II. Meşrutiyet Devrinde Türkçü Yayın Organları

Nisan 2011 - Yıl 100 - Sayı 284

        Konumuz olan zaman diliminde (1908-1920) Türkçeyi mihver alan yazı faaliyetini en kalın çizgileriyle iki gruba ayırmak mümkündür. Bunlardan biri “milliyetçi”, diğeri “halkçı” anlayıştır. Milliyetçi anlayış, bir yazı dili etrafında birleşmeyi, sosyolojik anlamda millet olmanın temeli kabul ederek Uzakdoğu’dan Orta Avrupa’ya kadar yayılan geniş coğrafyadaki Türklüğü, İstanbul Türkçesiyle kültürel bütünleşmeye götürmenin yollarını aramıştır. Mantığı ve varlık sebebi gereği, zamanla siyasî bir fon üzerinde şekillenen bu anlayışı “Türkçü” sıfatıyla anıyoruz. Diğer yandan sadece, geniş halk topluluklarına kolayca ulaşmanın yolunu halkın konuştuğu Türkçe ile yazmakta gören başka bir anlayış daha vardır ki bunu da “sade Türkçecilik” diye adlandırabiliriz. Bu halkçı anlayıştaki Türkçecilik gayretlerinin daha önceki devirlerin Türkçecilik anlayışından farklı bir yanı yoktur.

         

        II. Meşrutiyet Anayasası(Kanun-ı Esasî)’nın ruhu, örgütlü topluma geçmek idi. Bu münasebetle II. Meşrutiyet yıllarındaki Türkçülüğün, “Türkçü” edebiyat ve dil hareketinin gerek aynı zaman dilimindeki ve gerekse daha evvelki dönemlerin “Türkçeci” faaliyetlerinden en önemli farkı, çoğunlukla teşkilâtlı oluşudur. 1908 Meşrutiyeti’nin ilânından hemen sonra, Osmanlı Devleti bünyesindeki bütün azınlıklar derhâl ırkî derneklerini kurmuşlardır. Böyle bir ortamda Türkçülüğün de teşkilâtlanmasından daha tabiî bir şey olamazdı. Bu itibarla II. Meşrutiyet yıllarındaki Türkçülüğü ve dolayısıyla Türkçeciliği anlatırken, dernekleşme ve dernek adına yayın organı çıkarma çalışmalarına temas etmek, hatta bunları mihver saymak zarurîdir. Bu arada bazı derneklerin siyasî hiçbir rengi olmaksızın kurulan Donanma-yı Osmanî Muavenet-i Milliye Cemiyeti (1909), Müdafaa-i Milliye Cemiyeti (1913), Köylü Bilgi Cemiyeti (1914) gibi bürokrasi destekli dernekler, bir müddet sonra, devrin şartları gereği kendiliğinden Türkçülük olarak yorumlanabilecek bir çizgiye yerleşmiştir. Diğer taraftan Türk Gücü Derneği (1913) gibi aslında maksadı sağlıklı nesiller yetiştirmek olan spor teşkilâtı görünümündeki yarı askerî bir derneğin Türk millî ruhuna hitap etmesi de devrin sosyal ve siyasî şartları icabı idi. Millî Kongre’nin toplanmasına önayak olan Millî Talim ve Terbiye Cemiyeti (1916), eğitim sahasında Türkçülüğün temsilcisi görülebilir. Ancak tekrar belirtelim ki Türkçecilik olarak doğan Türkçülük hareketi, başlangıcından Balkan Savaşlarına kadar asla siyasî bir renk taşımaksızın tam anlamıyla bir Türklük bilimi faaliyetidir.

         

        Bu itibarla tanıtılacak olan bazı yayın organları, onu çıkaran derneklerle beraber anılacaktır. Bu arada bazı derneklerin yayın faaliyeti olduğu hâlde doğrudan kendisine ait süreli yayın organı kuramadığını (Müdafaa-i Milliye Cemiyeti), bazılarının ise bu türden bir yayın organına kuruluşundan çok sonra sahip olabildiğini (Türk Teâvün Cemiyeti) belirtelim.

         

        Bu yazıda, aynı zaman diliminde Türk dünyasının başka kültür merkezlerinde kurulan Türkçü derneklere ve yayın faaliyetlerine de kısaca temas edilecektir.

         

        Hakkında geniş çalışma bulunan dernek ve yayın organları, mümkün olduğunca kısa notlarla geçilecektir.

         

 

Türk Teâvün Cemiyeti

         

         

        II. Meşrutiyet Devri’ndeki Türkçülük gayretlerin ilk meyvesi ve adında “Türk” kelimesinin bulunduğu ilk dernek, Kıbrıslı Türk aydınlarının Lefkoşa’da kurdukları Türk Teâvün Cemiyetidir

         

        [1]. İngiliz idaresinde, Rum baskısını en ağır biçimde yaşarken varlık mücadelesi veren Kıbrıslı Türk aydınları bir korunma mekanizması gereği bu derneği kurarken, gayretlerindeki tarihî değerin farkına pek de varmamış olacaklar ki, yayımlanmış bir dernek nizamnamesi bırakmamışlardır. Söz konusu dernek daha sonra 1909’da “Terakki Kulübü” ve “Hürriyet Kulübü” adlı iki ayrı mekânda iki ayrı kuruluşa dönüşür ki bu manzara, II. Meşrutiyet Devri Türkiye’sinin siyasî tablosuna uygundur. 1910’da “Hürriyet ve Terakki Kulübü” tabelâsı altında tekrar bir araya gelinse de başlangıçtaki faaliyetler tavsayacak ve nihayet 1 Kasım 1923’te “Birlik Ocağı” adıyla taze kan, taze can arayacaktır.

         

        Birlik Ocağı, 1927-1928 yıllarında, 221 sayısından haberdar olduğumuz “Birlik” gazetesini çıkarmıştır[2]. Ancak, pek mahallî kalan bu derneğin diğer Türk illerinde tesirini aramak boşunadır.

         

         

 

Türk Derneği ve Dergisi (Türk Derneği)

         

         

         “Türk birliği” fikrinin uzun vadeli ve bilimsel bir kültür hareketi olarak doğduğu, beslendiği asıl kaynak, Akçuraoğlu Yusuf’un gayretleriyle 12 Kanun-ı evvel 1324 (25 Aralık 1908)'te İstanbul’da kurulan Türk Derneği’dir. İstanbul’da çıkan Sırat-ı Müstakim (sonra Sebilürreşat) dergisinin Türk Müslümanlara (özellikle Rusya Müslümanlarına) dair yaptığı yayınlar hayli ilgi uyandırır. Bunun üzerine Darülfünun ve Mülkiye binasında toplantılar yapılarak Türk Derneği’nin nizamnamesi hazırlanarak Sırat-ı Müstakim’de yayımlanır[3].

         

        Derneğin kuruluş hikâyesini, asıl kurucu sayabileceğimiz Akçuraoğlu Yusuf’tan öğreniyoruz. Buna göre Akçuraoğlu Yusuf, Necip Asım (Yazıksız) ve Velet Çelebi (İzbudak)'yi ziyaret ederek siyasetin dışında, tamamen kültürel mahiyette, Türklük bilimi araştırmaları yapacak bir dernek kurmayı teklif eder. Daha sonra bu isimlere Ahmet Midhat, Emrullah Efendi (Maarif nazırlarından), Celâl Bey (Mülkiye Mektebi müdürü, 1863-1926), Celâl Korkmazof, Müftüoğlu Ahmet Hikmet, Ispartalı Hakkı, Rıza Tevfik (Bölükbaşı), Bursalı Mehmet Tahir, Ahmet Ferit (Tek), Köse Raifpaşazade Mehmet Fuat, Akyiğitzade Musa, Mehmet Emin (Yurdakul), Gaspıralı İsmail, Hüseyin Cahit (Yalçın), Yusuf Beyzade Nesip Bey (Azerbaycan Başvekillerinden), Hüseyinzade Ali (Turan) ve Köprülüzade Mehmet Fuat da katılır.

         

        Veliaht Yusuf İzzettin Efendi’nin fahrî başkanlığında kurulan Türk Derneği’ni Prens Sait Halim Paşa, Köse Raif Paşa ve Halit Ziya (Uşaklıgil) gibi bazı devlet büyükleri de üye olmaksızın nakden desteklemişlerdir.

         

        Nizamnamesi’nin 4. maddesinde “Cemiyetin maksadına hizmet etmek isteyen herkes, hangi din, cins ve tebaiyette olursa olsun (...) kabul olunur” denilmektedir[4]. Nitekim Prof. Grodlevsky, Dr. Karaçon, Prof. Martin Hartman, Agop Boyacıyan, Antüvan Tıngır Efendi gibi Türk olmayan Türkiyatçılar da bu derneğin üyeleri arasındadır. Bu durum, Türk Derneği’nin kesinlikle ırkî bir kuruluş değil, kültürel bir faaliyet kurumu olduğunu gösterir.

         

         

        Derneğin gayesi, nizamnamesinin 1. maddesinde belirtilmiş ve daha sonra yayımlanan beyannâmesinde genişçe izah edilmiştir. Buna göre dernek çalışmalarını, Kanun-ı Esasî'nin 12. maddesine hayatiyet kazandırmak için şu esaslar dâhilinde yapacaktır:

         

        1. Türkiye hakkında Şark'ta ve Garp'ta ne kadar eser yazılmış ise onlar bütün Osmanlıların gözleri önüne konularak Türk lisanının eskiden beri geçirdiği devrelerin anlaşılmasına ve lisanın her cihetten sadeleştirilmesi ve kolaylaştırılmasına;

         

        2. Sosyoloji ve etnoloji ile ilgili hususlar üzerinde lüzum görülen araştırma ve seyahatler yapılmasına;

         

        3. En eski Türk eserlerinin ihyâsına;

         

        4. İlmî, ahlâkî ve ticarî kitaplar telifine;

         

        5. Osmanlı Türkçesinin mümkün olabildiği kadar yaygınlaşmasına gayret ve sebatla çalışacaktır (Derneğe göre, Balkan Devletleri’nde, Avusturya'da, Rusya'da, İran'da, Afrika'da, Asya ve ortasında ve Çin'de bulunan Türkler, Osmanlı Türkçesine alıştırılır ise onların temaslarıyla diğer milletlerle de Türkçe ile temas kurularak Osmanlıların ticarî ve sınaî menfaatleri sağlanmış olur).

         

        6. Türk Derneği; ilmî çalışmalar esnasında bütün Osmanlıları ticaret cihetinden de müstefit kılmak için onların ileride ticaret sahaları bulunacak olan Azerbaycan, Afganistan, Kâşgar, Buhara ve Hive gibi memleketlerin lisanlarını -Türk olmalarından istifade ile- Osmanlı Türkçesine ve hatta merkez şivesine kolaylıkla yaklaştırmağa çalışacaktır. Bu maksada ilk önce oralara göndereceği açık yazılmış ilim ve fen kitaplarıyla ulaşacaktır.

         

        7. Türk memleketlerinin meşhur merkezlerinde Türk Derneği şubeleri kurularak bu şubeler, oralarda mektepler açarak ve gazeteler neşrederek -Avrupa ile en ziyade münasebet peyda eylediğinden dolayı- gelişmiş bulunan Osmanlı Türkçesinin ve medeniyetinin yayılmasına çalışacaklardır.

         

        8. Dernek gerek merkezde ve gerek şubelerde -Türkçeye ve Türklüğe ait eserleri muhtevi olmak üzere- peyderpey umumî kütüphaneler vücuda getirecektir.

         

        9. Osmanlı lisanının Arapça ve Farsça lisanlardan ettiği istifade inkâr edilemez bulunduğundan ve Osmanlı Türkçesini bu muhterem lisanlardan tecrit etmek hiçbir Osmanlının hayalinden bile geçmeyeceğinden, Türk Derneği; Arapça ve Farsça kelimelerini bütün Osmanlılar tarafından çok kolaylıkla anlaşılacak surette seçecek ve yazacağı eserlerde kullanacağı lisan, en sade Osmanlı Türkçesi olacaktır.

         

        10. Resmî terimler sırasına girip, Türkçe ve hatta Arapça ve Farsça karşılıkları bulunan yabancı tabirlerin terk ve ihracı;

         

        11. Tebliğlerin halkın anlayacağı derecede Türkçe ile yazılması,

         

        12. İlânlar ve levhalarda matbuat nizamnamesi gereğince Türkçe bulundurulması hükmünün tatbiki hususunda dernek, hükümet nezdinde teşebbüsât ve istirhamâtta bulunacaktır.

         

        13. Türkçe konuşmayan kavimler arasında yaşayan Türklerin gerek kendilerinin ve gerek nesillerinin Türk lisanını, âdetini, şivesini muhafaza edebilmeleri hususuna dikkat gösterilecektir.

         

        14. Maksadın temini için, Türk Derneği; yardım etmeği arzu buyuran zevatın ırkına, dinine, milletine ve kavmine bakmaksızın derneğe dâhil olabilmelerini serbest bırakmıştır[5].

         

        Türk Derneği'nin en büyük başarısı, 1327-1328 (1909-1910) yıllarında, kendi adıyla 7 sayı devam eden bir dergi çıkarmasıdır. Bu dergi Türkiye'de, tamamıyla Türklük biliminin hizmetinde olan ilk yayın organıdır. Bilhassa dil konusundaki yazıları bakımından önemli olan bu dergi, yarım kalan bir teşebbüsle İbn-i Mühenna'nın El-Kitabü'l-Lûgati't-Türkiyye (1-7. sayılarda) ve Antüvan Tıngır'ın Sarf-ı Tahlîl-i Lisan-ı Türkî (2- 7. sayılarda) adlı çalışmalarını ek olarak vermiştir.

         

        Dernek, resmî işlerinde bazı Arapça ve Farsça kelimeleri kaldırıp yerine Türkçe kabul ettiği için Harbiye Nezaretine, Meclis-i Ayan'dan padişaha takdim kılınacak teşekkürnamenin “her Osmanlı tarafından anlaşılabilecek bir Türkçe ile yazılması” teklifinden dolayı Basarya Efendi’ye hitaben, dergisinde (nu.5, s. 137-138) birer şükran yazısı yayımlamıştır. Derginin aynı sayısında sadrazama hitaben kaleme alınan bir yazıda (s. 169) ise dernek, resmî yazışmalarda kullanılması arzusuyla, kelimelerin konuşma dilindeki şekillerini esas alan beş maddelik imlâ kuralı sıralamıştır.

         

        Derneğin özellikle yazı diline geçmemiş Türkçe kelimelerin derlenmesine gayret ettiği anlaşılmaktadır. Nitekim Şemsettin Sami'nin Kamus-ı Türkî'sinde bulunmayan veya bulunup da yanlış anlamlandırılmış Türkçe kelimelerin derneğe bildirilmesi istenmiştir[6]. Daha sonra bu istek kelime derleme ile alâkalı olarak Kamus-ı Türkî yanında Lehçe-i Osmanî (A. Vefik Paşa)’de zikredilerek tekrarlanmış, buna ilâveten köylerdeki türkü, atasözü ve halk hikâyelerinin, halk tababeti terimlerinin derlenmesi; ilgili vilâyetteki Türk hâkimiyet ve hanedanları, köklü ve muteber aileler, Türklüğe ve Türkçeye dair eserler, eski ve yeni Türk mimarî eserleri hakkındaki bilgilerin kaydedilmesi de istenerek, tam bir dil ve halkbilim çalışması şeklinde genişletilerek, tavsiyelerde bulunulmuştur[7]. Derneğin kapanması ve faaliyetinin sönmeye yüz tutmasından ötürü bu teşebbüsün sonucunu bilmiyoruz.

         

        Dernek âzâsından Milâslı Dr. İsmail Hakkı'nın icadı olan ve ünsüzleri bitiştirilmeden yazma, ünlülerin tamamını göstermeye dayanan “Yeni Yazı Elifbâsı”nın yayımlandığı, okuyuculara duyurulurken, bu yazının yanlış okumayı ortadan kaldıracağı vurgulanmıştır[8].

         

         

        Derneğin ilk şubesi Rusçuk'ta Mehmet Masum Efendi tarafından açılmış, bunu İzmir ve Kastamonu şubeleri takip etmiştir. İzmir şubesinin reisi Edirneli Mehmet Necip [Türkçü], ikinci reisi Necip Necati (Hadika-i Ticaret Mektebi müdürü)'dir. Üyeleri arasında İttihat gazetesi başyazarı Hüseyin Fehmi ve Müstecabîzade İsmet de bulunmaktadır. Kastamonu şubesini ise Ali Rıza Bey (İstinaf Mahkemesi reisi) ve vali Hüsnü Bey (ikinci reis) kurmuşlardır. Her iki şubenin âzâları arasında Türk olmayanlar da vardır[9].

         

        Türk Derneği’nin 4. şubesi ise Macaristan'ın başşehri Budapeşte'de meşhur Türkbilimci Wambery'nin fahrî başkanlığında Dr. İgnace Kunoş (reis), Dr. Jules Germanus (katip), Dr. Mesaroş (kâtip) tarafından “Edebiyât-ı Osmaniye Cemiyeti” adıyla kurulmuştur. Bu şube o sıralarda on yıldan beri altı dilde çıkmakta olan Revue Oriental gazetesini cemiyetin resmî yayın organı olarak kabul ve ilân etmiştir[10].

         

        Türk Derneği mecmuasında ağırlıklı olarak “Türk dili” konulu yazılar yer almakla birlikte, Türkçeye hizmeti geçmiş şahıslar hakkında da her sayıda en az bir yazı vardır. Mecmuanın yazı kadrosunda, Köse Raifpaşazade Mehmet Fuat, Necip Âsım (Yazıksız), Müftüoğlu Ahmet Hikmet, Velet Çelebi (İzbudak), Akyiğitoğlu Musa, Mustafa Zühdü (İnhan), Bursalı Mehmet Tahir, Antüvan Tıngır, Mehmet Emin (Yurdakul), Vilademir Fordolevsky, Macar Dr. Karaçon, Mehmet Muin, Safvet, Ispartalı Hakkı, Kazanlı Ayas İshakî, Akçuraoğlu Yusuf, Dr. Milaslı İsmail Hakkı ve Trabzonlu Ömer Halis, Mişeroğlu Zarif Beşiri, Celâl Sâhir (Erozan) imzaları ve “” İ(hsan) R(aif Hanım), rumuzu görülmektedir[11].

         

         

         

Silâh/Salâh/Türk

         

         

        Basın tarihimizde, çıkardığı bu gazeteden dolayı adı “Silâhçı Tahsin” olarak anılan Mülâzım Tahsin’in Selanik’te çıkardığı gazetededir. Mesul Müdür Mahmut İzzetin, Sermuharriri Silâhçı Tahsin. Bazı sayılarda sermuharrir olarak görülen “Nakâm” imzasının da Silâhçı Mülâzım Tahsin’e ait olduğu anlaşılmaktadır.

         

        İlk başlarda gazete görünümündeyken daha sonra dergi formatına bürünmüştür. II. Meşrutiyet’in ilânı yıldönümünde (10 Temmuz 1325/ 23 Temmuz 1909) on beş günlük olarak başlamış ancak daha sonra haftalık ve günlük devam etmiştir. “Mesleği ittihat, hedefi terakkidir” açıklamasından da anlaşılacağı üzere başlangıçta çıktığı günlerin siyasî havasına uygun biçimde “Osmanlı birliği çizgisinde ilken sonraları Türkçü çizgiye yerleşmiştir. İttihat ve Terakki Fırkası taraftarı olmasına rağmen zaman zaman adı “Salâh” ve “Türk” olarak değişmiştir.

         

        582 sayı devam eden Silâh, Selanik’in düşmesi ve matbaasının yağmalanması üzerine 18 Kânûn-i sâni 1328 (31 Ocak 1913)’den itibaren İstanbul’da “Türk” adıyla yayınına devam etmiştir. Bu yeni devresinde, Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’nin bir yayın organı gibi para-militer yayın politikası izlemiştir.

         

        Girit’teki Rum isyanı ve Girit’in elden çıkması ile ilgili en çok yayım yapan gazetelerden biridir.

         

        Gazetede sıkça görülen imzalardan bazıları şunlardır: Abdülmecit Sami (Kalkandelenli), Adni, Bedrizâde Şefik, Ebu’l-Muvakkar, Ebü’n-Necdet, Ha. Rahmi (Giridî), İrfan Bin Mevlana, Ali Rahmi, Halil Midhat (Hanyalı), Mahmut İzzettin, Mim Refi, Mahmut Nedim, Mehmet Sıtkı (İskeçeli), İlyas Macit, Enis Avni (Aka Gündüz), Mehmet Hasip, Vildan Bin Mevlana.

         

         

Rumeli Gazetesi

         

        Kütüphanelerimizde “Rumeli” adıyla yayın hayatına başlayıp daha sonra başka adlarla devam eden birkaç gazete vardır. Bunlardan ilki, Türk matbaacılığında önemli yeri bulunan merhum Şevket Rado’nun dedesi Radoviçli Mustafa Bey’in 24 Şubat 1872’de Selanik’te çıkardığı, sonra Zaman adıyla devam eden gazetedir.

         

        II. Meşrutiyet yıllarında yine Selanik’te ve yine Rumeli adıyla başlayıp Zaman olarak devam etmiş, Selanik’in düşüşüne kadar çıkan bir başka gazete daha vardır. Bunun eksiksiz bir koleksiyonu bulunamadığı için isim değişiklikleri tam olarak takip edilememektedir. Mevcut koleksiyonlardan anlaşıldığına göre Hüseyin Cahit (Yalçın), Abdülkerim, Ali Nihat ve Yunus Nadi (Abalıoğlu) tarafından 16 Ocak 1909’da çıkarılmaya başlanan bu günlük gazete, 77. sayısından itibaren Zaman adıyla devam etmiş ve tekrar Rumeli adını benimsemiştir.

         

        Bu gazete, üzerinde bir kayıt bulunmasa da İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından çıkarılmıştır[12]. O zamanlar genel merkezi Selanik’te bulunan İttihat ve Terakki’nin bütün faaliyetleri gazetede olumlu yorumlarla duyurulmuştur. Bu organik bağdan dolayı, Zaman adıyla çıktığı sıralarda, cemiyetin İstanbul’daki ana yayın organı “Tanin” için bir özel sayı yayımlanmıştır (13 Nisan 1325/26 Nisan 1909). Bu özel sayının geliri, bir “Hürriyet Abidesi” dikilmesi için Selanik Belediyesi’ne bırakılmıştır.

         

        Rumeli, Genç Kalemler’de ortaya atılan Yeni Lisan davasının en sadık takipçisi oldu. Ziya Gökalp “Yeni Hayat” fikri etrafındaki görüşlerini önce bu gazetede yayımladı. Kâzım Nami (Duru), terbiye, ahlâk ve siyasî konulardaki çoğu fikrini burada kamuoyuna açıkladı. Yukarıda adı geçenler dışında dönemin daha başka Türkçü kalem sahiplerinden bir kısmı daha (Akagündüz, Nebizade Ahmet Hamdi, Ali Canip gibi) bu gazetede yazmışlardır.

         

         

 

Türk İli/Türk Dili/Vatandaş/Turan

         

         

        Selanik’te Rumeli gazetesini çıkaranlar arasında anlaşmazlıklar baş gösterince Rumeli’nin devamı olarak bir başka gazete daha çıkarmak ihtiyacı doğdu.

         

        1 Ağustos 1912’de, Nebizade Ahmet Hamdi (Ülkümen) tarafından Türk İli çıkarıldı. Daha sonra bu gazetenin adı Türk Dili, Türk Dili Yerine Vatandaş, Türk Dili, Turan, Yeni Turan oldu. Bu isim değiştirmeler sırasında gazete idaresi Mestan İsmail, M. Zekeriya [Sertel], Ali Nihat, A (ayın) İsmet ve Nebizade Ahmet Hamdi arasında dolaşmıştır. Turan’a kadarki yayımı İttihat ve Terakki adınadır. Turan ise daha bağımsız çizgidedir.  Nebizade, Yunan eline geçmiş Selanik’te çıkarılacak yayın organının Türkçü çizgiyi muhafaza edemeyeceğini görerek gazetesini kapattı. İstanbul’a gelerek I. Dünya Savaşı’nın başlarında 14 Kasım 1914’te Turan’ı çıkarmaya başladı. Turan, başlangıç olarak Selanik’teki Rumeli’yi sayarak kendisini 1091. sayıdan başlatmıştı. Gazetenin sorumlu müdürü olan Nebizade Ahmet Hamdi, Turan’ın bu ilk sayısındaki “Karilerimize” başlıklı duyuruda, bahsettiğimiz süreci şöyle anlatmaktadır:

         

        “Gazetemiz, 325 senesi Kânûn-ı sânîsinde “Rumeli” namıyla Selanik’te intişara başlamış, fırkacılık [belâsının] ağlatacak şekillerde tezahür ettiği sıralarda imtiyazımızın gasp edilmesi üzerine neşriyatımıza Türk İli, Türk Dili namları altında devam eylemiş, nihayet millî duygu ve düşüncelerimize tercüman olan “Turan” namını almış idik. “Turan” Selanik’in sukutu gününe kadar yaşadı. Sukuttan bir müddet sonra Rumeli halkının bir dert ortağına, fedakâr bir müdafie, bütün bu ihtiyaçların fevkinde olarak teselliye [muhtaç] bulunduğunu gördük. Ve her şeyi göze alarak “Yeni Turan”ı çıkardık. “Yeni Turan” hemşerileriyle hayli ağladı, hayli feryat etti, Yunanlılarla Bulgarlar arasında dahi o zaman baş göstermeye başlayan [ihtilâftan] bil-istifade bazen Bulgar, bazen de Yunan zulümlerine karşı bağırdı, o elim vaziyetin uhdesine [tevdi et]tiği yeni vazifeyi mümkün mertebe ifaya çalıştı. Fakat günler geçtikçe Yunanlılar da, memleketin [sahibi] oldukları hiss-i vatanî kuvvet kesbetti. Bunun neticesi olarak bize karşı olan tazyikler de [arttı]. Yunan adalet (!) ve medeniyetinden (!) bahsetmek bir mecburiyet hâlini aldı. Biz bu mecburiyete katlanmayı [Türklük] namı için, bir leke, kendimiz için bir zillet telakki ederek “Yeni Turan”ı da tatil ettik.

         

        Bugün, neşriyatımıza burada tekrar başlarken muhterem karilerimizin hakkımızda yine evvelki teveccühlerini göstereceklerine kani bulunuyor, “Turan”ın da kendilerini memnun etmek için âtideki makalemizde şer’ [ve iza]h ettiğimiz maksat ve gaye ile mütenasip fedakârlıklar ihtiyar edeceğini vaat eyliyoruz.”

         

        Aynı sayıda (s.1) okunan “Biz Ne İstiyoruz?” başlıklı yazı, bir yandan Turan’ın Türkçü anlayışını, öte yandan Türk dünyasının aynı çizgideki başka yayın organlarını da verdiği için aşağıya alıyoruz:

         

        Türk memleketleri uzun sürmüş ıssız, korkunç bir kıştan sonra yeni bir bahar ile yeşermek [üzere] bulunuyor. Daha düne gelinceye kadar Anadolu’da, sonuna ermiş bir Hitit medeniyeti, bir Romalı, bir [Bizan]s medeniyeti olduğu gibi orada Türk medeniyetinin de geçmişlere karışmış bir medeniyet, son satırı okunmuş, [son] sahifesi çevrilmiş bir kitap olduğu zannedilebilirdi. Yerde gökte hiçbir haber yoktu ki orada [yeni baştan] bir canlılık, bir kımıldanma doğabileceğini ümit ettirsin. Tarih dirsek yapan bir nehir gibi birden bire yolunu değiştirdi. Ve gözlerimizi başka bir tarafa doğru çevirdi. Eski Türkistan’da [Babürlerin], Timurların dünyayı tutmuş o büyük saltanatlarından başkalarının ayakları altında ezilen toz millet haline [gelen] bir sürü, dünyanın en kudretli hükümetlerinden Çarların ardında sürüklenen küçücük hanlıklardan başka [bir şey] kalmamıştı. Kara, çürük topraklardan yeşillikler, bereketler çıkaran rüzgâr orada da esti, bize de dokundu; şimdi eski Turan’da İstanbul’a iki defa vurgun bir yürekle bakan, millet ve din aşkıyla [yüreklerini] buraya bağlılık duyan Türk oğulları yetişmeye başlıyor. Daha düne gelinceye kadar, bir dağ tepesinden [çöllere?] doğru serilip giden ovaları, boğazları seyreder gibi, insan, Akdeniz kıyılarından başlayarak, ….lerden, Kuzgun Denizi’nden, Kıpçaklardan ta Asya’nın sonlarına doğru yayılıp giden o koskoca (…?) uçsuz Türk dünyasına, Türk illerine baktığı vakit, başını, üstünde fırtınalar esen bir ağaç gibi sallaya sallaya, hiçbir tarafında duyan yok, anlayan yok, yaşayan yok diye haykırmak, ağlamak istiyordu. [Türkeli] yangını gözlerimizin önündeki karanlıkları da beraber yaktı. Şimdi biz Türkeli’nin daima bakir (…?) ufkunda manevi bir sabahın göz kapağını yavaş yavaş açtığını görüyoruz. Türk illerinin her [ülk]esinden birbirini çağıran sesler yükseliyor, o yeni sabahı haber veriyor, müjdeliyor.

         

        Kırım’dan ölümün hiçbir zaman susturamayacağı İsmail Gasprinski’nin kurtarıcı gökçe sesini işitiyoruz. Türk illerinin her bucağına dilde birlik, işte birlik, fikirde birlik diye haykırıyor. Daha uzaklardan [Kazan’]dan “Musa Bigiyef” nida ediyor. Kazan’dan daha genç bir ses, Yusuf Akçura’yı duyuyoruz. Bize oradaki [kadre]şlerin de uyumadığını haber veriyor; Orenburg’dan Fatih Kerimof, Kafkasya’dan Ağaoğlu Ahmet, Hüseyinoğlu [Ali], Taşkent’ten Mahmut Behbudî Efendi, “Biz de uyumuyoruz” diye taraf taraf sesleniyorlar. Dağ [başları]nda birini kaybetmemek için vakit vakit seslenen avcılar gibi bunlar kendi dünyamızın her bucağından, sesleriyle yekdiğerine haber veriyorlar, onun her tarafını birbirine bağlıyorlar. Sonra Diyarbakır’dan Gökalp, derin [Dicle]siyle, Konya’dan Velet Çelebi ve İstanbul tepelerinden, dizlerine Türk gençliğinin sadık bir oğul aşkıyla bağlandığı canımız kadar sevdiğimiz kurtarıcı ve yaratıcı bir şair Mehmet Emin Bey’in sesini duyuyoruz, o da ufuklara her tarafa sesleniyor: “Ben geldim, biz de uyumuyoruz.” Nihayet bir ses daha işitiliyor, yerden göklere [serinlet]ici bir tatlılıkla yükselen ve göklerden yerlere, susuz dudaklara dökülen rahmet damlaları gibi serpilen bir ses, Halide Hanım’ın sesi: “Biz Türk kadınları, biz de uyumuyoruz.” diye evvelkilere cevap veriyor. Aynı zamanda Türk ilinin her köşesinde Türk milletini gölgelerinde toplayan bayraklar [dalgalanı]yor, toplayan, birleştiren, yürüten, düşünce ve inanç bayrakları. Kırım’da Tercüman, Orenburg’da Vakit, Petersburg’da İl ve Millet, Kazan’da Kuyaş, Ufa’da Durmuş, Semerkant’ta Gözgü, Bakû’da Basiret, [Hayat?], Türkistan’da Sada- Türkistan, Van’da Çaldıran, Erzurum’da Albayrak, Diyarbakır’da Dicle, İzmir’de [Köylü?, Gençlik?, Türk?], Anadolu, Konya’da Osmanlı gibi Türk milliyetçisi olan bu gazeteler Türkleri karanlıklardan çekerek ovaların […]nda açılmaya başlayan tanyerine, Turan ümidine doğru götürüyorlar. Biz de şimdi, İstanbul [matbuatı]nda aynı yolda yürüyecek bayrağı çektik ve yükselttik. Türk gençliğinin kavga ve ümit bayrağı bu gazete ile biz de o kardeş bayraklara karışıyor ve onları selâmlayarak biz de onların yoluna gidiyoruz.”

         

        Turan, 18 Kasım 1915’e kadar devam edebildi.

         

        I. Dünya Savaşı ile ilgili haberleri genellikle Türklere moral verecek cinstendir.

         

        Gazetede, dönemin pek çok fikir adamı ve Celâl Sahir, Köprülüzade Mehmet Fuat, Kâzım Nami (Duru) ve Ömer Seyfettin gibi Türkçü kalem sahibinin imzaları görülmektedir.

         

         

Genç Kalemler

         

        Türk Derneği, Köse Raifpaşazade Mehmet Fuat ve Ispartalı Hakkı gibi mensuplarının “bir kavrama, nesneye karşılık yalnızca bir kelime” ilkesiyle, Türkçede karşılığı bulunduğu halde başka dillerden gelen eşanlamlılarını atma yolundaki fikirleri, kamuoyunda Türk Derneği’ni “tasfiyeci” gibi itici, menfi bir sıfatla tanınmasına sebep olmuştu. Ömer Seyfettin, başlanan bu faaliyeti kamuoyunun gözündeki olumsuz imajdan sıyırarak devam ettirmek istedi. Daha önce subay olarak İzmir’de bulunduğu yıllarda (1903-1908), aynı şehirde ikamete mecbur bırakılmış olan Edirneli Mehmet Necip (Türkçü) Beyi tanımış, onun başını çektiği “Türkçe yazmak çığırı”ndan iyice etkilenmişti[13]. II. Meşrutiyet’in ilânından sonra Selanik’te görevlendirilen Ömer Seyfettin, arkadaşı Ali Canip (Yöntem)’e bir mektup yazarak onu, Türkçeye yeni bir istikamet verecek çalışmaya davet eder. Bu çalışma ortamı, Genç Kalemler dergisinde doğacaktır.

         

        Haziran 1909’da Manastır’da çıkan “Hüsün ve Şiir”, adını en son 29 Eylül 1910 tarihli sayısında 8. sayısında kullanarak bundan sonra “Genç Kalemler” olacaktır. Türk dili ve edebiyatı açısından daha önemli kısmı, 11 Nisan 1911’de 2. cildiyle başlayıp, Eylül 1912 tarihli son (27) sayıya kadar devam eden kısmıdır. Bu dönemde toplam 24 “Yeni Lisan” makalesi ile Türk yazı dil ve edebiyatına yeni bir yön çizilmeye çalışılmış ve başarılı da olunmuştur. Yeni Lisan esas itibarıyla, İstanbul konuşmasının yazı dili olarak benimsenmesini gaye edinmiştir. Halkın dilinde Türkçesi bulunan bir kelimenin yabancı dillerden alınmış karşılığını, yabancı dillerden alınma dilbilgisi kural ve eklerini, Doğu Türkçesinden kelime almayı reddeden Yeni Lisancılar, bütün edebiyatımızı da Doğu veya Batı’nın taklidi olarak görüp, Türklüğün istikbali için millî bir edebiyat gerektiğini vurgulamışlardır. Ömer Seyfettin’in kaleme aldığını bildiğimiz ilk “Yeni Lisan” makalesinde dil-milliyet bağı üzerinde durulmasına rağmen, halkçı bir dil anlayışıyla Osmanlı Türklüğü esas alınmıştır. Hâlbuki Gökalp’in “Turan” şiirinin uyandırdığı millî heyecandan sonra Ömer Seyfettin, Diyarbakır’da Dicle gazetesinde “milliyet” merkezli ikinci “Yeni Lisan” makalesini yayımlamış ve bundan sonra Genç Kalemler’in dil görüşü de Türkçü-Turancı bir çizgiye yerleşmiştir[14]. Millî Edebiyat hareketi de büyük ölçüde bu dergi ile başlamıştır. Felsefî ve siyasî yazılara da yer veren Genç Kalemler, Balkan Savaşı’nın çıkması üzerine kapanmıştır[15].

         

         

Gençlik

         

        Selanik’teki Genç Kalemler dergisinde başlatılan “Yeni Lisan” davası, derhâl başka şehirlerde de yankı buldu. Bunlardan ilki, “Yeni Lisan” yazısından kırkbeş gün sonra İzmir’de çıkan Gençlik adlı dergidir. 11 Mayıs 1327 (24 Mayıs 1911)’de yayın hayatına giren ve “Türk lisanıyla intişar eder haftalık edebî, ilmî risale” açıklamasını kullanan Gençlik’in ilk sayısında (s. 2-8) söz konusu yazı tam metin olarak iktibas edilmiştir. Tıpkı Genç Kalemler gibi Gençlik de önemli mesajlarını “Tahrir Heyeti” (yazı kurulu) adıyla vermiştir. Derginin ilk yazısı olan “İfade”de, Genç Kalemler’in “Yeni Lisan” görüşlerinin benimsendiği ve bu yolda yayın yapılacağı duyurulmuştur. Üçüncü ve son sayısında (13 Temmuz 1327), Mehmet Şükrü, “Yeni Lisan Yolu Nereye Çıkar” (s. 46-48) başlıklı yazısında, bu akımın biri ahlâkî diğeri millî olmak üzere iki büyük fayda sağlayacağını ileri sürmektedir. Ahlâkî fayda, üslûptan mübalâğa ve tabasbus unsurlarının ayıklanmasıdır. Millî fayda ise Türkçenin millîleşmesidir.

         

        Derginin imtiyaz sahibi Mehmet Refet, mesul müdürü ise Akil Koyuncu’dur. Gençlik’te bunlar yanında Giridî Ahmet Saki (Derin), Asım Haşmet, Amil Fakir, Hilmi Edhem ve Mehmet Sırrı imzaları da görülmektedir.

         

         

Yeni Felsefe Mecmuası

         

        İlk sayısı 24 Kânûn-ı evvel 1326 (6 Ocak 1911)’da çıkan Muhit-i Mesaî’nin adı 10. sayısından (Haziran 1911?) sonra“Yeni Felsefe Mecmuası” olarak değiştirdi. İsim değişikliği, “yazılarının tamamı felsefe ile ilgili olduğu için” diye izah edildiyse de asıl sebep başkadır.

         

        Muhit-i Mesaî, genel görünümü ile Genç Kalemler’in karşısında veya ona mesafeli bir duruş içinde konumlanmıştı. Hâlbuki derginin asıl sahibi [Nebizade] A[hmet] Hamdi, Genç Kalemler’in ortaya attığı “millî edebiyat” ve “Yeni Lisan” davasına taraftardı. Bu durumda bir isim değişikliği ile dergiye yeni bir kimlik verilebilirdi.

         

        Bu sıralarda Baha Tevfîk’in İstanbul’da çıkardığı felsefe dergisi, henüz kapanmamıştır. Öyle ise derginin adı bunun adından farklı olmalıydı. Muhit-i Mesaî yerine çıkacak dergi “Yeni Felsefe Mecmuası”dır 15 Ağustos 1327 (28 Ağustos 1911)’de yayın hayatına giren derginin sloganı da gayesini tek cümle ile izah edici niteliktedir: “Yeni hayat, müdafiidir”.

         

        Yeni Felsefe Mecmuası 17 sayı çıkarılabildi. Her sayısında, Yeni Hayat anlayışını dergi adına açıklayan, yorumlayan yazılar bulunmaktadır. Bunların tamamı, yukarıda değindiğimiz işte şu üç nokta üzerinde toplanmaktadır:

         

        1. Türklüğümüzü unutmamak

         

        2. Taklide değil ibdaya (yaratmaya) çalışmak

         

        3. Teknik meseleleri bunların dışında tutmak.

         

         

        Yeni Felsefe Mecmuası’nın yükü, Nebizade Ahmet Hamdi Ülkümen ve M. Zekeriya Sertel’in omuzlarında idi. Onların basın alanında birlikteliği, Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar devam etti. Nebizade, Rumeli, Zaman, Turan, Türk İli, Türk Dili, Vatandaş gibi gazetelerde hep Türkçü çizgidedir. Atatürk, onun millî gayretlerini TBMM’de sürdürmesi için dört dönem Trabzon’dan milletvekili adayı gösterdi, seçilmesine vesile oldu. Fakat sonraki yıllarda, Uşak’ta açtığı Ülkü Lisesi’nin borçlarını bile ödeyemeyecek kadar sıkıntılar çekti. M. Zekeriya Sertel ise daha ziyade Sosyalist çizgideki duruşuyla tanınan bir fikir ve basın adamıdır. Ne yazık ki çok sonraları kaleme aldığı Hatırladıklarım adlı anılarında, Muhit-i Mesai ve Yeni Felsefe Mecmuası hakkında bilgi bulamıyoruz. Muhtemelen basın hayatına yeni atıldığı o yılları artık unutmuştu.

         

        Yayın hayatına 15 Ağustos 1327 (28 Ağustos 1911)’de başlayan Yeni Felsefe Mecmuası’nın ömrü, bir seneyi bile bulmadı. 17. sayısı muhtemelen 1912 Nisan’ında hazırlandı (mevcut koleksiyonlarda son sayının kapağı bulunamadı, tam tarihi tespit edilemedi). O sıralar Balkanların her tarafındaki karışıklık, Selanik’te de endişe verici boyutlara ulaşmıştı. Bu durumda dergiyi devam ettirmek imkânsızdı. Son sayıdaki bir açıklama ile dergi, mesaisini Cenevre’de kurulan Türk Yurdu ile birleştirdiğini duyurdu (S.17, s.1-5). Fakat derginin kapanmasının bununla ilgili olduğunu sanmıyoruz. 3 Ağustos’ta Tahsin Paşa tek kurşun atmadan Selanik’i Yunanlılara teslim etti. Bu olay, sadece Türk siyasî tarihi için değil, kültür ve sanat tarihi için de tam bir faciadır. Bu dönüm noktasından sonra Türkçe, Selanik’ten hicret etmiştir.

         

        Yeni Felsefe Mecmuası’nın yazılarından özellikle Yenilik (Suphi Edhem), Yirminci Asırda Türk Gençliği (Rıza Nüzhet), Felsefe Karşısında Fen (Rasim Haşmet), Yeni Ahlak (Kâzım Nami), Ahlak Hakkında (Ali Haydar [Tanır]), 20. Asırda Türk Kızları ve Türk Kadınları (M. Zekeriya [Sertel]), Mezahib-i İçtimaiye (Rasim Haşmet), Cenevre Türk Yurdu ve Müslümanlık-Türklük (Nezihi Cevdet) ve İçtimaiyatın Nokta-i Nazarından Irkların Yekdiğerine Takarrübü (Alfret Fouillée) başlıklı olanlar önemlidir.

         

         

Anadolu

         

        İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin İzmir’de çıkardığı İttihat gazetesinin başına Selanik’ten İzmir’e gelen Haydar Rüştü (Öktem) geçti ve bir müddet sonra adı Anadolu olarak değiştirildi (6 Kasım 1911). Bu değişiklik, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Selanik’te Yunus Nadi (Abalıoğlu) idaresinde çıkardığı Rumeli gazetesinin muadili olduğunu bildirmek içindi.

         

        Anadolu’da özellikle yine Selanik’te yetişen gençlerden Akil Koyuncu ve “Bahir Ulvi”, “Dedebeyoğlu”, “Kayıhanoğlu” takma adlarını kullanan Haydar Rüştü’nün Türkçülük istikametinde yazıları bulunmaktadır. Mütareke ortamında Rum iddialarına karşı yayın yapan Haydar Rüştü’nün, aynı amaçla bir de Duygu adlı gazete çıkardığı bilinmektedir[16].

         

         

Yeni Fikir

         

        Meşhur eğitimci Edhem Nejat ve A (ayın) Ferit tarafından 15 Kânun-ı evvel 1327 (28 Aralık 1911)-15 Haziran 1328 arasında 7 sayısı Manastır’da, I. Balkan Savaşı hezimetinden dolayı 8-21. sayıları Şubat 1327 (Şubat? 1912) - 1 Mayıs 1330 (14 Mayıs 1914) arasında İstanbul’da yayımlanmış eğitim dergisidir.

         

        Derginin bu iki dönemi arasında fikir cephesi bakımından önemli farklar bulunmaktadır. Manastır dönemindeki başlıkaltı açıklaması “terbiyevî, içtimaî, ziraî mecmuadır” şeklinde iken İstanbul’a taşındıktan sonra 8. sayının kapağında “Millî terbiye ve Türklüğe çalışır”, iç kapakta ise “Hayat-ı istiklâlî (bağımsızlık hayatı) terbiyesine ve Türklüğe çalışır” olmuştur. Bu cümlecikler, derginin ruh dünyasını yansıtmak bakımından önemlidir. 9. sayıdan itibaren tanıtım cümlesi “Millî terbiye”ye çalışır ve mekteplerde çiftçilik gayesi güder” şekline bürünmüştür. Bu ifadeler derginin milliyetçilik konusundaki tereddüt döneminden sonra, devrin siyasî şartları gereği Türkçü çizgiye yerleşmesini anlatmaktadır. 8. sayıdaki “Yeni Fikir’in Sözleri” başlıklı yazı bu durumu açıklamaktadır. Hâlbuki ilk sayıda bulunan “Yeni Fikir Nasıl ve Ne İçin Çalışacak başlıklı yazıda, “Osmanlı vatanı”nın bir ziraat memleketi olmasına rağmen eğitimsizlikten dolayı bu hususta çok geri kaldığı vurgulanarak derginin ilgi alanı belirlenmiş idi.

         

        İstanbul’da çıkan sayılarında Türk dünyasına ve millî bilinci besleyecek meselelere yönelme ön plandadır. Dergi mensupları öğretmen oldukları okulların öğrencileriyle beraber İstanbul dışında bazı köylere çevre gezileri düzenlemiş ve bunları dergi sayfalarında genişçe anlatmışlardır. Çok önem verilen konulardan biri de derginin kurucuları İzmir Darülmuallimîn müdürü Edhem Nejat ve Bursa Darülmuallimîn müdürü ve Toprak dergisi başyazarı A (ayın) Ferit Beyin ortaya atıp kabul ettirdikleri “Ağaç Bayramı”dır.

         

        Yeni Fikir dergisi, başlangıçta da Yeni Lisan ve Genç Kalemler’le aynı paralelde ise de bu tutumu pek belirgin değildir. Fakat İstanbul döneminde doğrudan Yeni Lisan hareketini destekleyen yazılarıyla tavrını belirginleştirmiştir. Mesela dergiyi çıkaranlardan Edhem Nejat, “Yeni Lisan ve Tekâmülü” (sayı: 8) başlıklı bir yazı yayımlamıştır.

         

         

        Öncelikle bir eğitim dergisi olan Yeni Fikir, son sayısını 1913-1914 ders yılının son ayında (Mayıs) çıkardı; araya giren yaz tatili döneminden sonra patlayan I. Dünya Savaşı’ndan sonra benzeri pek çok dergi gibi artık kapandı.

         

        Dergideki diğer birkaç imza: Aslan Turgut, İclâl Belkıs, Ay Bey, Ak Mirza, İsmail Hakkı (Darülmuallimin öğretmeni), M. Süreyya (Halkalı Ziraat Mektebi öğretmeni), Sabri Cemil (Şam Sultanisi md.), Suphi Edhem (Tabiat ve Ulum-ı Tabiye ve İçtimaiye Külliyatı yazarı), Ali Enver (San Francisco’dan, seyyah), Mehmet Zeki (öğretmen), Behram Lutfi (öğretmen, Behram Altay imzası da aynı şahsa ait olabilir), Ahmet Nuri (Kandilli’den).

         

         

         

Türk Yurdu Cemiyeti ve Çıkardığı Mecmualar

         

         

        Türk Derneği çalışmaları itibarıyla bir dil derneği idi. Hâlbuki dil çalışmalarının yanı sıra daha başka sosyal faaliyetler yapacak bir derneğe ihtiyaç vardı. İşte bu ihtiyacı karşılamak üzere, 31 Ağustos 1911’de Türk Yurdu Cemiyeti kurulmuştur. “Türkçe Şiirler” kitabından dolayı “Türk şairi” diye anılan Mehmet Emin (Yurdakul)’in çabalarıyla Müftüoğlu Ahmet Hikmet, Ağaoğlu Ahmet, Hüseyinzade Ali (Turan), Dr. Akil Muhtar (Özden) ve Akçuraoğlu Yusuf Beylerin iştirakiyle kurulan cemiyetin maksadı, “Türklerin zekâ ve irfan bakımından yükselmesine, iktisadî sahada özel teşebbüs ve gelir almalarına hizmet etmek”tir. Bunu gerçekleştirmek için yapılacak çalışmalar arasında ilk olarak bir dergi çıkarılması ve Türk çocukları için bir pansiyon açılması planlanmıştır[17].

         

        Arzulanan dergi, cemiyetin adına nisbetle “Türk Yurdu” olarak 30 Kasım 1911 tarihinde çıkar. Türk Yurdu, çıkış maksadını “Türklüğe hizmet etmek, Türklere faide dokundurmak istiyoruz, maksadımız işte budur” cümlesiyle ifade eder[18].

         

        Yusuf Hikmet Bayur, Türk Yurdu Cemiyeti’nin maksadını ortaya koyarken iktisadî sahada özel teşebbüsten bahsetmesini, “Prens Sabahattin Bey’in düşüncelerinden ilham alma ihtimali” olarak değerlendiriyor. Cemiyetin bu husustaki başarısını ölçecek bir veri yoktur. Ancak Türklerin irfanına hizmet bahsinde, çıkardığı Türk Yurdu dergisinin yeri çok büyüktür. Denilebilir ki çıktığı günden 1931’e (Türk Ocaklarının kapatılışına) kadar 20 yıllık dönemde Türk kültür ve irfanı, büyük ölçüde bu mecmua tarafından yönlendirilmiştir.

         

         

        Türk Yurdu Cemiyeti’nin Türk Ocağı bünyesinde ve tabiî şartlar içinde erimesinden sonra, Türk Yurdu’nun müesseseleştiğini görüyoruz. Türk Yurdu dergisi daha ziyade yüksek tahsil gençliği ve aydınlar için çıkarılırken, geniş halk kitlelerinin Türkçülük istikametinde şuurlandırılması için Celâl Sahir (Erozan) yönetiminde matbuat hayatına giren Halka Doğru ve onun kapanmasından sonra Ömer Seyfettin yönetimindeki Türk Sözü mecmuası da -başlıkaltı ifadelerinden anlaşıldığına göre- “Türk Yurdu tarafından” yayımlanmıştır.

         

         

Türk Ocağı ve “Türk Yurdu” Mecmuası

         

        Türk Yurdu mecmuasının çıkarılmaya başlandığı 1911 yılı sonlarında, Türk milliyetçiliğini daha şümullü bir hareket haline getirmek maksadıyla Türk Ocağı adıyla yeni bir cemiyet kurulmaya çalışılıyordu. Nitekim 25 Mart 1912’de Türk Ocağı resmen kuruldu[19]. Türk Yurdu Cemiyetinin bütün kurucuları, Türk Ocağı’nın da saflarında yer aldılar. Böylece, gayr-i resmî bir surette, Türk Yurdu Cemiyeti’nin yerini Türk Ocağı alırken, Türk Yurdu mecmuası da bu yeni cemiyetin yayın organı haline geldi.

         

        Türk Yurdu, bazı aksamalarla birlikte 15 günlük veya aylık olarak çıkarılmıştır. Bugün halen Türk Ocağı’nın aylık yayın organıdır. Türk milliyetçiliğine istikamet verici dönemi, 1911-1918 arasındaki 14 ciltlik ilk 161 sayısıdır. İstanbul’un işgali (15-16 Mart 1920) üzerine çalışma imkânı bulamayarak kapanan Türk Ocağı, 25 Nisan 1339 (1923)’da Ankara’da yeniden açılarak çalışmaya başlamış ve Türk Yurdu’nu Ekim 1924’te tekrar yayın hayatına sokmuştur. 1931’de kapatılıncaya kadar, Ziya Gökalp gibi nüfuz sahası geniş bir mütefekkirden mahrum olarak çalıştığı bu ikinci devresinde dernek de dergisi de yönlendirici değil, ancak takipçi olmuştur[20]. Türk Yurdu dergisi de buna paralel olarak Cumhuriyet inkılâplarına yol gösterici olamamış, yalnızca destekleyicilik seviyesinde kalmıştır.

         

        Türk Yurdu mecmuasının, daha Türk Yurdu Cemiyeti adına çıkmak üzere planlaması yapılırken, yayın politikası şu esaslar üzerine oturtulmuştur:

         

        1. Türk ırkının mümkün olduğu kadar çoğunluğu tarafından okunup anlaşılacak istifade olunacak bir tarzda sade dille yazılacaktır.

         

        2. Bütün Türklerce makbul olabilecek bir ideal ortaya koymaya çalışacaktır.

         

        3. Risalede daha çok, Türklerin tanışmalarına, iktisat, bilgi ve ahlakça zenginleşmelerine hizmet eden mevzular yer alacak, siyaset bunlardan sonra gelecektir.

         

        4. Türklerin birbirleriyle tanışmaları için Türk dünyasının her tarafındaki sevindirici olaylar, edebiyat ve fikir cereyanları kaydolunacak, .

         

         

        5. Hiç bir siyasî fırka desteklenmeyecek, ancak Türklüğün siyasî ve iktisadî menfaatleri müdafaa edilecek; muhtelif unsurlar arasında ihtilaflar doğmasından kaçınılacaktır.

         

        6. Türk millî rûhunun gelişme ve takviyesine, idealsizlikten doğan tembellik ve bedbinliğin, mübalâğalı Batı korkusunun giderilmesine uğraşacaktır.

         

        7. Risalenin devletlerarası siyasette esas fikri, Türk âleminin menfaatlerini müdafaa etmektir[21].

         

        Türk Yurdu’nun bütün yayınları, bu program esaslarına uygundur. Yalnız, 5. maddede hiçbir siyasî partiye taraftarlık edilemeyeceği vurgulandığı halde, zaman zaman İttihat ve Terakki Fırkası’nın güdümünde olduğu ileri sürülmüştür. Aslında Türk Ocağı ve onun yayın organı Türk Yurdu İttihatçılık yapmamış, ancak, devrin iktidarı olması dolayısıyla, onun politikasını etkilemeye ve bu politikanın esaslarını savunmaya çalışmıştır. Bunun tabiî neticesi ise devrin hükümetlerinden himaye görmesidir[22].

         

        Türk Yurdu, Türkçülük fikrinin en tesirli ve uzun ömürlü yayın organıdır. Umumi manzarası itibarıyla Türkçülük çizgisine Ziya Gökalp’in İslâmcılık ve Garpçılığı da içine alan anlayışı hâkimdir. Yeni Türk Yurdu tam anlamıyla Türk milletini, İslâm ümmetini ve Garp medeniyetini hareket noktası yapmıştır. Türk Yurdu için Garp medeniyetini anlamak tam bir hayat-memat (ölüm-kalım) meselesidir.

         

        Derginin değişmez sütunu bütün dünya Türklüğünden haberlerin yer aldığı “Türklük Şuûnu (haberleri)” veya “Türk Âleminden” olmuştur. Bu haberler Türk aydınları arasında millî şuurun yaygınlaşmasına yardım etmiştir.

         

        Türk Yurdu, II. Meşrutiyet yıllarının sürekli tartışma konularından olan dil bahsinde, “Yeni Lisan” taraftarı olmuştur.

         

        Yayın hayatına başladığı yılların harp ortamı, Türk Yurdu’nu daima sosyal meselelerin aynası olmaya zorlamıştır. Bu sebeple dergiye hâkim olan sanat anlayışı da sosyal faydacı karakterdedir. Gökalp’in aydınlar için gösterdiği “halka doğru” hedefi, Türk Yurdu’nun da temel prensiplerinden biridir.

         

        Bütün bunlar, Genç Kalemler'in çıkışıyla başlatılan Millî Edebiyat hareketinin Türk Yurdu ile devam ettirildiğini gösterir.

         

        Türk Yurdu’ndaki kültür faaliyeti, başta çeşitli sahalarıyla edebiyat olmak üzere, güzel sanatlar (musiki, resim, heykel, mimarî, süsleme), tarih, coğrafya, sosyoloji, felsefe, atîkıyât (arkeoloji), biyografi, kavmiyât (etnografya), halkiyat (folklor), eğitim, öğretim ve terbiye gibi konularda odaklaşmaktadır. Dergi bu yazılarıyla, Türk dünyasında bilgi birikimi ve kültür birliğine hizmet etmek istemiştir.

         

        Türk Yurdu’nun bir başka mühim tarafı İttihat ve Terakki hükümetlerinin yerleştirmeye çalıştığı “millî iktisat” konusundaki yazıları da gözden kaçmayacak sıklıkta yayımlanmasıdır.. Ancak umumî görünüşü itibarıyla Türk Yurdu, bir kültür dergisidir.

         

        Türk Yurdu’nda II. Meşrutiyet yıllarında sıkça görülen imzalardan bazıları şunlardır: Halide Edip (Adıvar), Ağaoğlu Ahmet, Ahmet Midhat Efendi, Ahmet Refik (Altınay), Akçuraoğlu Yusuf, Sadri Maksudi (Arsal), Reşit Safvet (Atabinen), Falih Rıfkı (Atay), Rıza Tevfik (Bölükbaşı), Bursalı Mehmet Tahir, Hasan Cemil (Çambel), Faruk Nafiz (Çamlıbel), Kâzım Nami (Duru),


Türk Yurdu Nisan 2011
Türk Yurdu Nisan 2011
Nisan 2011 - Yıl 100 - Sayı 284

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele