Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’na Girişi

Nisan 2011 - Yıl 100 - Sayı 284

                                                                                 “ Şu karşıki yamaçlardan bir gece sel

                                                                                   gibi düşman üstüne akıp giden, sonra                  

                                                                                  bir teki bile geri dönmeyen    

                                                                                  askerlerimiz”e dualarımla…  

                                                                   (Cahit Marancı’nın 10. Kolordu hakkındaki                                                         çalışmasında, Sarıkamışlı bir ninenin anlatışından.)

         

         

         

                      Osmanlı Devleti ve Medeniyeti

         

                 Osmanlı İmparatorluğu, Türk medeniyetinin zirvesi idi. Bu medeniyetin hazırlıklarını yapan ve temellerini atan da Türklerdir. Üslubunu ise yine Türkler merkez olmak üzere, bu kavmin ulaştığı bütün coğrafyalardan; buraların miras bırakan ölü yahut diri medeniyetlerinden kazanmışlardır. Bazı batılı tarihçilerin, Osmanlı’yı hatta İslam medeniyetini tam oluşmamış olarak sayma gayretleri iyi niyetli tarihçilikle bağdaşmaz. Fakat asıl önemli olanı bizim bazı ilim adamlarımızın da bu etkiler altında değerlendirmeler yapmalarıdır. Bir medeniyetin, hayatın her alanında az veya çok açılışları olur ama bütünü aynı kudrette olmaz. Hele başka medeniyetlerle kıyaslamaya kalktığımız zaman hiç olmaz.

         

                  Bu sorunu biraz daha açabilmek için kültür yahut medeniyetlerin incelenmesinde yapmak zorunda olduğumuz ayırımı bir kere daha hatırlatmalıyız: Medeniyetleri milletlerin gerilimleri kurar, iman muhtevaları ve en geniş anlamında yaşanan çevre ise ona üslubunu kazandırır.

         

                  On ikinci yüz yıldan itibaren büyük düşünürlerin yetişmemiş olmasını, İslam dünyasındaki gerilemenin başlangıcı sayanlar vardır. Niçin? Bu değerlendirme şeklinde Batılı ve tarafsız bakamadıklarına işaret ettiğimiz tarihçilerin etkisi vardır. İslam dünyası onuncu yüz yıldan itibaren eski Yunan düşüncesiyle tercümeler yoluyla karşılaşmış, yeni sorunlar ve bakışlar edinmiştir. Karşılaştığı bu yeni şeyleri mensubu bulunduğu dinin anlayışıyla açıklamak ve çözümler getirmek zorunluluğunu duymuştur. Canlı olan, yaratıcı olan her kültür bu ihtiyacı duyar. İslam felsefesi ve kelam bu tür cevaplarla oluşmuştur. Kültür bir süre sonra, karşılaştığı sorunların cevaplarını verdiğini kabullenmiş ve daha fazlasıyla ilgilenmemiştir. Bazıları bu duralamayı Gazali’nin tutumuna bağlamış, onun “kocakarı imanı”nı kelamcıların nutuklarına tercih etmesinin İslam düşüncesinde durdurucu bir etki yaptığını söylemişlerdir. Olabilir; sonuçta kültür, Biruni’yi, Farabi’yi ve diğerlerini yetiştirdikten sonra daha fazlasıyla uğraşmak gereğini duymamıştır. Buradan, sırf düşüncenin bir kanalından geri duruşu gerileme olarak saymak abestir. Çünkü biliyoruz ki, kültürün yani hayatın diğer alanlarında medeniyet yaratıcılığını sürdürmekte ve eserler vermektedir. İşte mimari, işte devlet! Ve işte sayısız İslam müfessiri.

         

                Avrupa medeniyetinde bir tane müfessir gösterebilir misiniz diye sorduğumda, sözümü latifeye alanlar oldu. Hayır, ciddi soruyorum. Göremezsiniz, gösteremezsiniz;  çünkü Kur’an o medeniyetin ilgi alanında değildir; ilgi alanında olmadıkça da o alanda verimi olmaz. Onların da kilise babaları vardır ve bu vadide cehd ederler. Felsefeyi, hem de Batıda gelişmiş olanını, medeniyetin ölçüsü yaparsanız, elbette İslam medeniyeti doğmaya başladığı günden beri geridir.  

         

                 Batılı tarihçiler Roma medeniyetinin ciddi hiçbir düşünür çıkarmadığını bilmiyorlar mı dersiniz? Ama aynı ölçüyü oraya uygulayıp Romanın yarım kalmış bir medeniyet olduğunu ileri sürmek hiç birinin aklına gelmiyor. Tefsir ilmini medeniyetin tek ölçüsü olarak düşünür de, bunu mihenk olarak kullanırsanız Avrupa henüz medeniyetin elifbasında bile değildir, demek zorunda kalırsınız.

         

                  Sözün kısası, Osmanlı medeniyeti hayatın her alanında kendi ilgi ve kutsallarına göre verimlerini insanlığa sunmuş bir tarihi başarıdır. Bu başarıyı Türklerin toplumsal gerilimi gerçekleştirmiştir. Bu gerilimin motivasyon kaynakları yazımızın konusu değildir. Ancak on dokuzuncu yüz yıla gelindiğinde, medeniyeti taşıyan gerilimin zayıfladığı ve artık yaratıcılığını kaybetmekte olduğu görülür.

         

                 Bizim bu yazımıza giriş olmak üzere, bir medeniyetin kuruluş ve yükselişinin tek bir kişinin yahut zümrenin değil, bütün bir toplumun eseri olduğunu ve çöküşünün de yine toplumun hali icabı olduğunu söyleyeceğiz. İşte on dokuzuncu yüzyılda gördüğümüz zayıflama birkaç Padişahın yahut bir yönetici grubun değil, bütün bir Osmanlı toplumunun halini ifade eder.

         

                   Dünya değişmeleri, bir toplumun imanını, kendine güvenini artırabilir de eksiltebilir de. Olumsuz yönde etkiliyorsa, bu iman zaafının toplum içinde belli bir düzeye ulaşmasıyla medeniyette çözülme başlar. Dışarıdaki değişme olumlu etkiler yapıyorsa, toplumun imanı pekiştiriyorsa medeniyetin açılışları daha da parlayarak devam eder. Bir kültür karşısında dünya değişmelerini olumlu ve olumsuz diye kaba bir şekilde ayırmak elbette ki doğru değildir. Birçok değişmelerin hem olumlu, hem olumsuz etkileri olabilir. Ancak bu hususlar üzerinde duramayacağız; bu kaba ayırımı bilmek de bir fikir verecektir.

         

                 İman zaafının belli bir düzeye gelmesiyle medeniyette başlayan çözülmenin,  hayatın bütün alanlarında aynı derinlik ve hızda gelişeceği söylenemez; öyle kültür alanları vardır ki, çöküşe kadar özgünlüklerini ve güçlerini korurlar.

         

                  Siyasi yapılar da kültürün bir alanıdır ve zayıflamadan ilk nasiplerini alan kurumlardır. Biraz da alışkanlıkların eseri olarak siyasi yapının dağılması yahut yıkılması karşısında bütün bir kültürün yok olup, tükendiğini zannetmek temayülündeyiz. Tabii ki öyle değildir; ama devleti çöken ve esasen yaralı olan bir kültür çevresinin yaratışlarını devam ettirmesi de kolay değildir. Onun içindir ki, kültürel yapıların oluşmasında ve kimlik kazanmasında devletin ve onun oluşturduğu yaşama şartlarının önemi çok büyüktür.

         

                  Biz bu girişle, medeniyetlerin kişiler tarafından değil, toplumların ruhi gerilimleri ile kurulduğunu ve ona biçim veren gücün de, toplumun iman muhtevaları ve yaşama şartları olduğuna işaret etmek istedik. Böylece, Devlet-i âliyye’nin, Türk milletinin 13. yüzyıldaki tarihi geriliminin bir eseri olduğunu söylediğimiz gibi, yıkılışının da üç beş maceracının eseri olmadığına işaret etmiş oluyoruz.  Türk milletinin geriliminin düşmesi Devletin zayıflamasına yol açmış, nihayet çökmüştür. Bu çöküşün tarihi aktörlerinin son derece vatanperver, ülkücü, bilgili kimseler oluşu sonucu değiştirmez; sadece yıkılışı destanlarla süsler. Onlar da bu destanları layıkıyla yaşamış insanlardı ve kendilerinden sonrakilere örnek olmuşlardı. Ama örnek alınamadı. Hiç değilse bu vakitten sonra, yakın geçmişimiz, peşin hükümlerden, Türk düşmanlarının avami düzeyli propagandalarından kurtarılmış olarak ele alınır ve değerlendirilir ümidindeyiz.( Bu yazıda, özellikle, Atatürk’ün tarihçisi olarak anılan Yusuf Hikmet Bayur’un Türk İnkılabı Tarihi, Ankara, 1983, isimli eserini kullandık.)

         

         

         

                    Yüz Plan yahut Avrupa ve Türkler

         

                  Biz bir medeniyet değerlendirmesi yapmayıp, Osmanlı siyasi tarihi açısından Birinci Dünya Savaşı’nı ele alacağımız için, buradaki dış tesirlerin gelişmesine genel olarak bakıp, son dönemde devletin savaşa girmesini zaruret haline getiren şartları açıklamaya çalışacağız. Böylece, hayretle ve öfkeyle izlediğimiz, devleti birkaç maceracının savaşa attığı ve parçaladığı yolundaki yüz yıllık avami propaganda söylemini, hiç değilse sarsmış ve yeniden düşünülmesine yol açmış olabileceğimizi ümit ediyoruz.

         

                  Dış tesirler derken, Türklerin Anadolu’yu fethettikleri ve Avrupalıların bu ülkeye Türkiya demeğe başladığı günlere kadar geri gitmek gerekir; yani on ikinci yüz yıla kadar. Bunu, soğukkanlı bir tarihçi doğal karşılar; çünkü Türk gücü Anadolu’dan Avrupa’yı tehdit etmeye başlamıştır.  Avrupalıların da o günlerin en toparlayıcı ideali olan din elbisesi içinde Türklere karşı harekete geçmesi beklenebilecek bir gelişmedir. Ne var ki, Hristiyan dünyasının, biraz başarısızlıklarından ötürü, biraz da dinin prestijini ve Papalığın maddi kudretini devam ettirebilmesi için bu saldırıları, tarihi bir kin haline dönüştürdüğünü görüyoruz. Türk kelimesi İslam kelimesiyle eş anlamlı olarak kullanıldığı için –bu hala devam eder-  bu iki kelime çevresinde üretilen düşmanlık duyguları,  aynı mazrufu oluşturur. Oyuncular yüz yıllar içinde değişmiş, fakat bu kin, bir alt şuur halinde halka yerleştirilmiş ve sürekli kullanılmıştır.  Bu gerçeği ifade etmek üzere Fransız tarihçi Albert Sorel, “ Şark sorunu, Avrupa’ya Türklerin ayak basmalarıyla başlar” der (T. G. Djuvara ve Emir Şekip Arslan, Türkiye’yi Parçalamak İçin Yüz Plan, İstanbul-1979, s.19).

         

                       Yirminci yüz yıl Türk Hariciyecisi Osman Olcay, Avrupa’daki diğer devletlerin biçim değiştirerek devam etmelerine karşın, Osmanlı’nın sadece  ” imparatorluk olarak değil, soy ve ulus olarak da (Avrupa’dan) atılması”na çalışılmıştır, der (Osman Olcay, Sevr Anlaşmasına Doğru, Ankara-1981, s.x ). Yani Türk’e yönelik bu planlar, sadece Osmanlı egemenliğinin değil, Türk soyunu Avrupa’dan çıkarmayı hedeflemişlerdir.  Sadece Balkan Savaşı ve sonrasında görülen zulüm ve katliamlar, göçler bunu düşündürecek yoğunluktadır.

         

                   Bir Romen diplomat, M. Djuvara, değişik isimler altında Türkiye’nin parçalanması için yüz plan hazırlandığını tespit etmiş ve bir kitap halinde yayımlamıştır. Bu kitaba bir önsöz yazan Fransız hukukçusu Louis Renauld, bu yüz plandan çıkan sonuçları açıklamaya çalışır ve şunları söyler: Bu projeler Haçlı Seferleri’nin devamı olarak  “Kutsal toprakların alınması”, bunun ardından “Türklerin Avrupa’ya yerleşmelerine karşı” hazırlanmıştır. Birinciler halkın dini hislerini harekete geçirmek üzere Papalar tarafından, ikinciler ise Avrupalı krallar tarafından hazırlanmıştır. Ayrıca Erasmus, Leibnitz ve Volney gibi zamanın Avrupalı düşünürleri de bu yolda planlar hazırlamışlardır. Leibnitz, Osmanlı’yı çökertmek için önce Mısır’ın alınması gerektiğini söyler (Djuvara, s.19-21).

         

                  On dokuzuncu yüz yılın başlarından itibaren Osmanlı Devleti’nin varlığı, İngilizlerin Hindistan yolunu emniyete almaları bakımından çok önemlidir. Osmanlı buradaki varlığı ile Rusya’nın sıcak denizlere inmesini engellemektedir. İngiliz Pitt, “İngiltere için Osmanlı İmparatorluğu’nun ayakta kalması bir ölüm kalım sorunudur. Bunun aksini söyleyen kişilerle tartışmaya girmem.” der. Osmanlı'nın varlığının devamı uzun süne Avrupa devletleri arasındaki dengenin korunmasında baş etken oldu. Yüz yılın ortalarından itibaren bu görüş değişmeye başladı. Almanya’nın güçlü bir kara Avrupa’sı devleti olması, İngiltere’yi Rusya ile birlikte olmaya sevk etmişti. Şimdi güçlü ülkelerin Osmanlı topraklarında genişlemesi ile kuvvet dengelerinin bozulacağı endişeleri gelişmeye başlamıştı.

         

                  Bu dönemin siyasi ahlakı konusunda yazarın söyledikleri çok gerçekçi ve ilgi çekicidir. Osmanlıların, savaşa girerken bu gerçeği, nice acı tecrübelerden sonra artık biliyor olduklarını göreceğiz. Gerçek şudur: “ Ne ilişkilerde güvence ve ne de verilen sözlerde hiçbir sadakat yoktur. Bu hükümetler Türkiye ile ittifak ilişkilerine girerken, hemen hemen aynı anda da Türkiye’nin parçalanarak yok olmasını amaçlayan başka ülkelerle ittifaklar kurmaktadır.” (a.g.e. Louis Renauld, s.22). Renauld şöyle devam eder: “ Osmanlı İmparatorluğu’nun geniş toprakları, bu topraklar içinde yaşayan halkın çıkar ve duyguları gözetilmeksizin, dilimlere ayrılarak cansız bir varlık gibi yıkıcıların, bölücülerin emrine sunulmuştu.”  Bu yüz proje içinde muhalefetle karşılananlar da olmuştur; bu muhalefet,  Avrupa’daki dengelerin bozulması endişesinden kaynaklanıyordu. Yazar Osmanlı Devleti’nin anlaşmalara riayet konusundaki hassasiyetini ise şöyle anlatır: “ Bu nokta Osmanlıların başlıca meziyetlerindendir; tarih boyunca böyle olmuştur. Bu gerçeği onlarla birlikte yaşayanlar ve onları yakından tanıyanlar ifade ederler.” (Djuvara, s.194).

         

                  Osmanlı devlet adamları Paris Anlaşması’na çok değer verir, anlaşmalara uymanın kendileri için dini bir vecibe olduğunu söylerler. En güçlü zamanlarında bile bir anlaşmanın bozulabilmesi için Şeyhülislamlıktan fetva alınması gerekir. Osmanlıların, anlaşmaları algılama biçimi ve sadakatteki hassasiyetlerinin destanî örnekleri vardır ve fakat konumuz dışında kalmaktadır. Paris Anlaşması’na verilen değer, Osmanlı’nın Avrupa devleti olarak sayılması ve tamamiyet-i mülkiyesinin garanti altına alınması sebebiyledir. Ayrıca Karadeniz’de tersane yapılmayacağına dair hükümler vardır. Ancak, Avrupalılar için bu yazılı vesikaların da herhangi bir anlamı yoktu; Rusya 1870 yılında bu hükümleri tanımadığını bildirince, taraflardan hiç biri aldırış etmedi; alışık oldukları şeydi.  İleride göreceğiz ki, Türkiye’nin savaşa girmemesi için, ülke bütünlüğünün korunacağı şeklinde yazılı bir kâğıt bile vermemişlerdir… Türkiye’nin onlardan istediği sadece bu idi, en sıkışık zamanlarını yaşıyordu, harp sonunda bu kâğıdın da yırtılıp atılacağını bile bile böyle bir vesikaya, tarih huzurunda olsun yaslanmak istiyorlardı; ama paylaşma kararı o kadar kesindir ve açıktır ki, sözle bile bu teminat verilmez.    

          

                  “Hristiyan milletler altı yüz yıl boyunca, aralıksız olarak Osmanlı Devleti üzerine saldırdılar. Politikacılar, bakanlar, yazarlar durup dinlenmeden bu devletin parçalanması ve taksimi için planlar hazırlayıp durdular.” (Djuvara, s.191). Bu yüz planın evvellerinde dini coşkunluk Avrupa yönetici ve halklarını birleştiren temel öge idi. Zaman içinde bu coşkunluk, yerini iktisadi ve siyasi menfaatlere bıraktı. Bu durum da, Avrupa’nın bütün olarak hareket imkânlarını kısıtladı. Son yüz yılda Osmanlı topraklarının bir büyük devlet tarafından işgale kalkınmasının, dünyayı umumi bir savaşa götüreceği anlaşıldı. Bu dönemde, milletlerin birbirini kollama ve münferit çıkışlara fırsat vermemek üzere gizli, ikili veya çoklu anlaşmalarla yine Osmanlı’yı bölüşme politikaları devam etti.

         

                  1912 tarihli ‘yüzüncü plan’a göre, “Türkler bu güzel beldeyi (İstanbul’u) gerektiği gibi ıslah edemezler. Gerekli paraya sahip değillerdir. En güzel çare onu devletlerarası bir şehir haline getirmektir. Bu sebeple Haydarpaşa ve Asya tarafından bir kısım arazi Almanların, Beyoğlu ve civarı Fransızların, Boğaziçi Rusların, denize kadar Galata tarafları Avusturya’nın İstanbul tarafı İngilizlerin olmalıdır. İtalyanlar Trablusgarb’ı işgal ettiklerinden, Türkiye’nin başşehrinde onların hakkı kalmadı.” (Djuvara, s.185).

         

         

                    Birinci Harbe Girerken Osmanlı

         

                  Osmanlı Devleti, hasta adam diye anılmaya başlayalı neredeyse yüz yıl olmuştur. 25 Haziran 1861’de sultan Abdülaziz Han tahta geçtiğinde, Sadrazam, devleti kabuksuz yumurtaya benzetir: “Bir taraftan birileri dokunacak olsa maazallah akıp gidecektir.” Bünyedeki hastalıkları bir yana bırakırsak, bu halin siyasi tezahürleri Macaristan ortalarından geriye doğru adım adım çekilmemiz şeklinde görülür. Nihayet Doksan Üç harbi diye andığımız 1877 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonrasını düzenleyen 1878 Berlin Anlaşması Osmanlı’nın Balkanlarını büyük ölçüde parçalar ve yeni bir savaş alanı haline getirir. İngilizler Osmanlı’nın Rus korkusunu kullanarak Kıbrıs’a girerler. Bulgaristan yıllık vergi veren Prenslik haline gelir; Doğu Rumeli imtiyazlı vilayet olur; Makedonya bir savaş alanı olmak üzere Osmanlı’ya bırakılır. Sırbistan ve Karadağ’ın hayalleri bilenir. Bosna-Hersek fiilen Avusturya İmparatorluğu’na bırakılır. Bir Avrupalının ifadesiyle, “ Berlin Kongresi, kavimlerin alınıp satıldığı bir bezirgânlar çarşısına dönmüştür.” Bu bezirgânlar pazarında Osmanlı toprakları ve tebaası alınıp, satılmaktadır. Ancak, Osmanlı savaşta olduğu gibi barış masasında da yalnızdır ve sesi yükselememektedir. Buna rağmen devletlerin hiç biri sonuçtan memnun değildir ve Balkanların yeniden ve kalanlarının da paylaşılması için çete savaşları başlayacaktır.

         

                   O günlerde İngiliz devlet adamlarının Türk’e bakışları şöyledir: Gladiston: “İnsanlığın insanlık dışı örneği”, Churchil ise: “ Rezil, köhne, yıkılmak üzere, parasız pulsuz Türkiye.”

         

            Balkan milletlerinin bağımsızlık savaşlarına başlaması ve Osmanlı maliyesinin gittikçe kötüye gitmesi, beklenmedik bir anda Devletin çökme ihtimali,  paylaşmacı bezirgânları teyakkuza geçirmiştir. Osmanlı devleti ise borçlarını artık ödeyemeyeceğini belirterek moratoryum ilan etmiştir. Bazı vergiler dış borçların ödenmesine tahsis edilmiş ve borçların idaresi, Duyun-u Umumiye adı ile kurulan teşkilata bırakılmıştır.

         

                  Rusya, Fransa ve Almanya aralarında çeşitli gizli anlaşmalar yapmakla birlikte, aynı zamanda birbirlerine güvenmedikleri için sürekli kollama halindedirler. Özellikle Sultan II. Abdülhamit Han Avrupa devletleri arasındaki rekabet ve dengelerden yararlanarak, Devletin kendisini toparlaması için zaman kazanmaya uğraşmaktadır.  Ancak bir yanda Balkanlardaki yangın, Girit meselesi, öbür yanda Ermeni meselesi ve nihayet Genç Türklerin Meşrutiyet mücadeleleri,  bu politikaların kalıcı sonuçlar almasına imkân vermiyordu. Esasen, paylaşma fikri sabit olduğu sürece kalıcı sonuçlar alınması mümkün de değildi. Bütün Osmanlı yöneticilerinde bir Avrupalı devlete istinat etmedikçe ayakta kalamayacakları fikri hâkimdi.

         

                  Avrupalı bir devlete dayanarak ayakta kalmak fikri hemen hemen Tanzimat’dan sonra hâkim olmuştur. Ordusunun gücüne güvenemeyen Osmanlı devlet adamları,  Cevdet Paşa’nın ifadesiyle  “maharet-i kalemiyeleri” ile yani  (yazışmalar), siyasi kombinezonlarla devleti ayakta tutmaya çalışıyorlardı. Çok iyi yetişmiş, Avrupa diplomasisini derinden kavramış devlet adamları da vardı; ama arkasında yeterli gücü olmayan “ maharet-i kalemiye”nin yapabilecekleri sınırlı idi. Yukarıda Sultan Aziz’in sadrazamının, devleti soyulmuş yumurtaya benzeten kanaatini naklettik.

         

                  İşin en vahim tarafı, devlet adamlarının bu ümitsizlikleri, güvensizlikleri velhasıl imansızlıkları idi. İfade etmiş olsun veya olmasınlar, genellikle bir ruhi çöküntü devlet yönetimine hâkimdi. Bu, devletin fiilen çöktüğünün habercisidir. Bunu anlamayanlar, fena fiddevlet olmuş Enver Paşaların, Talat Paşaların tavırlarını da anlayamazlar; son Osmanlı kahramanlarının hiç birini anlayamazlar. Çünkü bunlar, Devleti kurtaracağım diye çoğu kez tek başına ateşe atılabilen kahramanlardı. Şevket Süreyya bu nesli, Enver Paşa’nın bayraktarlığında ‘Yenilgi kabul etmeyen nesil’ olarak niteler.

         

                  Ferdi başarılardan medeniyet hamlelerine kadar her insani başarının temelinde kendine güven duygusunun yattığını bilmeliyiz. Osmanlı ıslahat hareketlerinde bu duygunun kaybedilişini adım adım izlemek mümkündür. Büyük Savaşa gelindiği günlerde ise, tek, tek hepsi atak ve kendine güvenli, iç meselelerde aynı üslupta olan İttihatçıların, yabancı devletler karşısında gözlerinin yılmış olduğu ve kurumlardaki ıslahatları da kendilerinin başaramayacağı yolunda bir ürkekliğe girdikleri anlaşılmaktadır. Yabancı elçiliklerin yazışmalarında Osmanlı’daki bu ürkeklik ve kendine güvensizliğin açıkça görüldüğü anlaşılmaktadır. Ancak daha sonra Enver Paşa’nın Harbiye Bakanı olmasıyla sert disiplin zincirini ele alması ve ordudaki düzenlemeleri Alman ve onlardan sonra getirilen yabancı devlet subaylarının etki düzeylerini indirmiştir. Alman ve Türk subaylar arasında çeşitli kademelerde anlaşmazlık ve çekişmeler olsa da, Birinci Dünya Savaşı’na, kendine güvenli, intikam hırsıyla giren bir ordunun oluşmasında bu yabancı uzmanların varlığı da olumlu bir unsurdur.

         

                   Peyami Safa merhumun, 1943’te Paris, Alman işgali altındayken yazdığı bir yazı vardır: “Fransızları tanksızlık değil; imansızlık yıktı. Demirleri de vardı, tankı yapacak adamları da vardı. Ama sosyalist cereyanlar Fransız milli imanını öldürmüştü, Fransızların kendilerine olan güvenini yıkmıştı; bir şey yapamadılar.”diyor.

         

                  İttihatçıların Sultan Hamit karşısında alkışlanacak tek yönleri vardı; yenilgi kabul etmiyorlardı. Sanki de altı yüz yıllık bir Cihan Devleti’nin hayat enerjisi yeniden onların ruhlarında akmaya başlamıştı yahut da sönen kibritin son alevi gibi parlaktılar.

         

                  Bu gerçeği bilmeyenler, toplumu ayakta tutan ruh gücünden habersiz olanlar, her propaganda söylemine, büyük gerçekler diye tutunabilirler; bu bize yakışmasa da.(Ben var oldukça Almanya çökmemiştir, diyen bir Alman subayının sözleri destan misali halkımız arasında anlatılır durur. Bizde bir subay değil, bütün bir nesil bu sözü fiilen söylemiştir. Ama siyasi çekişmelere kurban edilmişlerdir.  Ne demeli? Baht utansın!) Talat Paşa ve arkadaşlarının devlete getirdikleri hava, bu diriliş imanı idi. Onlar üstlerine düşeni yaptılar; biz bu hayati noktayı işaret ettikten sonra devam edelim.

         

                  1878 Berlin Anlaşması’ndan sonra hiçbir devlet bizimle ikili anlaşmaya girmemiştir; yapılanlar, Osmanlı’ya müdahale ve çalışma bölgelerini kabul ettirmek için olanlardır.

         

                  1911’de İtalyanlar Trablusgarb’a saldırırlar. Arap halkı,  bir avuç gönüllü Osmanlı subayının öncülüğünde destanlar yazar. Ne var ki, destanlar bu İslam topraklarını kurtarmaya yetmez; İtalya’nın hâkimiyetini bize kabul ettirirler.

         

                  Nihayet 1912’de Balkan Savaşı başlar. Osmanlı’nın hasta adam oluşuna rağmen bu savaşta yenileceğini hiçbir Avrupalı devlet düşünmez; Osmanlı zaferini düşünerek, savaş sonunda topraklar üzerinde bir değişmeyi kabul etmeyeceklerini ilan ederler. Sonunda Osmanlı ordusu tarihinin en büyük hezimetini yaşar. Sınırların değişmemesi sadece Osmanlı zaferi için düşünüldüğünden, o sözler hiç söylenmemiş gibi olur ve Balkanlar son haddine kadar ayrıştırılarak yeni Balkan devletlerine dağıtılır.  Buralardan, Osmanlı bayrağının dalgalandığı topraklara göçen sayısız İslam ahalinin yaşadığı fecialar henüz yazılmadı…

         

                  Edirne Bulgarlar tarafından işgal edilmiş, düşman orduları Çatalca hattına dayanmışlardır. Durumu aksettirmesi bakımından şu kadarını söyleyelim ki, Edirne’yi geri almak için yürüyecek birliklerin askeri harcamalarını karşılayacak yeterli para hazinede yoktur.  İç İşleri Bakanı Talat Paşa, Meclis Reisi Halil Menteş Beyi de yanına alarak tütün tekelini elinde bulunduran Yahudi’ye giderler. Yaman bir pazarlık olur, Yahudi üç yüz bin ister, yüz elli binde anlaşır ve tekel imtiyazını on beş sene uzatmak karşılığında, sözleşmeyi imza edip bir milyon altı yüz bin lirayı alırlar. Ancak bundan sonra Hurşit Paşa komutasındaki kolorduya 19 Temmuz’da Edirne üzerine cebri yürüyüş emri verilir. İşte taht şehri Edirne böyle kurtarıldı!

         

                   Balkan Savaşı sonunda Osmanlı Devletinin durumunu değerlendiren Hikmet Bayur, bize ağır gelse de şunları söyler: “ Gerek Bağdat, gerek Doğu Anadolu demiryolları işlerinin açıkça gösterdiği gibi, Osmanlı İmparatorluğuna bizim şimdi Cumhuriyet döneminde anladığımız ve alıştığımız anlamda ‘Devlet’ adını vermek elden gelmez. Bu ‘devlet’ bir demiryolu, liman, rıhtım veya herhangi bir bayındırlık işi gördürebilmek, gümrük ve vergilerini, işine geldiği gibi düzenleyebilmek için biteviye yabancılara başvurmak ve onlardan ödünler karşılığı olarak izinler koparmak zorundadır; yani Devletin varlığının en belli başlı temellerinden biri olan mali ve iktisadi işlerde eli, ayağı bağlıdır ve yabancı kâh açıktan açığa, kâh içten içe kendisine düşman olan devletlerin boyunduruğu altındadır.” ( Bayur, a.g.e. c.2,kısım:1, s.510 ). Ankara-Erzurum demiryolu hattını yaptıramamaktadır: Niçin? Çünkü Rusya izin vermemektedir. Osmanlı’ya imzalatılan anlaşmada bu bölgede demir yolu yapmak imtiyazı Ruslara verilmiştir; onlar da yapmazlar ve yaptırmazlar!      

         

                  Çünkü 1900 yılının 3. ve 4.aylarında yapılan yazışmalarla,  Ereğli- Bolu-Ankara-Kayseri--Sivas- Elazığ- Diyarbakır-Van hattının kuzeyinde Erzurum Kars dâhil yapılacak demiryollarının ihalesinin Ruslara verilmesi taahhüt edilmiştir. Bu demektir ki buralarda demiryolu yapılacaksa Ruslar yapacaktır ve Rusların izni olmadan buralarda hat yapılamaz (Bayur, c.1, kısım: 1, s.148 ).

         

         

        
          a. Ordunun Durumu

         

                    Balkan Savaşı üzerine değerli eserler yazan Yarbay Nihat şöyle der: “Teşkilat ve nizamı, harbin genişliğine ve maddi vasıtalarının bir ölçüde mükemmelliğine rağmen, ordu içi boş bir ağaçtı. İlk esen fırtına ile sarsılmaya ve devrilmeye mahkûmdu. Sevk ve idarece en müteşebbisler bile savaşı bir çete kavgası mahiyetinden daha yüksek olarak göremiyordu.” (Bayur, c.2, kısım, 2, s.6). Çatalca savunmasına hazırlanırken Ordunun durumunu şöyle anlatır: “Birinci Şark Ordusu, bir avuç aç,  cephanesiz, perişan bir cemaatten ibaretti; 2. Şark Ordusu denilen acayip ve garip halita ise, daha 19. günü akşamı sağ cenahtan itibaren durdurulması imkânsız bir surette çözülmeye başlamıştı. Bu vaziyeti lehimize çevirecek güçte müdahaleye başvurabilecek toplu ve teşkilatlı, kuvvetli bir yedek kıta ise ortada yoktu.”( Bayur, c.2, kısım,2, s.57).

         

                 Balkan Savaşı’nın ardından Harbiye Bakanı olan Enver Paşa’nın yapacağı ilk şey, tabii ki orduyu ıslah etmek olacaktı. Balkan Savaşı üzerine çok şey söylenmiştir, söylenebilir de; ancak sonuç olarak, eğitimsizliğin ve subay kadrosunun yetersizliğinin temel etken olduğunda birleşilmektedir. Subayları bu hale getiren sebeplerin ilki de siyasi çekişmelerdi.  Ordu Sultan Hamit’e Meşrutiyeti ilan ettirmekte öncülük etmiş, ama silahını indirmemiş, kışlaya girmemişti. Savaş esnasında yaka paça kavga eden subayların varlığından söz ederler. Özellikle yabancı gözlemciler Anadolu askerinin görevini yaptığını, ölünecek yerde ölmesini bildiğini yazarlar.

         

                   Enver Paşa, daha önce getirilmiş olan Alman askeri ıslah heyetini genişletir ve yetkilerini artırır. Bu heyetin başkanı olan Von Sanders’in hatıralarından birkaç sayfa, askerimizin durumunu anlatmaya yeterlidir: “İstanbul’da dıştan görülen büyük ve güzel askeri binaların içleri ise, yürekler acısı bir harabeydi. Bütün köşeleri pislik doluydu. Biz düzeltmeye kalktığımız zaman, komutanlar daima, bu işler için bütçede para olmadığını söylerlerdi.  Türkler, Alman subaylar tarafından işe zorlanmaktan hoşlanmıyor, alıştıkları anlayışın devamına çalışıyorlardı. Birçok Türk subayının samimi kanaati ise, büyük rütbeli insanların, bizim yaptığımız küçük işlerle uğraşmasının yakışıksız olduğu merkezindeydi. Fakat ısrarımızla yavaş yavaş subayların gittikçe büyüyen bir kısmı bize yardımcı olmaya başladı… … Teftiş edeceğim birliklere, levazım dairesi süratle yeni elbiseler gönderiyor, teftişten sonra bunları geri alıyordu.”  İçimdeki korku ve hüzünle yazıyorum; Türk ordusu çok yakın zamanlara kadar böyle idi ve ordu denetlemeleri böyle yapılırdı… Çalışmayan arabalar, tanklar, telsizler denetleme için yıkanır parlatılır, sıraya dizilirdi! Sanders Paşa, Çorlu’da denetlediği bir birliğin perişan halini anlatır. Askerler çıplak ayakla eğitim yapmaktadır; subaylar altı yedi aydır maaş alamamıştır; erat kazanlarından karınlarını doyururlar. Erler ise yıllardır para yüzü görmemişlerdir, bakımsız, zayıf ve üst başları perişandır. Prof. Dr. Mayer, “ Türk askeri hastanelerinin çoğunun durumu korkunçtu. Pislik ve akla gelebilecek bütün kötü kokular, pek dolu olan hastane koğuşlarını tahammül edilmez hale sokuyordu. Bazı teftişlerimde ağır hastaları benden gizlemek için kapalı yerlere konmuş ve ölüme terk edilmiş gördüm.” Herhalde başka şeylerle sözü uzatmaya gerek yoktur. Ordunun durumu budur!

         

                  Bu kısa dokunuşlarla anlatılan Balkan Savaşı’ndan çıkmış olan Osmanlı ordusudur. Avrupalı devletler bu orduyu görmüşler, yorum ve değerlendirmelerini bu ordu üzerinden yapmışlardır. Savaş için ittifak kurmanın tek nedeni ordu olsa, bu orduyu hiçbir devletin yanında istemeyeceği açıktır. Konumuz içinde değil, ama söyleyelim ki, Birinci Dünya Savaşı’na giren ordu, bu ordu değildir. Bir buçuk-iki yıl içinde, orduyu o halden bu hale getirmek de o neslin mucizesidir. Fakat yabancılar hatta Almanlar bile bunun farkında değildir. İngiliz General Tovsend, tümeniyle birlikte, bu orduya esir düştükten sonra ancak gerçeği fark etmiş, biz Türk ordusunu değerlendiremedik demiştir.

         

                  Enver Paşa Harbiye Bakanı olduktan sonra ilk iş olarak ordudaki Balkan Savaşı’na katılmış bütün general ve üst subayları emekli etti. Kendisinden önceki Harbiye Bakanı Ahmet İzzet Paşa’nın da cebinde 163 kişilik bir emekli edilecek subaylar listesi vardı; ama bir türlü cesaret edilemiyordu. General Ali Fuat Erden, “Bu güç işi ancak, kendisinden korkulan adam Enver* yapabilirdi.” diyor.

         

                  Ordu gençleşmiş, yeni millici heyecanlarla yüklü geç subayların komutasına geçmişti. Paşanın yaptığı ikinci hareket, siyasete meraklı olan subayları çağırarak, siyaset yapmayı istedikleri tekdirde ordudan ayrılmalarını kendilerine şahsen de destek olacağını söyler ve ilave eder ki, orduda politika yapanları asla affetmeyecektir. Enver Paşa’nın karar verme süratini ve uygulama hızını bildikleri için birçok subay buna göre çizgisini çizmiştir. Mustafa Kemal Bey de askerliği tercih edenlerden olmuştur.

         

         

                    b. Osmanlı Maliyesi

         

                    Osmanlı Maliyesi 1854’ten itibaren dış borç almaya başlamıştır. Bu ilk borçlanmalar Kırım Savaşı’nın borçlarını ödemek için kullanılmışsa da, artık borç almak yol olmuştur. Alınan paralar bazen uygun, bazen pahalı alınmıştır; bir kısmı bütçe açıklarını kapamak, bir kısmı yatırımlar ve bir kısmı askeri malzemeler alımı için kullanılmıştır. 1840-1860 yılları arasında devlet eliyle sanayileşme için yüz yirmi civarında fabrika, bu borçların desteğiyle kurulmuş, ama istenilen sonuçlar alınamamıştır.  

         

                   1914 yılına kadar devam eden bu borçlanmalarla, Konya Ovası sulaması ve Anadolu’daki demir yolları gerçekleştirilmiştir. Sonunda iç ve dış borçlanmaların baskısı, artık altından kalkılamayacağı düşüncesiyle 1875 yılında Osmanlı Hükümeti Moratoryum ilan etmiş ve borçların ödenmesini durdurmuştur. Nihayet Sultan II. Abdülhamit Han 20. 12. 1881’de Muharrem Kararnamesi diye anılan düzenlemesi ile belirli gelirler bu borçların ödenmesi için tahsis edilmiş ve bunların idaresi Düyun-u Umumiye diye bilinen yeni bir kuruluşa verilmiştir. Moratoryuma rağmen Osmanlı Avrupa borsalarında yine para bulmuş ve maliyeye epeyce çeki düzen verilebilmiştir.

         

                 Bu zamandan sonra da borçlanmalara devam edilmiştir. Üretimleri artan Avrupa devletleri, iyi bir Pazar olan Osmanlı’nın alım gücünü kaybetmesini de istemediklerinden, bu kapıyı tamamen kapatmazlar. Ayrıca bu güçsüzlüğü siyasi ilişkilerinde bazen açıkça kullanırlar. Eski bir Alman maliye bakanı, Avusturya-Macaristan’ın Bosna-Hersek’i  ilhakı karşısında,  dost bildiği Almanya’nın hiç ses çıkarmamasının Osmanlı’yı çok etkilediğini söyledikten sonra, alaycı bir üslupla, ama Osmanlı Genç Türklerindeki Alman hayranlığı o kadar yüksekti ki, bir miktar tazminat verilmesi onların duygularını hemen düzeltti., der. Aynı şeyi İtalyanların Trablus’u işgalinde de söyler. Çok açık ki, Osmanlı tazminat diye verilen o paraya da muhtaç durumdadır.

         

                     Bu dönemde alınan borçlar ve bunların genel olarak sarf yerleri hakkında şöyle bir tablo yapabiliriz:

         

                      Toplam Borç: 75.989.066 lira.  Bu paranın;

         

        27.871.358 lirası eski borçların ödenmesine,

        9.468.412 lirası, emisyon-komisyon giderleri,

        14.863.350 lirası yatırım harcamaları için,

        17.268.744 lirası bütçe açıkları için,

         5.379.230 lirası askeri harcamalar için,

            981.553 lirası hazine harcamaları için kullanılmıştır ( Prof. Rıfat Önsoy, Mali Tutsaklığa Giden Yol, Osmanlı Borçları, Ankara-1999, s 302 ve devamı).  

                       

                  Tevfik Çavdar’ın yazdığına göre, savaşa gireceğimiz yıl, sermaye kârları, dış ticaret açığı ve dış borçlar faizi olarak dış ülkelere aktarılan değerler toplamı 31.120.000-liradır.  O yıllardaki devlet gelirleri ise, dışarıya akan miktara hemen hemen yakındır(30.5 milyon Osmanlı lirası) (Tevfik Çavdar, Türkiye Ekonomisinin Tarihi, Ankara-2003, s.67).

         

                    1913-14 Osmanlı bütçesi 6.128.085-lira, 1914-15 bütçesi 33.102.175-lira açık vermiş Savaşın son yılında bu açık 94.5-milyon Osmanlı altınına çıkmıştır (Çavdar, a.g.e. s.124 ).   

         

          

                    Paylaşma Anlaşmaları

         

                   Hikmet Bayur şöyle söyler: “Böylelikle büyük Devletler 1914 yılında, nice çatışma ve savaşlara sebebiyet vermiş olan ünlü ’Şark Meselesi’ni fiilen çözümlemiş bulunuyorlardı ve bu yüzden bir genel savaşın çıkması ihtimali ortadan kalkmış idi; çünkü herkesin payı pek geniş ölçüde tespit edilmiş olup, bu devletler uygun gördükleri anda birbirleriyle uğraşmaya yani bir genel savaşa lüzum kalmadan elbirliğiyle ve içerideki Türk olmayan unsurların yardımıyla Osmanlı Devleti’ni siyasal ve askeri bakımdan da paylaşmak işine girişebilirlerdi.

         

                    Osmanlı Asya’sının bu az çok kesin biçimde bölüşülmesi için böyle ayrıntılı olarak ve bütün büyük devletlerin iştirakiyle anlaşmalar yapılması tarihte ilk defa vâki oluyordu. Üzerinde anlaşmaya varılmamış olan tek önemli bölge, İstanbul-İzmit ve Edirne bölgesi idi. Onu olduğu gibi bırakmak veya arada onun hakkında da bir anlaşmaya varmak imkânı vardı.” (Bayur, c.2, Kısım,3,s.XV). Bugün bile derin bir acı duyarak söyleyelim ki, düşman devletler, Osmanlı Devleti hakkındaki taleplerini ve bunların müzakerelerini yürütürken, Osmanlı’yı nerdeyse taraf olarak bile görmüyor, kendi aralarında anlaşmanın yollarını arıyorlardı. Sıra Osmanlı’ya geldiği zaman da her türlü nezaketi arkaya atan bir edepsizlikle, sürekli tehdit ediyor, kuvvet gösteriyorlardı. 1914 Mart’ında Alman dış işleri bakanı Yagov, Osmanlı devletine yirmi yıl ömür biçer. Fransızlar ise en çok otuz yıl ömür biçiyor ve Doğu ve Güneydoğuda aldıkları demir yolları imtiyazlarını 99 yıl değil 30 yıl olarak belirliyorlardı. 

         

                   Büyük devletle arasında yapılan paylaşma anlaşmaları, elden geldiğinde üstü örtülü olarak, Osmanlı Devleti’ne kabul ettirilmiştir. Ve pay alınan yerlerde kaideten yalnız kendilerinin demiryolu, maden ve saire imtiyazları almaları da az çok usuldendir (Bayur, c.2, kısım:3, s.3). Bosna-Hersek, Mısır, Trablusgarp, Fas ve İran meseleleri türlü derecelerde bu kabil diplomatik çalışmalardan sonra Osmanlı’nın elinden çıkmıştır.  

         

         

                    a. İngiliz Payları

         

                 29 Temmuz 1913’te, İngiltere ile Osmanlı arasında imzalanan Şattü’l Arap Anlaşması, bu bölge üzerindeki İngiliz emellerinin bir sözleşmeye bağlanmasıdır. Aynı gün Dicle ve Fırat nehirleri üzerinde gemi işletme imtiyazı İngilizlere verilir.  Rumbeyoğlu Fahretdin ve M. Nabi Beylerin savaş içinde yazdıklarına göre, “İşbu Şattü’l Arap mukavelenamesi, Osmanlı haklarına tamamen aykırı birçok maddeleri içermektedir. Öbür yandan birçok haklar ve menfaatler tamamen İngilizlere verilmiş olduğu halde, yük ve masraflar Osmanlı Devleti’ne yüklenmiştir. Harpten sonra İngilizlerle yeniden görüşmelere girilecek olursa “ bu hususların düzeltilmesine gayret edilmelidir (Bayur, c:II, Kısım:3, s.343). 

         

                  Aynı gün imzalanan anlaşmaları içinde Basra Körfezine ait olanlar da vardır ki, buraları İngiliz menfaat bölgesi olarak anlaşmaya bağlamaktadır. Rus ve Almanya’nın en uygun yer olarak demiryollarının denize çıkış noktası olarak gördükleri Kuveyt körfezi üzerindeki emellerini sezen İngiltere telaşa düşer ve 1899’da, Osmanlı kaymakamı konumundaki Kuveyt Şeyhi ile gizli bir anlaşma yapar. O yıl 1500 İngiliz altını karşılığında, onların rızasını almadan hiçbir tasarrufta bulunmayacağı yükümlülüğü altına girer. 1901’de Şeyhler arası bir anlaşmazlık sebebiyle oraya bir Osmanlı savaş gemisi gönderilirse de, limandaki İngiliz kruvazörü Osmanlı askerini limana sokmayacağını gerekirse silah kullanacağını bildirir; Osmanlı askeri kendi egemenliğindeki Kuveyt limanına giremez. 29 Temmuz Anlaşması’nda Kuveyt görünüşte yine bir Osmanlı ilçesidir; Osmanlı bayrağını kullanacaktır; ama sadece görünüşte; fiilen İngiliz egemenliğine girmiştir.

         

                  Basra Körfezi kıyılarındaki Katar, Hassa gibi emirlikler de benzeri şekillerde İngiliz eline geçer. Bu şeyhler 1853 yılında korsanlık ve esir ticaretinin önlenmesi için İngiltere ile anlaşmalar yaparlar. Osmanlı oraya herhangi bir vesile ile memur göndermeye kalktığında, burası İngiliz denetimindedir, derler. Osmanlı, 29 Temmuz anlaşmaları ile fiilen İngilizlerin elinde olan bölgedeki haklarından tamamen vazgeçer.

         

                  Bahreyn adaları Şeyhi de 1880 ve 1892’de İngilizlerle anlaşma yapar ve İngiliz egemenliğini fiilen kabul eder. Osmanlı Hükümeti, 29 Temmuz Anlaşması’nda bölgedeki bütün adalar üzerindeki haklarından feragat eder.

                     

                 İngiltere’nin Musul ve Bağdat’da petrol imtiyazı alması, Irak’ın sulama işlerini alması gibi birçok mesele, bugün bizi yeterince öfkelendirecek kadar kaba ve terbiyesiz üsluplarla yapılmış yazışmalar sonunda kabul ettirilmiştir. Suriye’de de petrol arama ruhsatı İngiliz’e verilmiştir. Osmanlı vatanındaki bütün demiryollarında taşıma ve ücret imtiyazları alınmıştır. Bu işler için önce Osmanlı hükümeti boyun eğdirildikten sonra ecnebi devletler kendi aralarında görüşmeler yaparak anlaşmaya yani paylaşmaya uluslararası bir boyut kazandırmaktadırlar. İngiliz, İtalyan, Fransa, Almanya ve Rusya bu anlaşmaların taraflarıdır.

         

               9 Temmuz 1913 Anlaşması’nda Osmanlı istekleriyse, Gümrük tarifelerinde, yabancı postalarda ve kapitülasyonlarda ufak tefek vaatlerle geçiştirilir. Benzeri anlaşmalar Fransızlarla da yapılır; onlar da ilgili yörelerini ve meselelerini kabul ettirirler. Almanlar da bütün bu paylaşma metinlerini kabul etmişlerdir. Ve aynı görüşmeler Alman menfaat yörelerinin belirlenmesi bakımından da başlar; ancak Büyük Savaşın başlaması ile bu görüşmeler bitirilemeden kalır.     

         

                                                

                    b. Fransızların Payları

         

                     Fransızlara iki bölge verilmiştir. Birincisi, Ereğli, Bolu, Yozgat, Sivas, Diyarbakır, Ergani, Trabzon şematik çizgisi ile Karadeniz arasında kalan bölgedir. Burada Fransız ve Rus siyasi ve iktisadi menfaatleri çatışmaktadır. Sadece, Kastamonu, Samsun Çorum ve Yozgat illeri tamamen Fransız bölgesidir. İkinci bölge, Fransız şirketlerin elinde bulunan demiryollarının geçtiği İzmir Turgutlu, Afyonkarahisar, Bursa, Mudanya çizgisiyle Marmara ve Ege denizleri arasında kalan bölgedir. İmparatorluğun Arap kesimindeki payı ise, Suriye ve Lübnan’da bulunup, Trablus, Şam, Halep, Hums, Dirizor çizgisinin güney ve batısında bulunan yerlerle, Halep, Hums, Şam ve Maan demiryolunun iki yanındaki yerleri içine alan bölgedir (Bayur, c.II, kısım:3, s. 470 ).

         

         

                    c. Alman Payı

         

                 Genel olarak İstanbul bölgesi dışarıda kalmak üzere, İzmit Körfezinden itibaren Anadolu ve Bağdat demiryollarının iki yanı Alman payıdır. Bu pay, İngiliz, Fransız, İtalyan ve Avusturyalılarla yapılan görüşmeler sonunda tespit ve tahdit edilmiştir. Alman bölgesinin denize çıkış yeri Mersin, İskenderun ve Halep’tir.

         

                Avusturyalılar da bu paylaşmada, Selanik’ten denize çıkmak ve Anamur dâhil Klikya bölgesini almak hevesindedirler. İtalyanlar Batı Ege ve Akdeniz bölgesine razıdırlar; görüşmeleri başlamıştır; ancak Savaş bu görüşmeleri yarıda keser. Avusturya ise hiç görüşmeye başlayamadan savaşa girer.

         

                 Bütün bu yazışmalarda görüşmelerde görüyoruz ki, Osmanlı kendisine olan güvenini kaybetmiştir; İttihatçıların getirdiği heyecan devleti ayaklandırmak için yetmemiş, parti kavgalarıyla daha da kötü duruma düşürmüştür. En yalın ve kaba gerçek şudur: Osmanlı maliyesini düzeltememektedir; para ihtiyacı değil, borç para bulmak ihtiyacı bütün görüşme ve yazışmalarının ifade edilen yahut edilmeyen temelindedir. Osmanlı’ya, gümrüklerde ufak tefek artışlar sağlama ümidi vererek, büyük devletler koparabildikleri kadarını, daha doğrusu aralarında anlaşabildikleri kadarını koparmaktadırlar. 

         

               

                    ç Rus Payı ve Ermenilerin Hayal-i Şairaneleri

         

                    Rusya ile imzalanacak anlaşmanın ilk hazırlayıcısı Rus baş tercümanı Mendelstam’ın Doğu vilayetlerimiz hakkındaki tasarısı şöyledir:

         

                 1.Erzurum, Van, Bitlis. Diyarbakır, Harput ve Sivas birleştirilerek tek vilayet haline getirilecektir. ‘ Ermeni vilayeti’ denilen bu yerin valisi, büyük devletlerin rızasıyla beş yıl için Padişah tarafından atanacaktır. Kendisi tercihen Avrupalı bir yabancı olacaktır. Bu vali bütün yetkileri kendinde toplamış olup, yargıçları da o atar; yarısı Müslüman yarısı Hristiyan olacaktır.

         

               Valinin, çeşitli daire başkanları, cemaat ruhani başkanları, üçü Müslüman, üçü Hristiyan müşavirlerden oluşan bir İdare Meclisi vardır.

         

                    Bu meclis bütçe ve kanun yapar. Bu kanun üç ay içinde Padişah tarafından kabul veya reddedilir. Ahali askerliğini vilayet içinde yapacak, Hamidiye alayları kaldırılacaktır.

         

                   Kanunlar, Türkçe, Kürtçe ve Ermenice yayımlanacaktır. Her cemaat kendine özel okullar açabilir. Ermenilerin ellerinden alınan topraklar geri verilecek. Vilayete dışarıdan göçmen getirilmeyecek.

         

                   Büyük devletler bu ilkelerin yürütülmesiyle ilgileneceklerdir.

         

                   Bu tasarının amacı, uygun bir vakitte Rusya’ya katıldım diyecek bir Ermenistan çekirdeği oluşturmaktır. Klikya, Adana, Mersin ve İskenderun için ayrı bir düzenleme yapılacaktır.

         

                   Osmanlı vilayetlerinin düzenlenmesi işiyle bütün büyük devletler ilgilenmektedir ve Ermeniler Rus tasarısına razı değildir; daha bir bağımsız vilayetler istemektedirler. Yeniköy’de bir konferans toplanır ve sonuca eremeden dağılır. Ermenilerin istediği yönde değişikliklerin kabul edilmesi için Almanya dâhil bütün devletler baskı yaparlar. Almanya Rusya ve Osmanlı hükümetleri yeni tasarılar hazırlarlar.

         

                     Rus tasarısının kabul edilmesi için büyük devletlerin baskıları artar, sonunda Osmanlı Devleti ile Rusya bir anlaşmaya varırlar.  Daha önceki metinde bazı değişiklikler yapılır. Doğu ve Güney Doğu Anadolu iki vilayete ayrılır: Erzurum, Sivas, Trabzon bir vilayet, Van, Bitlis, Harput ve Diyarbakır ikinci vilayet olarak ayrılır. Başlarına İki yabancı genel müfettiş getirilecektir. Ayrıntılarına girmeyeceğimiz bu anlaşma ile Doğu ve Güney Doğu Anadolu Osmanlı’dan koparılıp, yabancı devletlerin gözetiminde yabancı müfettişlerin yönetimine verilmektedir. Rusya ile Osmanlı arasında yapılan bu anlaşmayı, 8 Şubat 1914 günü Sadrazam Sait Halim Paşa imzalar. Rus ve Ermeniler istedikleri her şeye kavuşmuş gibidirler.  (Bu altı vilayet günümüz Türkiye’sinde şu illeri içine almaktadır: Erzurum, Erzincan, Ağrı, Rize, Trabzon, Giresun, Ordu, Gümüşhane, Sivas, Tokat, Amasya, Van, Hakkâri, Siirt, Bitlis, Muş, Elazığ, Malatya, Diyarbakır, Mardin)   

         

                      Birinci Savaş’ın patlamasına az bir saman kala, iki Hristiyan müfettiş İstanbul’a gelmiş ve tahsisatlarını da Osmanlı’dan alarak Doğudaki vilayetlerine gitmeye hazırlanmaktadır; onlar gidemeden, Savaş başladı.

         

                     Bu arada, 21 Şubat 1914’te toplanan Rusya Bakanlar kurulunda, “İstanbul Türklerden başka bir devletin eline geçmek tehlikesiyle karşılaşırsa, Rusya’nın Boğazları işgal etmesinin gerektiğine karar verildi. Bir Avrupa savaşının patlak vereceği varsayımına göre bu mesele ivedilik kazanıyordu.” (Bayur, c.I, s.198). Bu durum dikkate alınarak Boğazların işgali için lüzumlu donanma ve ordunun düzenlenmesine başlanıldı.

         

         

         

        d. Anlaşmaların Özü

         

                      Bu anlaşmalar, gerek kendi aralarında yapılanlar gerek Osmanlı ile yapılanlar, doğrudan doğruya nüfuz bölgesi anlaşmaları ve paylaşma planları idi. Ancak büyük devletler bunları sadece ekonomik içerikli olarak göstermekte dikkat gösteriyorlardı.  Osmanlı paylaşımı konusunda İngiliz-Alman görüşmelerini yöneten Almanların Londra büyük elçisi şöyle yazıyor: “  Aynı sırada Bay dö Külman (Elçilik müsteşarı)’nın faal yardımıyla ‘Bağdat Anlaşması’ denilen anlaşmayı müzakere ediyordum. Gerçekten bu anlaşma ile güdülen amaç Küçük Asya’yı nüfuz bölgelerine ayırmaktı; fakat Sultanın haklarına saygı göstermiş olmak için bu tabirin kullanılmamasına son derece dikkat etmek gerekiyordu.”  Benzeri bir değerlendirme yapan Fransız hariciyesi, ek olarak, “ Bu, Türkiye Asya’sının ileride muhtemel bir paylaşılması için konulmuş bir bölme işareti olacaktır.” demektedir ( Bayur, c.2. kısım.3, s.476 ).

         

              &n


Türk Yurdu Nisan 2011
Türk Yurdu Nisan 2011
Nisan 2011 - Yıl 100 - Sayı 284

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele