Bir Devlet Kıssası

Nisan 2014 - Yıl 103 - Sayı 320

        Devlet felsefeleri üzerine yazılan eserler, geniş hacimli olmaları sebebiyle konuya doğrudan ilgi duymayan okurlar tarafından fazla tercih edilmezler. Bazen de devlet yönetiminde önemli görevleri bizzat yürütüyor olsalar bile ya gerekli görmezler  -tabii izahı zor bir durum- ya da yüzlerce sayfayı bulan bu eserleri okumayı göze alamazlar. Hâl böyle olunca da geriye: “Bizler, asırları kuşatan köklü bir devlet geleneğine sahibiz” gibi doğru ama içi, acilen doldurulmaya muhtaç nutuklar kalır.

         

        Mademki bu kadar eski, bu kadar köklü bir devlet geleneğine sahibiz; itirazımız yok da tarihi maceramızda, kurduğumuz her devleti buhranlara sürükleyen hatta çökerten yanlışlarımız neden hep aynıdır? Neden benzer oyunlar ve zaaflarla mağlûbiyetler yaşarız? Tekrarlanmaktan bıkkınlık veren senaryolara, bizim aktörlerimiz neden müdahale etme gereği, cesareti ve erdemini gösteremezler?

         

        Bu sorulara verilebilecek özellikle iki cevaba pek çoğumuz aşinadır: Eğer muhatabımızı kendimize, fikriyatımıza yakın buluyorsak: “O, büyük oyuncudur, bir bildiği muhakkak vardır.” Yani “o”, kimse; mucizelerini en sona saklayan kahraman gözüyle bakma kolaycılığı veya “mankurtluğu”...  Sevmediğimiz veya işimiz düşmüş de yapmamış, dünyalık hesaplarımızda isteklerimize olumlu cevapvermemiş biriyse de hainliğe uzanan ithamlar, ifrat-tefrit arasında gidip gelen abartılı med-cezirler…

         

        Bir başka cevaplama usulü daha vardır ki, buna da yabancı sayılmayız: “Bu işler öyle çocuk oyuncağı değil, dünyanın içinde bulunduğu şartlar malum... Son zamanların yaygın tabiriyle “konjonktür!” Kelimeyi, yabancı olduğu için midir, âdeta “tehlikelidir, ateşle yaklaşmayınız!” veya “öcü!” gibi algılamamız istenir. Mademki “konjonktür”, neden hep biz korkarız bu gulyabaniden? Şartlar ortaksa sonuca yansımaları az çok birbirine benzeyeceğinden; aleyhimize olabileceğini düşündüğümüz durumlardan müttefik bildiklerimiz de zarar göreceklerdir; o halde, “el ile gelen düğün bayram” deyip geçiversek…

         

        Birileri: “-Aman dikkat, konjonktür müsait değil!” derken; gönlümüzden hep “feleğin çarkına çomak sokuvermek” geçmez mi? “-İyi, ama” diye söze başlayacaklara ise Azerbaycan Türklerinin şu çok güzel, düşündürücü atasözü ile cevap vermek keyifli olmaz mı?

         

        “İte sorirler:

         -Neye ürirsen? Diyir: Gorhidirem…

        -Bes, guyrugun neye titrir?

        Diyir: Özüm de gorhir de”. 

        Görüldüğü gibi “devlet” bahsi açılınca sorular ve cevaplar birbirini kovalamaya, felsefe kazanı kaynamağa başlamakta… Ancak konuyu kıssaların dünyasına taşıyıp da ete kemiğe büründürdük mü işler hem kolaylaşır hem de alınmaca-darılmaca olmadan meramı anlatmak mümkün hale gelir.

         

        Bunların başında neredeyse “tek hikâyede devlet yönetimi” diyebileceğimiz bir destanımız vardır. Olay içinde çocuk kahramanların bulunmasından mıdır, bilinmez, daha çok çocuk hikâyesi sınıfına sokulur ve sonraki yaşlarda/asıl lâzım olduğu zaman fazla dikkate alınmaz ya da ilgi görmez, okunmaz. Ancak Rahmetli Muharrem Ergin Bey’in ‘Ön Söz’ünde ifade ettiği ilk cümleler pek çoğumuzun hafızasındadır: “Türk edebiyatı tarihinin en büyük âlimi Prof. Fuat Köprülü’nün, derslerinde söylediği bir söz vardır: Bütün Türk edebiyatını terazinin bir gözüne, Dede Korkut’u öbür gözüne koysanız, Dede Korkut ağır basar.” Eğer bu kadar iddialı bir sözün sahibini birazcık tanıyorsak en azından merak edip destanlarda var olan esrarlı dünyanın kapısından girivermeyi arzu ederiz. Gerçekten de ilk kıssadan itibaren anlarız ki, öyle çocuk işi değildir anlatılanlar… Tamam, onlar da okusun ama asıl büyükler, hem de “adam akıllı büyükler” gitmeli hanlar hanının davetine… Herkese yer vardır orada… Beyler, çadırlara; halk meydanlara, yeme, içme, eğlenceye… Kıssa mâlum…

         

        “Hanlar hanı Han Bayındır yılda bir kez Oğuz beylerine ziyafet verirmiş. O yıl, üç otağ diktirerek, oğlu olanı ak, kızı olanı kızıl, oğlu kızı olmayanı da kara otağa yerleştirin, altına kara keçe döşeyin, önüne kara koyun yahnisi verin, buyurmuştur. Davete katılan Dirse Han kara otağa kondurulunca, alınır ve kırk yiğidiyle geri dönerek hanımına çıkışır. Eşinin tavsiyesi üzerine büyük bir ziyafet verip açları doyurur, çıplakları giydirir, borçluyu borcundan kurtarırlar. Dilek dilerler ve Allah da bir ağzı dualının duasıyla bir oğlan çocuğu bahşeder.

         

        Oğlan büyümüş, on beş yaşına gelmiştir. Henüz adsızdır. Bayındır Han’ın azgın boğasını Ak Meydanda alt edince; Dede Korkut çağrılır ve oğlana Boğaç adını verir. Dirse Han’dan oğluna beylik ve taht vermesini ister.

         

        Tahta çıkan Boğaç Han, babasının kırk yiğidini tanımaz olur. Her işi kendi kırk yiğidi ile yapmaya başlar. Bu durum kıskançlıklara yol açar ve babasının yoldaşları onu gözden düşürebilmek için iki koldan fitne başlatırlar. “Töreyi ayaklar altına alan davranışlar” yaptığı dedikodusuna, Dirse Han’ı inandırır ve bir av sırasında oğlunu okla vurdururlar.

         

        Boğaç’ı, ağır yaralı halde Boz Atlı Hızır bulur, yarayı üç defa sıvazladıktan sonra merhem tarif edip gider.

         

        Av dönüşü oğlunu babasının yanında göremeyen Dirse Han’ın hatunu, annelik içgüdüsüyle kırk ince kızı da yanına alarak aramaya çıkar. Oğlunu yaralı halde bulur; Hızır’ın söylediği ilacı da yaparak hekimlere emanet eder.

         

        Boğaç Han kırk günde iyileşmiştir. Durumu öğrenen kırk namert, bu defa da yaptıkları ortaya çıkacak korkusuyla Dirse Han’ı kâfir illerine kaçırırlar. Annesinin haber vermesiyle kırk yiğidini yanına alan Boğaç, namertlerin peşine düşer ve babasını kurtarır.

         

        Bayındır Han ona beylik ve taht verir. Dede Korkut gelerek yaşananları destanlaştırır; dünya ve ahirete yönelik güzel dileklerle dualar eder…”

         

        Kısa özetten de anlaşılacağı üzere destanda yer alan çocuk bahsi bile çocuklara yönelik dünyanın çok ötesindedir. Hele çocuk eserlerinde olması gereken çocuksuluğu bulmak biraz zordur.

         

        Hikâyenin her halkasında, devlet yönetimiyle alâkalı muhakkak olması gereken kurallar dikkatlere sunulur. Üstelik yaşanmakta olan bir hayat içinden…

         

        Devleti yöneten en üst düzeydeki irade (hanlar hanı, devlet başkanı), yılın değişik zamanlarında verdiği ziyafetlerde halkı ve yöneticilerini bir araya getirir; bir yandan yöneten-halk yakınlaşmasını, kaynaşmasını sağlarken, diğer yandan açlar doyurulur, çıplaklar donatılır, borçlular borcundan kurtarılır; zengini, fakiriyle gönüllerin buluşması gerçekleştirilir. Böylece, kıskançlıklarla fırsat kollayan değil, dayanışmanın, paylaşmanın ve sevginin hâkim olduğu bir toplumsal yapı kurulur. 

         

        Hanlar hanının yılda bir kez bütün Oğuz beylerine verdiği ziyafet ise yine çok önemli mesajlar içerir. Geçmiş bir yılın muhasebesi, geleceğe yönelik planlar, projelerin görüşülmesi, tartışılması; devlet başkanının, beylerinden (partilerin genel başkanları, yöneticileri, önderleri) istekleri, değişik sembollerle belirtilir. Kara otağa yerleştirilmesine alınan Dirse Han’a her ne kadar: “...Oğlu kızı olmayana Allah Teala beddua etmiştir, biz de beddua ederiz…” denilse de Bayındır Han’ın, verenin de alanın da “kim” olduğunu bilmemesi düşünülemez. Ancak burada sadece yönetenleri ilgilendiren, dikkat çekici bir zorlama vardır. Onlar (devleti üst düzeyde yönetenler), muhakkak çoluklu-çocuklu olmalılar. Çocuk yetiştirmek elbette kolay değil, madden ve manen fedakârlık gerektirmekte… Masraf, uykusuz geceler, sorumluluk, varlığı mutluluk, kaybı en büyük acı; devletin sosyal nizamını tesis açısından bakıldığında ise gelecek, siyasî, askerî, iktisadî güç demektir… Olmayanların bunu anlaması, kadir kıymet bilip ona göre davranması kolay değildir. Koca Halife boşuna mı bir gün evvel verdiği valilik mührünü, tek sebeple geri almıştır…

         

        -“Yâ Ömer, sen çocuklarını hep böyle sever misin? Ben bir kez bile çocuklarımdan birini kucağıma alıp sevmedim” diyen çiçeği burnunda valisine, Hz. Ömer’in cevabı tokat gibidir:

         

        -“Ver o mührü, kendi çocuklarını sevmeyen, yönettiği insanları da sevmez.”

         

        Olmayanlar için iki yol işaret edilir. İlki tıbbın imkânları zorlanacak. Olayların akışından ve Dirse Han’ın sözlerinden, bu alanda bazı önemli bilgilere sahip olunduğunu sezmekteyiz. Hanımıyla dertleşirken: “Senden midir, benden midir?” diye soruşu, kalp kırma endişesinden öte bir bilginin yansımasıdır. Yaralanan Boğaç’ı, Hızır’ın tarif ettiği merhemi yapıp hekimlere emanet etmeleri de yine zamanın ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir tıbbın varlığını gösterir.

         

        İkincisi manevi sebeplere sarılmak şeklinde karşımıza çıkar ki, bir ağzı dualının duasıyla Allah’ın lütfedeceği umulur. Yoksulun, borçlunun, yolcuların, hastaların çocukların dualarının reddedilmeyeceği inancıyla düzenlenen ziyafetlerle; dilekler gerçekleşmese dahi toplum hayatına bir sıcaklık, dayanışma ve canlılık taşınır.

         

        Destanda, beyliğin, hanlığın yani yöneticiliğin isteğe bağlı bir tercih olmadığını, liyakat şartının öne çıkarıldığını da anlamakta fazla zorlanmayız. 

         

        Korkut Ata, gösterdiği kahramanlık sonucu ad verdiği Boğaç’a, babasından beylik isterken, devlet yönetiminde görev üstlenecek kişilerde muhakkak bulunması gereken çok önemli iki temel vasfa dikkat çeker:

         

        “Hey Dirse Han beylik ver bu oğlana

        Taht ver erdemlidir…” 

        Boynu uzun büyük cins at ver bu oğlana

        Biner olsun hünerlidir”

         

        Erdem, içinde; bilgi, adalet, cesaret, doğruluk, sevgi, hoşgörü, güzel ahlâk gibi zengin anlamlar taşıyan bir kavramdır. Yönetenler ve aydınlar önce erdemli olmalı, sonra hünerli…

         

        Hüner, yetenek, kabiliyet demektir ve yaratılıştan (genetik/kalıtsal) gelmelidir. Sonradan kazanılması çok zordur. Yönetim bilgisi, tecrübe ve çok çalışmakla biraz geliştirilebilir; ama arzu edilen başarıya erişilmez. Halk arasında sıkça kullanılan: “Üç kazı güdemez!” tâbiri, yabana atılır bir söz değildir ve doğrudan fıtrî cevherin önemine dikkat çekilir. 

         

        Erdem ve hünerle donanmış biri için ilk bakışta; “artık tamamdır, iyi bir yönetici olur” demek mümkündür. Ama Boğaç Han’ın tahta oturmasından sonra ortaya çıkan fitneden anlıyoruz ki, bu iki özellik de yeterli olmamakta… Boğaç’ın, kurduğu yönetimde babasının kırk yoldaşına yer vermeyişiyle başlayan fesat tufanı, onu ölümün kıyısına kadar götürecektir. Fitnenin kaynağı durumundaki kırk namert, yeni yönetime kadar gayet güvenilir, Dirse Han’ın savaşlara birlikte katıldığı, sırdaşı, yoldaşı kırk yiğidinden başkası değildir. Aynı kişiler önce kırk yiğit, sonra kırk namert nasıl olur? İzahı zor gibi gelebilir. Hâlbuki tarihimiz boyunca benzer hadiseler hep yaşanmış, aynı hatalar yapıldıkça da sonucu mukadder hale gelmiştir. “Devlette devamlılık esastır” gibi önemli bir düstur lâfta kalmış; yönetim erkini ellerine geçirenler, devleti o zamana kadar idare eden görevliler yerine, kendi adamlarını iş başına getirerek; yönetimde bir boşluğun (vefasızlık, umursanmama, ötekileşme, dışlanma) oluşmasına zemin hazırlamışlardır. Kötü niyetten çok tecrübesizliğin (bazen de hırsların) bir sonucu olarak ortaya çıkan bu tarz boşlukları da ne yazık ki, genellikle fitne, fesat, kargaşa doldurmuştur.

         

        Kışkırtıcılığa soyunan kişilerin, baba-oğlu (dualarla elde edilebilmiş, üzerine titrenen can- pareyi) birbirine düşürürken kullandıkları usul de gayet manidardır: Törenin ayaklar altına alınması!..

         

        İkiye ayrılıp önce yirmisi huzuruna çıkar ve: “Görüyor musun Dirse Han neler oldu, murada maksuda ermesin, senin oğlun kötü çıktı, hayırsız çıktı, kırk yiğidini yanına aldı, kudretli Oğuz’un üstüne yürüyüş etti, nerede güzel ortaya çıktı ise çekip aldı, ak sakallı ihtiyarın ağzına sövdü, ak pürçekli kadının sütünü çekti…” derken diğer yirmisi de yine benzer saygısızlık töre ihlali iftiralarıyla Dirse Han’ı kandırmayı başarırlar. Çünkü bu iddialar, bir bey, bir han için affı mümkün olmayan töre ihlalleridir. O affetse; “…Akan duru sulardan haber geçer, çapraz yatan Ala Dağdan haber aşar, hanlar hanı Bayındır’a haber varır…”  Ve bu defa da devleti ayakta tutmanın bir başka vazgeçilmez ayağı “istihbarat” devreye girer; hem oğlan hem babası suçlu duruma düşer. Bu öyle bir itibar kaybına yol açar ki, “yaşamaktan, ölmek daha iyidir.” Hanlar Hanı Bayındır’ın töreyi hiçe sayanlara kayıtsız kalması ise beklenemez. Çünkü o, devletin manevî şahsını temsil eden, âdil, muktedir devlet başkanıdır. Bey oğluymuş, beymiş, ayrımı yapmadan işlenen suça cezasını vermek, adaletin gereğidir. Zafiyet gösterme, geciktirme lüksü yoktur. Hâl böyle olunca; beyler de millet de töreye uyma hususunda titizlik gösterirler.

         

        Devleti üst düzeyde idare edenlerin ve toplum önderlerinin danıştığı, güvendiği kendilerine sadık dostlarının, yoldaşlarının da muhakkak olması gerektiğini, destanda akıp giden hayattan anlamaktayız. Onların yanında, danışıp görüştükleri, birlikte hareket ettikleri; erkek ise kırk yiğit, hanımsa kırk ince kız bulunur ve başarılarda onların payı inkâr edilemez.

         

        Hikâyelerin tamamında etkisini, ağırlığını hep sezdiğimiz Korkut Ata ise, diğerlerinden çok daha farklı, üst düzeyde, saygın bir konuma sahiptir. Devlet ve millet hayatında doğrudan veya dolaylı vazgeçilmez bir rol üstlenen; bu, öngörüsü son derece yüksek bilge ve ermiş zat, Oğuz Türklerinin her müşkülünü halleden, bilen; Hak Teâlâ gönlüne ilham ettiği için gaipten türlü haberler veren; aynı zamanda yaşanılanları destanlaştırıp ölümsüzleştirerek, gelecek nesillerin ibret almasını sağlayan bir kültür ve sanat adamıdır. Ona danışılarak yapılan işlerin yönü hep iyiye, güzele, doğruyadır…

         

        Destanların mukaddimesinde yer alan ve “Dede Korkut söylemiş”, cümleleriyle başlayan ifadeleri birer düstur olarak alan ve uygulayan kişi de millet de devlet de huzur bulur, güç kazanır. İnsanın hem dünya hem de ahret hayatındaki mutluluğunda, öncelikli temel kaynak olarak özgürlük ve dik yaşama duygusuna vurgu yapılır ve bunun yolunun Allah’a tam manada kulluktan geçtiğine işaret edilir. Necip Fazıl’ın: “Kul ol, hür ol” diye bal özü kıvamına getirdiği; mal-mülk, makam, güç hatta ölüm karşısında bile eğilmeyen ve asla kibirlilik de etmeyen bir tip çizilerek; toplumun böyle insanlardan oluşması istenir. Ayrıca, soy-sop, asalet, yiğitlik, dostluk-düşmanlık; anne-kız, baba-oğul ilişkileri; cömertlik-cimrilik, yalan, gösteriş merakı gibi davranışlardan, aile teşkili ve eş seçimine kadar ele alınmayan konu kalmaz. Böylece fertten devlete uzanan sağlam bir yapının nasıl kurulabileceği adım adım gösterilir.

         

        Aldığı adın hakkını vermek isteyenler; yiğitliğin ne olduğunu merak edenler; milletine hizmet etmek için çırpındığı iddiasının sahipleri; yaşarken sevilip sayılıp, iyiliklere vesile olup hayırla anılan bir iz bırakma düşüncesinde olanlar; mutlu, huzurlu bir yuva kurmaya niyetlenip de eş seçiminde zorlananlar; zengin, mutlu, geleneklerine bağlı bir millet ve dostların güvendiği, düşmanlarınsa çekindiği bir devlet düzeni kurma hayalini taşıyanlar, Korkut Ata’nın kapısına kadar gidip öğrenmeye talip olduklarını göstermeliler.

         

        Sözü fazla uzatmadan söylemek gerekirse, bu özelliklere sahip bir milleti yönetenlerin (önderler, liderler); bilgili, âdil, cesur, doğru, sevgi ve hoşgörü sahibi, güzel ahlâklı (erdemli), yetenekli, becerikli (hünerli), devletin işleyişi içinde yetişmiş (tecrübeli), devlette devamlılığın önemini bilen ve işinin ehli aydınları tercih edebilecek olgunlukta; töreye uyan, töreyi yaşayan; fitneleri, düşmanlardan gelebilecek tehlikeleri önceden sezip tedbirler alabilen, kavrayışı yüksek; çoluk çocuk sahibi; büyüklerine, dostlarına karşı vefalı; bilim, kültür ve sanat erbabına (Dede Korkutlara) değer veren, görüşlerine itibar eden; devlete, millete ve töreye yapılan yanlışlarda tavizsiz, kendilerini hedef alan hareketler karşısında ise, affedici olmaları istenir…

         

        Bütün bunları, tek kıssada anlatmayı başarabilmek elbette kolay değildir. Ancak Korkut Ata, ozan kimliğiyle gelir, kahramanların arasına karışıp, yaşananları bilimin ve törenin süzgecinden geçirerek destanlaştırır (Oğuznameyi dizer). İfadeyi uzatmanın, sözdeki anlam gücünü zayıflatacağını çok iyi bildiği için de “at ayağı çabuk, ozan dili çevik olur” diyerek, en kısa şekilde özetler. İşte, bu da ona mahsus bir hünerdir…


Türk Yurdu Nisan 2014
Türk Yurdu Nisan 2014
Nisan 2014 - Yıl 103 - Sayı 320

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele