Türkiye, Avrupa Birliği ve Dinler Arası Diyalog

Nisan 2011 - Yıl 100 - Sayı 284

        Günümüzde farklı inançlara ve tarihi-kültürel mirasa sahip toplumlar iletişim alanında yaşanan hızlı gelişmeler nedeniyle daha yakın münasebetler içine girmektedirler. Bu süreç insanları kendilerinden farklı olan diğerlerini araştırmaya sevk etmektedir. Bireyler ve toplumlar arası münasebetlerin merak, araştırma ve bilgi elde etme aşamalarıyla daha bilinçli hale gelmesi, devletlerin stratejik nedenlerle kurduğu uluslararası ilişkilerin mahiyetini de etkilemektedir. Dolayısıyla devletlerin ilgili kurumları aracılığıyla yürüttüğü çalışmalar, toplumların bilgiye dayalı daha bilinçli tutumları nedeniyle bir nevi değerlendirmeye tabi tutulmaktadır. Bu durum uluslararası ilişkilerde, olaylarda ve projelerde kitlelerin ikna edilmesini zorunlu kılmaktadır. Bu süreçte “din” tarihte olduğu gibi günümüzde de etkili rol oynamaya devam etmektedir. Yani din ve strateji kavramları günümüzde daha kapsamlı bir içeriğe sahip olmaktadır. Bazı bilim adamlarının tabiriyle “Teo-Stratejiler”[1] günümüzdeki gelişmelerin mahiyetini anlamada önem kazanmıştır.

         

        Türkiye tarihi, coğrafi, kültürel ve jeo-stratejik nedenlerle Doğu ile Batı arasında köprü konumunda olan bir ülkedir. Bütün dünyanın ilgisini çeken bu coğrafyada yaşayan Türk toplumu, bütün diğer alanlarda olduğu gibi kültürler arası diyalog konusunda da tarihi ve kültürel birikimini değerlendirmeye açık bir yaklaşım sergilemektedir. Bir başka deyişle, Türk toplumu, kendi tarihi, kültürel ve sosyal değerlerine bağlı, fakat dünyadaki gelişmelere açık tavrını dinler arası ilişkiler alanına da yansıtmaktadır.

         

        Dinler arası diyalog kavramı, “dinler arası ilişkiler” kavramından daha spesifik bir kavram ve bir projedir[2]. Çeşitli dinlere ve inançlara mensup toplumlar kendi aralarında çok çeşitli motivasyonlarla yakın veya mesafeli ilişkiler ağı kurmaktadır. Bu ilişkiler ağında ekonomik, politik ve stratejik faktörlerin kendine has özel etkileri bulunsa da, toplumların sahip olduğu inanç ve kültür değerlerinin özel bir önemi vardır. Bu nedenle toplumların dinler arası veya kültürler arası diyaloga kendi değerleri ile girmeleri ve buna açık olmaları önemlidir. Yani dinler arası diyaloga olan ihtiyacı fark etmemek mümkün değildir[3]. Toplumların bu konudaki bilgi ve birikimlerini değerlendirebilme yetenekleri ve daha önemlisi de söz konusu değer ve birikimlerini kullanmalarındaki engelleri giderme iradeleri en az birincisi kadar önemlidir.

         

        Türk toplumunun dinler arası diyalog alanına ilgisini ve bu alana yaklaşımını ortaya koyabilmek için, önce bunun tarihi arka planından söz etmek, bilim çevrelerinin faaliyetlerine ve yaklaşımlardaki çeşitliliğe temas etmek ve bütün bunları etkileyen faktörler üzerinde durmak gerekir.

         

         

         

  1. 1.     Türkiye’de Dinler Arası Diyalog

         

        19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında yoğunlaşan yeni teolojik tartışmalar, Hristiyan dünyasında önemli gelişmelere neden olmuştur[4]. Bu tartışmaların etkisiyle kiliseler misyon anlayışını ve diğer din mensuplarına yönelik yaklaşımlarını yeniden gözden geçirmişlerdir[5]. Şüphesiz büyük dinlerin, özellikle de kökü Hz. İbrahim’de birleşen dinlerin mensupları arasındaki bireysel ve kurumsal diyaloglar uluslararası ilişkiler açısından da ayrı bir öneme sahiptir[6]. Dolayısıyla hem Yahudiler, Hristiyanlar ve Müslümanlar arasındaki diyalog arayışlarının Türkiye’ye yansımaları ve etkileri hem de Türk toplumunun buna bakışı üzerinde durmaya değerdir.

         

        1962-65 yıllarında yapılan II. Vatikan Konsili, dinler arası diyalog düşüncesinin genel olarak İslam dünyasında ve özel olarak da Türkiye’de daha yakından izlenmesinde etkili olmuştur. Çünkü Hristiyan-Müslüman ilişkileri tarihinde yeni bir dönemin başladığına dair düşünceler bu konsille ortaya çıkmıştır[7]. Şüphesiz, misyon bağlamında olmakla birlikte, dinler arası diyalog fikrinin 1910 yılında yapılan Edinburg toplantısında Protestan Hristiyanlarca dile getirilmesi oldukça önemlidir[8]. Fakat Türkiye’de özellikle dinler tarihi kürsülerinde II. Vatikan Konsili, bu konsilin etkileri ve dinler arası diyalogla ilgili yaklaşımlarının akademik tezlere konu edilmesi[9], bu konsildeki yaklaşımların daha büyük bir ilgiyle takip edilmesine neden olmuştur.

         

        Türkiye’de dinler arası diyalog konusunun bilimsel incelemelere konu edilmesi fikri 1980’li yıllara kadar gider. Bu konuda bir hakkı teslim etmek, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde ve özellikle Dinler Tarihi Anabilim Dalı’nda yapılan çalışmaların adı geçen alanda yapılan çalışmalara önemli katkılar sağladığını kabul etmek gerekir. Dinler arası diyalog olgusu, Ankara Üniversitesi tarafından 1990 tarihinde organize edilen “Dinler, Kültürler ve Hoşgörü: Geçmiş ve Günümüz” konulu uluslararası toplantıda çeşitli yönleriyle ele alınmış ve dinler arası diyalog kavramı dinler, kültürler ve hoşgörü çerçevesinde tartışılmıştır. Adı geçen toplantıda yapılan sunumlar, Ankara Üniversitesi Rektörlüğü tarafından “Religions, Cultures and Tolerence Past and Present” adıyla aynı yıl yayımlanmıştır[10]. Toplantı, konunun önemi ve bilimsel araştırmalara konu edilmesinin gereği hakkında ciddi bir fikri altyapı sağlamıştır.

         

        Üç büyük dinin mensupları arasındaki ilişkiler tarihi, inişli çıkışlı bir gelişim seyrine sahiptir. Yahudilerle Türkler arasındaki ilişkilerin tarihte ayrı bir yere sahip olduğunu belirtmeliyiz. Bunda Osmanlı’nın 1490’da İspanya’dan kovulan Yahudilere gösterdiği ilginin önemi büyüktür[11]. Sanıyoruz Türk-Yahudi ilişkilerindeki bu yakınlığın izleri asırlarca devam etmiştir.

         

        Hristiyan-Müslüman ilişkileri tarihinde Hristiyanlarla Türkler arasındaki ilişkiler de kendine özgü özellikler taşır. Haçlı Seferleri’nin olumsuz izlerini ortadan kaldırmak kolay olmasa da[12], günümüzde çok olumlu diyalog örnekleri yaşanmaktadır. Türkiye’de yaşayan Hristiyan azınlıkların yaşam tecrübeleri sanırız bunun somut bir kanıtı niteliğindedir[13].

         

         Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, Türkiye’de dinler arası diyalog kavramı, özellikle Yahudiler, Hristiyanlar ve Müslümanlar arasındaki ilişkileri çağrıştırmaktadır. Şüphesiz dünyada çok sayıda din ve dini hareket mevcuttur ve bunların mensupları arasında çeşitli ilişkiler ağı kurulmuştur. Fakat tarihi, kültürel ve stratejik nedenlerle genel olarak Yahudi-Hristiyan-Müslüman ilişkileri, özel olarak da Hristiyan-Müslüman ilişkileri önceliğini sürekli hissettirmiştir. Bu nedenle Türk toplumunun dinler arası diyaloga bakışını etkileyen faktörlere geçmeden önce, II. Vatikan Konsili’nin Türkiye’ye yansımalarına ve daha sonraki ilişkilere etkisine kısaca temas etmek yerinde olacaktır.

         

        1962-65 yıllarında yapılan II. Vatikan Konsili’nin etkileri İslam dünyasında daha önce tartışılmışsa da, Türkiye’ye yansımaları 1980’li yıllardan sonra olmuştur. Konsilin İslam dünyasında tartışmalara neden olmasında, Yahudilere yönelik olumlu ifadelerin İsrail Devleti’nin Vatikan tarafından resmen tanınması olarak yorumlanmasının etkisi büyük olmuştur[14]. Nitekim bu konudaki tepkiler etkisini göstermiş ve konsilin Müslümanlarla ilgili ifadelerine etki etmiştir[15]. Aslında bu gelişmelere Yahudi-Hristiyan diyaloğunun doğrudan etkisi olmuştur[16]. Konsil esnasında yaşanan tartışmaların ve gelişmelerin etkilerini bir kenara bırakacak olursak, konsilin Hristiyan-Müslüman ilişkileri tarihinde yeni bir sayfa açtığını ve genel olarak diğer din mensuplarına ve özel olarak Müslümanlara yaptığı diyalog davetinin önemli yansımaları olduğunu belirtmemiz gerekir.

         

        Konsilde dile getirilen dinler arası diyalog davetinin mahiyeti konusundaki araştırmalar[17], Türk toplumunun bu alana ilgi göstermesine ve daha bilinçli hale gelmesine büyük katkı sağlamıştır. Bu çalışmalar, diyalog kültürümüzün gelişmesinde ve bu sürece bilinçli katılmamızda da etkili olmuştur. Türkiye’de, dinler arası diyalog alanında, özelikle son 20 yıllık dönemde elde edilen tecrübenin, geleceğe dair ilişkilerde değerlendirileceğine inanıyoruz.

         

        Ankara Üniversitesi’nin, dinler arası diyalog alanına önemli katkıları olmuştur. Ankara Üniversitesi ile Gregoriana Üniversitesinin 1990 yılında ortaklaşa gerçekleştirdiği “Religions, Cultures and Tolerance” konulu uluslararası bilimsel toplantıda dile getirilen düşünceler, bu alanda önemli adımların atılmasına kapı açmıştır[18]. İki üniversite arasında yapılan akademik ve kültürel işbirliği anlaşması, o günden bu güne söz konusu alana önemli katkılar sağlamaya devam etmektedir. Ankara Üniversitesi’nin başta İlahiyat Fakültesi olmak üzere ilgili birimleri bu konudaki çalışmalara desteğini sürdürmektedir.

         

        Türkiye’de son 20 yıllık dönemde yaşanan diyalog sürecinde, tarihsel tecrübe, din anlayışları, kültürel etkileşim ve uluslararası ilişkiler gibi hemen her toplumun yaklaşımını etkileyen faktörler yanında, misyoner karakterli din ve dinsel hareketlerin faaliyetleri sürekli tartışılmıştır. Bu konudaki tartışmalar, çeşitli nedenlerle dünyanın ilgi merkezi olan Türkiye’de daha fazla ilgiyle izlenmektedir. Bu nedenle, Hristiyan misyonerleri ve diğer dini hareketlerin elemanları tarafından Türkiye’de yürütülen faaliyetlerin sosyal, kültürel ve stratejik etkileri ile bunların dinler arası diyalogla ilişkisi hep merak konusu olmuştur. Türkiye’de misyonerlik ile diyalog ilişkisi üzerine yapılmış bilimsel çalışmalar az değildir. Bunların büyük bir kısmı teorik çalışmalardır.

         

        Türkiye’de dinler arası diyalog üzerine yapılan bilimsel çalışma ve değerlendirmeler[19] Türk toplumunun aydınlatılmasında önemli bir rol oynamaktadır. Bununla birlikte toplumda bu alana gösterilen ilginin ve çeşitli yaklaşımların temelinde çok çeşitli nedenler bulunmaktadır. Türk toplumunun dinler arası diyaloğa bakışını değerlendirirken genel olarak; olumlu, olumsuz ve ihtiyatlı olmak üzere üç çeşit yaklaşımdan söz etmek mümkündür. Türkiye’de diyalog faaliyetlerine olumlu yaklaşımın ardında, dünyadaki gelişmeleri yakından izleme ve öz güvene dayalı kendini ifade etme arzusu bulunmaktadır. Kültürler arası diyalog alanına kendine has özellikleri ile katkı sağlama düşüncesi de bunun bir parçasıdır. Bu konuda olumsuz yaklaşımların temelinde ise, tarihte yaşanan bazı olumsuzlukların izleri, misyonerlik faaliyetleri, bilgi eksikliği/yanlış bilgilendirme ve uluslararası bazı olumsuz gelişmeler bulunmaktadır. Bu ikisi arasında yer alan ihtiyatlı yaklaşımın temelinde ise, toplumun milli hassasiyetleri ile çeşitli din mensupları arasında kurulan diyalog sürecine bilinçli katılma arzusu arasında denge kurma düşüncesi bulunmaktadır.

         

         

         

  1. 2.     Türk Toplumu ve Dinler Arası Diyalog

         

        Şüphesiz bir toplumun dinler arası diyaloga yaklaşımını bir veya birkaç faktörle açıklamak yeterli değildir. Dolayısıyla biz Türk toplumunun dinler arası diyaloga bakışında etkili olan bazı faktörler üzerinde durarak bu konuda genel bir fikir vermek istiyoruz. Üzerinde durduğumuz bu etkenler bir noktaya kadar İslam dünyası için de geçerlidir. Ancak bu konuyu ele alırken, Türkiye’nin ve Türk milletinin sahip olduğu kendine özgü bazı özellikleri de göz önünde bulundurmak gerekmektedir.

         

         

         

  1. a.     Tarihi Tecrübe

         

        Tarihte milletler arasında kurulan ilişkiler ağında, olumlu ya da olumsuz gelişmelerin derin izler bıraktığı bir gerçektir. Bu durum yeryüzündeki bütün toplumlar için geçerlidir. Başlangıcı İslam’ın ortaya çıktığı döneme kadar geri giden Yahudi-Hristiyan-Müslüman ilişkileri de tarihi süreç içinde çeşitli aşamalar geçirmiştir[20].

         

        Müslümanlar, Yahudilerle ve Hristiyanlarla “Ehli Kitap” olmaları nedeniyle ilk dönemlerde oldukça dostane ilişkiler kurmuşlardır. Bununla birlikte taraflar kendi dinlerini savunmak ve zaman zaman birbirlerine tenkitlerde bulunmaktan geri durmamışlardır.  Bu ilk dönem ilişkileri, özellikle Hristiyanlarla Müslümanlar arasında, önce karşılıklı tartışmalar, sonra mektuplaşmalar ve nihayet reddiyeler yazmak suretiyle devam etmiştir. Bu süreçte, Bizans yazarlarının İslam’a karşı olumsuz tavırları Ortaçağ Batı Avrupa’sında uzun süre devam etmiştir. İslam’ın Hristiyan bilim adamları tarafından incelenmesi, XII. Yüzyıldan itibaren başlamıştır. İslam’a karşı reddiyeler XV-XVI. yüzyıllarda da devam etmiş, bu arada Kur’an Latinceye çevrilmiştir[21].

         

        Batı’da “aydınlanma” dönemi ile birlikte Katolik Kilisesine karşı sergilenen olumsuz tavır, diğer bütün dinlere ve dolayısıyla İslam’a karşı da yaygınlaşmıştır. Ancak bu dönemde İslam’a karşı bazı olumlu görüşler de yok değildir. Kilise kendine yönelik bu olumsuz tavır nedeniyle yeni taraftarlar kazanmak amacıyla misyonerlik faaliyetlerine yoğun olarak yönelmiştir. Bu gelişme, İslam ve Müslümanlarla ilgili çalışmaların artmasına neden olmuştur. Louis Massignon’un (1883-1962) çalışmalarını buna örnek gösterebiliriz[22].

         

        Hristiyan-Müslüman ilişkileri tarihinde yeni bir dönem başlatan II. Vatikan Konsili’ne kadar genel olarak Müslümanların hafızalarında yerini sürekli koruyan iki olumsuz gelişmeden biri, Müslümanlara yönelik misyonerlik faaliyetleri, diğeri de Haçlı Seferleri’dir. Haçlı Seferleri esnasında Türklerin Hristiyanların ilerlemesine engel olması Hristiyanlarla Türkler arasındaki ilişkileri olumsuz etkilemiştir. Öyle ki Haçlı Seferlerinin olumsuz izleri[23] genel olarak Müslümanların özel olarak da Türk toplumunun Hristiyan Batı dünyasına bakışını etkilemeye devam etmektedir.

         

        Kiliselerin misyon faaliyetleri ise Müslümanlar nazarında daima olumsuzluk ifade etmiştir. Türkiye’ye yönelik misyonerlik faaliyetlerinin amaç ve yöntem açısından kendine has bazı özellikleri vardır. Bunda Türkiye’nin coğrafi ve jeo-stratejik konumunun, Doğu ile Batı arasında köprü oluşunun ve tarihi-kültürel yapısının rolü büyüktür[24]. Tarihteki misyon faaliyetlerinin, İncil’in mesajını yayma amacının dışına çıkması ve bu faaliyetlerin ekonomik ve siyasi faaliyetlerle yan yana yürütülmüş olmaları bir başka olumsuz etkendir[25]. Nitekim kiliseler de tarihteki misyon faaliyetlerinin olumsuz etkilerini kabul etmişler ve yeni misyon yöntemleri üzerinde çalışmışlardır[26]. Günümüzde kiliselerin “misyon” ile “dinler arası diyalog”, “inkültürasyon”, “adaptasyon” ve “özgürlük teolojileri” çalışmaları arasında yakın ilişkiler kurmaları ve bu konuda yeni projeler ortaya koymaları, bunun sonucudur[27].

         

        Türk toplumunun dinler arası diyaloga bakışını etkileyen tarihsel tecrübe faktörü, burada kendini göstermektedir. Nitekim dinler arası diyalog gibi insani, ahlaki ve çağdaş bir davranışa bazı Müslümanların tereddütlü yaklaşmasında misyon ile diyalog arasındaki ilişkiye dair kuşkular yatmaktadır. Hristiyan dünyasında diğer din mensuplarına karşı dışlayıcı, kapsayıcı ve çoğulcu yaklaşımların bir benzeri İslam dünyasında da mevcuttur. Bu konuda yapılmış bilimsel çalışmaların toplum üzerinde belirli bir etkisi vardır. Bununla birlikte insanlar çok çeşitli yaklaşımlar arasında kendi düşüncesini destekleyen fikirlere ilgi göstermektedir.

         

        Müslümanlar ve özellikle Türk toplumu, Hristiyan dünyasından gelen diyalog davetinin mahiyeti ile ilgili bazı tespitler yapmıştır. Birincisi, Katolik Kilisesi resmi anlamda dinler arası diyalogu misyon faaliyetlerinin bir alternatifi olarak görmemektedir. Bilakis Katolikler, misyon ile diyalogun iç içe olduğunu teolojik olarak açıklamışlardır[28]. Protestanların bu konudaki yaklaşımları biraz daha farklıdır. Dünya Kiliseler Birliği(WCC)’nin kurduğu Diyalog Ünitesi (1971), diyalog ve misyon ilişkisine önem vermekle birlikte, daha çok dinler arası diyaloğun önündeki sosyal ve pratik engelleri kaldırmanın yoları üzerinde durmuştur[29]. İkincisi, Ortodoks Hristiyanların dinler arası diyalog faaliyetlerine yaklaşımlarında da politik düşünceler ön plandadır. Üçüncüsü, Yahudi-Hristiyan, Yahudi-Müslüman ve Hristiyan-Müslüman diyalogları mahiyet ve karakter bakımından farklılıklar taşır. Bütün bu ilişkilerde tarihi tecrübenin izleri her zaman etkin bir faktör olarak devam etmektedir.

         

        Diğer taraftan, Türkiye’de yaşayan Hristiyan ve Yahudilerin dinler arası diyaloga önemli katkıları olmuştur. Öteki hakkında bilgisizliğin ve yanlış bilgilenmenin düşmanlıklar doğurduğu pek çok insan tarafından kabul edilir. Bu nedenle Türkiye’nin ve Türk toplumunun uluslararası alanda doğru bir şekilde tanınmasında Türk vatandaşı olarak yaşayan Yahudi ve Hristiyanların olumlu katkılarını unutmamak gerekir. Türkiye’de yaşayan Yahudiler, bazı problemler haricinde genelde Türk toplumundan dostluk görmüşlerdir. Osmanlının gayrimüslim unsurlara gösterdiği hoşgörü, Cumhuriyet Türkiye’sindeki yaklaşımlara da örnek olmuştur[30].

         

         

  1. b.    Kültürel Etkileşim

         

        Günümüzde kitle iletişim vasıtalarının yaygın kullanımı, farklı kültürlere ve inançlara mensup bireyler ve toplumlar arasında çok yakın münasebetlerin kurulmasını sağlamaktadır. Bunun en önemli faydalarından biri, diyalogun da amaçları içinde yer alan karşılıklı doğru bilgilenmeye imkân tanımasıdır. Öyle ki insanlar günümüzde merak ettiklerinin pek çoğunun cevabını bu sayede bulabilmektedir. Karşılıklı korku ve bilgisizliğin düşmanlığa yol açtığı da bir gerçektir. Dolayısıyla ekonomik, sosyal, politik ve kültürel iletişim hem bireyi çevrelemekte ve bilgilendirmekte hem de toplumsal bilinçlenmede önemli bir rol oynamaktadır. İletişim ve etkileşim alanları arasında sanıyoruz “kültürel etkileşim”in ayrı bir önemi ve yeri vardır.

         

        Günümüzde “kültür”ün önemi yeniden keşfedilmiştir. Öyle ki kültür iletişim ve etkileşim konusunda merkezi bir noktada durmaktadır. Sir Edward Taylor’un tanımladığı gibi, kültür, her hangi bir topluma mensup bireyin sahip olduğu bilgi, inanç, sanat, ahlak, hukuk, görenek ve diğer kabiliyetler ile alışkanlıkları içeren karmaşık bir yapıdır[31]. Clifford Geertz’e göre de kültür, insanların kendisiyle iletişim kurdukları, korudukları ve hakkında bilgilerini geliştirdikleri sembolik formlarda ifade edilmiş ve kendilerine miras kalmış kavramlardan oluşan bir sistemdir[32]. Bu iki tanımda da görüldüğü gibi, bireyler ve toplumlar arasındaki kültürel karşılaşma bir yandan din de dâhil çok geniş bir alanı içine almakta, diğer yandan kültür basitçe davranıştan ibaret olmamakta, düşünceleri de kapsamaktadır.

         

        Kültürün önemini hemen bütün toplumlar kavramıştır. Her toplum kültürel etkileşime kendi birikimi ve değerleri ile girmek ve kendine özgü katkıyı sunmak istemektedir. Bu noktada “kültürel egemenlik” kavramı ön plana çıkmaktadır. Güçlü kültürlerin zayıf kültürleri etkilediği ve taraflardan birinin değişime uğradığı “akkültürasyon” süreci oldukça önemlidir. Bazen yöneticiler kültürü politize etmeye çalışırlar, hatta onu yabancı kültürlerin harici etkisine kapatmaya çalışırlar[33]. Ancak kültürel etkileşimin sınırlarını belirlemek ve ona hâkim olmak mümkün değildir. Kiliseler, günümüzde Hristiyan mesajını çeşitli kültürlere uygun tarzda sokmakla meşgulken, kiliselerin de diğer kültürlerden belli oranda etkilendiğini kabul etmektedir[34].

         

        Diğer taraftan çeşitli inançlara sahip toplumların içine girdiği kültürel etkileşim sürecinde, her toplumun kendi dinini merkeze alma düşüncesi bu alanda yaşanan rekabete bir başka boyut kazandırmaktadır. Nitekim çeşitli Hristiyan kiliselerinin özellikle de Katolik Kilisesi’nin, sadece kendini merkeze almakla kalmayıp diğer insanları da kurtuluşa ulaştırma konusunda üzerine yüklediği sorumluluk[35] tepkilere neden olmaktadır. Aslında genel olarak bütün dinler kendini merkeze alan bir tavır sergilemektedir. Ancak daha önce de ifade ettiğimiz gibi, Müslümanlar, kiliselerin tarihte gerçekleştirdiği misyon faaliyetlerinin zaman zaman ekonomik ve siyasi amaçlarla iç içe yürütülmüş olmasını eleştirmektedir[36]. Tarihte ve günümüzde proselitizm örneklerinin yaşanması da bir başka eleştiri konusudur. Bütün bunlara rağmen, günümüzde çeşitli dinlere mensup toplumlar arasında bir diğerine bakışta çok önemli değişmeler yaşanmaktadır. Bu noktada kültürel etkileşimin rolü bir kez daha ortaya çıkmaktadır.

         

        Yahudilikte bazı tarihi proselitizm örnekleri bulunmakla birlikte, genel olarak misyoner düşüncenin olmaması, Yahudilerle diğer din mensupları arasındaki diyalogların farklı bir tabiata sahip olmasına neden olmaktadır[37]. Oysa Hristiyan kiliseleri kendi varoluş sebeplerini “misyon” kavramıyla açıklamakta ve bu misyon ile dinler arası diyalogu birbirine alternatif görmemektedirler[38]. Kiliselerin misyon anlayışında çağlara göre bazı değişmeler olsa da, bu konu, Müslüman-Hristiyan ilişkilerinde sürekli bir gerilime neden olmaktadır. Müslümanlar ise, Kur’an’ın mesajını diğer din mensuplarına ulaştırma konusundaki düşüncelerini “tebliğ” kavramıyla ifade etmektedir. Onlara göre İslam tebliği, Hristiyan misyonundan amaç, yöntem ve içerik bakımından farklılıklar taşımaktadır[39]. Dolayısıyla Müslümanlara göre, kiliselerin misyon faaliyetlerini devam ettirmeleri dinler arası diyalogun ruhuna aykırı düşmektedir.

         

        Küreselleşme ve bunun yaygınlaşmasını sağlayan kitle iletişim vasıtaları, toplumların karşılıklı bilgilenmelerinde çok önemli bir rol oynamaktadır. Günümüzde bilginin gücünden azami yararlanmak isteyen toplumlar, her alanda olduğu gibi, din alanında da, toplumların din anlayışında meydana gelen değişmeleri yakından izleyebilmektedirler. Toplumlar bir yandan diğerleri hakkında bilgi elde ederken, diğer yandan kendi dünya görüşlerini ve değerlerini diğerlerine aktarmanın çağdaş yollarını bulmaya çalışmaktadırlar. Yani bilgi, kullanım alanına göre çeşitli amaçlara hizmet etmektedir. Dolayısıyla kültürel etkileşim süreci, bilginin gücünün hissedildiği bir süreç olmaktadır. Bilgilenme bir yandan düşmanlıkları ortadan kaldırırken, diğer yandan hedef kitlenin kültürel unsurlarının çağdaş misyon faaliyetlerinde kullanılmasını beraberinde getirmektedir. Bu durum, Müslümanlara ve dolayısıyla Türk toplumuna göre, dinler arası diyalog sürecinde yaşanan tereddütlerin temel nedenlerinde biri olmaktadır.

         

        Diğer taraftan, dinler, özellikle Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam, farklı da olsalar, temel insani değerler ve ana eylem ilkelerinde büyük ölçüde ortaktırlar. İnsan hayatına değer vermek, aileyi kutsamak, yalan söylememek, hırsızlık etmemek, dürüst olmak, emanete hıyanet etmemek gibi ilkeler hemen bütün dinlerde ortaktır. Bir dine mensup insanların oluşturduğu toplumlarda, insanların o dine sahip olduklarını bilmek, yukarıda zikredilen ilkelere uygun hareket edecekleri hususunda bizde bir inanç ve güven yaratır. Dolayısıyla ilişkilerimizi bu güven ortamında geliştirebiliriz.

         

        Türk toplumu, demokrasiye inanan ve çağdaş gelişmelere açık olan bir toplumdur. Bu nedenle dinler arası diyalog sürecine bilgili, bilinçli ve kendine güvenerek girmek istemektedir. Şayet çeşitli inançlara mensup toplumlar arasındaki iletişimin ortaya çıkardığı değerler bir zenginlik ise, Türk insanı buna kendine özgü katkıyı yapmak istemektedir. Türk toplumu, dinler arası diyaloğa karşı ya tamamen olumsuz tavır alma ya da bu sürece hazırlıksız katılma seçenekleri arasında sıkışmamalıdır. Tam tersine, bu sürece bilinçli olarak katılmalı, bu arenada kendi sahip olduğu değerleri ile yer almalı ve dünyadaki gelişmelere açık olmalıdır. Dolayısıyla dinler arası diyalog alanında karşılıklı güveni sarsıcı gelişmeler, geleceğe yönelik olumlu gelişmeleri baltalamamalıdır. Böylece her alanda ve dolayısıyla din konusunda bilgilenmenin, kültürel etkileşimin ve ortak bilimsel çalışmaların diyalog kültürünün geliştirilmesine önemli katkıları olacaktır.

         

         

         

  1. c.     Din Anlayışları

         

        Türkiye son zamanlarda çok ciddi bir değişim ve dönüşüm sürecinden geçmektedir. Bu süreç, hem yeni bir uygarlığın mayalanma sancıları hem de köklü bir milletin küreselleşme anaforunda kendisi olarak var olma mücadelesi olarak düşünülebilir.

         

        Türkiye, özellikle 1980’lerden sonra, genel olarak “din”i, özel olarak da “İslam”ı yoğun biçimde konuşmaktadır. Bunun, top yekûn bir zihniyet değişikliğini beraberinde getirdiğini söyleyebiliriz. Din alanında yavaş yavaş bir rasyonelleşme sürecinin yaşanmakta olduğu da bir gerçektir. Türkiye, halkı Müslüman olan diğer ülkelerden farklı olarak, din alanında önemli bir değişim sürecinin içindedir. Bu süreç, bilimsel bilgi ile desteklenebilirse, arzulanan zihniyet değişikliği sağlanabilir.

         

        Türkiye, halkının yüzde 98’i Müslüman olan bir ülkedir. Türklerin Müslümanlığının yaklaşık 1200 yıllık bir geçmişi vardır. Selçukluların, Osmanlıların insanlığa armağan ettiği Türk-İslam medeniyeti, Türk insanının zekâsının ve kültürünün İslam’ın inanç sistemi ve dünya görüşü ile yoğrulmasının bir ürünüdür[40].

         

        Türkiye’deki dini hayatla ilgili bilimsel araştırmalar oldukça azdır. Türkiye’nin dini coğrafyasını tespit edecek çalışmalar da yok denecek kadar azdır. Benzer şekilde, Türkiye’deki dini gruplarla ilgili sosyolojik araştırmalar henüz yapılmış değildir. Bazı kişisel tespitlere göre, Türkiye’de İslam dinini benimsemiş olan halkın çoğunluğu, şifahi kültürle beslenen, her hangi bir dini gruba veya cemaate mensup olmayan, kendi halince namaz ve oruç gibi temel ibadetleri yerine getirmeye çalışan Müslümanlardan oluşmaktadır[41].

         

        Türkiye’de topluma yön vermek ve fikir üretmek durumunda olan aydınlar, özellikle son bir asırdır, “din” olgusunu pek fazla önemsememişlerdir. Hatta bunların bir kısmı, “çağdaşlaşma”nın, “modernleşme”nin bir bütün olarak “Batılılaşma” olduğunu ve ancak “Batılı olmakla” kurtulmanın mümkün olacağını iddia etmişlerdir[42]. Bazı bilim adamlarına göre, Türkiye, din alanında topluma yön verecek ve fikir üretecek “dindar aydın”ı yetiştirememiştir. Sonunda, gelenek dinle özdeş olarak algılanmış ve din bizatihi problem alanı haline gelmiştir[43].

         

        Türk halkının dinler arası diyaloğa bakışını bu genel çerçeve içinde değerlendirmek gerekir. Yani Türkiye’de din alanında yaşanan değişim süreci, diğer birçok olguya yaklaşımda olduğu gibi diğer din mensuplarıyla diyalog alanında da etkisini göstermektedir. Hristiyan dünyasında diğer din mensuplarına yönelik dışlayıcı, kapsayıcı ve çoğulcu yaklaşımların bir benzerinin Müslümanlarda da bulunduğunu daha önce ifade etmiştik. Ancak bu yaklaşımların teolojik temellerinin Batı’daki gibi kurumlar eliyle tartışıldığını ve şekillendiğini ileri sürmek mümkün değildir. Toplumun din anlayışı üzerindeki etkinlik derecesi bakımından kiliseler ile Türkiye’deki resmi dini kurumlar arasında fark vardır. Bunda Türkiye’nin laik bir ülke oluşu etkilidir. Türkiye’deki dini cemaatlerin de toplumun din anlayışında belli oranda etkili olduğunu kabul etmek gerekir.

         

         Her din mensubu için kendi dininin temel kaynakları önemlidir. Bu konuda Müslümanların kaynağı Kur’an’dır. Kur’an’ın Hristiyanlar hakkında verdiği bilgiler ve yaklaşım örnekleri Müslümanlar için temel ölçü niteliğindedir. Bu çerçevede Müslümanlar Kur’an’da Hristiyanlar hakkında hem olumlu hem de olumsuz ifadeler bulabilmektedir[44]. Fakat Kur’an’ın Hristiyanları “Ehli Kitap” içinde imtiyaz ve Müslümanlara yakınlık bakımından ilk sıraya çıkarması[45] Hristiyan-Müslüman diyaloğu açısından olumlu bir hava ortaya çıkarmıştır. Temel olarak Kur’an’ın “ehli kitap”la ilişkilerde sunduğu ölçünün, söz konusu ilişkilerin şartlara göre düzenlenebileceğini öngördüğünü ifade edebiliriz. Bu konuda, Kur’an’ın Yahudiler hakkında daha olumsuz ifadeler kullandığı bilinmektedir[46]. Günümüzde Müslümanlar, genel olarak Kur’an’ın bu ölçülerini esas almakla birlikte, Yahudilere ve Hristiyanlara yönelik olumlu, olumsuz ve ihtiyatlı yaklaşımların her biri için İslam’ın diğer kaynaklarını da göz önüne alarak çeşitli dayanaklar bulabilmektedir. Bu durum, din mensuplarının kendi kaynaklarını doğru anlama, doğru yorumlama ve buna bağlı olarak doğru bir din anlayışına sahip olmalarının önemini ortaya koymaktadır.

         

        Türk toplumu esasen yüzünü Batı’ya daha önceden çevirmiş olan bir toplumdur[47]. Dolayısıyla, modernliğe, çağdaşlığa, akla, bilime, teknolojiye ve gelişmeye açık bir toplumdur. Bununla birlikte Türk toplumu milli konulardaki hassasiyetini korumak arzusundadır. Günümüzün bir gerçeği olan küreselleşme karşısında her toplum gibi Türk toplumu da kendi konumunu belirleme gayreti içindedir[48]. Türkiye’nin jeo-politik konumu bu konudaki tavrını belirlemede etkili olmaktadır.

         

        Kısacası, Türk toplumu, bilimsel çalışmalardan yararlanmaya çalışmakta, dünyadaki gelişmeleri ve dolayısıyla Yahudi ve Hristiyan dünyasındaki gelişmeleri dikkatle takip etmektedir. Bu nedenle, kiliselerin dinler arası diyalog sürecine kendi teolojik yaklaşımları çerçevesinde girdiğinin ve Hristiyan dünyasındaki ekümenik diyalog girişimlerinin de misyon anlayışı ile ilişkili olduğunun farkındadır[49]. Sonuçta, ne dinler arası diyalog sürecinin dışında kalma ne de bu sürece hazırlıksız girme düşüncesi rağbet görmektedir. Türk toplumu söz konusu sürece bilinçli girme arzusundadır. Bu yaklaşım bireysel ve kurumsal anlamda geçerlidir.

         

         

         

  1. d.    Uluslararası İlişkiler

         

        Uluslararası ilişkiler alanındaki gelişmeler de en az diğer alanlar kadar söz konusu süreçleri etkilemektedir. Günümüzde bilimsel araştırmalar vasıtasıyla elde edilen bilgileri yerli yerinde ve ihtiyaçlara cevap verecek şekilde kullanmanın önemi daha da artmıştır. Geleceğe yönelik planlamaların önemi göz önünde bulundurulduğunda bilimsel bilginin değeri bir kat daha artmaktadır. Bu çerçevede Türkiye’de Dinler Tarihi bilgisi ve kültürüne ilginin arttığını ifade edebiliriz. Bunda dünyada özellikle son dönemlerde meydana gelen gelişmeler ve bu gelişmelerin bölgemiz ve ülkemiz üzerindeki yansımaları etkili olmaktadır. Örneğin “Büyük Ortadoğu Projesi” gibi içi değişik çevrelerce farklı şekillerde doldurulan kavramların gerçek mahiyetinin anlaşılmasında ABD’de etkili olan “Evanjelik Dini Grupların” veya da “Evanjelik Din Anlayışı”nın bilinmesi gerekmektedir[50]. Avrupa Birliği’ne üye ülkelerin dini durumunu bilmenin önemi de bundan farklı değildir. Örneğin Kıta Avrupası’nda önemli devletler olan Almanya’da Luterci Protestanlığın ve güneyde Katolikliğin; Fransa-İtalya-İspanya üçlüsünde Katolikliğin; İsviçre’de Kalvinci Protestanlığın hakim olduğunu, İngiltere’de ise Anglikancılığın etkili olduğunu bilmenin uluslararası ilişkilerde oldukça yararlı oluşu gibi. Hatta Almanya ile İran arasındaki ilişkileri iyi değerlendirebilmek için aralarında tarihten gelen ortak noktaları ve “Ariler” bağlamında kurulan ilişkileri bilmek gerekmektedir.

         

        Dünyada meydana gelen olaylar ve gelişmeler üzerinde etkili olan faktörler tartışılırken çok farklı sonuçlara ulaşıldığını görmekteyiz. Örneğin din, politika, kültür, ekonomik çıkar, yönetme arzusu ve uluslararası strateji gibi faktörler arasında bir önem sırası yapılması istendiğinde değişik çevrelere göre farklı kavramlar öne çıkabilmektedir. Bir olay veya süreçte nihai etkili faktörü tespit edebilmek şüphesiz ciddi araştırmaları gerektirir. Ayrıca aynı olayda bütün faktörler aynı oranda etkili olmuş da olabilir. Fakat dünyada meydana gelen gelişmeler ve özellikle dinler arası diyalog alanındaki süreçlere baktığımızda çoğu zaman ekonomik çıkar ve yönetme arzusunun diğer faktörlere nazaran önde olduğunu görmekteyiz. Hatta diğer faktörlerin bunlara hizmet eder şekilde ustaca kullanıldığını ve psiko-sosyal yöntemlerle toplum mühendislikleri yapıldığına şahit olmaktayız. Süper güçlerin bazı büyük operasyonlar konusunda dünya kamuoyunu ikna etmek için meşru sınırları aşan projeler ürettikleri iddia edilmektedir. Bütün bunlar göz önünde bulundurulduğunda, genel olarak dünya milletlerinin ve özel olarak da Müslüman Türk toplumunun günümüzde dinler arası diyaloga, diğer dinlerin mensuplarına, uluslararası ilişkiler alanındaki gelişmelere ve Avrupa Birliği’ne üyelik sürecine yönelik tavrını tespit edebilmenin ve ortaya koyabilmenin bir dizi ciddi ve uzun soluklu araştırmaya bağlı olduğunu kabul etmek gerekmektedir.

         

        Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmek için yaptığı üyelik müracaatı yeni değildir. Türkiye’nin AET’ye giriş için 31 Temmuz 1959’da yaptığı resmi başvuru ve 12 Eylül 1963’te imzalanan Ankara Anlaşması, bu konuda atılmış tarihi adımlardır. Türkiye 22 yıl gibi süren “Geçiş Dönemi”ni 1 Ocak 1995’te başarıyla tamamlamış ve 1 Ocak 1996 tarihi itibariyle “Gümrük Birliği”ne girmiştir. Daha sonra katılım ortaklığı ile ilgili usullerde mutabakat, Kopenhag kriterleri ve uyum anlaşmaları gibi süreçlerden sonra, nihayet 17 Aralık 2004 tarihinde yapılan zirvede, AB, Türkiye ile 3 Ekim 2005’de müzakerelere başlama kararı almıştır. Bu karar Türkiye açısından oldukça önemli bir aşama olmuştur[51].

         

        Türkiye, AB’ye üyelik yolunda kat ettiği uzun mesafe ile bu konuda kararlı olduğunu göstermiştir. Bu süreçte ekonomik ve siyasi kriterler yanında bunların sosyal ve kültürel yansımaları da çok önemlidir. Demokrasi, insan hakları, özgürlükler, eşitlik, adalet, ifade özgürlüğü ve din hürriyeti gibi değerlerin benimsenmesi ve uygulanması bu sürecin önemli gereklerindendir.

         

        Türkiye-AB ilişkilerinde en önemli kavramlardan biri “Entegrasyon”dur[52]. Çünkü entegrasyon, kendi aralarında yoğun ilişkiler ağı kuran toplumların çok yönlü bütünleşmesini ve uyumunu gerektirmektedir. Bu bütünleşmenin sadece ekonomik, siyasi ve bilimsel alanlarda değil, sosyal, kültürel ve dolayısıyla dini alanlarda da gerçekleşmesi beklenmektedir. Farklı dinlere ve kültürlere mensup toplumlar arasında gerçekleşmesi beklenen bu uyumun çeşitli zorlukları vardır. Burada en önemli problem, toplumların milli kimliklerini oluşturan özelliklerini koruma arzusu ile söz konusu uyumu sağlama hedefi arasındaki gerilimdir. Nitekim Türkiye, bir yandan Doğu ile Batı arasında köprü olmak gibi önemli bir konuma sahipken, diğer yandan üyelik şartlarının beraberinde getirdiği ekonomik, politik, sosyal ve kültürel zorlukları yaşamaktadır.

         

         

         

        Sonuç:

         

        Din, tarihin her döneminde bütün toplumlar için önemini korumuştur. Dinin, bireyleri ve toplumları hem birleştiren hem de detaylara indikçe onları farklılaştıran bir fonksiyonu vardır. Farklı dinlere ve kültürlere mensup toplumlar arasında arzulanan diyalogu sağlamak için dinin birleştirici gücünden yararlanmak kadar doğal bir şey yoktur. Bu noktada, inanç ve kültür farklılıklarından kaynaklanan gerilim ve düşmanlıkları en aza indirmek veya mümkünse ortadan kaldırmak için çaba göstermek önem arz etmektedir. Türk toplumu bu konuda sahip olduğu tarihi tecrübe, din anlayışı ve kültürel birikim gibi unsurları dinler arası diyalog alanında olumlu olarak kullanacak yeteneğe sahiptir. AB’ye üyelik arzusu, bütün bunları olumlu yönde etkilemektedir. Çünkü Türk insanı, inanç ve kültür farklılıklarının beraberinde getirdiği bazı zorlukları bilmekte fakat bunların bir ilerleme projesi olan AB’ye giriş için engel olmaması gerektiğini düşünmektedir.

         

        Türk toplumunun diğer din mensuplarına bakışı hakkında, Türkiye’de yaşayan Yahudi ve Hristiyanların düşünceleri önemli bir fikir vermektedir. Tarihi olarak Türklerin azınlıklara hoşgörüsü, günümüz için de ölçü niteliğindedir. Osmanlı döneminde diğer dinlere mensup kimselerin devletin en üst kademelerinde görev yapması Türklerin iyi niyetli yaklaşım ve güvenlerinin önemli bir göstergesidir. Günümüzde de Türk toplumunun Yahudi ve Hristiyanlarla gayet dostane ilişkiler yaşadıkları bir gerçektir. Hatta özellikle 1990’lı yıllardan sonra hem Yahudi hem de Hristiyan Türk vatandaşlarının, Türkiye’nin uluslararası arenada tanınmasında çok önemli rollerinin olduğunu kabul etmek gerekmektedir.

         

        Ne var ki uluslararası ilişkiler aynı zamanda çok boyutlu ve oldukça karmaşık özellikler taşımaktadır. Şartlar, ekonomik ve politik faktörlerin sosyal, kültürel ve dini ilişkilere egemen olmasına neden olabilmektedir. Hatta sırf dini ve kültürel nitelikli konuların zamanla politik ve ekonomik bir boyut kazandığını görebilmekteyiz. Örneğin, Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecinde, Fener Patriğinin görev ve sorumluluk alanı, Ekümenik sıfatını kullanması, Heybeliada Ruhban Okulu’nun öğretime açılması gibi bazı konuların yoğun olarak gündemde tutulması tartışmalara neden olmaktadır. Yine din hürriyetinin doğrudan azınlık hakları bağlamında ve misyonerlik faaliyetlerinin insan hakları ve özgürlükler bağlamında ele alınması toplumda bazı tereddütler oluşturmaktadır. Bütün bunlara rağmen, Türk toplumunda AB kriterlerini kendi gelişimi ve geleceği için değerlendirme ve benimseme eğilimi vardır.

         

        Türkiye’nin AB’ye üyelik süreci, Türkiye’de ekonomik, politik, sosyal, kültürel ve bilimsel anlamda çeşitli kurumları etkilemiştir. Dinle ilgili tartışmalar bunun dışında değildir. AB’ye üye ülkelerin vatandaşları Hristiyan, Türk toplumu ise Müslüman’dır. Dolayısıyla AB, farklı inançlara ve kültürlere mensup toplumların bir arada uyum içinde yaşamasını gerektirmektedir. Türkiye bu konuda tarihi, kültürel, coğrafi ve jeo-stratejik nedenlerle Doğu ile Batı arasındaki köprü rolünün önemini bilmektedir. Bu nedenle Türk toplumu zaten pek çok alanda işbirliği içinde bulunduğu AB ülkelerinde yaşayan toplumlarla dini diyalog kurulmasının zarar değil yarar getireceğini düşünmektedir. Bu konuda toplumda oluşan bazı tereddütlerin bir kısmı milli hassasiyetlerden ve uluslararası ilişkilerde yaşanan çelişkilerden, bir kısmı da misyoner faaliyetlerin din hürriyeti bağlamında ele alınmasından kaynaklanmaktadır.

         

        Sonuçta, Türkiye’nin AB’ye üyelik süreci, Türk toplumunun diğer alanlarda olduğu gibi dinler arası diyalog alanında da dünyaya daha açık bir toplum haline gelmesinde etkili olmuştur. Bunda Türk toplumunun insanlığın ortak değerlerine kendine özgü olumlu katkılar sağlama düşüncesinin de etkisi büyüktür. Samimi din mensupları sayesinde, genel olarak bütün dinlerin, özel olarak da ilahi kaynaklı dinlerin insanlığın ortak mirasına çok şeyler katacağı aşikârdır.

         

         

         


        


        

        [1] Bkz. Nadim Macit, İmparatorluk Politikalarında Teo Stratejiler ve Türkiye, Fark Yayınları, İstanbul 2008.


        

        [2] Bkz. Ali İsra Güngör, “Dinler Arası Diyalog mu Dinler Arası İlişkiler mi?”, Türk Yurdu, Cilt. 25, N.209, Ocak 2005, s. 14-20.


        

        [3] Bkz. Abdurrahman Küçük, “Dinler Arası Diyaloga Niçin İhtiyaç Vardır?”, Dini Araştırmalar, Cilt.1, N.1, Mayıs 1998, s. 31-43.


        

        [4] Bkz. Giacomo Martina, The Historical Context in which the Idea of a New Ecumenical Council was Born, Vatican II: Assessments and Perspectives Twenty-Five Years After (1962-1987), Ed. Rene Latourelle, New York, 1988-1989, I/32-38.


        

        


Türk Yurdu Nisan 2011
Türk Yurdu Nisan 2011
Nisan 2011 - Yıl 100 - Sayı 284

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele