Türk-Ermeni İlişkilerinde Selçuklular Dönemi

Nisan 2011 - Yıl 100 - Sayı 284

        Bizans idaresi altındaki Anadolu’da Selçuklu fetih ve yerleşme hareketleri başlamadan önce, Bizans’ın doğu sınırında dört Ermeni Krallığı bulunmaktaydı. Bunlar; “Ani” (Ani Bagratlıları: 885-1045), “Kars” (Kars Bagratlıları: 962-1064), “Lori” (Taşirk Bagratlıları: 982-1064), “Van” (Vaspurakan: 908-1021) Krallıkları idi. Bu Ermeni krallıklarının hiçbiri bölgede ne kuvvetli nüfus gücüne ve ne de gelişmiş bir devlet yapısına sahip idi. Bunlar, Bizans’ın zayıf idaresinden yararlanılarak, Ani, Kars, Lori ve Van şehirleri ve çevresinde Ermeni soyluları tarafından oluşturulmuş mahalli birer idare, yani derebeylik durumundaydı.[1] Gerek ahalinin yüksek dağlar ve derin vadilerle birbirinden ayrılması ve gerekse zamanın hâkim zihniyeti olan Derebeylik düzeni içinde bulunan bu aile kolları arasında, sürüp giden anlaşmazlıklar, Ermeniler arasında tam bir birliğin oluşmasına engel olan nedenlerin başında gelmekteydi. Ancak Bizans’ın mezhep ve siyasal baskılarına ve hele işgal bahis mevzu olunca aralarındaki anlaşmazlıkları bir kenara bırakıp geniş direniş eylemlerine başvurmakta idiler.[2] Ayrıca zaman zaman da bu bölgedeki Müslüman beyliklerle de işbirliği ve ittifak yaparak Bizans’a karşı hareket etmekteydiler.[3]

         

        Ani Bagratuni Krallığı’nın en parlak devrini idrak ettiği I. Gagik (990–1020)’in ölümünden sonraülkenin doğusunda Ermenilerin yaşadıkları bölgedekarışıklıklar çıkmasını fırsat bilen Bizans İmparatoru II. Basileios (976–1025),[4] imparatorluğun Müslüman devletlerle yapmakta olduğu mücadelelerin önemli bir cephesini oluşturan Doğu Anadolu Bölgesi’nde, vasal Ermeni krallıklarının zaman zaman giriştikleri isyankâr hareket ve davranışlarına son vermek, söz konusu Ermeni memleketlerinin yönetimini doğrudan doğruya Bizans’a bağlamak,[5] şark hudutlarını emniyete almak ve İslam ülkelerine doğru genişlemek amacıyla,[6] büyük bir orduyla Doğu Anadolu’ya gelip Vaspurakan (Van) Ermeni Krallığı’nın topraklarını ilhak etti (12 kale, 4400 köy ve 115 manastır). İlhak sonrasında ise, bu bölgede oturan 40 bin Ermeni’yi Bizans’ın geleneksel siyaseti uyarınca, göçe zorlayarak Orta Anadolu’da Sivas, kısmen de Kayseri kent ve yörelerine yerleştirirken, 115 kadar Gregoryan Ermeni Kilisesine ve bunların mallarına el koymak suretiyle de bu kiliseleri Ortodoks Kilisesine çevirdi.[7]

         

        Türkiye Selçuklu Devleti döneminde ve Osmanlı İmparatorluğu döneminde Orta Anadolu’da görülen Ermeni nüfusu, büyük ölçüde Bizans’ın, Ermeniler üzerinde uyguladığı bu tehcir politikası ile ortaya çıkmıştır.[8]

         

        İlk Selçuklu-Ermeni İlişkileri, henüz Selçuklu Devleti kurulmadan önce Tuğrul Bey’in kardeşi, Sultan Alp Arslan’ın babası Davud Çağrı Bey’in, Karahanlı ve Gazneli Devletleri’nin şiddetli takip ve baskılarından kurtulmak ve yeni bir yurt edinmek amacıyla Doğu Anadolu’ya yaptığı keşif seferi ile gerçekleşmiştir (1015–1021).[9] Onların bu düşünceye, daha önce Abbasi orduları bünyesinde Anadolu sınırında, Sugur ve Avasım (uç) bölgelerinde görev yapan kardeşlerinin verdikleri bilgilerle ulaşmış olduklarını düşünebiliriz. Netice itibariyle, Tuğrul Bey, yanındaki Türkmenlerle birlikte savunması kolay, dikkatlerden uzak çöllere çekilirken, ağabeyi Çağrı Bey 3000 kişilik seçme bir süvari birliğinin başında Maveraünnehir’den batı yönüne, Anadolu’ya bir keşif seferine çıkmıştır. Azerbaycan yoluyla Doğu Anadolu’ya giren Çağrı Bey, Van Gölü çevresinde istila ve akınlarda bulunmuştur.[10]

         

        Bu akınlar sırasında Vaspurakan Ermeni Kralı Senekarim’in oğlu David’in ve General Şapuh’un kumanda ettikleri kuvvetler, önce biraz direnmeye çalışmışlarsa da çok geçmeden, özellikle “Yağmur gibi atılan oklar”ın yarattığı panik dolayısıyla, bozguna uğramaktan kurtulamamışlardır.[11] Çağdaş Ermeni tarihçisi Urfalı MATEOS bu konuda; “Bugüne kadar asla bir Türk süvarisi görmeyen Ermeniler şaşırmışlar; uzun örgülü saçları, ok ve yaydan ibaret silahları olan bu Türk süvarilerini hayretle seyretmişlerdi.” der.[12] Bu sefer sırasında Vaspurakan (Van Gölü Havzası) Bölgesi’nin batı taraflarına hâkim olan Çağrı Bey, Nahçıvan ve Nik vs. gibi bazı Gürcü memleketlerine de girmeyi başarmıştı. Netice itibariyle, Çağrı Bey, ilk Selçuklu-Ermeni ilişkilerini oluşturan bu keşif seferini tamamladıktan sonra, yeniden Azerbaycan ve Horasan üzerinden Maveraünnehre geri dönmüştür.[13] Bu keşif seferi çok başarılı olmuş, her bakımdan Anadolu’nun uygun bir yurt olabileceği kanaatine ulaşılmıştı.[14]

         

        Selçukluların Anadolu’ya ikinci akınları ise, Arslan Yabgu’ya bağlı olduklarından dolayı kendilerine Yabgulu Türkmenleri adı verilen Türkmenler tarafından yapıldı (1028). Bu akınlar sırasında Yabgulu Türkmenler, pek çok kayıplar vererek Anadolu’ya girmişler; Azerbaycan’a, Ermeni ve Bizans beldelerine ve hatta Diyarbakır havalisine kadar yayılmışlar,[15] sayısız tutsak ve ganimetler ele geçirerek Rey’e geri dönmüşlerdi.

                        

        Büyük Selçuklu Devleti’nin ilk sultanı Tuğrul Bey’in 1043 yılından itibaren Anadolu seferlerine başladığı sıralarda, daha önce görüldüğü üzere, gerek Doğu Anadolu Bölgesi’nin Bizans tarafından ilhakı ve bu ilhak sonucu Ermenilerin önemli bir kısmının bölgeden uzaklaştırılması,[16] gerekse Bizans İmparatoru IX. Konstantin’in türlü hileler sonucunda 1045 yılında Ani’yi zaptedip, Bagratuni Hanedanlığı’nın egemenliğine son vermesi, piskoposhaneleri, manastırları ve bunların iratlarını yağma ettirmesi, Katolikosları, dini reisleri yakalayarak Bizans’a sürmesi,[17] birçok Ermeni’nin türlü işkenceler yapılarak Ortodoks Mezhebi’ne girmeye zorlanması,[18] halkın ağır vergilere bağlanması, Ermenilerin kin ve nefretlerini doruk noktasına ulaştırdı. Bu durum Selçuklu fetih hareketlerini kolaylaştıran bir unsur olmuştur.[19] Öğle ki Selçuklular Anadolu’ya girişte Ermenilerce iyi karşılandılar. Köylünün toprak sahibi olması, dil ve inançlarında serbest bırakılması, Anadolu’nun kapılarının açılmasını kolaylaştırdı.[20] Nitekim Ermeni tarihçisi Asoghik: “Ermeniler Türklere kolaylık sağladılar. Doğu Anadolu’dan, Kilikya’dan, Orta Anadolu’dan birçok Ermeni Türk Orduları’nın önüne düştü, yol gösterdi.” demektedir.[21] Ermenilerin Türklere eğilimi, öylesine güçlü bir biçimde göze çarpmıştır ki, Hıristiyan tarihçileri, Ermenileri, Hıristiyanlık’a ihanetle suçlamışlardır.[22]

         

        1047–1048’de Tuğrul Bey’in amcası Musa İnanç Bey’in oğlu Hasan Bey’in yönettiği Selçuklu kuvvetleri Büyük Zap suyu yöresinde Bizanslılar tarafından pusuya düşürülerek bozguna uğratıldı. Hasan ve arkadaşlarının şahadetine çok üzülen Tuğrul Bey, Azerbaycan genel valiliğine atadığı kardeşi İbrahim Yınal ile amcaoğlu Kutalmış’ı, Anadolu’da fetihler yapmak ve Selçukluların öcünü almak için görevlendirdi. Tuğrul Bey’in emriyle harekete geçen Kutalmış’ın emrindeki Selçuklu kuvvetleri,[23] Gence önünde bir Bizans Ordusu’nu bozarak Pasinler’e girdi. Selçuklular, Bizans-Gürcü-Ermenilerin mukavemetlerine rağmen, Erzurum Ovası’na inerek bu şehrin yanındaki Erzen şehrini de aldıktan sonra 50.000 kişilik Bizans-Gürcü-Abhaz Ordusu’nu Hasankale önünde müthiş bir yenilgiye uğrattı (18 Eylül 1048).[24] İbni FAZLAN Seyahatnamesi’nde; bu zaferin Selçuklulara, Doğu Anadolu’nun kapılarını ardına kadar açtığından bahseder.[25] Bu tarihten itibaren Selçukluların akınları muazzam şekilde devam etmiş ve her seferde yeni bir yer zapt edilmiştir. Türklere bu akınlar sırasında karşı koymaya çalışanlar Gürcülerle, Bizans’tır. Bizans tarafından ortadan kaldırılmış ve milis askerleri dağıtılmış Ermeniler sahnede değillerdir.[26]

         

        Türkmen nüfusunun gittikçe artması, dolayısıyla Anadolu’yu yurt tutma zorunluluğu yüzünden ve Bizans’ın 1050 yılında yapılan barış antlaşmasına da tam olarak uymaması ve Türklere ait topraklara zaman zaman saldırılarda bulunması nedeniyle, 1054 yılında Anadolu’ya giren Tuğrul Bey, Van yolu üzerindeki Bergiri (Muradiye)’yi ve Erçiş’i ele geçirmiş, daha sonra Malazgirt Kalesi kuşatmış, fakat bazı olumsuzluklardan dolayı alamamıştı.[27] Tuğrul Bey, Anadolu’dan ayrılmadan önce, beraberindeki Türkmen atlılarıyla, gaza amacıyla Anadolu sınırlarına gelmiş bulunan kardeşinin oğlu Yakuti’ye, yanındaki emirlerle birlikte Anadolu’da fetihlere devam etmesini bildirdi.

         

        Türk kuvvetlerinin 1057 sonrasında Fırat’ı geçip Malatya’ya kadar uzandıkları görülmektedir. 1058 yılına gelindiğinde Emir Dinar emrindeki kuvvetlerle Malatya’yı fethetti. 1059’da Yakuti, beraberinde Selçuklu emirleri olduğu halde Van Gölü’nün kuzeyinden tekrar Anadolu’ya girdi. Selçuklular, Temmuz 1059’da Ermenilerin nüfusça yoğun bulunduğu Sivas’ı ele geçirdiler.[28] Ermenilerin, yapılan bu fetih hareketlerinden memnun oldukları görülmektedir. Nitekim, MATEOS gerçekleşen bu Türk fetih hareketleriyle ilgili: “Ermenistan, Türkler tarafından Greklerin elinden alındıktan sonra, Ermeniler Romalıların bütün fenalıklarından kurtulmuş oldular.”[29] demektedir.

          

        4 Eylül 1063’te Tuğrul Bey’in vefatı üzerine, Selçuklu tahtına geçen Alp Arslan,[30] devletin fetih planları uyarınca Anadolu seferlerini sürdürme hedefine yönelik olarak,[31] 1064’te büyük bir ordu ile Horasan’dan hareket ederek Azerbaycan’a geldi. Orada bulunan Türkmen boy ve ulusları, Alp Arslan’a iltihak ettiler. Alp Arslan’ın kardeşi olup uzun zamandan beri Bizans hududu başkumandanlığını yapan Yakuti ile diğer Selçuklu prensleri de (İbrahim Yınal’ın ve Kutalmış’ın oğulları) geldiler. Sultan ordusunun bir kısmını oğlu Melikşah ile kardeşi Yakuti’ye verip Vezir Nizamülmülk’ü bunlara terfik ederek Vaspurakan (Van Gölü Havzası) kıtasındaki şehir ve kalelerin fethi için görevlendirdi. Bu ordu Van Gölü havzasındaki kaleleri birer birer muhasara ederek aldı. Bu zaferlerden sonra Melikşah babasına katıldı. Sultan Alp Arslan bundan sonra, Aras’ı geçerek, Lori Ermeni Krallığı topraklarına girdi. Bizans’ın Anadolu’daki hâkimiyetinin çökmesinden faydalanıp Bizans’a karşı, Lori ve çevresinde bağımsız bir Ermeni Prensliği kurma savaşı vermekte olan Davidoğlu Giork’un “Yıllık vergi ödeme şartıyla Selçuklu vasalı olma” önerisini kabul etti. Alp Arslan’a itaat eden Giork, kızını Sultan’a verdi. Buna mukabil Alp Arslan da onunla ebedi sulh ve dostluk kurdu. Daha sonra Gürcistan ve Abhazya’ya taarruz ederek Ermenilerin Kangark dedikleri Kangarni ve Trialet vilayetlerini aldıktan sonra; Şavşat üzerinden güneye indi ve Kars taraflarındaki Akşehir ve yörelerini fethetti (Temmuz 1064). Çok geçmeden Sultan Alp Arslan, Bizans kuvvetlerinin şiddetle savunduğu Allaverdi şehrini hücumla ele geçirdi. Kafkas Dağları’na kaçmak suretiyle canını kurtaran Gürcü prensi IV. Bagrat, Sultan’a özel bir elçi gönderip; “Selçuklu Devleti’ne yıllık vergi verme, dolayısıyla vasallığını kabul etme” karşılığında barış istedi. Prensin bu önerisini kabul eden Sultan, askeri harekâtı durdurduktan sonra, geri dönerek tekrar Aras Irmağı havzasına indi.[32] Burada birçok küçük kaleleri aldıktan sonra, daha önceleri Ermeni Bagratuni hanedanlığının başkenti olan ve Doğu Anadolu’nun en müstahkem ve önemli kalelerinden biri ve Bizans’ın doğuda kilit noktası olan, Ermeni Bagrat ile Gürcü Krikor’un müştereken savundukları Ani’yi kuşattı. Burada çok çetin bir mücadele veren Alp Arslan, “Asla zapt olunamaz” şeklinde nitelendirilen Ani Şehri’ni fethetti (1064).[33] Böylece Ermenilerin Bizans himayesinde bulunan Bagratuni Devleti son bulmuş oldu.[34]

         

        Ani’nin fethinden sonra, Kars Kalesi’ni ele geçirebilmek için harekete geçen Alp Arslan Kars hâkimi unvanı ile saltanat süren Kral II. Gagik (Kakik)’e elçi gönderip, derhal teslim olmasını istedi. Kral Alp Arslan’ın teklifini tereddütsüz kabul etti.

         

        Türk elçileri görüşme esnasında şöyle bir görünümle karşılaşmışlardı: Kral II. Gagik tamamen siyahlara bürünmüş, tahtına yakın mesafe de bulunan hemen her yere küller serpilmişti ve eski Ermeni adetlerine göre bu  bir matem nişanesi idi.

         

        Elçiler niçin matem tutulduğunu sorduklarında ise, şu cevabı almışlardı: “Sultan Tuğrul Bey, biz Ermeniler için gayet değerli bir hükümdardı. Vefat haberi bizleri ziyadesiyle üzdü. Şanlı hatırasına binaen matem tutmaktayız.” dediler.

         

        Huzurdan memnuniyetle ayrılan Türk elçileri, durumu aynen Sultan’a bildirdiler. Alp Arslan bu duruma çok memnun oldu. Kars Şehri’ne muhteşem bir merasimle giren ve bizzat Ermeni kralı tarafından şehrin kapılarında karşılanan Alp Arslan, Ermeni halkınca da candan karşılandığını görünce daha da memnun oldu.

         

        Sultan Alp Arslan, kalbini kazanan Ermeni kralı ve halkını bağışlayarak, kendisine müttefik kabul etti.[35] Daha sonra ise, ülke içerisindeki bir takım huzursuzlukları gidermek ve özellikle de ülkenin doğu sınırlarında fetihler yapmak amacıyla Anadolu’dan ayrıldı. Bununla birlikte O, yeni fethettiği bölgelere yöneticiler tayin ettiği gibi, Anadolu’ya muntazam bir biçimde askeri harekâtın devam ettirilmesi emrini vermekten de geri durmadı.[36] Alp Arslan’ın Anadolu’dan ayrılmasını fırsat bilen Bizans taraftarları, Kral Gagik’e baskı yaptılar. Bu baskılar sonucunda Sultan ile yaptığı antlaşmayı bozmak zorunda kalan II. Gagik, Anadolu’nun içlerine doğru çekilerek, Bizanslılar tarafından kendisine tahsis edilen Zamantı (Pınarbaşı) mevkii karşılığında, Kars ve dolaylarını Bizans İmparatoru Konstantin Dukas’a teslim etti. Ancak II. Gagik mevzubahis vakadan sonra dahi Sultan tarafından affa mahzar olmuş, Selçuklu saflarına geçmesi teklif edilmişti.

         

        Bizans taraftarlarını dinlemekle nasıl bir hata işlediğini kısa zamanda anlayan II. Gagik, Alp Arslan’ın teklifini kabul ettiğini bildirmek için en güvenilir adamlarından müteşekkil bir heyeti elçilik görevi ile yola çıkardı. Kendisi ise, mutlaka halletmek istediği bir iş için bir müddet daha kalacaktı ki mesele şuydu:

         

        Kayseri Rum Ruhani Reisi Metrapolit Markos, manastırın köpeğine “Armen” adını koymuş ve böylece Ermenileri köpeklere eşit saydığını açıkça ortaya koymuştu. II. Gagik’in halletmek istediği mesele işte buydu. Nitekim Kayseri Metrapoliti’ni yakalatıp köpeği ile birlikte bir çuvala koydurdu ve çuvala sopalarla vurulmasını emretti. Şiddetli darbeler altında kuduran köpek ise, sahibini parçaladı.

         

        Metrapolitleri’nin feci şekilde öldürüldüğünü öğrenen Bizanslılar ise, Ermeni halkı üzerine asker sevk ederek on binlerce Ermeni’yi kılıçtan geçirdiler (1066). 1079 yılında da II. Gagik’i tuzağa düşürüp, ağır işkencelere maruz bırakıp, öldürdükten sonra,[37] Gagik’in iki oğlu ve torununu da öldürdüler.[38] Böylece Bagratuni Hanedanlığı ortadan kaldırıldı.[39]

         

        1067–1068’de Alp Arslan, Horasan’dan büyük bir orduyla hareket etti. Azerbaycan ve Gürcistan’da bir kısım fetihler gerçekleştiren Sultan’ın esas amacı, bütün Gürcü ve Aphaza memleketlerini fethederek buraları Selçuklu sınırları içerisine aldıktan sonra, Anadolu’da bizzat fetihler yapmaktı. Fakat Karahanlı hükümdarının ölümüyle ortaya çıkan durum nedeniyle Alp Arslan, fetih planlarını gerçekleştiremeden geri dönmek mecburiyetinde kaldı. Bununla birlikte O, bir kısım kuvvetlerini Anadolu sınırlarına bıraktığı gibi, Kutalmışoğlu Mansur ve Süleyman ile Azerbaycan genel valisi olan kardeşi Yakuti, eniştesi Erbasan ve Anadolu’da giriştiği akınlarla şöhret kazanmış olan Emir Sunduk’u fetih hareketlerinin devamıyla görevlendirdi. Onlarda büyük bir hız ile kendilerine verilen görevi yerine getirmeye koyuldular.[40] Bizans’la araları açık ve gergin olan Ermeniler de, Selçuklu fetihleri dolayısıyla, Anadolu’daki Bizans hâkimiyetinin çöküşünden istifade ederek, zaman zaman Bizans’a karşı isyan edip, Bizans’ın çöküşünü daha da hızlandırıyorlar ve Selçukluları, kendileri için bir kurtarıcı olarak karşılıyorlardı. Hatta Ermeni Bogusag ailesinin bütün bireyleri İslamiyet’i kabul edip, Alp Arslan’dan, Siverek yöresinde yerleşme izni almışlardı.[41]     

         

        Türklerin Anadolu’da ilerlemesinden rahatsız olan Bizans İmparatoru Romanes Diogenes, bu duruma son vermek için, Bizans İmparatorluğu tarihinde emsali görülmemiş azamette bir ordu kurdu ve 13 Mart 1071 sabahı İstanbul’dan yola çıkarak, Kızılırmak havalisini takip edip, Sivas’a vardı.[42] Rumların: “Ermeniler bize Türklerden daha çok fenalık yaptılar.” şikâyetleriyle karşılaşan Diogenes, Türklere karşı yapacağı harpten dönünce Ermeni Mezhebi’ni ortadan kaldıracağına dair yemin etti ve şehri tahrip edip birçok Ermeni’yi öldürdü. Ermeni kral zadeleri Atom ve Apusahl’ı Sivas’tan sürdü.[43] Daha sonra Malazgirt’e doğru hareket eden Diogenes, Anadolu’yu Türklerden kurtarmayı düşündüğü gibi, Selçuklu Devleti’yle beraber bütün İslam âlemini istilayı da planlıyordu.[44] Fakat Malazgirt’te Selçuklularla karşı karşıya gelen Bizans kuvvetleri, Selçuklu kuvvetleri tarafından pusuya düşürülerek, çembere alınmış ve Bizans Ordusu’nun büyük bir kısmı yok edilerek, Bizans Ordusu yenilmekten kurtulamamıştı. Ayrıca İmparator Romanes Diogenes de esir düştü.[45] Bu zaferin kazanılması, Anadolu’daki siyasi durumu, tamamen Türklerin lehine çevirmiş ve Anadolu’nun bir Türk vatanı olmasına, Türk yerleşmesinin serbestçe sağlanabilmesine vesile teşkil etmiştir.[46] 

         

        Malazgirt Meydan Muhaberesi’nde dikkati çeken bir olay ise, Bizans Ordusu’nda yer alan Uz ve Peçenek hafif süvarilerinin, Selçuklu Ordusu saflarına geçmeleri[47] esnasında, Ermeni askerleri de onları takip etmiş ve doğrudan Selçuklu saflarında savaşa girmişlerdi. Selçuklu saflarına geçen Ermeni prens ve askerleri savaştan sonra, İslam Dini’ni kabul ettiler.[48]

         

        Hıristiyanlar en büyük mağlubiyeti Alp Arslan’dan gördükleri halde, devrin Bizans, Ermeni ve Süryani kaynakları onun adaleti ve yüksek insani vasıflarını övmekte müttefiktirler.[49]   

               

        Alp Arslan’ın ölümü üzerine yerine geçen oğlu Melikşah döneminde, Selçuklu İmparatorluğu en geniş ve en kudretli seviyeye erişmiş; İslam Dünyası da en mesut devirlerinden birini yaşamıştır.[50] 

         

        Bu dönemde, Bizans hâkimiyetindeki Anadolu’da, başarılı fetih hareketlerinde bulunan Kutalmışoğlu Süleyman Şah, 1075 yılında, İstanbul’un hemen yanı başında büyük ve tarihi bir Bizans kenti olup, sağlam surlara sahip bulunan İznik’i fethetti ve burasını, temellerini atmakta olduğu Türkiye Selçuklu Devleti’nin başkenti yapmak suretiyle devletini kurdu.[51] Ancak kurulan bu devlet, tamamen bağımsız olmayıp Büyük Selçuklu Devleti’ne tabi idi.[52]

         

        Süleyman Şah’ın Türkiye Selçuklu Devleti’ni kurması ve başarılı fetihler yapması sonucunda, özellikle 1080 yılında, Azerbaycan’dan, kalabalık Türkmen kitleleri, Anadolu’ya adeta akmaya başladılar ve dolayısıyla bu ülkede, Türk nüfusu süratle çoğaldı. Ayrıca bu dönemde Bizans’ta bitip tükenmeyen buhranların yarattığı huzursuzluklar ve Bizans’ın dini tazyik ve temsilinden nefret eden, çeşitli ırklardan oluşan yerli halklar (Ermeni, Süryani, Gürcü vb. gibi), aradıkları hoşgörüyü Süleyman Şah’ın yönetiminde bulmaları gerçeği, fetihlerin kolaylaşmasını sağladı.[53] Özellikle de Ermeniler, Bizans’ın dini ve ekonomik baskısından çok şikâyetçiydiler. Ermeni Kiliseleri’nden alınan vergi, kilise mallarından elde edilen gelir, bunların sistematik olarak Bizans’a geçmesi, Ermeni prenslerin Bizans hazinesine ödedikleri haraç, toplum vergisi, kan vergisi, savaşlara katılma, imparatorluğa istediği sayıda asker vermek, fert başına alınan kan vergisinden başka gelir vergisi, hasat vergisi... Ermeni halkı vergi altında eziliyordu. Bu bakımdan Ermeniler sevinerek Türklerin tarafına geçtiler ve Süleyman Şah’ın tabiiyetine girdiler.[54] Süleyman Şah, bütün Türk hükümdarları gibi herkesi dininde serbest bıraktı[55] ve Bizans’ın, büyük emlak sahiplerinin ezdiği Küçük Asya esaret feodalizmini kaldırarak, tebaasını belli bir vergi mükellefliği ile hür ilan etti[56] ve Anadolu’da toprak ağalarının elinden büyük çiftlikleri alarak halka dağıttı. Böylece Ermeniler dini ve ekonomik özgürlüğe kavuştular.[57]

         

        Bu dönemde, Türk istila ve fetihleri karşısında, Anadolu’daki Bizans hâkimiyetinin çökmesinden istifade eden Ermeni asıllı Bizans generali Philaretos Brachamios, Bizans’a tabi olmayarak, önce Maraş’a daha sonra da Malatya, Harput, Palu, Elbistan, Tarsus ve Urfa’ya hâkim oldu. Böylece O, sınırları Çukurova’dan Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ne kadar uzanan bir Ermeni prensliği kurdu. Bununla birlikte Philaretos, bir yandan Bizans’a tabi görünmekte, öte yandan da Büyük Selçuklu Devleti’ne yıllık vergi ödemek ve dolayısıyla tabiiyet arz etmek suretiyle, prensliğinin devamını sağlamakta idi. Böylece bu Ermeni prensliği, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri’nde, Türkiye Selçuklu Devleti’nin diğer Türk ülkeleriyle olan ilişkilerini keser bir durum yaratmakta idi.[58]

         

        Philaretos’un Hıristiyanlar tarafından sevilen bir şahıs olmadığı, tarihi kaynaklardan anlaşılmaktadır. Nitekim MATEOS’un ifadesine göre: “Filaretos (Philaretos) adlı zalim ve menfur bir prensin müstebidane hâkimiyeti başlamıştı. O, Diojen’in ölümünden sonra memleketi gasp edip zalimane hareketlere girişti… O, Hıristiyanlara karşı harp etmeye başladı. Çünkü O, Hıristiyan olmakla beraber imansız bir adamdı. Ermeniler onu bir Ermeni olarak tanımıyorlar, Romalılar (yani Bizanslılar)’da onun kendilerinden olmasını istemiyorlardı.”[59] demektedir. Nitekim Selçuklu vasalı Ermeni Philaretos, başta Antakya olmak üzere, yönetimi altında tuttuğu şehirlerdeki halka ve askerlere çok kötü davranmakta ve onlara şiddetli baskı ve zulümler yapmakta idi. Hatta oğlu Barsama’yı bile hapse atmaktan geri kalmamıştı. Philaretos’un Urfa’ya gitmesinden faydalanan Antakya askeri valisi (şıhne) olan İsmail (Türk asıllı olması muhtemel), derhal harekete geçerek Barsama’yı hapisten çıkartıp, onunla babası aleyhine işbirliği yaparak, şehri, Süleyman Şah’a teslim etmek üzere, O’nu özel bir mektupla Antakya’ya davet ettiler. Bunun üzerine harekete geçen Süleyman Şah, yerine emir Ebulkasım’ı bırakıp, 300 atlı ile derhal İznik’ten Antakya yönüne hareket etti. O, şehre hâkim olmak isteyen Suriye ve Filistin Selçuklu hükümdarı Tacüd-devle Tutuş ile kentten her yıl Büyük Selçuklu Devleti adına vergi almakta olan vasal Musul emiri Şerefüd-devle Müslim’in kendisinin gelmekte olduğu haberini alabilecekleri ve şehre karşı herhangi bir askeri harekâta girişebilecekleri ihtimalini düşünerek, geceleri sürekli harekât, gündüzleri de vadilerde konaklamak suretiyle, kuzey-batıdan güney-doğuya bütün Anadolu’yu oniki gecede geçip, Antakya yöresine geldi. Çok geçmeden Antakya önlerine erişen Süleyman Şah, vali İsmail ve Barsama ile işbirliği sonucunda, 12 Aralık 1084’te şehri, 12 Ocak 1085’te de bir süre direnen kaleyi ele geçirdi. Böylece şehre ve kaleye hâkim olan Süleyman Şah halka hiç dokunmayarak aman verdi ve alınan bütün tutsakları karşılıksız salıverdi. O, Türk askerlerine: “Hıristiyan halka iyi davranmaları, onlardan hiçbir şey almamaları, evlerine girmemeleri, kızlarıyla evlenmemeleri” yönünde bir emirname çıkardı ve halka son derece iyi muamelelerde bulundu. Ele geçirilen bütün ganimetlerin dışarı çıkartılamayıp, ucuz fiyatla da olsa, şehir içinde satılmasını emretti. Ayrıca Hıristiyan halkın dileği üzerine, şehirde “Meryemana” ve “Azizcercis” adlarında iki kilise inşasına da izin verdi. Şehir içinde de bir takım imar faaliyetlerinde bulunan Süleyman Şah, Ortaçağ Hıristiyan âleminin en kutsal kentlerinden sayılan Antakya’nın fethini, özel bir heyetiyle tabi olduğu Sultan Melikşah’a bildirdi. Antakya’nın fethine çok sevinen Melikşah, bu kutlu haberi her tarafa duyurmuş, müjde davulları çalınmış, İsfahan halkı fethi kutlamış, büyük Sultan da halkın tebriklerini kabul etmişti.[60]

         

        Antakya halkının minnet ve şükranlarını kazandıktan sonra şehri terk eden Süleyman Şah,[61] daha sonra Antakya’ya bağlı, Bagras, Samandağı, İskenderun, Derbesak, Artah, Harim, Telbaşir, Gaziantep vs. kent ve kalelerini birer birer fethetti.[62] Süleyman Şah’ın kumandanlarından Buldacı Bey, 1085 başlarında Maraş, Elbistan, Göksun, Besni kalelerini fethetti. Böylece Anadolu’da Türk birliği kurulmuş oldu.[63] Sıranın kendisine geldiğini anlayan Philaretos, barış istemek için Melikşah’a arz-ı tazim etmeye karar verdi. Philaretos Sultan’ın huzuruna giderken Parakamanos adlı bir Bizans prensini Urfa’da yerine vekil bıraktı. O, beraberinde çok miktarda altın ve gümüş, iyi cins atlar ve güzel elbiseler alarak İran’a Sultan Melikşah’ın yanına gitti. Philaretos’un ayrılmasından sonra zalimliği yüzünden kendisinden nefret eden halk, onun yokluğunun fırsat bilerek Barsama idaresinde ayaklandı. Barsama, Parakamanos’u öldürdü. Urfalılar da onu şehrin hâkimi tayin ettiler.[64] Daha sonra Urfa halkından bir heyet Sultan Melikşah’ın huzuruna gelerek, şehri kendilerine teslim edeceklerini bildirdi. Sultan Melikşah bunun üzerine Urfa’ya bir Amid gönderdi. Ancak daha sonra bu Amid, kötü davranışlarıyla ve mallarına el koyarak Urfa halkının isyanına sebep oldu. Halk şehri Sultan’a teslim eden Ermeniler ile şıhneyi birlikte tutukladılar ve Amid’i de şehirden dışarı çıkardılar. Sultan Melikşah bu durumu öğrendiği zaman Emir Bozan’ı büyük bir kuvvetle Urfa’nın fethine gönderdi. Emir Bozan şehri üç ay sıkı bir şekilde kuşattı. Bu şiddetli kuşatma sırasında dışarıdan yardım alamayan şehir halkı çaresiz kalmış ve Barsama’ya isyan etmişti. Barsama tehlikeden kurtulmak için Bozan’a sığınmaya karar verdi ve kendisini surlardan aşağı attı. Fakat ağır bir şekilde yaralandı ve birkaç gün sonra da öldü. Nihayet İbn Kudana adında bir Hıristiyan tüccar şehri Bozan’a teslim etti. MATEOS bu hususta; “Böylelikle Urfa şehri ile bütün havalisi, tam asayişe kavuştu ve şehir sevinç içine düştü” demektedir.[65]

         

        Sultan Melikşah Urfa’nın durumunu öğrendiği zaman huzuruna çıkan Philaretos’a yüz vermedi. Hiçbir taraftan ümidi kalmamış olan Philaretos için belki de tek kurtuluş yolu vardı, o da İslam dinini kabul etmekti. Nitekim o da Müslüman olarak durumu kurtardı. Sultan Melikşah’ta Maraş’ın idaresini ona verdi. Sultan Melikşah ayrıca başarısından dolayı Emir Bozan’ı Urfa Valiliğine tayin etti. Böylece Urfa’da bir süre için Türk hâkimiyeti devri başladı.[66]

         

        Bütün bunların sonucunda, Philaretos’un, sınırları Harput’tan Kilikya’ya kadar uzanan (Urfa, Antakya, Ra’ban, Malatya, Maraş, Misis, Anabarza, Tarsus) Ermeni prensliği, Büyük Selçuklu İmparatorluğu sınırları içine alınmış oldu.[67]

         

        Bütün bu gelişmeler olurken Sultan Melikşah’ta, 1086 başlarında tekrar Kafkaslara gelmişti. Bu seferi de, her türlü muhalefet ve direnme üzerinden silindir gibi geçen meşhur yürüyüşlerinden biri idi. Bütün şehirler kendiliklerinden tabiiyetlerini arz ettiler.[68] Ermeni tarihçisi MATEOS bu seferle ilgili; “Sultan’ın yüreği, Hıristiyanlara karşı şefkatle dolu idi. O, geçtiği memleketlerin halkına bir baba gözü ile bakıyordu. O, böylelikle hiçbir muhabere yapmadan birçok eyalet ve şehirlere hâkim oldu.” demektedir.[69] Melikşah’ın bu seferi sırasında en ciddi mukavemeti Gence şehri göstermişti. Buranın zaptı ve emiri Fazlun’un tedibi vazifesini Sultan, maiyetinde bulunan Urfa fatihi Bozan’a verdi. Bozan Gence’yi kuşattıktan sonra ele geçirdi ve Fazlun’u esir etti. Gence ile etrafındaki kasaba ve kaleler doğrudan doğruya merkeze bağlandı. Bu yeni fütuhat neticesinde Erran ve Ermeniye hayli zararlara uğramış ve vergiler ağır geldiğinden ahali dağılmaya başlamıştı.

         

        Ani’deki Ermeni Katolikos’u Barseğ, hem kilisenin menfaatlerini korumak ve Philaretos’un müdahaleleri dolayısıyla sayıları dörde çıkan Ermeni patrikliği işini düzenlemek,[70] hem de vergileri hafifletmek için Büyük Sultan’da istirhamda bulunmak üzere dini bir heyetin başında İsfahan’a gitti (27 Şubat 1090–26 Şubat 1091). Barseğ’in başkanlığındaki heyet, Sultan Melikşah’ın huzuruna çıkarak, kiliseden, manastır ve ruhanilerden vergi alınmamasını rica etmiş, Sultan ise, Barseğ’in isteklerini kabul edip, ona fermanlar vererek, iltifatlar da bulunmuş,[71] ayrıca bu hususun nezareti için, Azerbaycan valisi Melik Kutb’üd-din İsmail’e emir vermişti (1090). Sultan Melikşah’ın bu çok müsamahakâr davranışı imparatorluk içinde Hıristiyanların, kendisine karşı sevgisini ve devlete karşı sadakatini arttırmıştı.[72] Nitekim Ermeni müellifi Urfalı MATEOS Vekayi-namesi’nde, Sultan’ın ölümü dolayısıyla: “Herkesin babası ve bütün insanlara karşı merhametli ve hüsnüniyet sahibi bir zattı… Onun ölümü, bütün dünyayı büyük bir matem içine düşürdü.”[73] demiştir. Yine MATEOS Vekayi-namesi’nde, “Melikşah, hâkimiyeti boyunca Allah’ın yardımına mahzar oldu. O, bütün ülkeleri fethetti ve Ermenistan’ı sulh ve asayişe kavuşturdu.”[74] demektedir. O, ayrıca Kutb’üd-din İsmail hakkında da: “İsmail, iyi, çok merhametli ve imar edici bir şahıstı. O, bütün Ermenistan’ı yönetimi altına almış olup, memleketi imar etmeye başlamış ve bütün manastırları İranlıların fenalıklarına karşı himaye edip korumuştu.”[75] sözlerini kaydetmiştir. Gerçekten de, Melikşah’ın adaleti, din ve mezhep farkı gözetmeden bütün tebaasına şefkati Müslüman ve Hıristiyan kaynakların ittifakıyla sabittir.[76]

         

        Süleyman Şah’tan sonra Türkiye Selçuklu Devleti tahtına geçen I. Kılıç Arslan zamanında da Ermeniler, Selçuklulara tabii küçük prenslikler halinde, her türlü dini ve idari faaliyetlerinde tamamen bağımsız bir durumda idiler.[77] Fakat o zamana kadar dost oldukları, gelip kentlerini teslim etmek için yalvardıkları, Türklere karşı, Ermenilerin büyük kısmı, Haçlı Seferleri boyunca, Haçlıların müşavirleri, öncü veya azap kuvvetleri gibi davranmışlar, I. Haçlı Seferi’nde Haçlılara yardım eden Ermeniler, Urfa’yı onlara teslim ederek ilk Haçlı Kontluğu’nun kurulmasını sağlamışlardı. Haçlıların Antakya’yı almalarına da neden olmuşlardı (Ermeni Firuz’un ihanetiyle). Bu sürede Türk tabiiyetinden çıkarak Papalığın ve Batı İmparatorluğu’nun tabiiyetine girmek için çaba göstermişlerdir.[78] Ancak Urfa’ya gelen Frank şövalyeleri, Ermenilere hakaretle muamele ediyor ve zorbalıkta bulunuyorlardı. Urfa’nın nüfuzlu yerlileri, sadece Frankların katıldığı kontun istişare heyetinden uzakta tutuluyorlar ve ağır vergiler altında, Ermeni halkı eziliyordu. Bundan başka şehre gelen şövalyelere Ermeni arazi ve çiftlikleri ikta olunuyor ve Ermeni köylüler batının daha sert olan feodalite kurallarına uygun olarak, çok daha sert ve sıkı bağlarla raptolunuyorlardı.[79] Bu yüzden ne kadar büyük bir hata yaptıklarını anlayan Ermeniler, Haçlıların ağır baskılarına dayanamayarak, başları dara düştüğü her vakitte yaptıkları gibi, Türklere elçiler yollayarak yardım istediler. Ayrıca şehrin kontu, Haçlı Ordusu’nun komutanı Baudouni’ye suikast düzenlemek istediler. Bu durumu öğrenen Baudouni suikastçıları yakalatıp, elebaşlarını öldürttü. Birçoklarının burunlarını, ellerini, ayaklarını kestirerek şehirden kovdu.[80] Baudouni’nin suikastçıları cezalandırmak hususunda gösterdiği korkunç zulüm, Ermeni tebaasından gelebilecek tehlike ve tehditleri sona erdirdi.[81] Ayrıca Suriye üzerinden ilerleyen Haçlı orduları Elbistan ve Maraş’ı işgal ederek Ermenilere büyük zulümler yapmışlardı. Haçlıların zulümlerinden kurtulmak isteyen Ermeniler I. Kılıç Arslan’dan memleketlerini Haçlılardan kurtarmasını istediler. Bunun üzerine Kılıç Arslan, ordusuyla Elbistan ve Maraş üzerine yürüyüp, Haçlıları yenmiş ve Ermenileri kurtarmıştır.[82]

         

        Rus tarihçisi V. GORDLEVSKİ bu durumu şöyle değerlendirir: “Doğuda Hıristiyanları savunmak için bulunan Haçlılar, baskı ve yağmalarıyla, Küçük Asya halkını öyle öfkelendiriyorlardı ki, kilisenin Müslümanlarla Hıristiyanlar arasına koyduğu uçurumu unutan yerli prensler, Türklere yöneliyor ve Haçlılara birlikte karşı çıkıyorlardı. Bu şekilde, Doğu’da bir süre Haçlılara karşı yönelen birleşik blok oluşur: Haçlılarla Türkler arasında bir seçimle yüz yüze kalınca, hem Ermeniler hem de Bizanslılar, tercihlerini genellikle Türklerden yana yapıyorlardı.”[83] Claude CAHEN’de, Türklerin Haçlı Seferleri boyunca Hıristiyanlara karşı tavrını şu şekilde belirtir: “Haçlı Seferleri sırasında, Müslüman himayesi altında yaşayan Hıristiyanlara karşı Müslümanların toleransında bir değişiklik olmamıştır… Doğu’daki Türk beylerinin Hıristiyanlara karşı tavrı, Haçlı seferleri ortasında bile tam müsamahalı idi.”[84] demektedir.

         

        I. Kılıç Arslan’a bağlı, Sivas ve çevresinde hüküm süren Danişmendoğulları Beyliği (1085-1175)’nin[85] kurucusu, Danişmend Gümüştekin Ahmed Gazi, 1098 yılında Malatya’yı kuşattı.[86] Malatya daha önce de 1097 yılında, Kılıç Arslan tarafından kuşatılmıştı. Bizans’ın Malatya valisi, Ortodoks Kilisesi’ne mensup Ermeni Gabriel’in yönetiminden nefret eden, Malatya Ermenileri ve Süryanileri, Kılıç Arslan’a teslim olarak onun idaresi altına girmeyi istemişler ancak yaklaşan Haçlı tehlikesine karşısında kuşatmayı kaldıran Kılıç Arslan, devletin başkenti İznik’e dönmek zorunda kalmıştı.[87] Gümüştekin Ahmed Gazi şehrin daha önce Bizanslılar tarafından tahkim edildiğinden dolayı üç yıl boyunca yaz aylarınd


Türk Yurdu Nisan 2011
Türk Yurdu Nisan 2011
Nisan 2011 - Yıl 100 - Sayı 284

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele