Osmanlı Devleti’ne İktisadî Liberalizmin Girişi ve Uygulamaları

Nisan 2011 - Yıl 100 - Sayı 284

        XV. ve XVI. yüzyıllarda Avrupa'da büyük gelişmeler oldu. Ortaçağın kapanmasından sonra Avrupa’da Rönesans ve bunun sonucu Reform hareketleri, düşüncede çok büyük değişikliklere yol açtı ve bu gelişmelerin sonucunda da 18. yüzyılda "Aydınlanma Devri" adını alan yeni bir dönem başladı. Aydınlanma Devri'nin temelinde akıl yer almaktadır. Aklın siyasal ve sosyal alanda egemenlik sağlaması, düşünen insanı dar kalıplı düşünce sisteminden çıkararak, serbest düşünce ve inceleme metoduna götürmüş ve böylece özgürlük düşüncesine ulaşılmıştır. Aydınlanma Devri, Avrupa'yı fikren geliştirmiş ve siyasal, sosyal ve iktisadi değişikliklere sebep olmuştur. Aynı dönemde Avrupa, dünyaya açılarak sömürgecilik hareketlerini başlatmıştır. Sömürgelerden elde edilen zenginliklerle fikri ilerlemeler birleşince, önemli değişme ve gelişmeler yaşanmıştır.

         

        Bu değişme ve gelişmelerin bir sonucu olarak 1789'da Fransa'da ihtilal çıkmış; eşitlik, özgürlük, milliyetçilik ve bağımsızlık temeline dayanan cumhuriyet idaresi kurulmuştur. Ayrıca İngiltere'de de tarım ekonomisinden makine ekonomisine geçiş, yani Sanayi Devrimi gerçekleşmiştir. Bu dönemde artık sistemin aktörleri; tüccarlar, işadamları, serbest meslek sahipleri, sanayiciler, ilim adamları, sanatçılar ve filozoflardı. Vasıtaları; fabrikalar, atölyeler, üniversiteler, araştırma merkezleri, bankalar, şirketler ve teknoloji idi. Bütün bunlar Avrupa’yı yaratıcı, üretici ve aynı zamanda emperyalist yaptı, zengin ve güçlü hale getirdi. Sonuçta yeni bir model ve sistem yaratıldı. Bu yeni sistemde güçlü bir burjuvazi sınıfı ortaya çıktı.

         

        Liberalizm, Avrupa’daki aristokrasi ile burjuvazi arasındaki çatışmaya paralel olarak belirmiş ve aynı zamanda merkantilist müdahaleciliğe bir tepki olarak doğmuştur. Liberalizm genellikle “siyasal liberalizm” ve “ekonomik liberalizm” olarak ikiye ayrılarak değerlendirilir. Siyasal liberalizm, liberal demokrasinin temel felsefesini oluşturur. Ekonomik liberalizm ise kapitalizmin ideolojisi sayılabilir. Liberalizmin hareket noktası ya da temel kabulleri öncelikle aklın öne çıkarılması, bireyciliğin temel alınması ve özgürlük düşüncesidir. Temelde liberalizm, sanayi kapitalizminin doktrinidir. Buhar makinesinin icadı, tekstil, ulaşım ve diğer birçok alandaki yenilikleri kapsayan, İngiltere’ de ortaya çıkıp buradan bütün Avrupa’ya yayılan sanayi devrimi, yığın halinde üretim ile birlikte sermaye ve emeğin ayrı ellerde toplanmasına ve emek güçlerini satmaktan başka gelirleri olmayan işçi sınıfının ortaya çıkmasına yol açtı.

         

        Liberalizm, düşünce özgürlüğünü, ifade hürriyetini, basın özgürlüğünü, üretim araçlarının özel mülkiyet konusu oluşunu ve serbest ticareti savunan bir öğretidir. Liberal düşünceye göre devlet eliyle hiçbir müdahale yapılmamalıdır. Çünkü bu tür müdahaleler doğal uyumu ve bütünleşmeyi ortadan kaldıracaktır. Bu ise bireyin özgürlüklerinin kısıtlanması birtakım bireylerin başkaları üzerine baskı uygulaması demek olacaktır. Özgürlüğün kısıtlanması ve baskı uygulanması ise toplumsal ahenk yerine toplumsal çatışma ortamının egemenliği demektir[1].

         

        Liberal düşünceye bilimsel bir nitelik kazandıran, Adam Smith olmuştur. Nitekim liberalizm ilk defa sanayi inkılâbıyla beraber İngiltere’de uygulama alanı bulmuştur. Liberal parti ve Manchester ekolü bunun örneğidir. Ünlü liberal iktisatçılar arasında Adam Smith’le beraber Malthus, Davit Ricardo, Jeremy Bentham ve John Stuart Mill yer almaktadır.[2] Klasik iktisadın kurucularından biri sayılan Adam Smith, 1776 yılında “Ulusların Zenginliği” adlı eserini yayımladı ve onu takiben de David Ricardo ve Robert Malthus ile birlikte liberal düşünce bir okul haline geldi.

         

        Liberalizmin doğuşu sanayi inkılabıyla beraber ilk defa İngiltere’de dikkati çekmiştir. Liberal Parti ve Manchester ekolü bunun örneğidir. Bununla beraber 1850-1914 dönemi liberal kapitalizmin yerleştiği dönem olarak kabul edilir. Bu dönemde dünya sanayi üretimi yedi kat artış göstermiştir. Bu artışın değişik ülkelerde değişik oranlarda gerçekleşmesi sonucu uluslararası güç dengesi değişmiştir. Dönemin başlarında ilk iki sırada yer alan İngiltere ve Fransa bu konumlarını ABD ve Almanya’ ya bırakmışlardır. 1860’lardan sonra ağır sanayinin gelişim hızı Batının sanayileşmiş ülkelerinde gerek nüfus artışı gerekse aktif nüfus oranının çok üzerinde gerçekleşmiştir. Bu gelişmelere paralel olarak hayat standardı önemli ölçüde yükselmiş ve ortalama reel gelir yüzde 70-100 arasında artmıştır. Teknik buluşların ulaşım ve haberleşme alanında etkili olması, mal ve hizmetlerin dolaşımının yanı sıra insanların yaşamını da kolaylaştırmıştır.1850-1914 yılları arasında dünya ticareti 10 kat artış göstermiştir.

         

        Diğer yandan ABD’de kapitalizme geçişle birlikte 1830-1920 yılları arasında 36 milyon kişi Avrupa’dan ABD’ye göç etmiştir. Bu durum Avrupa’da nüfus patlaması sonucu ortaya çıkan işsizliği emmiş ve Avrupa kapitalizmine yardım etmiştir. Diğer yandan ABD’nin, gelişimini hızlandırmak için üretim mallarına ihtiyacı vardı. Bu sayede hızla artan üretim büyük ölçüde pazar sorunu ile karşılaşmamıştır. Ayrıca 1870 yılından sonra başlayan ikinci sömürgecilik akımı sonucunda sömürgeleştirilen ülkeler o dönem için hem hammadde hem de pazar olarak kapitalist ülkelerin gelişimine büyük katkıda bulunmuştur.

         

        Ne var ki bu artış ve gelişmeler sermayenin İngiltere, Almanya, Fransa ve ABD gibi ülkelerin tekelinde birikmesine neden olmuştur. Bu etkilerin dönem sonuna doğru zayıflamaya başladığı ve kapitalizmin müdahaleci aşamaya geçişini hazırlayan bir ortamın oluştuğu görülmektedir. Liberal kapitalizmin ortaya çıkardığı en önemli sorun, aşırı üretimin yeterli pazar bulamamasından ve düşük ücretlere bağlı olarak geniş halk yığınlarının satın alma gücünün sınırlılığından ortaya çıkan ekonomik ve toplumsal bunalımlardır. Diğer yandan 19. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren kapitalizm yavaş yavaş başlangıçtaki rekabetçi yapıdan uzaklaşmaya başladı. Temel amacı kâr olan girişimciler, birbirleri ile anlaşmanın rekabetten daha kârlı olduğunu fark ettiler. Bu durum dünya pazarlarına egemen olma çabası içinde kartel ve tröstlerin oluşumuna yol açtı.

         

         

                  a. III. Selim ve II. Mahmud Dönemi Liberal uygulamalar

         

        Osmanlı Devleti’nin liberal ekonomiye geçişleri III. Selim ve II. Mahmut devirlerine rastlamaktadır. Uzun yıllar piyasayı tanzim ve politikalar tespit eden Osmanlı düzeninin özellikle 16. yüzyıl sonlarına doğru çaresizliği ve nihayet iflâsı, yeni arayışlara gönülsüz bir kapı açtı. Bozuklukların giderilmesi yönünde atılan adımlar, bilinçli liberal ekonominin ön şartlarını hemen inşa edemedi. III. Selim ve II. Mahmut dönemi liberal ekonomiye geçişte bir döllenme, Tanzimat ve ertesi ise kuluçka dönemi oldu.[3] 

         

        Osmanlı Devleti’ne liberal ekonominin girişi, başlangıçta kapitülasyonlar aracılığı ile olmuştur. Kapitülasyonlar, başlangıçta her Osmanlı padişahı değiştikçe yenilenen geçici imtiyaz antlaşmalarıydı. Bunlar, hükümdarların tahta bulunduğu sürece sürmekteydi ve tahta bulunan hükümdar değiştikçe imtiyazların da değişmesi ve yenilenmesi zorunluluğu vardı. Ancak, 1740 yılında Fransa Kralı XV. Louis ile I. Mahmud arasında yapılan antlaşma ile kapitülasyon ayrıcalıkları devamlı kılınmıştı.[4] Osmanlı düzeninin çökmeye başladığı bir dönemde, kapitülasyonların devamlı hale getirilmesi, büyük bir yanlışlıktı. Devletin güçlü olduğu dönemlerde zararı görülmeyen kapitülasyonların, güçsüz olduğu dönemlerde ekonomik yapısını yıkmada ve ülkeyi yarı-sömürge durumuna getirmedeki rolü büyüktür.

         

        Osmanlı ekonomisi liberalleşme sürecinde kapitülasyonlar aracılığı ile önemli kayıplar yaşadı. Sanayi Devrimini gerçekleştiren Avrupa, tarım ekonomisinden makine ekonomisine ve dolayısıyla fabrika üretim tarzına geçmiştir. Avrupalılar fabrikalarda ürettikleri fazla malı dış ülkelere pazarlamaya başlamışlardır. Kapitülasyonların sağladığı avantajlarla da bunu en kârlı olarak Osmanlı ülkesinde yapmışlardır. Kapitülasyonların ekonomik şartlarına ve hükümlerine göre Avrupalı devletlerin tüccarları çok cüzî gümrük vergileri ile serbestçe mal ihraç ve ithal ediyor, serbestçe iç ve dış ticaret yapabiliyorlardı. Avrupalı devletler sadece ürettikleri malı pazarlama imkânı bulmakla kalmıyor, aynı zamanda sanayilerinin ihtiyacı olan hammaddeyi de Osmanlı ülkesinden karşılıyorlardı. Osmanlı Devleti'nin güçlü olduğu dönemlerde pek zararı olmayan, hatta yararları da görülen kapitülasyonlar, artık geri tepmişti. Avrupa'nın kilisenin baskısından kurtulduğu, kapitalist ruhun geliştiği, bilim ve tekniğin yeni bir ilerleme ve aydınlığa kavuştuğu zamanda, durum tamamen tersine döndü.  Artık, Osmanlı ülkesi serbest bir hammadde pazarı ve yabancıların kayıtsız şartsız kazanç sağlayabildikleri ticaret cenneti haline gelmişti.

         

        Batı’da korumacılık hız kazanırken Osmanlı Devleti tamamen serbest ticarete zorlanıyordu.  Avrupalı ekonomi-politika uzmanları, XIX. yüzyılın ilk yarısı için “Liberal Türk kapitülasyonlarına karşılık Avrupa’nın diğer bölgelerinde hükümetler şevkle yerli sanayinin gelişmesini kolaylaştıracak koruyucu tedbirler koydular.”[5]diyerek Osmanlı Devleti’nin liberal ekonomi uygulamaları ile kalkınmasını gerçekleştiremeyeceği vurgusunu yapmaktadırlar. Aynı dönem için Amerikalı ekonomi yazarları, Osmanlı Devleti’nde sanayinin geri kalışını, ülkenin gümrük vergilerinin çok uzun bir süre Avrupa’nın güçlü devletleri tarafından kontrol edildiğinden, yerli sanayinin teşvikinin engellendiğini ve gelişme potansiyeli olan sistemin yok edildiğini belirtmektedirler.[6]   

         

        Liberal ekonominin etkilerinden kurtulmak için Osmanlı Devleti'nin ülkeye giren yabancı mallardan yüksek gümrük alması gerekiyordu. Ancak bu şekilde ülke endüstrisinin ezilmesine mani olur ve endüstrisini Avrupa metot ve tekniği ile modern hale getirebilirdi. Fakat kapitülasyonlar sebebiyle bu mümkün değildi. Bu kapitülasyonlar arasında ticaret ile ilgili olanlar vardı ki, başlıcalarını gümrük muafiyetleri teşkil ediyordu. 1838 tarihinde imzalanan ticaret antlaşması liberal ekonomi uygulamalarına geçen Osmanlı Devleti, dışarıdan gelen mallardan ancak yüzde 3 gümrük resmi alabiliyordu. Üstelik bu oranı tek taraflı olarak değiştirmek Osmanlı Devleti'nin elinde değildi. Bununla birlikte Osmanlı memleketlerinin bir kasabasından diğerine veya bir limandan diğerine sevk edilen yerli mallardan giriş ve çıkış yerlerinde türlü isimler altında vergiler alınıyordu. Bu vergiler bazı yerlerde malın maliyet fiyatının yüzde 12'sini bazı yerlerde ise yüzde 50'sini buluyordu. Kapitülasyonların bu iç gümrük kanunu, Osmanlı mallarının yabancı mallarla rekabetini imkânsız hale getiriyordu.

         

        Liberalizmin en önemli etkilerinden biri de Osmanlı Devleti’nin toplumsal ve ekonomik yapısını, Avrupa'nın büyük devletlerinin kapitalist amaçlarına uydurmaya başlamasıdır. Devlet içinde, kapitülasyonlarla yabancılara verilmiş olan imtiyazlar büyük haksızlıklar ve eşitsizlikler doğurdu. İlk zamanlarda bu imtiyazlar yalnızca yabancı devletlerin uyruklarına tanınmış iken sonraları imtiyazlardan yararlananların kapsamı genişledi. Zamanla Osmanlı vatandaşı, fakat Türk olmayan unsurlar: Ermeniler, Yahudiler, Rumlar ve Levantenler ellerine birer "Himaye Vesikası" geçirerek çeşitli devletlerin koruyuculuğu altına giriyor; yabancılar gibi, kapitülasyonların sağladığı imtiyazlardan yararlanıyorlardı.[7]  Böylece sadece yabancılar değil, yüzyıllar boyu ülkede doğup büyüyen azınlıklar da sömürenler kesimine giriyordu. Zaten Osmanlı vatandaşı olan azınlıklar devletin içinde bütün yükümlülüklerden sıyrılarak ülkenin sahibi olan Türklerden daha iyi ve refah düzeyi yüksek olarak yaşıyorlardı. Bir de yabancı devletlerin himayesine girince daha da ayrıcalıklı duruma geldiler. Bir tarafta hiç bir denetime bağlı olmayan, vergi ödemeyen, vatandaşlık görev ve yükümlülüklerinden kurtulmuş, ticaret, ekonomi ve sanayi alanlarında diledikleri gibi hareket edebilen yabancı girişimciler ve azınlıklar, öte yanda vergi ödeyen, ülkenin bütün yükünü, görev ve yükümlülüklerini taşıyan Türkler bulunmaktaydı.

         

         

        b. Serbest Ticaret Antlaşmaları

         

İktisat teorisinde Serbest Ticaret Kuramları esas olarak, İngiliz iktisatçılar olan Adam Smith'in ve David Ricardo'nun fikirlerine dayanmaktadır. Adam Smith, 1776 yılında yayımladığı "Ulusların Zenginliği" isimli kitabında uluslararası serbest ticaretin pazarları büyüterek iş bölümünü geliştireceğini ve böylece ulusların zenginleşeceğini vurgulayarak serbest ticaret düşüncesini savunmuştur. İktisat Kuramı'na David Ricardo ile gelen yenilik ise ticarete giren tarafların karşılıklı olarak ticaretten kazanç sağlamaları düşüncesinin yerleşmesi ve dolayısıyla çıkarların ahenkleşmesi olmuştur. Ricardo 1817’de "Ekonomi Politiğin ve Vergilendirmenin İlkeleri" isimli kitabında "...tam serbest ticaret sistemi altında, her ülke sermaye ve emeğini doğal olarak kendisi için en yararlı kullanımlarına ayıracaktır" demektedir[8]. Yani bütün ülkeler koruma duvarlarını karşılıklı olarak kaldırmaya, dolayısıyla da dezavantajlı oldukları üretim alanlarını terk ederek en ucuza ürettikleri ürünlerde uzmanlaşmaya davet edilmektedir. Burada Ricardo'nun serbest ticaret yaklaşımını genellemesini ve bundan evrensel sonuçlar çıkarmasını görmekteyiz[9]. Ancak uygulamada, sanayi devrimini ilk gerçekleştiren İngiltere hariç, bugünün gelişmiş ülkelerinin hepsi koruma duvarları arkasında sanayileşmiş ve daha sonra serbest ticaret fikrini savunmaya başlamıştır. Nitekim Fransa, Almanya, Avusturya ve Amerika Birleşik Devletleri gibi devletler sanayileşebilmek için ulusal pazarlarını İngiliz mallarına karşı korumak durumunda kalmışlar ve ulusalcı politikalar uygulayarak, yüksek gümrük vergileri koyup İngiliz mallarının ülkelerine girmesini engellemişlerdir.

 

                    Avrupa ve Amerika pazarlarına giremeyen İngiliz ticaret ve sermayesi, Latin Amerika’dan Çin’e kadar pek çok ülke ile serbest ticaret anlaşmaları imzaladı. Sıra, Osmanlı Devleti’ne gelmişti. Osmanlı Devleti’nde liberalizmin öncülerinden Mustafa Reşit Paşa, İngilizlerle iyi ilişkiler içerisindeydi. Osmanlı Devleti’nin kurtuluşunu, başta İngiltere olmak üzere Avrupa devletleriyle serbest ticarette görüyordu.

         

        Osmanlı Devleti, özellikle Yeniçeri Ocağını kaldırdıktan sonra askeri zafiyet içine düşmüştür. Yeni ordunun kuruluş aşamasını fırsat bilen Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa, 1831’de bağımsızlık iddiası ile isyan etmiştir.[10]  Mehmet Ali Paşa isyanını kendi başına bastıramayan Osmanlı Devleti, dışarıdan destek arayışına girmiştir. İlk yardım Rusya’dan geldi. Ama karşılığında Hünkâr İskelesi Antlaşması (1833) ile Boğazlar üzerinde büyük bir avantaj elde etti. İngiltere, Doğu Akdeniz'de ve Osmanlı Devleti topraklarında büyük çıkarları olan bir devletti. Mehmet Ali Paşa ve Fransa arasındaki çok yakın ekonomik ve askeri ilişkilerden oldukça rahatsızdı. Bu ilişkilerin Akdeniz'deki İngiliz deniz üstünlüğünü ve çıkarlarını zedeleyeceğini biliyordu. Bu nedenle isyanı iyi karşılamamıştı. Mehmet Ali Paşa'nın güçlü yönetiminin Mısır ve Suriye'ye egemen olması, İngiltere'nin Hindistan'a giden deniz ve kara yolunu tehlikeye sokabilirdi.[11]

         

        Osmanlı Devleti, muhtemel bir savaş için ordusunu yeni baştan düzenlemeye başladı. 1838 yılına gelindiğinde Mehmet Ali Paşa'nın bağımsızlığını ilan edeceği söylentileri dolaşmaya başladı. İngiltere, muhtemel bir ikinci savaşta Rusya'nın Osmanlı Devleti'nden daha fazla ödün koparmasından endişeleniyordu.

         

        Aynı yıllarda Sanayi Devrimi’ni gerçekleştiren ülkelerden İngiltere, hammadde ve pazar arayışı içinde idi. Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın isyanı Osmanlı Devleti ile yakınlaşmada bir fırsat oldu. İngiltere’nin amacı Osmanlı Devleti’nin dışarıya hammadde satışını yasaklayan yed-i vâhid (inhisar usulü)’i bir antlaşma ile kaldırtmaktı.[12] Osmanlı Devleti böyle bir antlaşmanın getireceği sakıncaların farkında olduğu için uzun süre İngiltere’ye direndi. Mehmet Ali Paşa isyanı tehlikeli boyutlara ulaşıp, devletin bütünlüğü tehlikeye düşünce, isyanın bastırılabilmesi için İngiltere’nin desteğini almak uğruna ve liberal görüşleriyle bilinen Mustafa Reşit Paşa’nın çabalarıyla ticaret antlaşmasına yanaşmıştır. Nitekim iki devlet arasında 16 Ağustos 1838'de bir ticaret antlaşması yapıldı.[13]

         

XIX. Yüzyıl Osmanlı Devleti’nde liberalizm, lonca ayrıcalıklarının koruyucusu konumundaki yeniçerilerin 1826’da kaldırılması ve 1838’de Osmanlı-İngiliz Ticaret Sözleşmesi’nin imzalanmasıyla tekrar öne çıktı. Osmanlı Devleti'nin liberal ekonomiye geçiş serüveni de 1838 yılında İngiltere ile Balta Limanı Serbest Ticaret Anlaşması’nın imzalanmasıyla hız kazanmıştır. Serbest Ticaret Anlaşması, Osmanlı Ülkesinin İngiliz mallarına serbestçe açılmasını sağlama amacını taşıyordu. İngilizler her ne kadar kapitülasyonlar rejiminden yararlanıyorlarsa da, Osmanlı Devleti, yabancı malların ithalatında bazı kısıtlamalar uygulamış hatta 1826 yılında Yed-i Vahid usulünü uygulamaya koyarak tahıl, yün, haşhaş, zeytinyağı, ipek, meyankökü gibi ürünlerin ticaretini denetim altına almıştı[14].

 

Bu dönemde, Sanayi Devrimi’ni gerçekleştiren ülkeler, XIX. yüzyılın ilk yarısında sadece ikna yoluyla değil, gerek siyasî gerekse askerî zorlamalarla güçsüz ülkeleri ithalata tamamen açık, serbest ticaret sistemini kabul etmeye zorluyorlardı. Osmanlı Devleti, gerek Mısır'da Mehmet Ali Paşa ayaklanması, gerekse ülkede kalkınmayı sağlayacak bir iktisadî düşüncenin gelişmemiş olması nedenleriyle İngilizlerle serbest ticaret anlaşması imzalamak durumunda kalmıştır. Şüphesiz böyle bir antlaşmanın yapılmasında İngiliz taraftarı Osmanlı devlet adamlarının rolü de büyük olmuştur.

 

        Sanayi Devrimi'nin etkisiyle değişmeye başlayan Osmanlı ticaret dengesi; askerî yenilgiler sebebiyle 16 Ağustos 1838'de imzalamak zorunda kaldığı ticaret antlaşması ile daha da kötüleşmiştir. [15]  Bu ticaret anlaşması gümrükler konusunda Osmanlı yönetiminin iradesini neredeyse yok ediyordu. Dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Palmerston'un şaheser olarak nitelediği bu anlaşmanın maddeleri şunlardır:

         

        - Britanya İmparatorluğu mahsul ve mamulü olup, İngiliz tüccarına ait her cins mal, hangi yol ve vasıta ile gelirse gelsin Osmanlı hudutları dâhilindeki bütün yerlerde kabul olunarak, kıymetleri üzerinden yüzde 3 gümrük resmi alınacaktır.

         

        - Bu yüzde 3'ten gayrı şimdiye kadar alınmakta olan dâhili vergiler yerine bundan böyle mal, ister geldiği mahalde, ister naklolunduğu diğer bir şehirde satılsın yüzde 2 ek bir vergi ödenecektir. Bu yüzde 2 ödendikten sonra mal tekrar tekrar el değiştirse veya başka bir memlekete gönderilmek istense bir daha vergi talep olunmayacaktır.

         

        - İngiliz Tüccarı, bir iskeleye getirdiği malın yüzde 3 gümrüğünü ödedikten sonra tekrar gümrük vermeksizin ikinci bir limana götürmek yetkisine sahiptir.

         

        - İngiliz tüccarına ait Osmanlı veya İngiliz mahsul ve mamulâtı Çanakkale ve İstanbul Boğazlarından, ister geldikleri gemilerle, ister aktarma yaptıkları gemilerle geçsinler veya bir müddet için herhangi bir sebeple mallarını karaya çıkarıp tekrar gemilere yüklesinler, bu nevî eşyadan hiçbir surette vergi ve hisse alınmayacaktır.

         

        - Kapitülasyonlar devam edecek, antlaşma ile tanınan yeni imtiyazlar eskilerine eklenecektir.

         

        - İngiliz tüccarlarının ortakları ve adamları için de, İngiliz tüccarlarına tanınan bütün haklar sağlanacaktır.

         

        - Gerek iç, gerek dış ticaret amacıyla İngiliz tüccarları, ortakları ve adamları memleketin her tarafından her çeşit malı istisnasız alıp satabilecektir.

         

        - İngiliz tüccarları, ortakları ve adamlarından mal alımı ve naklî için tezkere istenmeyecektir. Tezkere isteyen vezirler ve memurlar devletçe cezalandırılacaklar ve İngiliz tüccarların bu yüzden uğrayacakları zararlar tazmin edilecektir.[16]

         

        1838’de İngilizlerle yapılan Ticaret Anlaşması[17] ile bir nevi gümrük köleliğine girilmişti. Bu ticaret anlaşmasında Osmanlı pazarlık gücüne sahip değildi. Üstelik bu anlaşma ile kaçak ticaretin kontrol altına alınacağı iddia edilse de[18] dışa karşı korunma tedbirleri getirilmeden içerdeki kayıtların kaldırılması ülkeyi Avrupa'nın açık pazarı haline sokmuştur. Böylece Osmanlı ekonomisinin dışa bağımlılığı süreci başlamıştır. Serbest Ticaret Antlaşması’nın Osmanlılarca kabul edilmesi, hem ucuz İngiliz mallarının hem de liberal düşüncelerin ülkede yayılmasına yasal bir zemin hazırladı.[19]

         

         1838 Balta Limanı Serbest Ticaret Anlaşması, her şeyden önce Osmanlı Ekonomisi'ne öldürücü bir darbe indirmiş, ülkedeki geleneksel üretici kesim Batı ürünlerinin rekabeti karşısında iktisadî hayattan silinmiştir[20]. Aynı zamanda 1838 Balta Limanı Serbest Ticaret Anlaşması, Osmanlı ekonomisinin kapitalizme, lonca sanayinin çağdaş endüstriye dönüşmesi ihtimalini kaldıran bir idam fermanı olmuştur.[21]

         

        Bu tarz ticaret antlaşmaları İngiltere’den sonra başta Fransa, Rusya, Belçika olmak üzere Avrupa’nın diğer devletleri ile de imzalandı.[22] Bu ticaret antlaşmaları ile kapitülasyonların yabancılara bahşetmekte olduğu imtiyazlar genişletildi. Gelişmiş Avrupa devletleri ile imzalanan serbest ticaret anlaşmaları, Osmanlı Devleti'nin ekonomik alandaki çöküşünü hızlandırmıştır. Bu olumsuz politikalar sonucunda Osmanlı Devleti’nde sanayi atılımları olmamış, var olanlar da gelişememiştir. Osmanlı sanayisi geleneksel el tezgâhlarına dayanırken, serbest ticaret anlaşması yaptığı ülkeler sanayi devrimini gerçekleştirmiş, makine üretiminin egemen olduğu bir sistemi uygulamaktaydı. Osmanlı ekonomisinin serbest ticaret sistemi altında sanayileşmiş ülkelerin karşısına geleneksel tezgah üretimi ile çıkması ve onlarla rekabet edebilmesi mümkün değildi. Bu yanlış iktisat siyaseti sonucunda gelinen nokta, yani anlaşmanın uygulamada bıraktığı etki; Osmanlı Devleti'nin uyguladığı serbest ticaret politikasının ilk sonucu Avrupa mallarının Osmanlı pazarlarını doldurması, Osmanlı Devleti'nin açık pazar haline gelmesi olmuştur. Aynı zamanda Osmanlı Devleti’ni bir gümrük esaretine sürükleyen bu ticaret antlaşmaları, etkisini, devletin yıkılışına kadar sürdürecektir.

         

        1838 ve diğer ticaret anlaşmalarının Osmanlı ekonomisi üzerindeki olumsuz etkisi XIX. Yüzyılın ortalarından itibaren açıkça görülmeye başlandı. Başta İngiliz malları olmak üzere yabancı mallar Osmanlı pazarını istila etti. Yabancı rekabeti karşısında Osmanlı sanayi üretimi geriledi. Osmanlı hammadde ve ara malları daha fazla para veren Avrupalı tüccarlara sattığından bu maddelerin fiyatları arttı. Osmanlı esnafı işleyecek hammadde bulmakta sıkıntı çekti, hatta bazı maddeleri hiç bulamadı.[23] Bütün bunların yanında emperyalist ülkelerin kendi ihtiyaçlarını karşılamak için bazı ürünlerin üretilmesini teşvik etmeleri sonucu Osmanlı yalnız üretim sürecinde değil, bu ürünlerin pazarlanması için de Avrupa’ya bağlanmış oldu[24].

         

        Liberal ekonomiye geçmek adına yapılan bu ticaret antlaşmaları, bir yandan ticareti düzenleyip, ithalat ve ihracatta gümrük oranlarını düşürürken, bir yanda da Osmanlı Hükümeti'nin elinden ticareti denetlemesine imkân veren hakları alıyordu. Bu devrede Osmanlı pazarları dışarıya açıldı, ticaret serbestleşti ve iç pazarlar serbest bırakıldı. Artık hükümet istediği tacirlere tekel hakları veremeyecekti. Ticaret, merkezi otoritenin siyasi denetimi dışına çıkarılmış ve bütün yabancı tacirler Osmanlı topraklarında serbestçe faaliyette bulunma hakkını elde etmişlerdi. Üstelik yerli tüccarlar ticaret vergileri dışında bir de iç gümrük ödemek zorunda olduklarından, yabancı tüccarlara karşı rekabet şanslarını kaybediyorlardı.[25]  Buna bir de Avrupa’nın üstünlüğü ve kapitülasyonların kısıtlamaları da eklenince, bu şartlar altında Osmanlı ticaret ve ekonomisinin gelişmesi mümkün değildi.

         

        Liberal uygulamalar sayesinde Osmanlı’nın tarım siyaseti değişerek daha çok Avrupa sanayisinin ihtiyaçlarına uygun pamuk, tütün vb. gibi ihracata dönük tarıma dönülmesini sağlayan 1838 anlaşması tahıl üretimini düşürdü. Bu da tahıl üretiminin artan nüfusa yetmemesi, ihracata göre tarım yapma gibi tehlikeli bir durum yarattı. El sanatlarına dayalı Osmanlı sanayi yok olmaya terk edildi. Avrupalı menşeli her türlü mal Osmanlı ülkesini istila etti. Nihayet Avrupa ticaret anlaşmalarının ve kendi sanayi mallarının yardımı ile Osmanlı üzerinde ticari ve ekonomik emperyalizmini tesis ederek, kalkınmasına engel oldu. Bu uygulama sonunda Osmanlı Devleti'nin dış ticaret dengesi XIX. yüzyılın ikinci yarısında açık vermeye başladı.[26] 

         

        İngilizlerle yapılan 1838 Ticaret Anlaşması serbest ticaret şartlarını hazırlarken, 1839  "Tanzimat Fermanı" ise liberal ekonomi yararına kurulan dışa bağımlılığın gerekli kıldığı idari, mali vb. reformları getirmiştir[27]. Liberal ekonomi sayesinde Osmanlı ekonomisinin Avrupa ekonomisi ile bütünleşme süreci başladı ve Avrupa ile yapılan ticaret daha fazla gelişme gösterdi. Bunun sonucunda Osmanlı kapalı ekonomisi çözüldü. Ne var ki, her bölgenin Avrupa sistemine katılması aynı anda gerçekleşmedi ve devletin bazı bölgeleri bir müddet daha Batı ekonomik boyunduruğunun dışında kaldı[28].

         

        Tanzimatçı devlet adamlarına göre ticaret liberalleştirilmelidir. Serbestî-i ticaret onlar için ulaşılması gereken bir hedeftir. Ticareti desteklemek amacıyla bankacılığı başlatırlar. Yabancı sermayenin Osmanlı Devleti’ne getirilmesini, devletin elindeki fabrikaları özel kesime bırakarak, ekonomik hayattan elini çekmesi gereğine işaret ederler. Sanayi alanında ise öncelikle devlet eliyle sanayileşmeyi denerler. 1840’lardan 1860’lı yıllara kadar süren bu girişimlerin olumsuz sonuçlanması üzerine özel sektöre destek vermek ve bir özel sektör yaratmak amacıyla esnafı birleştirerek, şirketler oluşturmak ve gümrük duvarlarını yüksek tutarak bu oluşumu himaye etmek yolunu tutarlar[29]. Tanzimat’ın liberal düşünceli devlet adamları, bir taraftan 1838 ve takip eden ticaret antlaşmaları ile serbest ticaret adına gümrük duvarlarını düşürürken diğer taraftan yerli özel sektörü koruma gibi bir çabanın içine girmeleri önemli bir çelişki idi.

         

        XIX. Yüzyıl başlarına kadar kendi tüketimini karşılamakla kalmayıp, doğu ve batı ülkelerinin bütün pazarlarına sanayi ürünleri sevk eden Osmanlı Sanayi, 1838 ticaret antlaşması ve Tanzimat’ı takip eden yıllarda, önce durgunluk içine girmiş, sonra da hemen hemen tamamen çökmüştür. 1863-1865 yılları arasında kurulan Islah-ı Sanayi Komisyonu'nun raporunda, "İstanbul'da sanayinin en gelişmiş zamanında 2.750 dokuma tezgâhı vardı. 30-40 yıl içinde dokuma tezgâhlarının sayısı 25'e düştü. Bir zamanlar sayıları 1.500 kadar olan sırmacılık bugün yıkılmış bulunmaktadır. Bir zamanlar bütün küçük sanatların en ileri düzeyinde sayılan tabaklık ve sahtiyancılık yok olmuştur."[30] denilmektedir. Bu durum Osmanlı sanayinin nasıl bir çöküş içinde olduğunu göstermesi bakımından ilgi çekicidir.

         

         

        c. Tanzimat ve Islahat Fermanı Dönemi Liberal Uygulamalar

         

        1838 ve onu takip eden ticaret antlaşmalarının hükümleri, Tanzimat ve Islahat Fermanları ile ortaya çıkan ve genellikle azınlıkların yararlandığı yeni düzen, Osmanlı sanayinin çöküşünü hızlandırırken, ticaretin de el değiştirmesine neden olmuştur. Tanzimat Fermanı’nın müsaadesinden yararlanan azınlıklar yabancı sermayenin serbestçe ülkeye girmesi ve yabancı sermayedarların dindarlarını korumaları sebebiyle[31]  artık Osmanlı Devleti'nde ne kadar kapital varsa bunun hemen hemen tümü Müslüman olmayan Osmanlıların elinde bulunuyordu.[32]

         

        XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Müslüman Türkler, Osmanlı sanayi ve ticaret alanlarında yok olmaya başladılar. 1852'de Şirket-i Hayriye vapurları, İngiltere'den Monolaki aracılığı ile getirilmişti. Bir süre sonra şirketin idareciliğine Antuan Kılıçyan ile Agop Bilezikyan geçmiştir. Adnan Bey, Mısırlı Bogos, Agop Köseoğlu, gene ermeni asıllı Düzoğulları Senekerim Manukyan, Asadur Demircibaşı, Artin Yengenyan, Kürkçühanlı Bedros, Misak Maksud, Artin Gelgelyan, Abraham Allahverdi, Ohannes Tıngır, Osep Davutyan, dönemin en başta gelen servet sahipleriydiler.[33] İzmir'de kurulan ve bine yakın işçi çalıştıran bir halı fabrikasının en büyük hissedarı Aliotti adında biriydi. Konya yöresindeki bir başka halı fabrikası ise, Guistiani Müessesesi’nce kurulmuştu. Boğaziçi'nde Fransız, Kartal'da İngiliz- İsviçre Sermayesi ile birer mum ve konserve fabrikası, Beykoz'da İngiliz Sermayesi ile bir kâğıt fabrikası kurulmuştu.[34]        

             

        Osmanlı Devleti’nde, ekonomik anlayış ve yapı itibariyle sermaye birikimine sahip olmayan Müslüman Türklerin büyük çoğunluğu asker, çiftçi ve kısmen de küçük esnaftan oluşuyordu. Buna mukabil devletin bünyesinde geniş bir hoşgörü ve hürriyete sahip olan azınlıklar ise adeta imtiyazlı bir tüccar sınıfını oluşturmaktaydılar. Dolayısıyla, Osmanlı Devleti bünyesindeki sermayedar sınıfı azınlıklar teşkil eder olmuşlardır.

         

        Liberalleşmenin bir sonucu olan Tanzimat Fermanı'nı 1856 yılında yayımlanan ve azınlıklara eşit haklar sağlayan "Islahat Fermanı" izledi. Islahat Fermanı, Kırım Savaşı'ndaki Osmanlı Devleti'nin müttefikleri İngiltere ve Fransa'nın isteklerini karşılamak üzere hazırlanmış ve 1856 Paris Antlaşması’nda da yer almıştır. 1853-1856 Kırım Savaşı’nda Osmanlı Devleti, müttefikleri ile birlikte Rusya'ya karşı galip gelmişti. İngiltere ve Fransa'nın bu savaşta Osmanlı Devleti’ne yardımları, Islahat Fermanı olarak karşılığını buluyordu. Esasen bu fermanın bizzat dış ülkeler tarafından hazırlanarak, Osmanlı Devleti'ne ilan ettirildiğini söylemek mümkündür.[35]

         

        Islahat Fermanı aynı zamanda Osmanlı Devleti'nin ekonomik açıdan istila edilmesinin prensiplerini içerir. Yabancı sermayenin Osmanlı ülkesinde yerleşmesi, yabancılara ülke sınırları içinde mülk edinme hakkının verilmesi, bu ferman ile kabul edilmiştir.  Bu durumdan yararlanan yabancılar, mülk sahibi olarak Osmanlı ülkesinde yerleşmiş ve iç ticarete de hâkim olmuşlardır.

         

        Yeni Osmanlılar hareketini, İkinci Mahmut ve ondan sonrakilerin reformlarının yarattığı, okumuş, idealist bir egemen elitin oluşturduğu bilinmektedir. Hükümet ve toplumun değişimi, yabancı eserlerin çevirisi bu kesime yeni tutkular, inançlar vermiş, bunun sonucunda 1860’larda Namık Kemal ve Şinasi’yle başlayan liberal eleştiriler, 1865’te aralarında Namık Kemal’in de bulunduğu bir grup tarafından örgütlenme yoluna giderek kendilerini Yeni Osmanlılar olarak adlandırmışlardır.[36] Yeni Osmanlıların hürriyetçi, liberal söylemlerinin yanı sıra bir diğer idealleri de, devletin teokratik düzenine karşı çıkmak ve hükümdarın yetkilerinin sınırlandırılmasını sağlamaktır. Aslında kendi içlerindeki düşünce ayrılıkları olsa da Sultan Abdülaziz’e yazılan bir mektupta “usul-i serbestane” deyimiyle liberalizmin ve meşrutiyetin tavsiye edilmesi ortak görüşlerini ortaya koymaktadır.[37] 

         

        Yeni Osmanlıların isteği doğrultusunda ilan edilen meşrutiyet hareketi, II. Abdülhamit’in 1878’de meclisi dağıtmasıyla inkıtaya uğramıştır. Bundan sonra 1908’e kadar geçen dönem birçok yazar tarafından “istibdat” dönemi olarak adlandırılmıştır.[38] Bu dönemde II. Abdülhamit’e karşı, ülke dışında yeniden meşrutiyetin ilan edilmesini isteyen, Yeni Osmanlıların izinden giden bir grup oluşmuştur. Kendilerine Jön Türkler diyen ve aynı zamanda İttihat ve Terakki’yi kuran bu grup, 1908’e kadar yurt dışında faaliyet göstermiş, ikinci meşrutiyetin ilan edilmesiyle de yasal iktidarı oluşturarak Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar ülkenin siyasi ve iktisadi gündeminde söz sahibi olmuştur. 

         

        Tanzimat ile birlikte yaygınlaşan liberal uygulamalar, Osmanlı idarecilerini tarımda serbest gelişme sağlamak için, arazi sahipliği ile ilgili hukuk yapısını değiştirmeye yöneltti. Tanzimat Fermanı ile özel sermaye birikimini engelleyen müsâdere yönetiminin bir ceza şekli olarak kaldırıldığı ilan edilmiştir.[39] Islahat Fermanı'ndan sonra ise, özel mülkiyete büyük bir serbesti getiriliyor ve yabancılara mülk edinme hakkı tanınıyordu. 1858'de çıkarılan Arazi Kanunu[40] ile tarımda özel mülkiyeti kabul eden hukuk yapısına geçiş, büyük ölçüde kolaylaştırıldı. Bu gelişmeler, İstanbul'da yaşayan gayrimüslim tebaa, bankerler ve İngiliz yatırımcıların, Osmanlı ülkesinde büyük arazi sahibi olmalarını sağlamıştır. 10 Haziran 1867 (7 Safer 1284) tarihinde, “Tebaayi Ecnebiyenin Emlake Mutasarrıf Olmaları Hakkında Kanun” çıkarılarak yabancı gerçek kişilerin mülk satın almasına izin verilmiştir. Üstelik bu kanunda karşılıklılık ilkesine de yer verilmemiştir. Yani Osmanlı vatandaşlarının İngiltere’de emlak alımlarına müsaade edilmemişti. Yabancıların taşınmaz mal sahibi olmalarına imkân veren bir düzenleme ile yabancı işletmelerin tarım alanı satın almaları işlemi hız kazınmıştır. İngilizler, 19. yüzyılın sonlarına doğru İzmir yöresinde binlerce dönüm pamuk ve üzüm alanları satın almışlardı. Öyle ki İngilizler İzmir’in tarıma elverişli arazilerinin 1/3’ini ele geçirmişlerdi.[41]

         

         

d. Dış Borçlanma ve Yabancı Sermaye

         

        Osmanlı Devleti’nde, XVI. Yüzyıl sonlarından başlayarak, giderek artan bütçe açıklarının kapatılması için alınan tedbirler arasında, dış borç alınması konusu zaman zaman gündeme getirilmiş ise de, uzun süre borç alınmaktan kaçınılmıştı. Bu konuda 1830'dan itibaren İngiliz Banker diplomatlarının devamlı teşvik ve istekleri artmış, Osmanlı Hükümeti'ne alınacak borç ile satın alma güçlerinin artacağı ve bu şekilde ticaretin gelişeceği hususu telkin edilmeye başlanmıştı.[42]

         

        XIX. yüzyılın ilk yarısında savaşlar ve isyanlar karşısında varlığını korumaya çalışan Osmanlı Devleti, bir yandan da Avrupa bilim ve teknolojisini yakalamaya çalışarak ıslahatlara girişmişti. Doğal olarak bu ıslahatların bir bedeli vardı. Ancak Osmanlı Devleti bu bedeli karşılayacak mali güce sahip değildi. Sanayisi çökmüş, ticaret dengesi bozulmuş, bütçe açığı artmış bir devletin, kendi imkânlarına dayanarak bu masrafları karşılaması mümkün değildi.

         

        Bütçe açığı ve ülkedeki ekonomik baskı Osmanlı Devleti'ni kaçınılmaz olarak dış borçlanmaya götürmüştür. İlk defa, Kırım Savaşı (1853-1856) harcamalarını karşılamak üzere, 24 Ağustos 1854’te 5.500.000 Osmanlı lirası tutarındaki dış borçlanma anlaşması yapıldı. Bu borçlanmanın faizi yüzde 6 ve ödeme süresi 33 yıldı[43]. Bu 5.500.000 liralık tutarın ilk 3.300.000 liralık kısmı İngiliz ve Fransız hükümetlerinin yardımı ile Londra ve Paris borsalarında tahvil satılarak yapıldı.[44] 75 milyon frank tahvil satılmasına rağmen faizler çok yüksek olduğu için bu krediden devletin eline sadece 60 milyon Frank geçti[45]. Bu borçlanmalar giderek çoğaldı ve her alınan borcu bir yenisi izledi. Borçların faizini ödemek için yeniden borç alma durumuna düşen Osmanlı Devleti, giderek Avrupa'nın büyük devletlerinin mali kontrolüne girdi.

         

        1856'da ilan edilen Islahat Fermanı’nda garanti edilen reformları gerçekleştirmek amacıyla borçlanma siyasetine hız verildi[46]. 1854-1865 yılları arasında 11 yıllık dönemde toplam 40.470.000 liralık borçlanma yapıldı[47]. Borçlanmalar, ülkenin doğal kaynakları ve vilâyet gelirleri karşılık gösterilerek yapılıyordu. Borçlanmaları kolaylaştıran 4 Şubat 1863'te Osmanlı Bankası’nın kurulması oldu[48]. İngiliz, Fransız ve Osmanlı ortaklığında kurulan bankanın imtiyaz sözleşmesindeki ilk maddede devlet bankası olduğu ifade edilmiştir. Banka’nın faaliyet süresi 30 yıl ve sermayesi, 2.700.000 Sterlin idi. Banka imtiyaz sözleşmesi uyarınca Osmanlı hukukuna tabi idi.[49] Osmanlı Bankası’nın kurulmasının Avrupa’yı ilgilendiren yanı ise Osmanlı tahvilleri sahiplerinin alacaklarını onlar adına içeride tahsil edip dışarıya transfer edilmesi ve Osmanlı Devleti’ni uluslararası para piyasalarıyla bütünleştirerek düzenli sermaye ve mal akışını sağlamaktı.

         

        Osmanlı Bankası’nın kurulmasından itibaren borçlarda önemli artışlar olmuş ve 1865-1874 yılları arasında 204.460.000 lira borç alınmıştır[50]. Bu dönemde alınan borç önceki döneme göre yüzde 400’ün üzerinde artmıştır. Üstelik tahvillerin satış fiyatı düşük olduğundan ele geçen para daha da azalmıştır. Osmanlı Hükümeti 6 Ekim 1875'te dış borçların ancak yarısını ödeyebileceğini ilan etti[51]. Aslında 1865’ten itibaren Osmanlı Devleti borçlarını ödemede sıkıntı çekmeye başlamış, Osmanlı Bankası’nın devreye girmesi iflası önlemiştir[52]. Ne var ki borç taksitlerini ödeyebilmek için yeni borç alma noktasına geldikten sonra iflas zaten kaçınılmazdı.[53] Osmanlı Devleti 6 Ekim 1875 kararı çerçevesinde bir süre daha borçları ödemeye çalıştı ise de mali gücü yetmedi ve ödemeleri durdurdu.[54] Bu maliyenin iflası demekti.  Borçlanmanın başladığı 1854 yılından itibaren, 1877 yılına kadar Osmanlı Devleti, 190.997.980 İngiliz lirası borç almıştı[55] ve bu borçları döndüremez hale gelmişti.

         

        Dış borçlanma, çeşitli ülke ve değişik paralarla yapıldığından, ödenmesi önemli sorunlar yaratıyordu. Bu sorunların çözümü ve Avrupa devletlerinin ekonomik baskısı ile Osmanlı borçlarının, Avrupalı alacaklılara geri ödenmesini denetlemek üzere 20 Kasım 1881 tarihli "Muharrem Kararnamesi" yayımlanarak,[56] Osmanlı borçlarının ödenmesi için Maliye Nezareti dışında müstakil bir "Dûyûn-u Umumiye İdaresi" kuruldu.[57] Devletin gelir kaynaklarının yönetimi ve toplanması, yabancılardan oluşan bu kuruma bırakıldı. Adı geçen kurum yedi kişilik bir konsey tarafından yönetilecekti. Konseyde bir İngiliz delegesi, İngiliz, Hollanda ve Belçika alacaklılarını; bir Fransız, bir Alman, bir İtalyan, bir Avusturya-Macaristan delegesi, mensup oldukları ülke alacaklılarını; bir temsilci de Galata bankerlerini temsil edecek, ayrıca bir de Osmanlı temsilcisi bulunacaktı.[58] Düyun-u Umumiye İdaresi, devletin hükümranlık haklarını zedeleyen, mali kaynaklarını kontrol altına alan milletlerarası bir idare şekli idi ki; adeta devlet içinde başka bir devlet niteliği taşıyordu.

         

        20 Aralık 1881’de II. Abdülhamit tarafından onaylanan ve Muharrem Kararnamesi olarak anılan bu kararname ile Osmanlı’nın bütün borçları birleştirilmiş ve bu borçlarda bir miktar indirim yapılmıştı. Böylece kalan borçlar devletin eline geçen miktara yani 239.5 milyondan 125.5 milyona, senelik faiz 3.9’dan 1.4’e ve borç ödemeleri de 13.2 milyondan 7.6 milyona indirilmiştir[59]. Ancak Osmanlı Devleti’nin gelirlerinin önemli bir kısmı, dış borç ödemeleri için kullanılmak üzere Duyun-u Umumiye İdaresine bırakıldı. Osmanlı Devleti tarafından dış borçların faiz ve amortismanlarının ödenmesi için Dûyûn-u Umumiye İdaresine bırakılan gelir kaynakları şunlardır:

         

        İmal ve ihraç hakları ile tütün ve tuz inhisarı, damga resmi gelirleri, lisans resmi ve bazı vilayetlerin balık avı resmi, ispirtolu içkiler inhisarı ve ipek âşarı, ticaret antlaşmalarının yenilenmesi halinde, gümrük vergilerinden doğacak gelir fazlası, temettü nizamnamesinin genişletilmesi halinde elde edilecek gelir fazlası, Bulgaristan Emareti vergisi (Bu verginin miktarı kesinleşinceye kadar, vergi yerine olmak üzere yılda 100.000 altın verilecektir.), Kıbrıs Adası vergisi (Eğer bu gelir devletin eline geçmezse, devlet yılda 130.000 altın ödeyecektir.), - Doğu Rumeli vergisi (O zamanlar 240.000 altın olan bu vergi ileride artırılırsa bu artış ile beraber Doğu Rumeli gelirleri karşılığı 5.000 altın ödenmesi.), tömbeki resmi gelirlerinden 50.000 altın, Berlin Antlaşması’na göre, Sırbistan, Yunanistan, Bulgari


Türk Yurdu Nisan 2011
Türk Yurdu Nisan 2011
Nisan 2011 - Yıl 100 - Sayı 284

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele