyeler) ile şehzadeler bulunur. Haremde de enderundakine benzer teşkilat yapısı vardır. Burada da kadınlar arasında sıkı bir disiplin ve hiyerarşi uygulanmıştır.

         

        İslam köle hukukuna göre köle sahibi, kadın kölesi yani câriyesi ile cinsi münasebette bulunabilir. Daha sonra da dilerse onu satabilir. Fakat ondan çocuk sahibi olursa kadın hürriyetine kavuşmuş olur ve artık karısı olduğundan onu satamaz. Bu sırada câriye sahibi evli de olabilir. Dört eşle evlenmenin dışında Müslüman erkek parası varsa dilediği kadar câriye satın alabilirdi.

         

        Osmanlı padişahları II. Bayezid’e kadar Anadolu beyliklerinden kız alıp veriyorlardı. II. Bayezid’le bunu terk ettiler. Bunlar siyasi evliliklerdi. Bazen Bizans imparatorunun kızı ile evlenen padişahlar da vardır. XVI. Yüzyıldan itibaren hanedana mensup kızlar da vezir rütbesindeki devlet adamları ile evlendirilmeye başlanmış, Osmanlı hanedanına denk bir hanedan kabul edilmediğinden siyasi evliliklere son verilmiştir.

         

        Yani XVI. yüzyıldan itibaren Osmanlı padişahları tanınmış ailelerden nikâhla kız alma uygulamasına son verdiler.  Ancak Orhan Gâzi’den beri sürüp gelen câriyelerden çocuk sahibi olma geleneği devam etti. Gerçi padişah dilerse câriyesi ile de nikâh kıyabilirdi. Nitekim Süleyman Han Hürrem Haseki’ye nikâh kıydı. Ama sonraki padişahlar bunu yapmadılar. XVII. yüzyılda II. Osman (Genç Osman) şeyhülislamın kızıyla nikâhlanmak isteyince şeyhülislam başta olmak üzere ulemâ karşı çıktı. Padişahların tanınmış bir ailenin kızıyla nikâhlanması teâmül değildir, dediler. Hanedana denk ikinci bir hanedanın ortaya çıkması ihtimali vardı ve bu durum merkezi otorite için sakıncalı görülüyordu.

         

        Diziye konu olan Kanuni’ye gelince;  Hürrem’e âşıktı. Bu sebeple Hürrem, Kanuni üzerinde çok etkili oldu ve devlet işlerine zaman zaman müdahale etti. Ancak Hürrem’in haremde çok iyi bir eğitimden geçtikten sonra Kanuni’nin hasekisi olduğu anlaşılıyor çünkü seferlerde Kanuni’ye yazdığı mektuplarda şiirler bile yazıyordu.

         

        Padişahın koynuna girecek câriyeyi, eğitimini tamamlamış câriyeler arasından, anneleri seçer ve oğluna takdim ederlerdi. Öyle roman ve seyahatnamelerde geçen câriyeleri sıraya dizme, beğendiğine mendil atma sahneleri yaşanmazdı. Bunlar tamamen uydurmadır.

         

        Osmanlı hanedanı içerisinde haremdeki kadınlarla en çok alakadar olan padişah III. Murad’dır. Öldüğünde 20 oğlu ve 26 kızı kalmıştı. Bunun da sebebi yine annesi Nur Banu Sultandır. III. Murad şehzadeleğinde tanıdığı Safiye’yi Manisa sarayından getirmişti. Annesi ona olan âşkını ve aşırı düşkünlüğünü kıskanıyordu. Bu yüzden oğluna durmadan yeni câriyeler takdim etti. Derdi oğlunu Safiye’den soğutmaktı. Ama başarılı olamadı çünkü III. Murad annesinin takdim ettiği câriyelere hayır demediği gibi Safiye’den de vazgeçmedi.

         

        Osmanlı devletinin yüzyıllarca dünyanın süper gücü olması sebebiyle Batılılar Türkler’in her şeyi ile ilgilendikleri gibi harem’i de çok merak etmişlerdir. Ancak harem’le ilgili hiçbir bilgi edinememişlerdir. Kendi kamuoylarındaki merakı tatmin için de harem ile alakalı aslı esası olmayan, uydurma bilgilerle eserler kaleme almışlar, romanlar yazmışlardır.

         

        Haremle ilgili olarak Amerikalı bir araştırıcı (Leslie P. Peirce) tarafından yazılan Harem-i Hümayun adlı eserde Osmanlı Harem’inin cinselliğin sergilendiği yer olmaktan ziyade bir manastıra benzediği belirtilmekte ve “Harem ve Sultanın cinsel yaşamına ilişkin tasvirler Osmanlılar hakkındaki kitapların satışına açıkça yardımcı olduğundan” dolayı harem konusunun ele alındığı kaydedilmektedir. Yazara göre, Osmanlı hanedanının bir üreme politikası vardır ve tahta erkek varis bırakabilmek için padişahlar birden fazla erkek çocuk yapmaya çalışmaktadırlar.

         

        Haremdeki kadınlar sıkı bir eğitimden geçirilir, edebiyat, güzel sanatlar, musıki ve el işleri öğretilirdi. Ayrıca güzel konuşmak ile nezaket ve zarafet sahibi olmanın incelikleri verilirdi. Bu şekilde tahsil ve terbiye gören kadınlar, saraydan çıkıp, enderunda yetişmiş ve eyaletlerde görev almış sancakbeyi, beylerbeyi ve vezir rütbesindeki kişilerle evlendirilirdi. Böylece padişah, kullarının eyaletlerde yerli büyük ailelerin veya uygunsuz ailelerin kızlarıyla evlenmelerini ve münasebet kurmalarını önlemiş olurdu.

         

        Saraydan bir kızla evlenmek imtiyaz işiydi. Çünkü sarayda yetişen kızlar, hem güzel, hem de son derece terbiyeli olurlardı. Her isteyene kız verilmezdi. Tanınmış ve itibarlı kişiler tercih edilirdi.

         

        Haremin idarecisi padişahın annesi idi. Ona, mehd-i ulyâ veya valide sultan denilirdi. Yeni bir padişah tahta çıktığı zaman annesi törenle Eski Saray’dan Yeni Saray’a taşınır ve oğlu tarafından karşılanırdı. Valide Sultanın devlet idaresinde de mühim yeri vardı. Özellikle çocuk yaşta tahta geçen padişahlar döneminde valide sultanlar bir nevi saltanat nâibesi olarak devlet yönetiminde söz sahibi olmuşlardır. Kösem Sultan ile Hatice Turhan Sultan bu konuda en dikkati çeken isimlerdir.

         

        Padişahlar annelerine büyük hürmet gösterirlerdi. Valideler padişah olan oğluna “arslanım” diye hitap ederdi. Fakat XVI. yüzyılda Hürrem Sultan ve Safiye Sultanla başlayan kadınların devlet işlerine gereğinden fazla karışması âdeti, XVII. yüzyılda da zaman zaman devam etti ve devlet işlerinde olumsuz gelişmelere yol açtı. Özellikle Kösem Sultan iktidar hırsıyla oğullarını öldürtmekten ve torunlarına suikasd düzenlemekten bile çekinmedi. Ancak IV. Mehmed’in annesi Turhan Valide Sultan gibi devlet düzeninin sağlanması için var gücüyle çalışan ve son derece olumlu rol oynayan kadınlar da söz sahibi oldular.

         

        Valide sultan’dan sonra, padişaha erkek çocuk doğurmuş olan hâseki kadınların da haremde nüfuz ve itibarı vardı. Ancak Harem-İ Hümâyûn’un hizmet ve muhafazası işleri ile görevli harem ağalarının nüfuzu da çok büyüktü. Zenci asıllı olan bu kişiler umumiyetle Mısır Beylerbeyi tarafından saraya takdim edilirlerdi. Bunların daha önceden tenasül organları alınmış olur, yani hadım edilirlerdi. Osmanlılardan önce hadım harem ağaları geleneği Orta-Doğu’da kurulan birçok devlette mevcuttu. Bu sebeple harem, sadece İslâm devletlerine özgü bir kurum değildi. Bizans’ta da benzeri bir teşkilat vardı.

         

        Tarihçinin işi öncelikle doğru tesbitler yapmaya çalışmak ve ondan sonra tarihteki olayları yorumlamaktır. Romancı, filmci, ressam, şair ve sanatçılar tamamiyle tarihe sadık kalmak zorunda değillerdir. Tabii ki farklı yaklaşım ve yorumlarda bulunabilirler. Aksi halde sanat olmaz. Ancak gerçekçi oldukları ölçüde inandırıcı olurlar. Tarihi gerçeklere sadık olmamak tarihin tahrif edebileceği anlamına gelmez. İşlenilen, konu edilen dönemin inançlarını, değer yargılarını ve teâmüllerini dikkate almak gerekmektedir.

         

        Tabii ki bir dizinin gerçeklere uymuyor diye yasaklanması da yanlıştır. Dizi en azından Kanuni döneminin tartışılmasına yol açacak ve doğrular ilgililerce ortaya konabilecektir. Ancak adı geçen dizide temel bazı hatalar vardır ki, bunlar tarihî gerçeklere çok ters olduğu için eleştirmeyi hak etmektedir. Bunlardan en önemlisi Has Odabaşı’nın hareme girmesi ve kadınlarla karşılaşıp görüşebilmesidir. Dizide Has odalı İbrahim Ağa, haremde âdetâ Kızlar Ağası rolünü oynamaktadır. Has Oda enderundadır ve asıl görevi padişahın şahsi hizmetlerini görmek ve Hırka-İ Saâdet Dâiresi’nin temizliğine ve çeşitli hizmetlerine bakmaktır. Padişahın saraydaki hayatı iki yerde geçer: Harem ve enderun. Enderundan padişah dışında hiçbir kimsenin hareme geçmesi mümkün değildir.

         

        Diğer bir husus da başı açık olarak vezirlerin padişahın huzurunda toplanmalarıdır. O devirde 12 yaşından itibaren erkek veya kadın herkesin kendine göre bir başlığı vardır. Başlıksız bir insan düşünülemez. Başı açık olarak padişahın huzuruna çıkmak hakarettir.

         

        Acemi bir câriyenin ise padişah ile karşılaşması söz konusu değildir. Hele “Sultan Sülümen” diye ona hitap etmesi abesle iştigaldir. Padişahın annesi bile oğluna arslanım diye hitap edebilir. Hiçbir kimse padişaha ismiyle hitap edemez.

         

        Fatih Sultan Mehmed’den sonra hiç bir padişah divan toplantısına katılmamıştır. Sadece kafes denilen pencereden toplantıları takip ederlerdi. Vezirlerin İbrahim Ağa (Paşa) için devşirme diye eleştirmeleri tam bir saçmalık. Günümüz fikirleri tarihe taşınmış. Padişahtan gayrı herkesin köle olduğu sarayda böyle bir eleştiri anokraniktir.

         

         

         


Türk Yurdu Nisan 2011
Türk Yurdu Nisan 2011
Nisan 2011 - Yıl 100 - Sayı 284

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele