Dr. Bahaeddin Şakir Bey

Nisan 2011 - Yıl 100 - Sayı 284

        1889 yılında İstanbul’da Askeri Tıbbiye’de İttihad-ı Osmanî adıyla kurulan İttihat ve Terakki Cemiyeti, tarihte sebep olduğu olaylar nedeniyle her zaman ilgi odağı oldu. Bundan sonra da bu özelliğini devam ettireceğine şüphe yoktur.

         

        Cemiyetin bu cazibesinin en önemli sebeplerinden biri şüphesiz ki bünyesinde yer alan renkli simalardır. İşte bu renkli simalardan biri de Dr. Bahaeddin Şakir Bey’dir. Kendisi Cemiyet içerisinde çok faal bir şahsiyet olmasına rağmen maalesef Türk kamuoyunda yeterince tanınmamaktadır. Bununla beraber Ermeniler, Ermeni diasporası ve sempatizanları tarafından çok iyi tanınmaktadır ve de en çok eleştirilen kişilerden biridir.

         

        Doğum yeri, ailesi, eğitimi ve özellikle de ilk ve orta öğrenimi hakkında yeterli bilgi bulunmayan Dr. Mehmet Bahaeddin Şakir Bey, yakın arkadaşlarının deyimiyle Baha Bey, malî (rumî) 1290, miladî 1874 yılında doğdu. Babasının adı Mehmet Şakir Bey’dir. Dr. Bahaeddin Şakir Bey’in bugün Bulgaristan sınırları içinde bulunan İslimiye kasabasında veya İstanbul’da doğduğu şeklinde rivayetler var ise de bu tür bilgiler herhangi bir belgeye dayanmamaktadır. Kendisi İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ileri gelen liderlerindendir. Dr. Nazım ve Dr. Rusuhi ile birlikte Cemiyet’in meşhur ‘Doktorlar Grubu’nu oluşturan üç kişiden biridir.

         

        Bahaeddin Şakir Bey, 1887’de Tıbbiye İdadisi’ne ve 1891’de Askeri Tıbbiye’ye girdi. 1896 yılında Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’yi Tabib Yüzbaşı rütbesi ile ve kendi ifadesine göre birincilikle bitirdi. Bir süre Adli Tıp öğretmen muavinliği yaptı. Bu göreve atanması 1900 yılında açılan sınavda gösterdiği başarıdan sonra gerçekleşti.

         

        Dr. Bahaeddin Şakir Bey, çok genç yaşlarda, Askeri Tıbbiyede öğrenci iken İttihat ve Terakki Cemiyeti ile irtibat kurup, hayatının sonuna kadar Cemiyet içinde yer alan nadir insanlardan biridir. Onun Cemiyete bağlılığı sözde değil özde bir bağlılıktır ve bu konuda en ufak bir taviz vermemiştir. Hatta onun bu samimiyetinden olsa gerek, bazı kaynaklarda, Ohrili İbrahim Temo, Arapkirli Abdullah Cevdet, Diyarbakırlı İshak Sükûti, Kafkasyalı Mehmet Reşit ve Hüseyinzade Ali tarafından kurulan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurucuları arasında Dr. Bahaeddin Şakir Bey’in de adı geçmektedir.

         

        Bahaeddin Şakir Bey’in kendisi ise bu durumu şöyle izah etmektedir:

         

        “Ben Mektebde (Askeri Tıbbiye) talebe idim. Bu cemiyet tesis etmişti. O vakitten beri efradındanım.”

         

        Genç yaşta mensubu olduğu İttihat ve Terakki Cemiyeti içerisinde Dr. Bahaeddin Şakir Bey’in önemli bir rolü vardı. Dr. Nazım Bey ile birlikte büyük fedakârlıklar göstererek sıkı bir parti örgütü kurmayı başardı. Hatta Cemiyeti yeniden örgütledi ve ona ihtilalcı şeklini vermekte başrol oynadı. Bahaeddin Şakir, İttihat ve Terakki Cemiyeti içinde etkin ve uzun süreli nüfuza sahipti ve o hep perde arkasında kaldı, hatta Talat, Cemal, Enver gibi ileri gelen ittihatçı liderleri yönlendirenler arasında bulundu.

         

        Tıp Fakültesindeki muallim muavinliği görevinin yanı sıra 1901 yılından itibaren Yusuf İzzettin Efendi’nin özel tabipliğine tayin edildi. Bu sırada Yusuf İzzettin Efendi henüz veliaht değildi.

         

        Yusuf İzzettin Efendi ile Bahaeddin Şakir arasında çok eskiden beri devam eden bir yakınlık olduğu ve öğrencilik yıllarında Bahaeddin Şakir Bey’in eğitimine Yusuf İzzettin Efendi’nin yardımcı olduğu bilinmektedir. Bahaeddin Şakir mezun olduğu okulda, Askeri Tıbbiye’de muallim muavini olarak göreve başladığı günlerde İkinci Veliaht Yusuf İzzettin Efendi özel bir doktor arıyordu. Önceki yakınlık dolayısıyla ona özel doktoru olmasını teklif etti. Bahaeddin Şakir Bey ise Abdülhamit devrinde böyle bir görevin tehlikeli olacağını bildiği halde teklifi kabul etti. Çünkü müstakbel padişahı Meşrutiyete hazırlamak istiyordu. Fakat bu görevi fazla sürdüremedi. Dr. Bahaeddin Şakir Bey’in özel doktor sıfatıyla Yusuf İzzettin Efendi’nin Çamlıca’daki dairesine girip çıkması, onun cemiyete nakdi yardımını sağlaması ve aynı zamanda Paris’te bulunan ittihatçılarla haberleştiğinin jurnallerle Yıldız Sarayı’na bildirilmesi Abdülhamit casuslarının dikkatini çekti. Nihayet bir gün Yusuf İzzettin Efendi’nin köşkünden çıkıp, Üsküdar’a doğru giderken yakalandı, üzerinde bulunan mektupları imha etmeyi başardıysa da tutuklanarak Bekirağa Bölüğü’ne atıldı ve bir iki gün burada tutuklu kaldıktan sonra vapura bindirilerek Trabzon’a getirildi ve oradan da Erzincan’a gönderildi. Bu olay 1905 yılının Temmuz ayında meydana geldi. Onun sürgün edilmesi, ismi açıklanmadan cemiyetin yayın organı “Şura-yı Ümmet” gazetesinde yer aldı. Gazetenin 31 Ağustos 1905 tarihli nüshasında, İkinci Varis-i Meşru-i Saltanat Şehzade-i Âli-i Haslet Devletlü, Necabetlü Yusuf İzzettin Efendi Hazretleri’nin etrafında bulunan kişilerin sürgün edildiği ifade edildi.

         

        Dr. Bahaeddin Şakir Bey, Yusuf İzzettin Efendi ile olan irtibatı ve de II. Abdülhamit yönetimine karşı faaliyetlerinden dolayı İstanbul’dan uzaklaştırıldı. II. Abdülhamit’in şahsına karşı taşıdığı görüşler ve takındığı tavır ve davranışların da bunda etkili olduğu bilinmektedir.

         

        Onun Erzincan’a sürülmesinde, Arnavut Tahir Paşa’nın eşi Cenan Hanımla yaşadığı aşkın etkili olduğu da bazı kaynaklarda ifade edilmektedir ki sonradan bu hanımla evlenmiş olması, bu iddianın da sebeplerden biri olabileceğini göstermektedir.

         

        Erzincan’a sürgün edilen Bahaeddin Şakir burada bir müddet kaldıktan sonra, Başhafiye Ahmet Celalettin Paşa ve onun yakın arkadaşı olan Diran Kelekyan Efendi’nin yardımlarıyla Erzincan’dan firar etmeyi başardı. Trabzon’a geldi. Burada bir gece kaldı ve ertesi gün buradan bir Fransız vapuru ile ayrıldı. Trabzon’dan ayrılan Bahaeddin Şakir, 1905 yılında Paris’e geldi. Önceden işbirliği içinde olduğu Ahmet Rıza Bey liderliğindeki Genç Türklere katıldı. Avrupa’da bulunduğu sırada, yine cemiyetin Mısır şubesini teşkil eden Ahmet Celalettin Paşa, Diran Kelekyan Efendi gibi kişilerin yardımını gördü. O dönemde Kahire, Cemiyetin önemli bir merkeziydi.

         

        Ancak burada ilginç bir hususu dile getirmek gerekir. Dr. Bahaeddin Şakir Bey, Erzincan’dan Paris’e gidişinde ve Paris’te bulunduğu sırada kendisinin çok yardımını gördüğü, hatta zaman zaman işbirliği yaptığı Diran Kelekyan Efendi’nin Birinci Dünya Savaşı yıllarında ortadan kaldırılmasını sağladı. Bu durum Arif Cemil Bey tarafından ortaya atılmaktadır. Ona göre, Umumi Harpte Ermeni tehciri esnasında Diran Kelekyan Efendi’nin ölümüne Dr. Bahaeddin Şakir Bey’in sebep olduğu rivayet edilir.

         

        Paris’te bulunduğu sırada Bahaeddin Şakir Bey üzerinde Dr. Nazım’ın inkâr edilemez bir etkisi olmuştur. Dr. Nazım, Ali Kemâl’den nefret ettiği gibi, Mizancı Murat’ı da seviyesiz ve şantajcı olarak nitelendiriyordu. Hristiyanlara meyilli olarak değerlendirdiği Prens Sabahattin’i düşman sayıyordu. Bu hislerini Dr. Bahaeddin Şakir Bey’e de kabul ettirmeyi başardı. Başlangıçta bir Osmanlıcı olan Dr. Nazım ve Dr. Bahaeddin Şakir daha sonra gelişmelerin seyrine göre İslamcılık ve bilahare Türkçülük fikrini savunmaya başladılar ve sonunda da bilindiği gibi Dr. Nazım’ın etkisiyle Dr. Bahaeddin Şakir Bey tam bir komitacı ve müfrit bir milliyetçi oldu.

         

        Bu iki fikir arkadaşı, Dr. Bahaeddin ve Dr. Nazım Beyler Paris’te mücadeleye başladıkları dönemde, önceleri bütün vatandaşların kanun önünde eşit olduğu bir Osmanlı İmparatorluğu meydana getirmek suretiyle devleti, milleti kurtarmayı hayal ediyorlardı. Fakat bu program; Slavları, Ermenileri, Rumları, Arapları, Arnavutları tatmin etmiyordu. Bu nedenle, Türkler dışındaki unsurlar Sabahattin Bey’in âdem-i merkeziyet programını takviye etmeyi milli emellerine uygun buluyorlardı. İttihatçılar ise bunu Türklük için sonun başlangıcı olarak görüyorlardı. Osmanlıcılık fikrinin kabul görmediğini anlayan Dr. Bahaeddin Şakir ve arkadaşları hiç olmazsa Osmanlı İmparatorluğu içinde bulunan Müslüman halkın birlik ve beraberliğini sağlamak için daha sonra İslamcılık politikasına yöneldiler, ancak bu da rağbet görmeyince sonunda Türkçülük politikasını uygulamaya başladılar.

         

        1906 yılına gelindiğinde Paris’te önemli bir kıpırdanma oldu. Bunda 1905 Rus-Japon savaşı ve Rus ihtilalinin etkisi olduğu gibi, Bahaeddin Şakir Bey’in inkâr edilemez bir rolü vardır. Bu tarihten sonra Dr. Bahaeddin Şakir örgütü yeniden şekillendiren bir lider oldu.

         

        Dr. Bahaeddin Şakir Bey bu dönemde Avrupa’da faaliyet gösteren Türklerin birleşmesi için gayret gösterirken bir taraftan da Ermenilerle işbirliği yapmanın yollarını aradı. Arsen Avagyan ve Gaidz Minassian’a göre, 1906 yılında Ahmet Rıza, Bahaeddin Şakir ve Dr. Nazım, Paris’te Hınçak Partisi yöneticileriyle buluştular. Jön Türklerin ilk kez bir Ermeni partisinin temsilcileriyle var olan sorunları etraflı bir biçimde müzakere etmeyi kabul etmesi açısından bu görüşme çok önemli sayılmaktadır. Jön Türkler bu toplantıda çok daha yumuşak bir tutum izleyerek bir dizi sorunun temelinde uzlaşmaya hazır olduklarını gösterdilerse de ortaya yeni çelişkiler çıktı.

         

        O dönemde Paris’te ortaya çıkan sorunlardan biri de âdem-i merkeziyet fikri idi. Âdem-i merkeziyet, Prens Sabahattin tarafından ortaya atılan ve İmparatorluğu oluşturan bütün unsurların merkezden yönetilmesinden vazgeçilip her unsurun kendi kendini idare etmesi esasına dayanan siyasi bir fikirdi. Bahaeddin Şakir Bey, hiçbir zaman bu fikirle bağdaşamadı ve bunun karşısında şiddetle durmayı tercih etti. Çünkü o, bu fikrin imparatorluğun dağılmasına sebep olabileceğini düşündü.

         

        Prens Sabahattin’in âdem-i merkeziyet fikri doğrultusunda hazırladığı programını inceleyen Dr. Bahaeddin Şakir ve Dr. Nazım Beyler, Ahmet Rıza Bey ve “İttihat ve Terakki Cemiyeti” mensuplarının temsilcileri olarak “Âdem-i merkeziyet” aleyhinde görüşler ileri sürmeye başladılar. Onlara göre, âdem-i merkeziyet, “merkez yok” demekti; merkez olmayınca da memleket yok oluyordu. İki taraf da birbirini ikna edemeyince anlaşma sağlanamadı. Ahmet Rıza, Dr. Nazım ve Bahaeddin Şakir’den oluşan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Paris grubu bu ifadeyi siyasi merkeziyetsizlik olarak yorumladı. Özellikle Bahaeddin Şakir Bey bu fikirlere oldukça sert tepki gösterdi. Bu üç şahsiyet, devlet yönetiminde daha otoriter ve merkezi bir yapıyı savunuyorlardı. Dr. Bahaeddin Şakir Bey, Prens Sabahattin Bey’in programını madde madde eleştirdi ve niçin kabul edilemeyeceğini açıkladı.

         

        Dr. Bahaeddin Şakir Bey, Paris’te iken, Mısır’da Kahire’den yayın yapan “Şura-yı Ümmet” gazetesinin, yayımı gerçekleştiren Ahmet Saip Bey’in itirazına rağmen Paris’e taşınmasını sağladı. O ayrıca Paris’te iken İttihat ve Terakki Cemiyeti Paris Şubesi’nin neşriyat, gizli yazışmalar başta olmak üzere haberleşme ve idari işlerini yürüttü ve cemiyet adına diğer şubeleri gezerek koordinasyon sağlamaya çalıştı.

         

        Hatta 1907 yılı Mart ayında İstanbul teşkilatını yapmak ve bazı icraat-ı mühimme için tetkiklerde bulunmak üzere çok tehlikeli olmasına rağmen Paris’ten İstanbul’a geldi. Burada Kâzım Karabekir’in kurduğu şubede yer alan üyelerden Avukat Baha (Mehmed Bahaeddin) Bey’in yazıhanesinde Paris ve Selanik merkezleri hakkında görüşmeler yaptı. Bu arada Silistreli İbrahim Paşazade Hamdi Bey ile de görüşen Dr. Bahaeddin Şakir, Selanik’in İstanbul’daki faaliyetine karışmayarak neticeyi beklemek için İstanbul’un tenha bir yerinde teşkilat yapmaya karar verdi. Şura-yı Devlet kâtiplerinden Daniş Bey, Maliye kâtiplerinden Ali Sedat Bey, Hamdi Beybaba, İsmail Kaptan ve Arap Mehmet Bey’den oluşan 5 kişilik bir merkez oluşturan Bahaeddin Şakir Bey tekrar Paris’e döndü.

         

        Bu arada İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Edirne’deki faaliyetlerini yürüten Talat Bey (Paşa), bu faaliyetlerinden dolayı tutuklandı ve mahkeme tarafından İstanbul ve Edirne dışında yaşamaya mahkûm edildi. Bu sebeple Selanik’e giden Talat Bey, burada Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’ni kurdu. Kısa sürede yurt içinde büyük bir muhalefet odağı olmayı başaran bu cemiyet, başında Ahmet Rıza Bey’in bulunduğu Paris’teki Terakki ve İttihat Cemiyeti’nin, doğal olarak da cemiyetin önemli simalarından Dr. Bahaeddin Şakir Bey’in dikkatini çekti. Osmanlı Hürriyet Cemiyeti aracılığı ile yurt içinde çalışmalar yapılabileceği düşünüldü. Bu amaçla, Dr. Bahaeddin Şakir ve Dr. Nazım Bey, cemiyetin ileri gelenleriyle görüşerek, Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’nin, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin dâhili grubu olarak kabul edilmesine karar verdiler. Bu ilişki daha sonra birleşmeyi gündeme getirdi ve Dr. Nazım Bey, Paris’ten gizlice Selanik’e geldi ve yapılan görüşmeler sonunda 27 Eylül 1907 tarihinde iki cemiyet Terakki ve İttihat Cemiyeti adı altında birleştirildi.

         

        Bazı yazarlara göre birleşme girişimi, Paris grubundan ve de grubun etkili isimlerinden Dr. Bahaeddin Şakir Bey’den geldi. Oysa bu ifadelerin aksine Dr. Bahaeddin Şakir Bey, Selanik’teki cemiyetin kurucularından birinin kendilerine birleşme konusunda gizli bir mektup gönderdiğini ve Dr. Nazım’la birlikte Paris’te bu mektubu okuduktan sonra iki cemiyetin birleşmesine karar verdiklerini ve birleşme öncesinde kendisinin İstanbul şubesinin teşkili için orada bulunduğu sırada, Selanik’teki cemiyetin yetkililerinden olup İstanbul’da ikamet eden Avukat Mehmet Bahaeddin ve Refik Bey gibi bazı kişilerle bu hususta görüşmeler yaptığını ve büyük ölçüde mutabakat sağlandıktan sonra Dr. Nazım’ın Selanik’e gönderildiğini ifade etmektedir.

         

        Bu sözlerden anlaşıldığı kadarıyla ilk işaret karşı taraftan gelmiş ve Dr. Bahaeddin Şakir ve Dr. Nazım Beyler bunu değerlendirmişlerdir. Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’nden gelen teklif ve Bahaeddin Şakir Bey’in girişimiyle gerçekleşen bu birleşme ile 1908 hareketinin öncüsü olan İttihat ve Terakki Cemiyeti son şeklini aldı. Sebep ne olursa olsun Bahaeddin Şakir’in katkıda bulunduğu bu birleşme İkinci Meşrutiyet’in ilânı açısından çok önemli bir gelişme oldu.

         

        Dr. Bahaeddin Şakir Bey, Meşrutiyetin ikinci kez ilânını sağlamak için önce Erzurum’u seçti. Cemiyetin ünlü simalarından Hüseyin Tosun Bey’i bu işle görevlendirdi. Eğer Erzurum Valisi Arnavut Abdulvahap Paşa, örf-i idare ilan edip, Erzurumlu vatanseverleri Sinop kalesine sevk etmemiş olsaydı, Erzurum hürriyetin ilânı şerefini Manastır ve Selanik’in elinden almış olacaktı.

         

        1908’de Paris destekli Selanik ve Manastır olaylarının etkisiyle Meşrutiyet ilân edildikten sonra, Meşrutiyet inkılâbının idarî ve siyasî işleriyle meşgul olan etkili isimlerden biri Dr Bahaeddin Şakir, hemen yurda dönmedi. Bir süre bekledikten sonra önce Selanik’e oradan da İstanbul’a geldi. Cemiyet tarafından oluşturulan “Heyet-i Mebuse”ye katıldı. Böylece Cemiyetin görüşlerini padişaha ya da sadrazama iletmekle görevlendirilen grup içinde yer aldı.

         

         

        Dr. Bahaeddin Şakir Bey, Sadrazam Kâmil Paşa’yı ziyaret ve de Cemiyetin isteklerini iletmek üzere Sadarete gitti. Yanında Cemiyetin Selanik Şubesinde görevli olup Meşrutiyetin ilânı üzerine İstanbul’a çağrılan Fethi Bey (Okyar), Dr. Nazım, Bedri Bey ve İsmail Canbolat vardı. Sadrazam, gelen heyeti sükûnetle dinledi. Asayişi koruma konusundaki arzulara tamamen katılmakla beraber, olan bitenden İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni sorumlu tuttu ve Cemiyet olarak gerekli tedbirleri almaları lüzumunu ima etti.

         

        Bu sırada Dr. Bahaeddin Şakir Bey, Paris’e gitmeden önce sürdürdüğü Yusuf İzzettin Efendi’nin özel doktorluğu görevini de yeniden üstlendi.

         

        Dr. Bahaeddin Şakir Bey, 12 Eylül 1908 tarihinde de II. Abdülhamit’in doğum yıldönümü nedeniyle Yıldız Sarayı’nda yapılan kutlama törenine İttihat ve Terakki Cemiyeti adına katıldı. Yanında Erkân-ı Harbiye Binbaşısı Hakkı Bey ile Talat Bey de bulunuyordu ve Talat Bey bir de tebrik konuşması yaptı.

         

        Dr. Bahaeddin Şakir Bey iç politikada bu tür faaliyetleri sürdürürken dış politikada da bir takım girişimlerde bulunuyordu. Mehmet Talat Bey ( Talat Paşa) Cemiyetin iç işlerinden sorumlu direktörü ve Dr. Bahaeddin Şakir Bey de dış ilişkiler direktörü olarak özellikle İngiltere’nin İstanbul Büyükelçisi Lowther ile iyi ilişkiler kurmayı başardılar. Büyükelçi onların dış politikadaki ağırbaşlı ve azimli tutumlarından olumlu etkilendi.

         

        İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin İstanbul’da en önemli yayın organlarından biri “Şura-yı Ümmet” gazetesi idi. Meşrutiyetin ilânından sonraki dönemde 1 Ağustos 1908’den, Ekim 1908’de “Şura-yı Ümmet” çıkıncaya kadar kısa bir süre Cemiyetin sözcülüğünü “Tanin” Gazetesi yaptı. Bu tarihten itibaren Şura-yı Ümmet, görevi üzerine aldı. Bu kadar önemli bir görevi üstlenmiş olan “Şura-yı Ümmet” gazetesi’nin Cemiyet adına sahib-i imtiyaz ve müdürü Dr. Bahaeddin Şakir, başyazarı da Sami Paşazade Sezai’idi. Gazete konusundaki gelişmeler şöyle oldu: Dr. Bahaeddin Şakir Bey, Şura-yı Ümmet adlı fenni ve edebi bir gazete çıkarmak için 1908 yılı Ağustos ayında ruhsat talep etti. Kendisinden bir beyanname ve senet alındı. Böylece İttihat ve Terakki’nin resmi yayın organı olan “Şura-yı Ümmet” gazetesinin imtiyaz sahipliğini Bahaeddin Şakir Bey üstlenmiş oldu. Paris’te olduğu gibi İstanbul’da da gazeteyi idare etmeye başladı. Gazete ve İstanbul Merkez-i Umumisi için Cağaloğlu’nda Şeref Sokağı’nda birer hususi daire tutuldu.

         

        Paris’ten İstanbul’a dönen Bahaeddin Şakir Bey, burada siyasi faaliyetlerini sürdürürken siyaseten kendisine rakip olan insanların eleştirilerine maruz kaldı. Mevlanzade Rıfat Bey, Ali Kemâl Bey, Rıza Nur gibi muhalifler bunlar içinde en etkili olanlardı. Bunlarla hem siyaset hem fikir yoluyla mücadele etti.

         

        Dr. Bahaeddin Şakir’in 31 Mart Ayaklanması’ndaki durumu da netlik kazanmamıştır. Bir taraftan isyancıların talepleri arasında Dr. Bahaeddin Şakir’in sınır dışı edilmesi yer alırken, bir taraftan da bazı yazarlar tarafından onun askerleri ayaklanmaya teşvik ettiği iddia edilmektedir.

         

        İstanbul’da 13 Nisan 1909 tarihinde gerçekleşen 31 Mart olayından bir gün sonra Adana’da meydana gelen Ermeni olaylarıyla ilgili olarak da Dr. Bahaeddin Şakir Bey suçlanmaktadır.

         

        Dr. Bahaeddin Şakir Bey, Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın kuruluşu üzerine Miralay Sadık Bey ve arkadaşlarıyla görüşerek onlardan bu fikirlerinden vazgeçmelerini ve yeniden İttihat ve Terakki Cemiyeti içinde yer almalarını istedi. Yapılan görüşmelerden istenen sonuç alınamadı ve Dr. Bahaeddin Şakir Bey’in gayretleri Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın kuruluşunu önlemeye yetmedi.

         

        Dr. Bahaeddin Şakir ve Dr. Nazım Beylerin Arnavutların silahtan arındırılması için Hükümete baskı yaptıkları ve bunun sonucunda yapılan harekâtın Arnavutları, Osmanlı Devleti’nden uzaklaştırdığı da iddia edilmektedir. Aslında bir hükümetin hâkimiyeti altında tutup idare ettiği insanları silahtan arındırmak istemesi kadar doğal bir şey olamaz. Ama işin içine siyaset girdi mi bu haklı eylemler dahi büyük eleştiri konusu olabilmektedir. Her nedense Arnavutların olaydaki rolü pek göz önüne alınmamaktadır.

         

        Arnavutluk isyanının ardından ve Balkan muharebesinden biraz evvel İttihat ve Terakki hükümeti düştüğü zaman iktidara İtilaf hükümeti geçince Ayan Meclisi Azasından Şeyh Abdülkadir gayrimeşru emellerini o zamanki hükümet vasıtasıyla tatbik ettirmeye muvaffak oldu. Abdülkadir’in bu başarısı yine kendi akrabası olan Kürt Reisi Şeyh Seyyid Taha’ya çok zarar verdiği için beraberinde Kürt eşrafından Musa Bey olduğu halde, haklarını müdafaa etmek için İstanbul’a geldiler. Babıâli’ye bu konuda sürekli müracaat ettikleri halde bir sonuç alamadılar. Bu sırada Taha ve Musa Beyler bir iki defa Dr. Bahaeddin Şakir Bey’i ziyaret ederek Muhtar ve Kâmil Paşaların bulunduğu kabineye karşı infiallerini göstermekten geri kalmadılar.

         

        Seyit Taha ve Musa Beyler bu ziyaretlerden birinde Dr. Bahaeddin Şakir Bey’e garip bir teklifte bulunarak çıkarmayı düşündükleri Kürt isyanını desteklemesini istediler. Dr. Bahaeddin Şakir Bey ise bu teklife şiddetle karşı çıkarak reddetti.

         

        Dr. Bahaeddin Şakir Bey 1912 seçimlerinde propaganda yapmak amacıyla Cemiyet tarafından Mamüratülaziz (Elazığ) ve Dersim dolaylarında görevlendirildi.

         

        Dr. Bahaeddin Şakir Bey, Balkan Savaşı yıllarında Hilal-i Ahmer Müfettişi sıfatıyla Edirne’de kaldı. Edirne’nin işgali üzerine Bulgarlar tarafından esir alındı. Bir süre sonra serbest bırakıldı ve İstanbul’a döndü.

         

        O, 1913 yılında Teşkilat-ı Mahsusa’nın siyasi bölüm şefi oldu. Bazı yazarlara göre Dr. Bahaeddin Şakir Bey Teşkilat-ı Mahsusa içerisinde Süleyman Askeri Bey, Atıf Bey, Azmi Bey ve Nazım Bey’den sonra beşinci üyedir. Aynı yıl İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Genel Merkez Üyeliğine getirildi. Aynı zamanda Cemiyetin Genel Meclis Üyeliğini de yürüttü.

         

        Dr. Bahaeddin Şakir Bey, 1918 yılında İttihat ve Terakki Cemiyeti kendisini feshedip, Cemiyetin ileri gelenleriyle birlikte yurt dışına çıkışına kadar Merkez-i Umumi Üyeliği görevini sürdürdü. İttihat ve Terakki Cemiyeti içinde etkili ve yetkili bir kişi olmasına rağmen mebus veya ayan seçilmemiş olması pek çok kişiye ilginç gelmektedir. Hâlbuki bu durum Cemiyetin nizamnamesinden kaynaklanmaktadır. Talat Paşa’nın anılarında açıkladığı üzere Cemiyetin Nizamnamesinde, Merkez-i Umumi Üyeleriyle Kâtib-i Umumi’nin mebus ve ayan olamayacaklarına dair açık bir hüküm vardır.

         

        Ancak, Dr. Bahaeddin Şakir Bey’in ayan, mebus, nazır gibi makam veya unvanlara sahip olup olmaması çok da önemli değildir. Çünkü savaş yıllarında bile Enver, Talat, Cemal Paşalar gibi nazırlık yetkilerine sahip kişilerin izledikleri politikaların çoğu, perde arkasında kalan birkaç güçlü İttihatçının ortak iradesiyle belirlenmiştir. Tabii ki bu irade sahiplerinden biri Dr. Bahaeddin Şakir’dir. Yine Amerikan Büyükelçisi Morgenthau da Dışişleri Bakanı Lansing’e İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yapısından söz ederken, bunun “Amerika’daki Patron İdaresi”ne benzemediğini, Cemiyette, hükümet üzerinde nüfuz sahibi kırk kişinin olduğunu ve özellikle daha güçlü olan dokuz kişilik çekirdek kadro içinde de Dr. Bahaeddin Şakir Bey’in bulunduğunu ifade etmiştir.

         

        Birinci Dünya Savaşı Bahaeddin Şakir’in hayatının dönüm noktalarından biridir. Zira o bu savaşta bizzat cephededir ve silahlı mücadelenin içindedir.

         

        İttihatçılar Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na girişinin sebebi olarak gösterilmektedir ve bu kararın da İttihat ve Terakki Genel Merkezi’nde yapılan gizli görüşmelerde alındığı dolayısıyla bu kararın alınmasında etkili olanlardan birinin de Dr. Bahaeddin Şakir olduğu ifade edilmektedir. Ancak Osmanlı Devleti’nin Almanlarla yaptığı ittifak antlaşmasından ve de savaşa girme kararından İttihat ve Terakki Cemiyeti Merkez-i Umumi üyelerinin haberi olmadığı da iddia edilmektedir.

         

        İşin gerçeği ne olursa olsun Dr. Bahaeddin Şakir Bey, Birinci Dünya Savaşı yıllarında Ruslara karşı mücadele etmek üzere Cemiyet tarafından Erzurum’a gönderildi.

         

        Kafkas bölgesi hem Hükümet hem de Cemiyet için büyük önem taşıyordu. Teşkilat-ı Mahsusa çeşitli bölgelerde faaliyete geçti. Osmanlı ordusunun Kafkas cephesinde Rus ordusuna yapacağı saldırının başarılı olması için, Çarlığın zulmüne uğramış muhtelif grupları ayaklandırmak gerekiyordu. Dr. Bahaeddin Şakir Bey’in Erzurum’a gönderilmesinin sebeplerinden biri de bu idi. Dr. Bahaeddin Şakir Bey’in Edirne muhasarasındaki tecrübesine binaen serhat şehri Erzurum’a Talat Paşa’nın önerisiyle gönderildiği de ifade edilmektedir.

         

        O, 1914 yılı Ağustos ayında Kafkasya’ya geçerek Kafkas İhtilal Cemiyeti’ni kurdu. Kafkasya halkını Ruslara karşı silahlandırmaya çalıştı.

         

        Dr. Bahaeddin Şakir Bey, Rusların ve onlarla işbirliği içinde olan Ermenilerin eylemlerine karşılık vermek ve de bir hükümet politikası olarak ülke genelinde olduğu gibi Erzurum ve civarında da gönüllülerin toplanmasına çalıştı. Bu amaçla Erzincan, Bayburt, Tercan, Kiğı gibi birçok yerin mülki amirlerine birer telgraf çekerek şartları uygun olan kişilerin İslam milis fırkasına katılmalarının sağlanmasını istedi. Büyük ölçüde katılım sağlandı. Oluşturulan birlikler eğitilerek 15–20 kişilik gruplar halinde görevlendirildi. Dr. Bahaeddin Şakir Bey, bu kuvvetler arasında olabilecek olumsuzluklara anında müdahale etti. Mesela Artvin’de çete kumandanı Halil Bey’in bir miktar altını posta ile memleketine gönderdiğini tespit ettiğinde onun divan-ı harbe verilmesini sağladı.

         

        Van Valisi Tahsin Bey’in Erzurum’a atanmasını özellikle Bahaeddin Şakir Bey istedi. Erzurum’da teşkilatlanmanın tamamlanıp harbin beklendiği günlerde Dâhiliye Nazırı Talat Bey’den Dr. Bahaeddin Şakir Bey’e gelen bir telgrafta şöyle deniliyordu: ‘Bizim harbe girmemiz daha uzayacaktır. Erzurum vilayetinin vekâletle idaresi seferberliğin süratle icrasını müşkülleştirdiği için oraya asaleten bir vali tayin etmek istiyoruz. Siz orada Teşkilat-ı Mahsusa vazifeleriyle mi iştigale devam etmek yoksa vilayet işlerini mi üstlenmek istiyorsunuz? Vilayeti arzu etmediğiniz takdirde ben Van Valisi Tahsin Bey’in Erzurum vilayetine tayinini düşünüyorum. Kararınızı serian bildiriniz.

         

        Dr. Bahaeddin Şakir Bey bu telgrafa verdiği cevapta, kendisinin Teşkilat-ı Mahsusa işleriyle meşgul olmayı tercih ettiğini Talat Bey’e bildirerek, idare işlerinde büyük meziyetlere sahip olan Tahsin Bey gibi tecrübeli bir zatın, Erzurum’daki vaziyetten dolayı hemen oraya vali tayin edilmesini rica etti. Bunun üzerine Tahsin Bey Erzurum valiliğine atandı ve Van’dan ayrılarak bir süre sonra Erzurum’da göreve başladı. O günlerde bazı resmi belgelerde Dr. Bahaeddin Şakir Bey’in adı Erzurum valisi olarak zikredilmektedir. Mesela 1333. S. 23 tarihli (10 Ocak 1915) belgede “ Erzurum Valisi Bahaeddin Şakir Bey’in yanında çalışmakta olan memurlardan Şakir Niyazi Bey’in kalarak, Cemil Bey’in Mısır darülharbine gitmesine izin verilmesi isteği”  şeklinde bir ifadeye rastlanmaktadır.

         

        Osmanlı Devleti’nin Elviye-i Selase ve Kafkasya politikalarının düzenli olarak yürütülmesi için Erzurum hareket üssü olarak seçildi ve bu üssün sorumlusu olarak da Dr. Bahaeddin Şakir Bey görevlendirildi.

         

        Dr. Bahaeddin Şakir Bey,  bir süre Üçüncü Ordu Karargâhında bulundu. Karargâh mensuplarını gösteren resmi belgede adı şöyle zikrediliyordu:

         

        MAKAM/BİRLİK:                           RÜTBE:                ADI:

        İttihat ve Terakki Murahhası

        Mesulü                                       Sivil                 Bahaeddin Şakir

          

        Bahaeddin Şakir Bey Üçüncü Ordu bünyesinde parti kimliği ile faaliyet gösterdi. Bu durum zaman zaman Üçüncü Ordunun resmi hiyerarşisiyle çatışmasına sebep oldu. Dr. Bahaeddin Şakir Bey, hem Babıâli hem de Harbiye Nezareti ile görüşmek için iki şifreye sahipti. Muhalif gazetelere göre, Üçüncü Ordu’da yapılan her işte Dr. Bahaeddin Şakir Bey’in eli vardı.

         

        Dr. Bahaeddin Şakir Bey istihbarat işlerine çok önem verdi. Rusya içlerine soktuğu adamları vasıtasıyla Rus ordusu hakkında alınan malumatlar Erzurum’da kendisine ulaştırılıyor ve o da gelen istihbaratı Üçüncü Ordu İstihbarat Şubesi Müdürü Erkânıharp Binbaşısı Mümtaz Bey’e veriyordu. Ayrıca Üçüncü Ordunun kendi istihbaratından gelen bilgiler de inceleniyor ve buna göre bir strateji oluşturuluyordu.

         

        Dr. Bahaeddin Şakir Bey, 1914 yılında Erzurum’da yapılan Ermeni Taşnak Kongresi’ne İttihat ve Terakki’nin kâtibi mesulü olarak katıldı.

         

        Bahaeddin Şakir Bey ve arkadaşlarının Erzurum’a gelirlerken, yol kavşaklarına ‘Turan’a buradan gidilir!’ yazılı işaret levhaları koydukları iddia edilmekte ve bu durum birçok kişi tarafından eleştirilmektedir. Bu iddianın ne kadar gerçek olduğu bilinmez ama bilinen bir şey var ki o da bölgedeki Ermenilerin Ruslarla yaptığı işbirliğidir. Dr. Bahaeddin Şakir Bey bu işbirliğini önlemek hatta Ermenilerin Ruslara karşı Osmanlı Devleti’nin yanında mücadele etmelerini sağlamak için Erzurum’da Ermeni temsilcileriyle bir kongre yaptı, ancak istediği sonucu elde edemedi.  Ermenilerle Ruslar arasındaki yakınlaşmayı görünce şaşırdı. Rusya’dan gelen Ermeni delegeleri jandarma nezaretinde sınır dışı ettirdi.

         

        Dr. Bahaeddin Şakir Bey, Birinci Dünya Savaşı yıllarında tebaası bulundukları Osmanlı Devleti’nin yanında yer almaları gerekirken bunu yapmayan, Osmanlı ordusuna ve halkına zarar veren ve Rus ordusuyla işbirliği yapan Ermenilerle mücadele etti.

         

        Aslında onun şu sözleri Osmanlı tebaasına bakış açısını göstermektedir: “Biz Türkler bilmeliyiz ki Teşkilat-ı Osmaniye’de hâkimiyet, mahkûmiyet, tebaa, reaya artık yoktur. Türk, Arap, Arnavut, Kürt, Rum, Ermeni, Bulgar cümlesi Osmanlıdır, hepsi bir vatanın evladıdır. Vatanın servet ve saadet ve felaketini mütesaviyen aralarında taksim edeceklerdir.” Fakat Ermenilerden aynı anlayışı görememiştir. Yapılan mücadelenin sebebi elbette ki Ermenilerin ihanetidir.

         

        Dr. Bahaeddin Şakir Bey, Dâhiliye Nazırı ve Harbiye Nazırı Vekili görevini üstlenen Talat Bey ile devamlı irtibat halinde idi.

         

        Rus kuvvetlerinin harbin başlamasıyla birlikte Kağızman’dan taarruza geçmeleri üzerine Oltu ile Artvin arasında bulunan Dr. Bahaeddin Şakir Bey emrindeki kuvvetler Oltu ve Artvin’i ele geçirmeyi başardılar. Rus kuvvetleri bu bölgede fazla direnç gösteremeyip geri çekildiler ve gönüllü kuvvetler de onları takip ederek Oltu ve Artvin’e girdikleri gibi civarda bulunan çok sayıda küçük kasaba ve köyler de Dr. Bahaeddin Şakir Bey’in kontrolüne geçti.

         

        1 Kasım 1914’te Doğu Cephesi’nde, Türk-Rus Harbi Başladığı zaman Dr. Bahaeddin Şakir Bey, emrindeki Teşkilat-ı Mahsusa Birlikleriyle beraber Alman Topçu Yarbay Ştange’nin komutası altında görev yapmaya başladı. Bahaeddin Şakir Bey’in emrindeki kuvvetler “Baha Şakir Bey Müfrezesi” olarak adlandırılıyordu. Bu birlikler genellikle Artvin Bölgesinde konuşlanmış durumdaydı ve Teşkilat-ı Mahsusa tarafından organize edilen gönüllülerden oluşmaktaydı. 29 Aralık 1914’te Ardahan zapt edildi. Bu kuvvetler Ardahan’da üç gün kaldıktan sonra, üçüncü kolu oluşturan Enver Paşa komutasındaki asıl kuvvetlerin durumunu haber alınca Artvin’e doğru geri çekildi.  4 Ocak 1915’te Ardahan tekrar Rusların eline geçti. Artvin Teşkilat-ı Mahsusa Reisi Bahaeddin Şakir Bey, 23 Şubat 1915’te bölgeyi terk ederek Erzurum’a gitti.

         

        Dr. Bahaeddin Şakir Bey o günlerde siyasi ve askeri görevlerin dışında sağlık işleriyle de ilgilenmek zorunda kaldı. İstanbul’dan Sıhhiye Umum Müdürü’nün ricasıyla Erzurum’da faaliyete başladı. Erzurum tifüsten kırılıyordu. Üçüncü Ordu Komutanı Hafız Hakkı Paşa bile tifüsten ölmüştü. Baha Bey, İstanbul’dan çok sayıda doktor istedi. Bütün doktorların askeri görevlerde oldukları cevabını aldı. Ancak sadece eğitilmiş sıhhiye neferlerinin gönderilebileceği bildirildi. Görüldüğü gibi Bahaeddin Şakir Bey’in Doğu Cephesi’nde yapabileceği fazla bir şey kalmamıştı.

         

        Dr. Bahaeddin Şakir Bey’in bütün gayretlerine rağmen bölgede durum düzelmedi, köklü çözümler sağlanamadı. Asker, silah, cephane sıkıntısı giderilemedi. Düzenli Ordu birlikleri ile Teşkilat-ı Mahsusa birlikleri arasında başta emir komuta işleri olmak üzere önemli problemler yaşandı. Bir taraftan da salgın hastalıklarla mücadele edildi. Doğu Cephesinde ortaya çıkan bu durum üzerine Bahaeddin Şakir Bey, Teşkilat-ı Mahsusa işleri için 13 Mart 1915’te Erzurum’dan İstanbul’a döndü.

         

        Dr. Bahaeddin Şakir Bey İstanbul’da artık Teşkilat-ı Mahsusa’nın harici düşmanları ilgilendiren işlerinden vazgeçerek memleketin dâhili düşmanlarıyla meşgul olmaya karar verdi. Çünkü dâhildeki Ermeniler çete teşkiliyle Osmanlı ordusunun arkasını tehdit ve ric’at hattını kesmeye çalışıyorlardı. Dolayısıyla Osmanlı Devleti Tehcir Kanunu’nu çıkardı ama Tehcir Kanunu ve de Ermeni sorunu ile ilgili olarak Ermenilerin ve de yandaşlarının da en çok suçladıkları kişilerden biri Dr. Bahaeddin Şakir Bey oldu.

         

        Ermenilerin Dr. Bahaeddin Şakir Bey’i suçlarken kullandıkları yöntemlerden biri de iftiradır. Onlar Bahaeddin Şakir Bey’i Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu’nda iktidar olan İttihat ve Terakki Partisi’nin belkemiği ve düşünen başı olarak görür ve Ermeni tehciri ve yaşanan olumsuzlukların onun “Özel Örgütü” tarafından büyük bir gizlilik içinde yürütüldüğünü iddia ederler. Fakat bu konuda hiçbir kanıt mevcut değildir.

         

        Dr. Bahaeddin Şakir Bey daha sonra bazı soruşturma ve incelemelerde bulunmak için cemiyet tarafından Romanya ve Suriye’ye gönderildi. Romanya’da Sapancalı Hakkı Bey’in, Suriye’de ise Cemal Paşa’nın faaliyetlerini denetledi.

         

        Meclis-i Mebusan 1915 yılı Aralık ayında bir heyetin Meclisi temsilen Çanakkale Cephesine gönderilmesine karar verdiğinde, Dr. Bahaeddin Şakir, Fethi (Okyar) ve Dr. Tevfik Rüştü (Aras) Beylerden oluşan heyet 8 Aralık 1915 akşamı Kaymakam Mustafa Kemal’in misafiri olarak Anafartalar Grubu Karargâhı’nı ziyaret etti.

         

        Dr. Bahaeddin Şakir Bey, savaşın sonlarına doğru ortaya atılan ‘Tek Başına Barış’ fikrine şiddetle karşı çıktı. Bunu önlemek için de mücadele etti.

         

        Sultan Reşat vefat edince, Osmanlı tahtına Vahdettin çıktı. Dr. Bahaeddin Şakir Bey, Dr. Nazım, Dr. Rusuhi ve Kâtib-i Umumi Mithat Şükrü (Bleda) ile birlikte yeni padişahı tebrik için Dolmabahçe sarayına gittiler. Vahdettin konuşmaları esnasında bir defa bile başını kaldırıp onların yüzüne bakmadı. Konuşurken hep yerdeki halıya baktı. Onun bu tavrı Bahaeddin Şakir ve arkadaşlarını rahatsız etti. Yeni padişahı hiç beğenmediler ve ondan memlekete hayır gelmeyeceği kanaatine vardılar. Hatta onu tahttan indirmenin plânlarını yaptılar.

         

        Bahaeddin Şakir Bey birçok cemiyetin, gazetenin ya da mecmuanın kuruluşunda ve de çalışmalarında aktif rol aldı. 14 Mart 1913 günü Türk Bilgi Derneği’nin Hayâtiyât Şu’besine seçildi. “Neyyir-i Hakikat” (= ‘Gerçeklerin Aydınlığı’) gazetesinde yazılar yazdı. Bu gazetenin devamlı iki doktor yazarından biri Bahaeddin Şakir Bey diğeri de Nazım Bey’dir. Dr. Bahaeddin Şakir Bey, 1917’de İttihat ve Terakki’nin haftalık yayın organı “Yeni Mecmua”yı kurdu. Yeni Mecmua’nın kurulmasıyla Türkçülük hareketi sistemli bir şekilde ele alınmaya başladı. Bu mecmuada doğrudan doğruya Türkçülük yapılması hedeflendi. Ziya Gökalp de bu hareketi yönlendirmeye çalıştı. Ayrıca Dr. Bahaeddin Şakir Bey, 1916 yılında kurulmuş olan Genç Derneklerini Almanların nüfuzundan kurtararak önemli bir faaliyette bulundu. Dr. Bahaeddin Şakir Bey, aralarında Enver Paşa’nın da bulunduğu İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin önde gelen liderlerinin teşvikiyle Erzurum’da kurulan İstihlas-ı Vatan Cemiyeti içinde de yer aldı.

         

         

        Talât Paşa’yı 1917 yılında sadrazamlığa geçmesi konusunda yönlendirenler arasında Dr. Bahaeddin Şakir Bey de bulunmakta idi. Emir Şekip Arslan’a göre bu hususta etkili olan isimler Mithat Şükrü, Dr. Nazım, Bahaeddin Şakir ve Ziya Gökalp’tir.

         

        Erzurum’da Milli Mücadele’yi destekleyen “Albayrak” gazetesinin çıkarılmasını sağlayan ve Ardahan’da geçici yerli hükümet kuran ittihatçıların bu fikirlerinin ardında Dr. Bahaeddin Şakir ve Enver Paşa gibi ittihatçı liderlerin olduğu da bilinmektedir.

         

        Bahaeddin Şakir Bey’in yurtdışına çıkmadan kısa bir süre önce üzerinde çalıştığı konulardan biri de Kafkasya’da yeni bir hükümet teşkilini sağlamaktı. Bu maksatla Dr. Bahaeddin Şakir Bey, Cenub-i Garb-i Kafkas Hükümeti’nin kuruluşunu teşvik etti.

         

        Osmanlı İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşı’nda yenilip Mondros Mütarekesi’ni imzalamak zorunda kalınca, İttihatçıların önde gelen liderlerinin yurtdışına çıkmaları gereği düşünülmeye başlandı. Çünkü onlar hem savaştan ve hem de savaş sırasında yaşanan olaylardan sorumlu tutuluyorlardı. En azından kendi güvenlikleri açısından bunun yapılması çıkar yol olarak görülüyordu. Ayrıca bir süre sonra tekrar yurda dönülüp mücadele edileceğine inananlar da vardı. Enver Paşa, yurt dışına çıkacağı günlerde böyle bir belirsizlik ortamında Teşkilat-ı Mahsusa’nın ismini Umum Âlem-i İslam İhtilal Teşkilatı olarak değiştirdi. Teşkilat-ı Mahsusa’nın Reisi Hüsamettin Bey’i yeni teşkilatın İstanbul şubesi reisi olarak görevlendirdi. Yeni teşkilatın heyet-i merkeziyesinin Talat Paşa, Dr. Bahaeddin Şakir ve Dr. Nazım Beylerden oluşacağını açıkladı. Heyet-i merkeziyenin yakında Berlin’de toplanacağını söyledi.

         

        Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından bir gün sonra Enver, Talat ve Cemal Paşaların memlekette kalmalarına imkân olmadığı anlaşıldı. Bu nedenleEnver Paşa, Talat Paşa, Cemal Paşa, Dr. Bahaeddin Şakir Bey ve Dr. Nazım Bey, Azmi ve Bedri Beyler bir Alman denizaltısına binerek İstanbul’dan ayrıldılar.

         

        Dr. Bahaeddin Şakir Bey’in de aralarında bulunduğu ittihatçılar Almanya’da kendi yollarını çizip birtakım faaliyetlerde bulunurlarken, iade taleplerinden olumlu sonuç alamayan Hükümet onları yargılamaya başladı. Böylece 1920 yılının Ocak ayına kadar sürecek ve birçok ittihatçının çeşitli cezalara çarptırılmasıyla sonuçlanacak uzun bir süreç başlamış oldu.

         

        6-13 Şubat 1919 tarihlerinde toplanan Erivan Ermeni Kongresi’nde Talat, Cemal, Sait Halim Paşalar başta olmak üzere, Dr. Bahaeddin Şakir, Dr. Nazım, Cemal Azmi Beyler gibi Türk Hükümet yetkilileri ve devlet adamları hedef olarak gösterildi. Halk mahkemesinde idamlarına karar verildi ve bu kişilerin bulundukları yerde vurulmaları için militan timler görevlendirildi.

         

        Dr. Bahaeddin Şakir Bey, Ermeni teröristler tarafından şehit edilmeden önce kendi ülkesinde Damat Ferit Paşa Kabinesinin özel gayretleriyle idam cezasına çarptırıldı. Zira bu kabine Ermeni tehciri ile ilgili davalara bakmak üzere Harbiye, Adliye, Nafia Nazırları ile Şura-yı Devlet Reisinden oluşan bir heyet kurdu. Şubat 1920’de İttihat ve Terakki Merkez-i Umumi üyesi ve Teşkilat-ı Mahsusa Reisi Bahaeddin Şakir idama, İttihat ve Terakki Elazığ murahhası Resneli Nazım 15 sene küreğe, Halil Paşa altı ay hapis ve askerlikten tard cezasına layık görüldü.

         

        Dr. Bahaeddin Şakir, Berlin’de Talat Paşa ve Dr. Nazım Beyle sık sık buluşuyor, memleketin durumunu görüşüyorlar, fikir alışverişinde bulunuyorlardı. Hatta Talat Paşa, arkadaşlarıyla görüşmelerini Dr. Bahaeddin Şakir Bey’in evinde yapıyordu. İttihat ve Terakki’nin ünlü simaları bu vesileyle bir araya geliyorlar ve ülkedeki son gelişmeler hakkında görüş alışverişinde bulunuyorlardı. Özellikle Dr. Bahaeddin Şakir ve Dr. Nazım Beyler Talat Paşa’yı hiç yalnız bırakmıyorlardı.

         

        Enver Paşa’nın Berlin’e gelmesiyle Dr. Bahaeddin Şakir’in yoğun tempolu günleri başladı. Çünkü Komünist Enternasyonal Sekreteri Karl Radek, Talat ve Enver Paşaları Rusya’ya davet etmiş, Talat Paşa daveti reddederken Enver Paşa kabul etmişti. Böylece Enver Paşa’nın Rusya’ya girme serüveni başladı ve genelde kaza ile sonuçlanan bu denemelerin çoğunda yanında Dr. Bahaeddin Şakir Bey bulundu.

         

        Dr. Bahaeddin Şakir Bey, Cemal Paşa ve Bedri Bey, Türkiye’ye yardım sağlayabilmek için Bolşeviklerle görüşmek üzere Enver Paşa’dan önce 27 Mayıs 1920’de Almanya’dan Moskova’ya gittiler.

         

        Dr. Bahaeddin Şakir Bey ve arkadaşları daha önceden Moskova’ya gelmiş olan Enver Paşa’nın Amcası Halil Paşa ile aynı dairede konakladılar. Dr. Bahaeddin Şakir Bey buradaki faaliyetleri esnasında Talat Paşa’yı temsil ediyordu. Bu sıfatla Moskova’da Rus ileri gelenleriyle yapılan toplantılara katıldı. 4 Haziran 1920’de ise Cemal Paşa ve Bahaeddin Şakir, Çiçerin’le görüştüler.

         

        Bir süre sonra Dr. Bahaeddin Şakir Bey, Cemal Paşa’nın tasvip etmediği davranışlar göstermeye başladı. Onun bazı faaliyetleri sıkıntı yaratmaya ve Cemal Paşa’yı endişeye düşürmeye başladı. Nitekim Cemal Paşa, Moskova’dan Berlin’de Talat Paşa’ya yazdığı 5 Temmuz 1920 tarihli mektupta, Bahaeddin Şakir’i sert bir dille eleştirdi.

         

        Bahaeddin Şakir Bey, Moskova’dan Bakü’ye geçecek ve Kafkasya’da teşkilatlanma yaparak, buradan Türkiye’ye yönelik çalışmalarda bulunacaktı. Moskova’daki düşünce ve davranışları Cemal Paşa ve Halil Paşa’yı kuşkulandırdı. Hatta onun Bakü’ye gönderilmesinin uygun olmayacağına dair düşüncelerini belirtmiş olmalarına rağmen, bu görevi devam ettirildi ve Bahaeddin Şakir Bey Bakü’ye gitti.

         

        Ancak Dr. Bahaeddin Şakir Bey’in Moskova’dan Bakû’ye gidiş tarihi kesin değildir. Bazı kaynaklarda 1920 yılı Haziran ayının sonlarına doğru gittiği ve orada 1–7 Eylül 1920 tarihleri arasında toplanan Doğu Halklarının Birinci Kurultayı’na katıldığı ifade edilmektedir.

         

        Emperyalistlerin 1915 yılındaki Ermeni tehcirinden sorumlu tuttukları kişilerden biri olan Dr. Bahaeddin Şakir Bey’in Bakü Birinci Doğu Halkları Kurultayı’na katılması şüphesiz ki önemli bir gelişmedir ve bu kurultay “Kanlı Ermeni Emperyalizmini” mahkûm etmiştir.

         

        Doğu Halklarının Birinci Kongresi 1 Eylül 1920’de açıldı. Dr. Bahaeddin Şakir, Enver Paşa ve Azmi Bey, kongreye Fas, Tunus, Cezayir ve Trablusgarp inkılâpçılarını temsilen katıldılar. Ancak Bahaeddin Şakir Bey, partisizler grubundan Türkiye delegesi olarak kurultay kayıtlarına geçti. Ayrıca Bahaeddin Şakir Bey’in Trabzon Esnaf Cemiyetleri namına kurultaya katıldığı şeklinde ifadelere de rastlanmaktadır.

         

        Kurultay’a gelen birçok önemli kişi konuşma yapmazken, Enver Paşa ve İbrahim Tali’nin sadece bildirileri okunurken, Bahaeddin Şakir Kurultay’da; Türkçe olarak oldukça uzun bir konuşma yaptı. Onun bu konuşması bir tercüman tarafından özetlenerek Rusçaya çevrildi ve bu şekilde kayıtlara geçirildi. Bahaeddin Şakir’in kurultayda yapmış olduğu konuşmanın Türkçe metninin olup olmadığı hususunda herhangi bir bilgi yoktur. Bununla birlikte Bahaeddin Şakir’in konuşmasının tutanaklara geçen Rusça özeti, Moskova’da yayımlanan ve kurultayın tutanaklarını içeren ‘Perviy Siyezd Narodov Vastoka’ adlı eserde yer almaktadır. Ancak bu eserde Bahaeddin Şakir’in adının ‘Vagardin Şakir’ olarak yazılmış olması oldukça ilginçtir. Bu durumun yanlışlıkla yapıldığını düşünmek büyük iyimserlik olur. Elde kanıt olmadığından bilinçli olarak yapıldığını iddia etmek de mümkün değildir. Bununla beraber bu yanlışlık; Bahaeddin Şakir’in Kurultay’da önemli bir konumunun olduğu, İttihatçı gruptan onun öne çıkarıldığı ve Komintern liderleri ile iyi ilişkileri bulunduğu gerçeğinin araştırmacıların dikkatinden kaçmasına sebep olmuştur. Tutanaklara ‘Vagardin Şakir’ olarak geçen kişinin başkası olması olasılığı akla gelebilir. Ancak Komünist Enternasyonal tarafından Doğu Halkları Kurultayı filme alınmıştır ve bu filmde Bahaeddin Şakir’in konuşma yaparken görüntüleri mevcuttur.

         

        Dr. Bahaeddin Şakir Bey, Doğu Halkları Kurultayı Propaganda ve Hareket Sovyeti (Şark Şurası) üyeliğine de seçildi. O, daha sonra kurultaya katılanların bir bölümünce kurulan “İslam İhtilal Cemiyetleri İttihadı” teşkilatının Bakü temsilcisi oldu. 1921’de bu cemiyetin Moskova’da yapılan kongresine katıldı. Bu cemiyetin ilk adı “Mesai”idi. Sonra “Halkın Sovyet Partisi” adını aldı. En sonunda da “İttihat ve Terakki Partisi”ne dönüştü.

         

        Berlin’de (hatta İstanbul’da) temeli atılan İslam İhtilal Cemiyetleri İttihadı, Moskova’da somutlaştı ve Dr. Bahaeddin Şakir cemiyet içerisinde etkin rol aldı.

         

        Her zaman olduğu gibi, Bakû’de iken de Dr. Bahaeddin Şakir Bey, adı değişmiş olsa da İttihat ve Terakki Cemiyeti içindeki etkinliğini sürdürdü. Genel Merkezi Moskova’da bulunan İslam İhtilal Cemiyetleri İttihadı’nın Bakü Mümessil-i Umumisi olarak büyük yetkileri vardı ve ihtiyaç gördüğü yerlere murahhas gönderebilirdi. Benzer yetki, Cemiyetin protokolüne göre, Berlin Mümessil-i Umumisi Talat Paşa’da da vardı.

         

        Dr. Bahaeddin Şakir Bolşevikliğin ve akabinde de komünizmin Rusya’da yeni yeni şekillendiği, heyecanın dorukta olduğu günlerde orada bulunmak ve de çalışmak zorunda kaldı. Ancak ne Bolşevikliği ne de Komünizmi benimsemedi. Zaten İttihatçıların büyük bir çoğunluğu da aynı düşüncede idiler. Onlar da Anadolu’da Mustafa Kemal Paşa’nın yaptığı gibi, Ruslarla işbirliği yapmak ve onların desteğini sağlamak istiyorlardı. Yoksa kimsenin Bolşevik olmaya niyeti yoktu. Dr. Bahaeddin Şakir Bey, Almanya’dan Rusya’ya geldiğinde, Anadolu’da TBMM açılmış, yeni bir yönetim teşekkül etmişti. Bahaeddin Şakir Bey, Mustafa Kemal Paşa tarafından oluşturulan yeni yönetimle irtibat kurmak istedi ve bu amaçla Anadolu’da çeşitli adreslere mektuplar gönderdi. Dr. Bahaeddin Şakir Bey, Anadolu’daki hareketi desteklemek, işbirliği yapmak için gayret gösterdi. Arkadaşları Dr. Nazım ve Rusuhi Beylerle birlikte Anadolu’ya dönmek için Mustafa Kemal Paşa’ya mektup yazdı ancak durum Mustafa Kemal Paşa’ya yanlış aksettirildiği için cevap alamadı.

         

        Dr. Bahaeddin Şakir Bey, Bakü’deki kurultaya katılıp bir süre orada faaliyette bulunduktan sonra Anadolu’ya dönme ihtimali olmadığından tekrar geldiği Moskova’da yaklaşık iki ay kadar kaldı ve 1921 yılı içerisinde oradan ayrılarak Berlin’e döndü.

         

        Bu sırada Talât Paşa Anadolu’ya geçmeğe hazırlandığı günlerde Ermeni teröristler tarafından şehit edildi. Şehadet haberi alındığında, cesedi başına ilk koşanlardan biri Dr. Bahaeddin Şakir oldu. Üzerindeki örtüyü kaldırır kaldırmaz, her tarafı kanlara ve çamurlara bulanmış olan Talât Paşa’yı teşhis etti ve kendisini tutamayarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Cenaze töreninde duygusal bir konuşma yaptı. Kendisini de aynı akıbetin beklediğinden haberdardı.

         

        Talat Paşa’nın şehit edilmesinden sonra Berlin’e gelen Enver Paşa, burada bir organizasyon yaptı. Buna göre Dr. Rusuhi orada kaldı. Dr. Bahaeddin Şakir, Yunanlılar aleyhine teşkilat kurmak üzere Trakya’ya gönderildi. Dr. Nazım da Enver Paşa ile birlikte Moskova’ya gitti. Bu görevini de tamamlayan Dr. Bahaeddin Şakir tekrar Berlin’e döndü.

         

        Sait Halim Paşa’nın katili Taşnak Arşavir Şirakyan (Arşavir Şıracıyan) yanına Aram Yergenyan’ı da alarak 1922 yılının 16 Nisanını 17 Nisana bağlayan gece geç saatlerde, Berlin’de, Dr. Bahaeddin Şakir Bey ve Cemal Azmi Bey’i de şehit ettiler.

         

        Dr. Bahaeddin Şakir Bey’in Ermeni teröristler tarafından şehit edilmesinin sebebi bazı kaynaklarda şöyle dile getirilir: 1- Ermenilerin Güney Anadolu sınırlarının daha güneyine nakledilmeleriyle ilgili yasanın çıkarılmasında rol oynaması. 2- Teşkilat-ı Mahsusa’nın kuruluşunda yer alması, hatta bilahare Ermeniler tarafından iddia edildiği üzere, bu tehcir esnasında yapıldığı söylenen sözde soykırım ile bu teşkilat arasında bağlantı kurulması.

         

        Talat Paşa’nın şehit edilmesinde olduğu gibi Dr. Bahaeddin Şakir ve Cemal Azmi Beylerin şehit edilmesi olayında da Almanya’nın ihmali ve umursamaz tavrı etkili olmuştur. Almanya içinde bulunduğu güç durum ve güvenlik birimlerindeki zafiyet neticesinde onları koruma görevini de yerine getirememiştir. Dr. Bahaeddin Şakir ve Cemal Azmi Beylerin katilleri yakalanamamıştır. Hatta olaya Alman polisinin kasıtlı olarak göz yumduğu bile iddia edilmektedir.

         

        Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki Ermeni tehcirini düşünüp yapanlar, bununla Türkiye’yi kurtarmış oldukları halde, tehcirden mesul saydıkları kimseleri öldüren Ermeniler, eski hülyalarını diriltemediler. Onların gördükleri iş, adi bir cinayetten ve boşuna bir kan dökmekten ibaret kaldı.

         

        Onun şehit edilişinden yaklaşık bir buçuk yıl sonra Türkiye’de Cumhuriyet ilan edildi. Meşrutiyet için hayatı pahasına mücadele eden Dr. Bahaeddin Şakir Bey, maalesef Cumhuriyetin ilanını göremedi. Ama başta Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, Cumhuriyet Hükümetleri, Dr. Bahaeddin Şakir Bey’in geride bıraktığı eşi ve çocuklarına sahip çıktı.

         

        Atatürk, bazı İttihatçıların olumsuz davranışlarını tasvip etmese de İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin vatanperverliğinden kuşku duymadı. Hatta bu konuda şöyle dedi: “İttihat ve Terakki’nin birçok kusur ve yanlışları olabilir. Fakat ‘ vatanperver ’ bir kuruluştur.” Demek ki Atatürk’e göre de İttihat ve Terakki vatansever bir kuruluştur. Kusurları, yanlışları ve zararları olmuştur. Ama vatanseverliği, tartışmaların üstündedir.

         

        Atatürk, Dr. Bahaeddin Şakir Bey’in eşi ve çocuklarına “Erk” soyadını verdi. Atatürk’ün talimatıyla TBMM, Bahaeddin Şakir Bey’in eşi Cenan Hanım’a şehit maaşı bağladı. Çocuklarını Galatasaray Lisesi’nde Devlet okuttu. Ayrıca Nişantaşı Osmanbey’de dört katlı bir ev Cenan Hanım’a verildi. Bu evle ilgili Reisicumhur Gazi M. Kemal imzalı belge şudur:

         

         

         

        “Türkiye Cumhuriyeti

        Başvekâlet

        Kalemi Mahsus Müdüriyeti

        Adet 4716

         

                                              Kararname

         

        Ermeni terkedilmiş mülklerinden olup Maliyece el konularak daha sonra Evkaf’a devredilen ve İstanbul Vilayeti İdare Heyeti’nce on yedi bin beş yüz altmış yedi lira kıymet takdir edildiği anlaşılan Şişli’de Kır Sokağı’nda eski üç ve yeni bir numaralı hanenin, 31 Mayıs 1926 tarih ve 882 numaralı kanun icabınca, Ermeni suikast komiteleri tarafından şehit edilen ricalden Doktor Bahaeddin Şakir Bey’in vefatı sırasında nafakasıyla mükellef bulunduğu eşi Cenan Hanım’la oğlu Alp ve Mehmet Celasin Bey namına mülk olarak verilmesi, Evkaf Müdüriyeti Umumiyesi’nin 23 Kanunusani [Ocak] 1927 tarih ve 31453/9 numaralı tezkeresiyle vuku bulan teklifi üzerine, İcra Vekilleri Heyeti’nin 13 Şubat 1927 tarihli toplantısında tasvip ve kabul olunmuştur. 13 Şubat 1927.

         

                                                                                                          Reisicumhur

                                                                                                      Gazi M. Kemâl

 

        Başvekil İsmet, Adliye Vekili Recep, Müdafaai Milliye Vekili M. Esâd, Bahriye Vekili İhsan, Dâhiliye Vekili M. Cemil, Hariciye Vekili Dr. T. Rüştü, Maliye Vekili M. Abdülhâlık, Maarif Vekili Dr. Refik, Nafia Vekili Behiç, Ziraat Vekili M. Sabri, Ticaret Vekili M. Rahmi, Sıhhiye ve Muaveneti İçtimaiye Vekili Dr. Refik.”

         

        Mustafa Kemal Atatürk’ün Bahaeddin Şakir’in eş ve çocuklarına gösterdiği ilginin bir benzerini İsmet İnönü de gösterdi.

         

         

        Atatürk tarafından Dr. Bahaeddin


Türk Yurdu Nisan 2011
Türk Yurdu Nisan 2011
Nisan 2011 - Yıl 100 - Sayı 284

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele