Hem Hassas Hem de Tartışmalı Bir Konu: Ermeni Sorunu ve Atatürk

Nisan 2011 - Yıl 100 - Sayı 284

        1071’den itibaren Selçuklu Türklerinin hâkimiyetini ve idaresini kabul eden Ermeniler, daha ziyade Doğu Anadolu ile Adana–Maraş havalisinde yaşadılar. Bununla birlikte hâkimiyetindeki Türk devletlerinin tesis ettiği barış havasından yararlanan Ermeniler, ticaret yapmak ve zanaatlarını icra etmek için Anadolu’nun her tarafına hatta Suriye ve Rumeli’ye kadar dağıldılar. Bu yüzdendir ki sonradan Osmanlı hâkimiyetine geçtiklerinde hiçbir yerde çoğunluğa sahip değillerdi[i].

         

         

                    Alman mareşali ve aynı zamanda askeri strateji uzmanı olan Moltke’nin Osmanlı yönetimi altında bulunanları kastettiği ifadesine göre[2]aslında Hristiyan Türklere verilen isim” olanErmeniler ve artık birlikte anılacak sorunlar, 1878 tarihindeki Ayastefanos ve Berlin Antlaşmaları ile dünya siyasetine resmen çıktı. 1878 tarihi, Ermenilerin siyasî geleceklerini Avrupalı Devletlere ihale ettikleri tarihtir. Ayestefanos Antlaşması’nın 16. maddesi ve Berlin Antlaşması’nın 61. Maddesi, halkı Ermeni olan bölgelerde ıslahat yapılmasını öngörmekteydi. Bundan böyle, Ermeniler üzerinde sadece Rus korumasının kabul edildiği an değil, aynı zamanda İngiltere desteği olmaksızın Ermenilerin emellerine ulaşamayacağının ispatı olan bir andı. Mevcut rekabet ortamından cesaret alan Ermeniler de yurt içinde ve dışında harekete geçerek çeşitli dernek ve partiler kurmaya başladılar. Ayrıca devlet kurma amacıyla oluşturdukları terör örgütleriyle de birçok isyan çıkardılar. Bu isyanların vahametini görmek adına sadece 1882’den 1897 yılları arasına bakmak bile neredeyse kâfidir. Söz konusu tarihler arasında yaklaşık kırk civarında isyan cereyan etmiştir[3].

         

        Geçmişte de Fransa Konsülü’nün ilk başkanı ve sonrasında Napolyon I adıyla (1804-1814) Fransa İmparatoru ve aynı zamanda İtalya Kralı olan Napolyon Bonapart, Akka yenilgisi üzerine Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Katolik Ermenileri yönetime karşı ayaklandırarak bir nevi intikam almayı düşünmüştü. Bunun mümkün olup olmayacağını İstanbul’daki büyükelçisi General Sebastiani’den [Sebastiani, Napolyon Bonapart’ın ordusunda general, daha sonra Louis Philippe döneminde ise 1830-32 yılları arasında Dışişleri Bakanı ve Fransa Mareşali] sorduğunda büyükelçi net bir şekilde[4]; “Ermeniler hayatlarından o kadar memnundurlar ki, buna imkân yoktur.” şeklinde karşılık vermişti. Fakat Sis/Kozan Ermeni Patriği’nin 29 Ekim 1921 tarihinde Paris’teki Millî Ermeni Delegasyonu’na yazdığı mektup, Napolyon’un o zamanlar yapamadığının gerçekleştiğini göstermesi bakımından önemlidir. Mektupta[5]; “Savaşın basından beri 30 bin Ermeni Fransa için öldü. Buna karşılık Fransa sıkışınca bizleri yüz üstü bırakmaya karar verdi. Fransa, biz Ermenileri kullanmış ve bir kenara atmıştır…”  yazılıdır. Bu durum ise yukarıda belirtilmeye çalışıldığı üzere Ermenilerin tabir-i caizse bir “maşa” gibi kullanıldığına işaret etmektedir.

         

        Bugün Türk Ermeni ilişkilerinde en büyük sorun sık sık Batı âleminde, bazen Amerika Birleşik Devletleri’nde bazen de Fransa’da gündeme gelen Ermeni tehciri ve Ermeni soykırımı iddialarıdır. Bu iddialarda Türkler için, 1915’te Ermenileri bulundukları her yerden sürmüşler, mallarına el koymuşlar, sürgün sırasında da bir buçuk milyon Ermeni’yi katletmişler denilmektedir. Bazen de bu rakam iki kat fazlalaştırılarak üç milyona kadar çıkartılmaktadır[6]. Oysaki bilimsel veriler ışığında olaylara bakıldığında Osmanlı Devleti’nin tehcir esnasında Ermenilerin rahat etmeleri için elinden gelen tüm tedbirleri aldığı veya almaya çalıştığı görülecektir. Bu tedbirlerin başında emniyeti sağlamak yer almıştır. Sonrasında ise sırasıyla Ermenilerin geride kalan mal ve mülkleri garanti altında bekletildi. Gittikleri yerlerdeki işleri için kredi tahsis edildi. Gebe kadınlar başta olmak üzere yaşlı, hasta, sakat olanlar ile onlara bakacaklar bu kanunun dışında tutuldular. Ayrıca Lübnan başta olmak üzere Urfa ve Şam’da yetimhaneler açıldı[7]. Tüm bunlardan başka yollarda yardım maksadıyla iaşe merkezleri de kuruldu. Almanlar, II. Dünya Savaşı’nda Yahudiler’i doldurdukları trenlerde kaçmasınlar diye başlarına nöbetçi dikerken[8], Osmanlı Devleti Ermenilere yolda herhangi bir saldırı olmasın diye yanlarına nöbetçi verdi. Daha da önemlisi, görevlerini iyi yapamadılar diye toplam 1397 askerini idam da dâhil olmak üzere çeşitli şekilde cezalandırdı[9].

         

        Makale başlığında da ifade edildiği gibi  “Tartışmalı ve Hassas Konular” akla birçok kavram ve konu getirse de burada kastedilen o ülke için gerek siyasette gerekse de toplum içinde;  çatışma üretmeye, tartışma yaratmaya devam eden, ateşi sönmemiş veya üzeri küllenmiş olsa bile içten içe yanmaya devam eden olaylar ve olgulardır. Her ülkenin tartışmalı ve hassas konuları farklıdır. Fransa için Cezayir meselesi nasıl hassas/tartışmalı bir konuysa Sevk ve İskân Kanunu’na dayandırılarak başlatılan ve 1915 olayları neticesinde günümüze kadar getirilen Ermeni meselesi de Türkiye için hassas/tartışmalı bir konu olarak karşımıza çık(arıl)maktadır denilebilir.

         

        Bugün dünya kamuoyunda Türkiye “negasyonist” yani herkesin kabul ettiği bir şeyi inkâr eder durumdadır. Bunu bir şekilde kırmak lazımdır. Belki de hassas ve tartışmalı konular arasında kabul edilen söz konusu sorunu, sadece resmi makamlardan yola çıkarak değil de sivil toplumdan da destekle hareket ederek ve bilimle provokasyonların ilgisini yok ederek yapmak gerekecektir.

         

        Bu bağlamda yapılması gerekenlerden belki de ilki ilköğretimden itibaren öğrencilere, ülkelerini ilgilendiren bu tür konularda bilgi verilmesi ve onların olayları doğru algılamalarının sağlanması olmalıdır. Şüphesiz Türkiye’deki ilköğretim okullarında öğrenim gören milyonlarca öğrencinin Ermeni Sorunu ile ilgili görüşleri ve buna paralel olarak bilgi düzeylerinin niteliği, geleceğin yetki ve sorumluluk sahibi vatandaşlarının oluşması bakımından önem taşımaktadır. Zira öğrencilerde uygun tutum ve değerlerin gelişmesi, onların her şeyden önce hazır bulunuşluk düzeyinin bilinmesiyle mümkündür[10]. Zaten bu konuda Avrupa Konseyi'nin altında Türkiye'nin de imzası bulunan 31 Ekim 2001 tarihli kararı mevcuttur. Kararda şöyle denilmektedir[11]: "Özellikle hassas ve tartışmalı konularda, eğitimin; öğrencilerde bilgiyi eleştirel ve sorumlu bir biçimde, karşılıklı konuşma, tarihsel kanıt araştırma ve çok yönlülüğü temel alan açık tartışma yollarıyla, analiz ve yorumlama yeteneklerini geliştirmeye olanak vererek yapılması ( ...)" 

         

        İşte bu araştırma ile de Milli Mücadele’de cephede yenemedikleri bir askeri deha ve lideri –ki Mustafa Kemal ATATÜRK- kâğıt üzerinde mağlup etmeyi amaçlayan mihrakları, kararları ile tabiatın en acı meyvesi olarak nitelendirilen tarih karşısına delilleriyle çıkarmak amaç edinilmiştir. Bu sayede gerek Türkiye Cumhuriyeti’nin dâhilinde yapılan çalışmalara katkısı olması temenni edilmekte ve gerekse öğrencilerde analiz ve sentez yapabilme becerilerine yardımcı/faydası olması düşünülmektedir.

         

         

         

        Osmanlı Dönemi’nde En Sadık Millet Olarak Bilinen Ermenilerden Asılsız İddiaların Doruk Noktası

         

        Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde Ermeni milleti ile Müslüman halklar arasında yaşanan çatışmalardan oluşan tarihsel olaylarla birlikte başlayan pek çok tartışma yukarıda değinilen nedenlerle ne yazık ki günümüze kadar taşınarak gelmiştir. Geçmişte mezalim, mukatele ve kıyım/kırım gibi adlarla anılan olayların hemen ertesinden itibaren Ermeni Sorunu uluslararası alana, hem politik hem de hukuksal olarak yansımıştır. Ermeni tezleri, tarihte ilk soykırıma uğrayan topluluğun kendileri olduğu ve Hitler’in bile soykırımı Türklerden öğrendiği iddiaları üzerine yükselmeye başlamıştır[12]. Ermenilere göre tek bir tip Türk ulusu yaratma projesinin bir sonucu olarak bilinçli bir soykırıma tabi tutulmuşlar ve bunu da birçok kişi, materyal, kitap vb. kanıtlamaktadır. Konu içerisine dâhil edilen ve sık sık gündeme getirilen önemli bir şahsiyet de Mustafa Kemal Atatürk’ün bizzat kendisi olmuştur.

         

        Atatürk’ün Ermenilere karsı politikalarında zaman zaman farklılıklar görülmüştür. Bu politikaları iki kısımda ele almak mümkündür. Bunlardan ilki; Atatürk’ün mütareke yıllarından Lozan’a kadar ki dönemde Ermenilere bakışı, bir diğeri ise Lozan Antlaşması sonrası Türkiye Cumhuriyeti yıllarında Ermenilere yaklaşımıdır. Atatürk temelde aynı olan bu farklı dönemlere ait görüşlerini, Nutuk (2007)’ta otuz dokuz yerde belgeler sunarak dile getirmiştir. Bu görüşlerinin genel olarak özetini ise yine kendisi, Söylev ve Demeçlerinde[13] “Ermeni meselesi denilen ve Ermeni milletinin menfaatinden ziyada dünya kapitalistlerinin menfaatine göre halledilmek istenen mesele, Kars Antlaşması ile en doğru surette çözülmüştür. Tekrardan eskisi gibi iki çalışkan halkın dostluğu kurulmuştur.” demek suretiyle özetlemiştir.

         

        Fakat takdir edileceği üzere Atatürk’ün ismi büyük olunca onun üzerinden yapılacak kampanya, iddia veya karalama da o kadar çok ses getirecektir. İşte bundan dolayı Atatürk hakkında peşi sıra birçok iddia ortaya atılmıştır. Onlardan biri ve belki de en önemlisi 1 Ağustos 1926 tarihinde Los Angeles’deki Examinier gazetesinde İsviçreli Hilderbant’ın Mustafa Kemal ile yapmış olduğu söylenilen röportajdır. İddia bazen de Atatürk’ün yazıyı kendisinin gönderdiği yönündedir. Yani başlangıcı bile net olmayan bir konudur. Ermenilerin bu tezine göre Atatürk, “Biz katliam yaptık, sorumlusu ise dönemin Osmanlı idaresidir.” demiştir. Hâlbuki Kantarcı’nın[14] ifade ettiği gibi bu iddia Ataöv tarafından şüpheye yer bırakılmadan çürütülmüştür. Adı geçen gazetede Atatürk’e ait bir demeç bulunmadığı gibi Hilderbant adında İsviçre resmi makamlarınca verilen bilgiye göre ne ülkelerinde ne de ABD’de böyle bir şahıs yasamıştır. 20 Mart 1982 tarihinde Boston’daki The Armenian Weekly gazetesinin başyazarı ve editörü olan James H. Tashjian, Atatürk hakkında var olduğu iddia edilen haberin yalan olduğunu yazmış fakat ne gariptir ki hemen işinden olmuştur. Atatürk’ün verdiği röportaj, belgelerce de sabit olduğu üzere 1920 yılının son günlerinde United Telegraph’a yolladığı demeçtir. 1920 yılının sonlarında o tarihlerde Ankara’da BMM Hükümeti başkanı olan Mustafa Kemal Paşa, aynı hükümetin Roma’daki temsilcisi olan Cami Bey [Baykut] aracılığı ile kendisine yöneltilen zamanın en büyük ajanslarından biri olan United Telegraph’ın on bir tane sorusunu cevaplandırmıştır. Adı geçen ajans, 1200 gazeteye haber gönderen önemli bir haber kaynağıdır. Soruların 6. ve 7.’si Ermenilerle ilgilidir. Bu sorular; “Türklerin Ermenilere katliam yaptıkları hakkındaki iddialar doğru mudur?” ve “Türkler Ermeniler tarafından katledilmiş midir?”[15] Mustafa Kemal Paşa’nın sorulara yanıtı özetle şöyledir[16]:

         

        Türkler tarafından Ermeniler aleyhine bir katliam yapıldığı hususu bir takım yalan ve uydurma rivayetlerden ibarettir. Bunların katiyen doğru olmadığına inanabilirsiniz. Bu gerçeğin belgelendirilmesi için tarafsız heyetlerin memleketimizde tam bir serbestlik içinde tahkikat yapmalarını memnunlukla kabul ederiz. Bu meseleye dair Ermenistan’daki Şark-ı Karib Amerikan Muavenet heyetleri tarafından verilen en son raporların okunmasını tavsiye ederiz.

         

        Türk ahali hakkında Ermeniler tarafından islenen zulüm ve katliam ise Ermenistan’a karsı ordularımızın harekete geçmesine sebep olmuştur. Katliam çok geniş ölçüdedir. Bunlara ait zengin belgelere sahibiz. Bunların kopyalarını size vereceğim.

         

        Atatürk’ün kendi ifadelerine delil gösterdiği belgeler arasında bulunan Lord Curzon’un Avam Kamarasında yaptığı konuşma ise 13 Mart tarihli Times Gazetesi’nde de yayımlanmıştır. Gazete haberinde yer alan belgeye göre Curzon[17]; “Bana öyle geliyor ki siz Ermenileri sekiz yaşında pek temiz ve masum bir kız gibi zannediyorsunuz. Bunda pek yanılıyorsunuz. Zira Ermeniler bilhassa son harekâtı vahşiyaneleri ile ne derecelere kadar hunhar bir millet olduklarını bizzat kendileri ispat eylemiştir.” şeklindeki görüşüyle nesnel olmayan Ermeni iddialarına karşı olduğunu bizzat kendisi dile getirmiştir.

         

        Atatürk’e yapılan bir başka itham da Divan–i Harp’e verdiği ve İttihat Terakki mensuplarını Ermenilere karsı mezalim yapmakla suçladığı öne sürülen şahitliğidir. İddiaya göre, Mustafa Kemal suçu birkaç kişiye yükleyerek 27 Şubat 1919 ve 27/28 Ocak 1920’de şahitliğini tekrarlamıştır. Bu iddia birçok Ermeni yazar tarafından da kullanılmıştır[18]. İddia edildiği gibi 27 Şubat 1919’da Divan-i Harp kurulmamıştır. Toplantı 27 Nisan 1919’da başlamış ve Atatürk burada şahitlik yapmamıştır. İkinci iddiada ise 27/28 Ocak 1920’de Atatürk birçok kişiyle beraber Ankara’dadır ve sözü edilen Divan-ı Harp ise İstanbul’da toplanmıştır[19].

         

        Mustafa Kemal’in daha sonra kurulacak mahkeme üyesi olan ve gaddarlığından dolayı “Nemrud Mustafa” adıyla anılan Süleymaniyeli Mustafa Paşa ile karıştırıldığı bir gerçektir. Ermeni yazar James H. Tashjian da yazdığı makalesinde bu iki ismin karıştırıldığını ısrarla altını çizerek belirtmiştir. Yine New York’ta oturan bir Amerikalı papaz da 1967’de Beyrut’ta yayımlanmış olan haftalık Massis dergisindeki makalesinde bu yanlışlığı ifade etmiştir[20].

         

        Bir başka itham da 8 Ekim 2000 tarihli Yeni Bin Yıl gazetesinde ortaya atılan iddiadır. Buna göre Mustafa Kemal, 24 Nisan 1920’de TBMM’de yaptığı konuşmada Jön Türk liderlerinin soykırım politikalarını kınadığını belirtmiştir. Kantarcı[21] adı geçen döneme ait meclis celselerinin tamamının incelendiğini ve iddianın bir kanıta dayanmadığını vurgulamaktadır. Üstelik Mustafa Kemal, İttihat ve Terakki düşmanlığının yapılmasını doğru bulmadığını, sadece devleti, harabeye çeviren, suiistimal sahiplerine karşı olduğunu ifade etmiştir.

         

        Yukarıdaki iddiaya benzer bir durum da 22 Kasım 2001 tarihli Avrupa Parlamentosu’nun Dış İlişkiler Komitesi’nin açıklamasıyla gündeme gelmiştir[22]. İddiada Atatürk’ün 10 Nisan 1921’de Jön Türklerin Ermenilere karşı soykırım yaptığını söylemesidir. Fakat o tarihte 13 oturum olmasına rağmen Atatürk’ün hiç birinde konuşma yapmaması bu iddiayı doğrudan hayal ürünü kılmaktadır. Akçam da bu iddialara katılmakla beraber ilaveten söyle demektedir[23];

         

        Mustafa Kemal’in Ermeni Sorunu’na ilişkin tek bir tavrı yoktur ve bundan söz etmek imkânsızdır. Dönemin kullanılan deyimiyle olayın bir “kıtal” olduğu ve hükümeti ele geçirmiş küçük bir komite tarafından örgütlenmiş olduğu konusundaki tutumu açıktır. Kırım suçlularının yargılanması meselesi ise kendi deyimiyle bir teferruattır. Ona göre en önemli sorun Ermenilerin Doğu Anadolu’yu da içine alarak bir devlet kurma çabalarıdır. Bunun mutlaka engellenmesi gerekmektedir. Fakat Anadolu hareketi Ermenilere yönelik kırımın suçunu da yine sırtında taşımaktadır.

         

        Akçam[24] bu açıklamalarına rağmen yine de tezada düşme pahasına Atatürk’ün General Harbord’la görüşürken 800 bin Ermeni’nin öldürülmesini kabul ettiğini söyler. Hâlbuki Atatürk telaffuz edilen rakamı 13 Mayıs 1919’da Dâhiliye Nazırı Cemal Bey tarafından Galata’da bir Fransız gazetesine verilen demeçte geçtiğini, bundan ötürü de Dâhiliye Nazırı’nı  hain ilan ettiğini İrade-i Millîye gazetesindeki söyleşisinde beyan etmiştir. Atatürk’ün adı geçen görüşmede söylediği söz “Türkler kendi ahalisinden 800 bin kişinin katliamından sorumlu tutuluyor” ifadesi nasıl olurda Atatürk’ün itiraf ettiği anlamına gelir? Atatürk, İrade-i Millîye gazetesinde konuya ilişkin su cümleleri sarf etmiştir[25]:

         

        Cemal Bey, masum Türk milletine çirkin bir iftira lekesi sürmüştür. Erivan’dan tehcir ve doğu illerinin enkaz ve harabesi altında Ermeni mezalimi ihanetinin kurbanları olan yüz binlerce Müslüman kardeşimizin iskeletleri ortadayken, Osmanlı Devleti’nin bir Bakanı, sıfatı ve yetkisiyle Fransızca yayımlanan bir gazeteye tamamı kayd ile 800 bin Ermeni’nin katledildiğini açıklayan bu akılsız, vicdansız Bakan, bu sözleri ile Paris’te çalışan Büyük Ermenistan kurma hayaline hizmet etmiş ve hiç kuskusuz bu hizmet ile ödülsüz kalmamıştır.

         

        Üstelik Atatürk hakkında ithamlarına devam eden Akçam’ın yine İsviçreli gazeteci Hilderbant’ı kaynak göstererek bu konulara kitabında yer vermesi kendisinin bilimsel çerçevenin dışına çıktığına bir işarettir[26]. Süslü, İstanbul’daki Ermeni Patrikhanesinin Kemalist Mezalim adıyla yayımladığı kitapta Atatürk’e dair şu iddiaların bulunduğunu aktarmaktadır[27]:

         

        1915–1916 yıllarında Ermenilerin katliamında önemli bir yeri olan bölge siyasetçileri yavaş yavaş iktidara geldiler. Ankara, Mustafa Kemal Paşa’nın reisi olduğu Millî Müdafaa grubunun eline geçti. Bütün Hristiyanların öldürülmesini hedef alan müthiş olayların Kemalist Türkiye’de sürdürülmesi, Türkiye’yi gerçekten Türkleştirme programının bir parçası olarak teşkil etmektedir.

         

        Bu iddialara göre Mustafa Kemal ve hükümeti yalnızca Ermenileri değil bünyesindeki tüm Hristiyanları da yok etmekle suçlanmaktadır. Anlaşılacağı gibi bu iddia amacını fazlasıyla aşmıştır. Ayrıca mesnetsiz olduğu da aşikârdır. Lakin Etyen Mahçupyan’ın Sefa Kaplan’a verdiği bir demecinde[28], “Osmanlılar tarafından Ermenilere yapılan, tıpkı Rumlara yapıldığı gibi bir temizlik hareketi” demesi, bu karalamanın halen sürdürüldüğünü göstermektedir.

         

        Atatürk’e yöneltilen bir başka iftira ise basit bir montaj üzerine kuruludur. Ömer Koç’un koleksiyonunda yer alan eski bir portrede Atatürk, esi Latife Hanım’a imzaladığı fotoğrafta parmağındaki alyansı göstere(bil)ecek biçimde poz vermiştir. Köşkte çekilen bu fotoğrafta Atatürk’ün yanında üç tane de küçük köpek yavrusu yer almaktadır[29]. Fakat bu fotoğrafı tahrif eden Ermeni diasporası, köpeklerin yerine bağırsakları dışarı çıkartılmış bir Ermeni çocuk cesedi yerleştirmiştir. Ataöv, Los Angelas California Üniversitesinde gördüğü bu fotoğrafı yaptığı çalışmalarla çürütmeyi başarmıştır.

         

        Başarısızlığı hazmedemeyen ve tatmin edilmemiş duygular ile hareket eden Ermeni terör grupları bu kez de intikam hedeflerini ortaya koymaya başlamışlardır. Bu çerçevede Ermeni terörü, tehciri bahane ederek büyük bir operasyon başlatmıştır. NEMESİS adı verilen bu harekât tehcirin intikamı olarak sunulmuştur. NEMESİS’in çalışmaları 1919 yılında İstanbul ve Erivan’da başlatılmış ve suikast düzenlenecek olan önemli şahsiyetler belirlenmiştir. Talat ve Cemal Paşalarında aralarında bulunduğu hedef kişilerin hemen hemen hepsi öldürülmüştür. Atatürk bunun bir istisnasıdır. Ona karşı da ilki Manok Manokyan tarafından 5 Mayıs 1925 tarihinde ve Mercan Altunyan tarafından ise 14 Eylül 1927 tarihinde olmak üzere iki kez suikast girişimi olmuştur. Bundan sonra da yapılan dokuz suikast girişiminden beşinin arkasında yine Ermeni gizli örgütleri vardır. Bilindiği üzere tamamı başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Fakat bu sonuca varılmasında Atatürk’ün Birinci Dünya Savaşı sonrası yurt dışına çıkmaması da göz önünde bulundurulmalıdır[30].

         

        Kendisi yurt dışına çıkmamıştır ama kendisini ziyarete gelen oldukça fazla devlet ve bilim adamı olmuştur. Mavi Kitap’ın yazarlarından Toynbee de bunlardan biridir. Kendisi Türkiye’ye geldiği dönemlerde toplamda üç kez olmak üzere (1921, 1923 ve 1929) Mustafa Kemal Atatürk ile görüşmüştür[31]. Toynbee’nin görüşme içeriğini yansıtmama durumu Atatürk’e karşı düzenlenen karalama kampanyasına katkıda bulunmamış olması, Atatürk’e atfedilen iddiaların bir kez daha gerçekleri yansıtmadığına da bir kanıt oluşturmaktadır.

         

         

         

        Sonuç ve Öneriler

         

        Yukarıda yer alan bilgilere göre Atatürk’ün Ermenilere karşı herhangi bir ön yargı içinde bulunmadığı/bulunmayacağı ortadır. Nitekim Atatürk’ün imzasının da bir Ermeni yurttaşı olan Prof. Hagop Vahram [Çerçiyan] tarafından çizildiği de söylenenler arasındadır. Yine Ulu’nun da belirttiği üzere[32] Atatürk’ün talimatı ile Türk Dil Kurumu’na Ermeni asıllı Agop Martayan [Dilaçar] uzman olarak yurt dışından getirilerek görevlendirilmiştir. Bu atama ile –geçmişte olduğu gibi- Ermenilere ikinci sınıf bir vatandaş muamelesi yapılmadığı anlatılmaya çalışılmıştır.

         

        Bilindiği üzere Ermeniler, kendilerini Ortodoks Patrik’e karşı arkalayan Fatih Sultan Mehmet’ten itibaren, dinî bağımsızlık elde ederek Müslüman Türkler ile 19. yüzyılın üçüncü çeyreğine kadar dostluk, huzur ve güvene dayalı, hem de ticareti yönlendiren bir güçlü topluluk olarak yaşadılar. Onların Türklerle birlikte yaptığı besteleri, mimarideki ustalıkları, ecza ve hekimlik hizmetleri de unutulmamıştır aksi durumda unutmak haksızlık olur. Tural’ın da aktardığı gibi[33], Artin Penik isimli Ermeni vatandaşının çirkin Ermeniciliği kınamak, Atatürk’e ve Türk halkına saygısını göstermek için, İstanbul’da kendisini yaktığını; % 80 yanıklar içindeyken bile hastane de Türk düşmanlığı yapan soydaşlarını lanetlediğini hatırlayanlar, dost Ermeni kavramını da unutamazlar.

         

        Atatürkçü düşünce, halkın refah ve mutluluğuna, millî birliğe, insan haklarına ve hürriyetine dayalı demokratik düzenin kurulmasına yol göstermiştir. Atatürk inkılâpları da çağdaş uygarlık yolundaki engelleri sırasıyla ortadan kaldırmıştır. Yapılan inkılâplar, başkalarının hak ve hürriyetlerine saygılı bir ortam oluşturmuştur. Buna ilaveten Atatürk halkçılığı da Türkiye Cumhuriyeti kanunları ve kurumları karşısında herkesin eşitliğini benimsemiştir.  Dayanak Atatürkçü düşünce ve inkılâplar olduğu için Ermenilerin Türkiye içindeki konumları da yaşanan olumsuzluklara rağmen oldukça iyidir. İşte dost Ermeni kavramının unutulmadığına ve rahat pozisyonlarına en büyük tanık olarak, bugünkü Türkiye’de Marmara ve Jamanak adlı günlük, Agos adlı haftalık yayın organlarına sahip olan ve büyük çoğunluğu İstanbul’da yaşayan 60 bin Ermeni’nin varlığını örnek olarak göstermek kâfidir. Bundan başka Türkiye’de dinî ayinlerini rahatça yapabilmeleri için faal halde 42 Ermeni kilisesi vardır. Ayrıca Türkiye Ermenilerinin beşi lise düzeyinde olmakla beraber 17 okulu mevcuttur. Bu okullarda üç bin öğrenci öğrenim görmektedir. Yabancı dille eğitim yapan özel okullarda ise altı bine yakın Ermeni öğrenci okumaktadır[34].

         

        Söz konusu barışçıl ortamdan ve demokratik düzenden de anlaşıldığı üzere tıpkı Beydilli’nin dile getirdiği gibi[35], Ermeni Sorunu’nun her iki taraf için insan kaybına yol açtığı bir gerçektir. Bunu, imparatorluğun yıkılış anındaki bir savaşta meydana gelen bir mukatele veya bir iç savaş olarak kabul etmek gerekir. Birinci Dünya Savası sırasında Ermenilerin başına gelen, 1877–1878 ve 1912–1913 savaşlarında Doğu Anadolu’da Balkanlar’da ve Rumeli’de Müslümanların başına gelenlerden pek de farklı değildir. Bundan dolayı bir devleti ve sıra dışı biri(leri)ni karalamak barış adına doğru bir hareket değildir.

         

        Belki de bu konu üzerine en güzel sonuç cümlesini Maraşlıyan’ın çalışmasından çıkan ana fikir ifade etmektedir[36]. Kitaba göre, “Acı olan, aslında yaşanan trajedinin bir yerde hazırlayıcı olanları ve aynı coğrafyanın insanlarını birbirine düşürenlere söz hakkı bırakmaktır.” Asıl düşündürücü olan da budur.

         

        Konuya dair öneriler/tavsiyeler için ise şu şekilde bir yol haritası oluşturulabilir: Ermenistan ve haricindeki ülkelerde, 1915 olaylarına demokrasi kültürü açısından olumlu yaklaşılmadığı anlaşılmıştır. Şayet, yakın zaman olaylarını öğretmenin ana amaçlarından biri öğrencilerin bugüne nasıl geldiğini anla(t)maksa tartışmalı ve/veya hassas konuları ele almak kaçınılmazdır. Asıl soru bunları öğretmenin gerekli olup olmadığı değil, ne şekilde öğretilmesi gerektiğidir. Tarihçinin ulaşabildiği bilgiler, her haliyle tam olmaktan uzak olduğu için, farklı yorumlara elverişli bir ortam oluşturur. Öğrencilerin bunu aşmasını sağlamak da eğitimin amaçlarındandır. Bu bağlamda Stradling’in belirttiği gibi[37], uzaklaştırma ve dengeleme stratejilerinden, empati stratejilerinden ya da anı incelemeleri ve sözlü tarih çalışmalarının destekleyici olduğu araştırma stratejilerinden yararlanılabilir.

         

        Hassas/tartışmalı konular içerisinde yer alan Ermeni Sorunu, ister taraf olan ülkelerde isterse diğer ülkelerde öğretilmeye/verilmeye çalışılsın ilk etapta gerçekleri, yöntem ve kaynaklarla ilgili ortaya çıkan endişeleri belirlemek ve tartışmak gerekmelidir. Bu amaçla da öncelikle öğretmene rehberlik yapılması düşünülmelidir. Konuya çok fazla odaklanmadan çok fazla şey öğretilmeye çalışılması bir hata olur. Bu hata beraberinde konu içeriğini ortadan kaldırmayı getirir. Şayet Ermeni Sorunu, programda verilecekse konuya delillerini ekleyerek açıklık getirmenin – aynı fikirde olunmasa da- bir sorumluluk olduğu bilinmelidir[38]. Tarihsel içerik açısından düşünüldüğünde, tarih çalışırken soykırım konusuna veya soykırımın olup olmadığına yer verilmesi öğrencilerin dönemi etkileyen politik, sosyal ve ekonomik faktörleri görmeleri açısından önem arz eder. Bununla birlikte öğretmenlerin öğrencilere, eleştirel okumalarının yanı sıra karmaşık tarihi olaylara basit yorumlar yapmamaları gerektiğini öğretmeleri de gerekmektedir/gerekecektir.

         

         


        


        

        [i] Yılmaz Akbulut, Ermeniler ve Bingöl’de Ermeni Tehcirleri, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1988, s. 2–4 ve 54–55.


        

        [2] Helmuth Von Moltke, Türkiye Mektupları, (Hayrullah Örs, Çev.), 2. Baskı, Remzi Yayınevi, İstanbul, 1995, s. 43.


        

        [3] Geniş bilgi için bkz: Azmi Süslü, Ermeniler ve 1915 Tehcir Olayı, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Yayınları, Van, 1990, s. 56- 59. Ayrıca 1890 yılı Erzurum İsyanının ardından, Kürt Musa Bey hadisesi, 1892–1893 Merzifon, Kayseri ve Yozgat hadiseleri, 1894 Maraş-Zeytun İsyanı, 1894 I. Sason İsyanı gibi ses getiren eylemler gerçekleşmiştir. Hatta çıkan olaylar, Trabzon, Gümüşhane, Bayburt, Erzurum, Hınıs, Harput,Diyarbakır, Muş, Sivas, Antep ve Maraş’a kadar yayılmıştır. Bunlara ilaveten Osmanlı Bankası olayı ve 1896 yılında I. Van İsyanı ve sonrasında 1904’de II. Sason İsyanı dönemin önemli hadiseleridir. Bu bilgiler için bkz: K. W. Mayewski, Yabancı Gözüyle Ermeni Meselesi, (M. Sadık, Çev.), APK Daire Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2001, s. 13; Remzi Kılıç, “Yakın Dönem Türk-Ermeni İlişkileri Üzerine”, Türk Yurdu, Sayı: 236, 2007, s. 43; Ergün Aybars, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi I, 3. Baskı, Dokuz Eylül Üniversitesi Döner Sermaye İşletmesi Yayınları, Ankara, 1994, s. 84; Yavuz Ercan, Osmanlı İmparatorluğu’nda Bazı Sorunlar ve Günümüze Yansımaları, Milli Eğitim Basımevi. Ankara, 2002, s. 61; Hüseyin Çelik, Türkiye’nin Ermeni Sorunu (Yüzleşme/ Çözüm), BDS Yayınları, tarihsiz; Hikmet Öksüz, “Propagandadan Gerçeğe Davet: Ermeni Meselesi”,Türk Yurdu, Sayı: 236, 2007, s. 35–36; De Maleville, Georges, Fransız Avukatın Ermeni Tezleri Karşısında Türkiye Savunması: 1915 Osmanlı-Rus Ermeni Trajedisi, (N. Bakkaloğlu, Çev.), Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul, 1998 (Eserin aslının basım tarihi 1988).


        

        [4] H. A. Özlü, “Sözde Ermeni Sorunu”, 6 Haziran 2005, http://tarihci.8m.net/erml.html.


        

        [5] Ahmet Uçar, “Şu Fransız’ın Ermeni’ye Ettiği”, Tarih ve Düşünce, Sayı: 19, 2001, s. 14. Daha geniş bilgi ve örnekler için bkz: Selahattin.Sert, Fransızların Ermenileri Yok Etme Planı: Kilikya (1918–1922) Haçin Ölüm Kampı.: Kum Saati Yayınları, İstanbul, 2005, s. 98-107, 537-548.


        

        [6]Kamuran Gürün, Ermeni Dosyası, 5. Baskı, Rüstem Yayınevi, 2001, s. 275- 282.


        

        [7] Yusuf Halaçoğlu, Ermeni Tehciri, 7. Baskı, Babıâli Kültür Yayıncılığı, İstanbul, 2005, s. 87 vs.


        

        [8] Geniş bilgi için bkz: Annette Wieviorka, Kızıma Soykırımı Anlatıyorum, (İ. Gürbüz, Çev.), Güncel Yayıncılık. İstanbul, 1999.


        

        [9] Halaçoğlu, a.g.e. s. 78–81. Atilla Köymen, Ermeni Soykırımı İddiaları ve Arşivlerdeki Gerçekler, İyigün Matbaası, Ankara, 1990, s. 4- 6.


        

        [10] Yaşar Kop, “İlköğretim 8. Sınıf Öğrencilerinin Ermeni Sorunu İle İlgili Görüşleri ve Bilgi Düzeyleri Üzerine Karşılaştırmalı Bir Araştırma: İstanbul ve Kars Örnekleri”, Marmara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, İstanbul, 2009, (Yayımlanmamış Doktora Tezi).


        

        [11] “Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi 21. Yüzyıl Avrupa'sında Tarih Öğretimi İle İlgili Rec (2001) 15 No'lu Tavsiye Kararı” 14 Nisan2009,

        http://www.meb.gov.tr/duyurular/duyurular/AvrupaKonseyiUyeDevletYurttaslikEgitimi/BakanlarKonseyiTarihOgretimi.htm


        

        [12] Erol Göka, “Ermeni Diosparasının Psikolojisi”,  Ermeni Araştırmaları 1. Türkiye Kongresi Bildirileri III. ASAM-EREN Yayınları, Ankara, 2003, s. 39.


        

        [13] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri (ASD) I, T.İ.T.E. Yayınları, Ankara, 1961. s. 233.


        

        [14] Şenol Kantarcı, “Atatürk’e Atfedilen Ermeni İddiaları”, [Özel Sayı], Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim, Tarihten Bir Kesit. Sayı: 38, 2003. s. 102.


        

        [15] Nejat Göyünç, Osmanlı İdaresinde Ermeniler, Gültepe Yayınları, İstanbul, 1983. s. 7–10.


        

        [16] Mehmet Saray, Ermenistan ve Türk-Ermeni İlişkileri. Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2005. s. 194–197; Nejat Göyünç, “Ermeni Tehciri ve Soykırım İddiaları”, Yeni Türkiye Ermeni Sorunu Özel Sayısı I, Sayı: 37, 2001, s. 293–294.


        

        [17] Sait Aşgın, “Sözde Ermeni Soykırımı İddiaları ve Tarihsel Gerçekler”, Ermeni Araştırmaları 1. Türkiye Kongresi Bildirileri III, ASAM-EREN Yayınları, Ankara, 2003, s. 347.


        

        [18] Kantarcı, a.g.m. s. 101–102; Azmi Süslü,  “Atatürk ve Ermeniler”, Ermeni Özel Sayısı 2, Sayı: 38. 2001, s. 744–745.


        

        [19] Süslü, Ermeniler ve 1915 Tehcir Olayı, s. 156.


        

        [20] Süslü, a.g.e. aynı yer.


        

        [21] Kantarcı, a.g.m. s. 103.


        

        [22] Kantarcı, a.g.m. s. 104.


        

        [23] Taner Akçam, İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu: İttihat ve Terakki’den Kurtuluş Savaşı’na, İmge Kitabevi, Ankara, 1999, s. 535–536


        

        [24] Akçam, a.g.e. s. 536.


        

        [25] 2 Ekim 1919 tarihli İrade-i Millîye gazetesinden nakleden Hulki Cevizoğlu, İşgal ve Direniş Belgelerle 1919, Ceviz Kabuğu Yayınları, Ankara, 2008. s. 25–26.


        

        [26] Akçam, a.g.e. s. 537.


        

        [27] Süslü, a.g.e. 153–156.


        

        [28] Sefa Kaplan, 1915’te Ne Oldu?, Hürriyet Yayınları, İstanbul, 2005. s. 106.


        

        [29] Radikal Gazetesi 6 Mart 2005.


        

        [30] Bilal Şimşir, Ermeni Meselesi (1774–2005), Bilgi Yayınları, İstanbul, 2005; Şenol Kantarcı, Kamer Kasım, İbrahim Kaya ve Sedat Laçiner, Ermeni Sorunu El Kitabı, Ankara Üniversitesi Basımevi,  Ankara, 2002, s. 82–83; Cafer Ulu, Mustafa Kemal Atatürk’ün Fikir ve Görüşleriyle Ermeniler”,Ermeni Araştırmaları 1. Türkiye Kongresi Bildirileri I, ASAM-EREN Yayınları, Ankara, 2003a,s. 615–621.


        

        [31] Hikmet Özdemir, “Arnold Toynbee’nin Ermeni Sorununa Bakışı”, 9 Mayıs 2006, http://www.ttk.gov.tr.


        

        [32] Cafer Ulu, “Atatürk Milliyetçiliği ve Ermeniler”, Fatih Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Dergisi, Sayı: 4, 2003b,  s. 69.


        

        


Türk Yurdu Nisan 2011
Türk Yurdu Nisan 2011
Nisan 2011 - Yıl 100 - Sayı 284

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele