Yusuf Akçura’nın Hüseyinzade Ali Bey’e Yazdığı Mektuplar

Nisan 2011 - Yıl 100 - Sayı 284

        Hüseyinzade Ali Turan’ın arşivi kızı Feyzaver Alpsar Hanımefendi tarafından 2007 yılında Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Arşivi’ne bağışlanmış bulunmaktadır. Yayımlanan belgeler bu arşivden alınmıştır.

         

        Sözü edilen arşiv, Hüseyinzade Ali Bey hakkındaki kitabının ikinci baskısında yararlanmak üzere, kültür tarihçimiz Prof. Dr. Ali Haydar Bayat Bey’e verilmişti. Ali Haydar Bayat Bey, arşivdeki materyallerin bir kısmından, Saide Santur ve Feyzaver Alpsar hanımların verdiği bilgilerden yararlanarak, daha yeni kaynaklar kullanarak önceki monografisini yeniden işleyip genişletti (Bayat 1998). Ali Haydar Bayat beyin ani vefatı üzerine aile arşivi alarak İstanbul’a götürdü. Bunun üzerine biz Feyzaver Alpsar Hanım’la görüşerek, tanzim ve tasnif edilerek araştırmacılara açılması sözünü vererek Hüseyinzade Ali Turan arşivini Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne aldık. Şimdi bütün belgeler tasnif edilmiş, kayıtlara geçirilmiştir. Hâlen arşiv materyallerinin dijital ortama geçirilmesi işlemi devam etmektedir. Bu iş bittikten sonra bütün belgelerin internet üzerinden araştırmacıların, okuyucuların hizmetine sunulacaktır.

         

        Türk Yurdu dergisinin 100. yayım yılını tamamlaması münasebetiyle Türklüğe ve Türk Ocağı’na unutulmaz büyük hizmetler veren, Türk fikir hayatında derin izler bırakan Hüseyinzade Ali Turan Bey’i ve Yusuf Akçura’yı şükran ve saygıyla anmak istedik. Bu vesileyle arşivden Yusuf Akçura’nın Hüseyinzade Ali Bey’e yazmış olduğu mektupları yayımlamayı uygun gördük.

         

                    Arşivde Yusuf Akçura’nın Hüseyinzade Ali Bey’e muhtelif tarihlerde yazmış olduğu 9 mektup, bir kartpostalla, gönderdiği bir davetiye vardır. Ayrıca Yusuf Akçura’nın yayımladığı meşhur “Türk Yılı 1928” adlı kitabın matbu bir duyurusu da arşiv materyalleri arasında bulunmaktadır. Bu duyuruyu da yayımlamayı kültür tarihimiz açısından yararlı gördük.

         

        Ne yazık ki burada yayımladığınız, 18. 12. 1327 tarihli kartpostal ile 1 Kânun-i Sani 1327, 23.VI.1931; 15.III.1932; 8.IV.1932 ve 9.VI.1932 tarihli mektuplar fotokopidir; bunların asılları arşivde yoktur. Feyzaver Alpsar Hanımefendi bize ablası Saide Santur Hanım’ın ömrünün son zamanlarında birçok belgeyi götürüp fotokopilerini yaptırdığını (hem de bazen aynı belgenin birkaç kere fotokopisini çektirdiğini) söylemişti. Buna rağmen bazı belgelerin asıllarının aileden alınıp iade edilmediği anlaşılıyor.

         

        Burada mektupları, davetiye ve kartpostalı ve “Türk Yılı 1928”in matbu duyurusunu cins ayrımı yapmadan tarihî sıra içerisinde okuyuculara sunuyoruz.

         

        Arşivde ayrıca “Turan Heyeti” olarak da adlandırılan gruptan dört kişinin fotoğrafı da vardır. Mektuplarla birlikte okuyuculara sunduğumuz bu resimde, Osmanlı hükûmeti tarafından 1915 sonu ile 1916 başlarında Avrupa’ya gönderilen “Rusya'da Sâkin Müslüman Türk-Tatar Halkların Hukukunu Müdafaa Komitesi”nden Yusuf Akçura, Hüseyinzade Ali, Türkistanlı Mukimüddin Beycan (veya Bekcan) ve Kırımlı Muhammet Esat Çelebizade bulunmaktadır. Bu komitenin hazırlayıp bazı Avrupa devletlerine sunduğu Rusça “muhtıra”nın metni de arşivdeki evrak arasındadır.

         

        Yusuf Akçura’nın el yazısı zor okunan bir stile sahiptir. Bütün çabamıza rağmen mektuplarda okuyamadığımız kelimeler oldu. Bunları metinde “…” (?) şeklinde göstermek zorunda kaldık veya okunuşundan iyice emin olmadığımız bazı kelimelerin sonuna “(?)” işareti koyduk. Daha kolay takip edilmesi için de mektupları tarih sırasına göre numaraladık.

         

        Yusuf Akçura’nın, İsmail Gaspıralı’nın Kırım’ın Bahçesaray kasabasında çıkardığı Tercüman gazetesinin antetli kâğıdına yazılmış 18 Nisan [1 Mayıs] 1908 tarihli 1. mektubundan 1908’e kadar Hüseyinzade Ali Bey’le tanışıp görüşmediği anlaşılıyor. Bu aynı zamanda onun Hüseyinzade Ali Bey’e yazdığı ilk mektuptur. Yusuf Akçura’nın biyografisinden bu mektubu yazdığı günlerde Bahçesaray’da İsmail Gaspıralı’nın yanında olduğunu anlaşılmaktadır. Ahmet Temir’in yazdığına göre;

         

        “Yusuf Akçura’nın ‘3 Haziran Vak’a-i Müessifesi’ adlı eseri, Rusya’da bütün Türk ve Müslüman hareketinin amansız düşmanı olan şarkiyatçı ve sansör Profesör Smirnov tarafından matbuat kanununa muhalif görülerek savcılığa ihbar edilmiş ve yazar hakkında takibata geçilmiştir. Akçura o sıralarda doktorların tavsiyesi üzerine Kırım’a gelmiş, Bahçesaray’da İsmail Bey’in Tercüman gazetesinde çalışıyordu. Soruşturma celpnamesi onu arayıp bulmadan önce Türkiye’de meşrutiyetin ilanı haberi kulağına gelip yetişti. Bunun üzerine Yusuf Akçura ufak tefek işlerini yoluna koyarak 1908 Ekim ayında İstanbul’a hareket etti.” (Temir 1987: 39-40)

         

        A. Temir Rus polisinden kaçtığı için İsmail Bey’in yanına gittiğini söylüyorsa da onun Sadri Maksudi (Arsal) Bey’le birlikte Tercüman’ın 20. yıl jübilesine katılmak için Kırım’da olduğunu, jübilede güzel bir konuşma yaptığını ve o tarihlerde Tercüman’da bazı yazılarının neşredildiğini biliyoruz. Belki de her iki sebepten dolayı Bahçesaray’da idi.

         

        Böylece Y. Akçura’nın en azından 1 Mayıs 1908 tarihinden daha önce Bahçesaray’a gittiği ve Ekim ayında ayrıldığı anlaşılıyor.

         

         

        Mektup: 1

         

        İdare-i Ceride-i Tercüman

        Şehr-i Bağçesaray

        РЕДАКЦIЯ ГАЗЕТЫ

        “ТЕРДЖУМАНЪ”

        Г. Бахчисарай.

         

18 Nisan [1 Mayıs] 1908

        Muhterem Ali Beyefendi,

         

        Sizi on yıldan beri gıyaben tanıyorum. “Şeref” vapuruyla İstanbul’dan Trablus’a sefer ederken Küçük Cevdet, “Kafkasyalı Ali Bey” diye sizi methedip bitiremezdi. Sonra Paris’te Büyük Cevdet’ten, Mağmumi’den, daha sonra Petersburg ve Nijni’de Ali Merdan[1] Bey’den fazl ve kemalinizi birçok def’alar işittim. Böylece hakkınızda büyük bir ihtiram beslemeye başladım. Şimdiye kadar doğruca mektup yazmaya nedense cesaret edememiştim. Bugün işte onunla müşerref oluyorum.

         

        Ciddi ve derin hürmetime küçücük bir nişane olmak üzere de size bugünlerde münteşir olan bir risaleciğimi takdim eyliyorum.

         

        Eğer mektubuma lütfen cevap verilse iki de bir de sizinle yazışarak müstefit olmak, istifaza etmek pek isterim.

         

        Kemal-i ihtiramla.

         

Y. Akçuraoğlu

        Şimdilik adresim “Tercüman” İdarehanesidir

         

         

        Bu mektupla birlikte gönderildiği bildirilen “risale” Üç Tarz-ı Siyaset’in 1907 Mısır baskısı olmalı. Yusuf Akçura, 1 Mayıs 1908 tarihinde eserinden “bugünlerde münteşir” şeklinde söz ettiğine göre Üç Tarz-ı Siyaset’in 1907 yılının sonlarında basıldığı düşünülebilir.

         

         

        Mektup: 2

         

13 Teşrin-i sani 1327 [26 Kasım 1911]

İstanbul

 

        Azizim Ali Bey,

         

        Bugün arkadaşlarınızdan Aziz Bey geldi. Türklüğe ait bazı eserlerin satıldığı yerleri filan sordu, selamınızı getirdi. Bildiğim şeyleri söyledim. “Kutadgu Bilig” İstanbul’da bulunamaz sanırım. Onu Leibzig’den istemeli. Ne ise arayıp bulup size ihbara çalışırım. Geçenlerde bir açık muhabere varakanız vardı. Şimdiye kadar cevap yazmadığımı affediniz. Selanik’e verdiğiniz en iyi Türk şehri ismi pek doğru olabilirdi; eğer Selanik’in ekser ahalisi Türk olsa idi… geçelim.

         

        Selanik’te yeni bir mecmuanın çıkacağını bildirir bir mektub-ı umumî (tabir-i caizse) ben de aldım. Bu babdaki teşekkürümü bugün Hacı Adil Bey’e arz ettim ve ilave ettim ki benim fikrimce böyle bir risalenin neşri muvafık-ı maslahat değildir. İşte zannımın sebepleri: Evvelen bir fırka-i siyasiyenin mecmuası velev vukuattan bahsetsin, fırkaca tahrir olunmak mecburiyetinde tabir-i diğerle fırkaca kat’i kararlaştırılmış fikirleri yazmak ıztırarında kalır ki bunun neticesi mecmua, bir takdim-i vakayi, bir “yours official” şeklini iktisap eder. Böyle evamir ve mukarrerat-ı resmiye mecmuaları tabiî asla okunmaz.

         

        Bu nazarî mütalaamın hayatta bir tecrübesini de gördüm. Bu Rusların K. D.’leri on beş günde bir kere çıkmak üzere Konstitüsyonel Demokrat[2] resmî bir risale neşredecek oldular. Hiç kimse okumadığı için bir seneden fazla devam edemedi. Bu hâldir ki her yerde partilere “Tanin” gibi resmî değil gayr-i resmî ceride veya mecmua neşrini (Речь gibi)[3]tercih ettirmiştir.

         

        Saniyen ilmî, sonraki tabir ile içtimaî bir mecmua neşri ve bunun da İttihat ve Terakki esası ve programına muvafık yazılarla doldurulması gayetü’l-gaye müşkil bir iştir.

         

        Salisen memleketimizde muhteris, aç ve binaenaleyh sû-yı zanna mağlub efkâr-ı umumiye, pireyi deve yapmakla uğraşırken mecmuada içtimaî, ilmî fikirler, bin türlü sû-yi tefsirlere uğratılarak zaten başını bir türlü beladan alamayan, partinin başına püsküllü belalar celp edecektir.

         

        Gayet basit. Şura-yı Ümmet’in macerası hatıra getirilsin. Eğer bir az daha ta’mikata ve akıl icap ettirdiği hürriyet ve bî-tarafane, doğru yürümek tecrübelerine başlanırsa vay hâlinize!

         

        İşte bu gûna ve buna benzer düşünceler, mecmua çıkarmak pek lüzumlu görülürse isminin başka türlü konması ve parti ile münasebetinin asla itiraf olunmaması lâbüt olduğuna beni kandırdı. Bilmem artık siz nasıl düşünürsünüz?

         

* * *

 

        Bu hafta Türk Yurdu inşallah çıkacak. Çıktığıyla derhal takdim ederim. Aziz Bey’e şifahen de rica ettiğim vechile parti kulüplerinin adreslerini göndermenizi istirham eylerim; tâ ki ilk nüshayı meccanen kulüplere gönderebileyim.

         

        Efkaf, yurt binası için hiç eser-i hayat göstermiyor. Oradan biraz kıdaklasanız,[4] hatta çimdikleseniz iyi olur sanırım. Yurdun binası vücut bulursa her taraftan iane geleceğini son aldığım mevsuk haberler temin ediyor.

         

        Ha, Ali Bey! Siz yurdun azasınız. Hiç olmazsa iki nüshasına bir makale gönderseniz a.

         

        Yakında bayram, sizin ve tanıdıklarımın ellerinden öperek bayram tebrik ederim.

         

* * *

 

        Askerde erkân (ceneraller) kalpaklarını mecburî Astragandan (Karakuldan[5]) yaptırtmak acaba mümkün olmaz mı? Bu Karakul’un yegâne çıktığı bir yer olan memleketle Türkiye arasında bir muamele-i ticariye açmaya vesile olurdu. Bunu bir hayli müddetten beri düşünüyorum. Aziz Bey’e münasebet açıldı da söyledim. Bilmem sizce düşünmeye değer mi?

         

        İhtiramla ellerinizi sıkarız.

         

         

        Bu mektubun gönderildiği tarihte Hüseyinzade Ali Bey, Selanik’tedir. Orada konferanslar verdiği ve konferanslarının ilgiyle takip edildiği bilinmektedir. İttihat ve Terakki Partisi’nin 1911’deki kongresinde Talat Paşa’nın teklifiyle partinin Merkez-i Umumî azalığına seçilmiş ve cemiyetin İstanbul ve Selanik merkezi azalığı görevini de yürütmüştür (Bayat 1998: 13).

         

        Yusuf Akçura’nın mektuptaki ifadelerinden aralarındaki haberleşmenin devam ettiği, Hüseyinzade’nin Selanik için “en iyi Türk şehri” kanaatine sahip olduğu, Yusuf Akçura’nın da bu hükme “ekser ahalisi Türk olsa idi” olabilirdi diye karşı çıktığı anlaşılıyor. Demek ki Hüseyinzade Ali Bey, o sıralarda Selanik’teki genel havadan (herhalde konferanslarının ilgi ve coşkuyla takip edilmesinden, Selanik’in siyasî, sosyal, kültürel hayatından) oldukça memnundur ve bu bakımdan da Selanik’i “en iyi Türk şehri” olarak tanımlamaktadır.

         

        O sıralarda yine İttihat ve Terakki Partisi’nin Merkez-i Umumi üyelerinden, Edirne Valisi Hacı Adil Bey’in de parti adına çıkartılacak mecmua için Yusuf Akçura’ya “bir mektub-i umumî” gönderdiğinden söz ediliyor. Bu mecmua çıkarma fikrini Maliye Nazırı Cavid Bey hatıralarında şöyle anlatıyor:

         

        “9 Mayıs, Çarşanba: Gece, İttihat ve Terakki’nin himâyesi altında olarak bir genç yurdu teşkil etmek için bizim evde toplanıldı. Büyük ve Küçük Talatlar, Ziya, Midhat, Sâhir, Naci (Ömer), Hüseyinzade Ali Bey, kira ile bir yer tutulmak konuşulduğu gibi, iâne toplayarak bir bina yapmak ciheti de görüşüldü. Prensip gayet iyi idi. Gençler için mecmua-i ilim ve irfan vücuda getirmek. Fakat bunu bütün levazımiyle yapabilmeli ki istenilen te’siri husûle getirsin. Para tedarikini düşünmek üzere benim riyasetim altında bir komisyon teşkil edildi” (Tevetoğlu 1973: 132-133).

         

        Yusuf Akçura, bu mecmua çıkarma ve “bir yurt binası yapma” teşebbüsü içinde Hüseyinzade Ali Bey’in de bulunduğunu biliyor olmalı. Bunun için mektubunda konuya temas etmiş bu mecmuanın parti adına çıkartılmasına, “resmî” bir nitelik taşımasına itiraz etmiştir. Fikrini desteklemek üzere her ikisinin de mutlaka iyi bildiği Rusya’da Kadet’lerin (Konstitütsiyonel Demokrat Parti’nin) vaktiyle çıkartmış oldukları “Reç” mecmuasını örnek olarak göstermiştir.

         

        Devam eden cümlelerinde meseleye objektif baktığı, İttihat ve Terakki Partisi hakkında soğukkanlı bir değerlendirmede bulunduğu görülüyor. Nitekim Yusuf Akçura, İttihat ve Terakki Partisi’ne karşı pek hevesli olmamış, tenkitçi, objektif tavrını korumuştur.

         

        Yusuf Akçura’nın “yurt binası” teşebbüsü için de Hüseyinzade Ali Bey’den yardım istemesi dikkati çeker. Demek ki Akçura, o sıralarda Hüseyinzade Ali Bey’i hem partinin Merkez-i Umumî azası hem de parti yöneticileri üzerinde etkili bir insan olarak görmektedir. Bu da Hüseyinzade’nin İttihat ve Terakki yöneticileri, ileri gelenleri üzerinde bir hayli nüfuzu olduğunu ileri sürenlerin görüşlerini doğrulamaktadır.

         

        Mektupta dikkati çeken bir başka husus da Osmanlı paşalarının Astragan kalpak takmaya mecbur edilmesi teklifidir. Astragan kürkünün elde edildiği Karagül koyun derilerini dünyaya ihraç eden, o zaman Rus Çarlığı içinde (sözde de olsa) yarı müstakil bir vaziyette bulunan Buhara Hanlığı’yla Türkiye arasında ticarî bir münasebet kurma bu teklifin gerekçesi olarak ileri sürülmüştür.

         

        Yusuf Akçura’nın Rusya içindeki ekonomik hayatı yakından takip ettiği hatta bu hususta yazılar yazdığı düşünülürse teklifinin sadece bir ticarî münasebet kurma olarak görülmesi yanlış olur kanaatindeyiz. Bu teklif arkasında, İttihat ve Terakki Partisi ileri gelenlerini Buhara vasıtasıyla Türkistan’la irtibat kurma, bu büyük Türk vatanını daha yakından tanımaya teşvik etme fikri olmalıdır, diye düşünüyoruz.

         

        Kalpak meselesine gelince, bu konuda orduda alınmış bir karar var mıdır bilemiyoruz, ama Türkiye’de subayların kalpak kullanma alışkanlıklarının hangi tarihten sonra ve ne gibi sebeplerle giderek arttığı, Kurtuluş Savaşı yıllarında niçin bir simgeye dönüştüğü, sanırız araştırılmaya değer bir konudur.

         

         

        İkinci ve üçüncü mektuptan, 1911 yılı sonlarına doğru Hüseyinzade Ali Bey’in Kutadgu Bilik üzerinde ciddi bir çalışmaya başladığı anlaşılıyor. Bu eseri temin etmesi için İstanbul’a giden Aziz Bey’i Yusuf Akçura’nın yanına göndermesi ve Akçura’nın da kitabı nereden nasıl temin edeceğine dair açıklamalarda bulunması, adres yazması bunu göstermektedir. Hüseyinzade Ali Bey’in genel olarak Türk kültürüne, dil ve edebiyatına kısacası Türkolojiye eskiden beri ilgisi olduğu bilinmektedir. Kendisi de otobiyografilerinden birinde[6] Leningrat’ta tıp fakültesi derslerinin yayında Şarkiyat bölümünün de derslerini takip ettiğini açıklar. Yusuf Akçura’nın 1904’te Mısır’da Türk gazetesinde yayımlanan “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı yazısının ardından, 1905 yılında Bakû’de Hayat gazetesinde yazmış olduğu “Türkler Kimdir, Kimlerden İbarettir” adlı seri makaleler, onun Türk tarih ve kültürü hakkındaki derin bilgisini ortaya koymaktadır. Bu makale “Üç Tarz-ı Siyaset”in Türkiye’de uyandırdığı alakanın bir benzerini Rusya Türkleri arasında uyandırır. Bu iki fikir adamımızın Türk tarih ve kimliğine bakışlarını karşılaştırmak, Türkçülük tarihi açısından önemli sonuçlar ortaya koyabilir.

         

         

        Mektup: 3

         

İstanbul

1 Kanun-i Evvel 1327 [14 Aralık 1911]

         

         

        Azizim Ali Bey,

         

        Yurdu’n ikinci sayısı bugün çıktı. Birincisini tabiî gördünüz. Lakin 80 nüsha ayırıp Kemal Bey’e vermiştim. Onun azimeti te’ehhur ettiğinden burada yatmış. Ve hem Kemal Bey’e rast gelip anladım. Ben çoktan gitmiş sanıyordum. Birinci iyi rağbet gördü. İkinciyi bugün pazara çıkardık. Allah versin de o da birinci gibi gitsin.

         

        Size Kudatku Bilik hakkında adres:

         

        Otto Harrassowitz, Buchhandlung  Leipzig, Querstram 14

         

        Kitap için şöyle yazınız.

         

        Wambery, Kudatku Bilik, Leipzig 1870, fiyatı 12,5 ve 24,5’dir.

         

         

        Bundan başka diğer bir tekstten Radloff bu yakında Petersburg’da tab’a başlamışdır fakat bitmemiştir. Daha birisi olacak. Yukarıda adresini yazdığım kitapçı bütün (?) Şark kitapları içindir. Onun vasıtasıyla her şey getirttirebilirsiniz, katalog da inşallah.

         

Muhabet-i Kalbî (?)

A. Y.

 

         

        [Matbu davetiye:]

         

        [Davetiye Zarfının Üzerinde:]

         

        Darülfünün Tıb Şubesi Muallimlerinden Hüseyinzade Ali Bey Efendi Hazretleri

         

         

        Efendim Hazretleri

         

        Bu defa Rusya’dan gelen amcazadem Akçuraoğlu Hasan Bey’e memleketimizin sebeb-i iftiharı olan zevatın aşinalığını kazandırmak istediğimden zat-ı âlilerini Kânun-ı Sani’nin 5’inci Pazar günü zevali saat yedi buçukta Tokatlıyan’da tertip olunan akşam yemeğine davet eder ve lütfen bizi huzurunuzla şerefyab etmenizi rica eylerim, efendim hazretleri.

         

İstanbul, 2 Kanun-i Sani 1329 [15 Ocak 1915]

 

Akçuraoğlu Yusuf

(İmza yok)

 

 

        Bir yandan bu davetiyenin üslubu, diğer yandan İstanbul’a gelen amcaoğlu için dönemin önemli ve seçkin mekânlarından biri olan Tokatlıyan’da bir yemek verilmesi dikkati çekiyor ve bizi “acaba bu işin içinde başka bir iş mi var” diye düşünmeye davet ediyor. Çünkü 1915 Rusya’nın çalkantılı yıllarından biri, Rusya Müslümanlarının-Türklerinin bir yığın siyasî kültürel faaliyette bulunduğu bir tarih. Akçuralar da iktisadî, siyasî, kültürel hayatın içinde olan etkili bir aile. Acaba bu zahirî vesileyle Rusya Türklerinin durumunun müzakere edileceği bir toplantı mı yapılmak istenmiştir? Hüseyinzade Ali Bey’den başka kimlere davetiye gönderildiğini bilmediğimiz için bu hususta bir tahmin yapamıyoruz.

         

         

        Kart Postal: (Yusuf Akçura-Esat Paşa)

         

Devlet-i Osmaniye Postaları

Açık Muhabere Varakası

 

        Mürselin İsim ve İkametgâhı:(Derci ihtiyarîdir):

         

        Göz tabibi Esad Paşa

        Ankara’da Hilal-i Ahmer Murahhaslığı

         

         

        Dersaadette

        Haydar Paşa’da Tıp Fakültesi

        Seririyyat-ı Cildiye Muallimi Hüseyinzade Ali Beyefendiye

    Dersaadet

 

Gideceği Yer:

        Prof. Esat Paşa ile Yusuf Akçura’nın mektubu [kartın üzerine sonradan yazılmış]

         

        [Kartın arkası:]

         

        Azizim Ali Beyefendi

         

        Hemen iki ay oluyor ana vatana ayak basarak hava-yı hürriyeti teneffüs etmekle bahtiyar oldum. Fakat iki sene tevali eden te’essürât ve hâdis olan vukuât o kadar mütenevvi ve mütehalüf ki henüz başımdaki sersemlik tamamen zâili olmadı. Burada nimet-i tesadüf Ali Akçura Bey’i buldum ve komşu bulunuyoruz. Birleştikçe dâima sizden bahsederek teskin-i tahassüre çalışıyoruz. Fart-ı tahassürle gözlerinizden öper ve bilcümle efrad-ı ailenizle sıhhat ve afiyette bulunmanızı temenni eylerim.

         

Göz tabibi

Esat

 

        Ankara 18.12.1338 [18 Şubat 1921]

         

        Muhterem Ali Bey,

         

        Vefasızlığıma kendim de şaşıyorum. Paşa hazretlerinin irşadı olmasa idi. İhtimal şimdi bile bir mektup veya kart yazmamış bulunacaktım. Afvını rica ederim. Paşa Hazretleri kendilerine iftir[a] ediyorlar. Fakat iftiralarını doğru gibi göstermek için an-kasdin benim ismimi unutmuş gibi Ali yazmışlar… Hanım efendilerin ellerinden, senin ve çocukların gözlerinden öperim. Baki cümleye hürmetlerimi arz ederim.

         

Yusuf

 

         

        Yusuf Akçura’nın Kurtuluş Savaşı yıllarında Ankara’da olduğu bilinmektedir. Bu kart da 1921’de oradan gönderilmiştir. O yıllarda İstanbul’da bulunan Hüseyinzade Ali Bey’le pek sık haberleşmedikleri anlaşılıyor. Nitekim Hüseyinzade’nin evrakı içinde bu yıllara ait bir mektup da yoktur. Göz tabibi Esat Paşa ile Hüseyinzade’nin ise yakın ilişkileri olduğunu biliyoruz.

         

         

        Mektup: 4

         

Akçuraoğlu Yusuf

Ankara, Keçiören

3.II. 1929

 

        Azizim Ali Bey,

         

        Mektubunuzu vaktinde aldımdı. Belki işi bitirir de neticeyi yazabilirim diye şimdiye kadar bekledim. Henüz neticeyi alamadığımdan daha çok bekletmeyi muvafık bulmadım, yazıyorum. İnşallah müspet netice çıkar. O zaman bir daha yazarım.

         

        İktisat vekili beyi, bizzat görüp meseleyi anlattım ve mektubunuzu da hatırında kalsın diye kendisine bıraktım. “Çalışırım”, demişti. Arası uzayınca kendisine bir mektup yazdım. Henüz cevabı gelmedi ve son günlerde mecliste de görünmedi. Muntazamca bir adam olduğundan her hâlde bir cevabını verecektir. Henüz tahkikat vesairesi hitam bulmamış olacak. Biliyorsunuz ya tabiatta en seri hareket eden fikir, en ağır hareket eden de bürokrasi işleridir.

         

        Ali Bey, İstanbul’dan giderken “Türk Yılı” nüshasını ben sana otel odasında odadaki nüshalardan verdim idi gibi hatırıma geliyor. Hâlbuki kitapçı Misak, “Ali Bey’e ben verdim” diye bir hesap gösteriyor. Misak’ın hesaplarında bir-iki hata daha bulduğumdan bu işe merak ettim. Hafızam pek kuvvetli olmamakla beraber bir ay evveline ait bir meselede bile bu kadar bunaklık etmez gibi geliyor.

         

        Lütfen şunu bana bildiriniz : “Yıl”ı ben mi sana verdim, sen mi Misak’dan aldın?

         

        Mektubunu bekliyorum. Hanımefendilerin ve senin ellerinizden, küçüklerin gözlerinden öpüyorum. Bizim küçükler -küçükler içinde karım Selma da dâhil- cümlenin el ve gözlerinizden öperler.

         

İmza [Yusuf Akçura]

 

         

        Mektup: 5

         

Akçuraoğlu Yusuf

 

Ankara – Keçiören,

23.VI.1931

 

        Pek Muhterem Ali Bey,

         

         

        Rahatsız olduğunuzu bu günlerde işittim. Çok müteessir oldum. İnşallah geçmiştir? Rahatsızlığınız neden ibaret? Mesafe uzun, gelip görüşmek imkânı yok. Bu sene bizim vakans[7] da kaynadı. Bilmem ne zaman denizi ve sizi görmek nasip olacak.

         

        Haziran yirmisine kadar sıcak yüzü görmedik. Çocuk odasından mangalı kaldıramadık. Birdenbire kılıçla kesilmiş gibi sıcaklar geldi. Şimdi de meclisin üç yüz kişi dolmuş, deliksiz deşiksiz bir demir kasa gibi mazbut salonunda terden bir nev’i banyo alıyoruz. Havanın harareti sinirleri geriyor. Gazetelerde gördüğünüz münakaşaların mesulü fevkalade 25o‘dir.

         

        Benim Keçiören yaylasına çıktıkça nefes almak kabil ama ancak sabahın sekizine kadar bundan istifade kabil. Sonra gece donabiliyorum. Bizim yolu düzelteceğiz diye iki-üç yerinden kestiler ve kalan aksamı da müteselsil tepe ve ırmaklardan ibaret. İnsan ihtiyar ve hurda otobüslerde tıpkı[8] [mektubun fotokopisinde bir satır kesik] (… ?) damarlarım kırılacak ve kopacak gibi oluyor. Bütün gece bunların ağrısıyla inliyorum. İşte bu da (… ?) sonraki hayat tarzım.

         

        Kendimden çok bahsettim. Sizinkini de biliyorum. Süleymaniye’den Karaköy iskelesine yayan gidip gelme elbette bundan kolay değil. Rahatsızlığınızın masdarı bu olsa gerek. Ah Ali Bey, elli altmış yıl elden geldiği kadar çalıştıktan sonra hayatımız bize bu mükâfatı mı verecekti? Maamafih buna da şükür. Allah beterinden saklasın!

         

        Ahmet Bey, zinde ve çalışkan. Abdullah Cevdet’in enerjisi, dersleri. Allah ona doğarken bahşetmiş. Hiç durmadan çalışır, konuşur, kavga eder durur. Erkenden daha uyanmadan bi’l-merre onun emirlerini, şerefli, adetâ bir kumandan paşa gibi emirlerini işitiyorum. Çapacılarına kumanda eder.

         

        Sıhhat ve afiyet haberinizi veren mektubunuzu sabırsızlıkla bekliyorum, İnşallah. Ethiye Hanım[9] ve çocuklar (… ?) büyük hanıma da kezalik. Sizin ve büyüklerin ellerinden öperim, küçüklerin gözlerinden öperim. Bizim hanım cümlenize arz-ı hürmet eder, çocuklar ellerinizden öperler.

         

Akçuraoğlu Yusuf

 

         

        Bu mektuptan Yusuf Akçura’nın kendisini yaşlanmış, yorgun hissetmesi dikkati çekiyor. Özellikle “Ah Ali Bey, elli altmış yıl elden geldiği kadar çalıştıktan sonra hayatımız bize bu mükâfatı mı verecekti?” cümlesi onun kendi sonunu hissettiğini hatırlatacak kadar hayatının gerçekleriyle örtüşüyor.

         

         

        Mektup: 6

         

        T. B. M. M.

         

        Azasına mahsus

         

15.III.1932

        Azizim Ali Bey,

         

        Mektubunu vaktinde aldım ve derhal Maarif Vekâlet-i celilesine müracaat ettim. Evvelan senin[10] gönderdiğin evrak numerosundan(?) garip bir şey çıktı: Sabık Fransızca hocalarından Ali Bey namında bir zat kütüphane memurluğu istemiyormuş! “Herhalde bu olmayacak” dediler. “Elbette olmayacak” dedim. Bir daha aradılar “Daha Hüseyinzade Ali Bey’e ait bir kâğıt gelmemiş”, dediler. “Biraz daha aramanızı rica ederim” dedim: Başka kalemden araya araya nihayet bir haftada sizin kâğıt, Talim ve Terbiye reisi müverrih İhsan Bey’in[11] himmeti sayesinde, o bahr-i bî-kerân-ı mütelatüm evrak-ı perişandan bulunup çıkarılabildi. Bu sefer de Darülfünunca yapılan muamelenin bazı cihetlerden kanuna uygun olmadığı cihetle Darülfünün’a tekrar yazılıp cevabı alınmak icap ettiği bana bildirildi. Şimdi evrak-ı mezkûre yine İstanbul’da Darülfünun’da olsa gerektir. Oraca muameleyi tesrî’ ettirip bu tarafa uçurursanız ve bana da gönderilmiş olduğuna dair bir haber isal ederseniz peşini bırakmam (… ?) takip ile bir an evvel geri dönmesine çalışırım. Fakat bu sefer de başka bir Ali Bey’e mesela? futbol riyasetine tayin isteyen sabık İngilizce hocası Ali Bey’e ait evrak numerosu göndermemenizi de ayrıca rica ederim. Ondan sonra yine top oyununa devam ederiz.

         

        Ahmet Bey hâlâ burada, işini takip ile meşguldür. Hemen yakaladım derken suda balık gibi elinden kaçıyor. Haydi bir gayret daha… Fakat Ahmet Bey’in bu yaşta bu enerjisine hayranım. Allah nazardan saklasın!

         

        Cümlemizden, cümlenize selam ve hürmetler, muhterem ve aziz üstat.

         

A. Yusuf

 

         

        Bu mektup ve daha sonraki mektuplarda Hüseyinzade Ali Bey’in emekliye ayrılma isteği ve Ankara, İstanbul bürokrasisinin ister istemez öne sürdüğü sinir yıpratıcı uğraştırmalardan söz edilir. Milletvekili olan Yusuf Akçura’nın yardımlarına ve işi ısrarla takip etmesine rağmen muamelenin uzayıp gitmesi, her seferinde bir başka evraka ihtiyaç duyulması, Hüseyinzade Ali Bey’in sinirlerini de yıpratmış olmalı. Yusuf Akçura’nın bir şeyler bahane ederek işi alaya alması, espriler yapması, muhatabını daha fazla üzmemeye gayret etmesi bunu düşündürüyor.

         

         

        Mektup: 7

         

        Akçuraoğlu Yusuf

         

Ankara, Keçiören 8. IV. 1932

 

        Aziz ve Muhterem Ali Bey,

         

        Burada nihayet ilkbahar geldi. Bizim bahçe beyaz zerdali, bilmediğim çok güzel renkli badem ve körpe körpe henüz doğmuş insan yavrusu gibi sevimli. açık yeşil ve pek mini mini yaprakçıklarla süslendi. Ben eskiden ne ilkbaharı ne de sonbaharı anlamazdım ve Halide Hanım’ın “İlkbaharla çileği sevmem” dediğine bir türlü mana vermezdim. Meğer ilkbaharı anlamak, çileği sevmemek ihtiyarlık demekmiş! Aman kendisi işitmesin; beni artık aforoz ettiğine eminim. Bunu işitirse mutlaka idam ettirir…

         

        Senin kendi kitabın geldi. Milyonlarca teşekkür! Meğer tekaüt işin bitmeden de çıkarabiliyormuşsun. Göte [Goethe] gününde[12] senin gibi tam bir Göte-perest mutlaka radyo ile bir konferans vermeliydi, niçin vermedin? Bana ithafınıza çok (… ?) bir san’at bulmuşsun, keşke olabilseydim ve keşke benim eşek ahurunun gübre kokan altından bir Mefisto gelip çıksa ve bana bir az hayatı tanıttırsa idi.

         

        Şeyhü’l-bekerân (… ?) Abdulah el-İzmirî’ye,[13] “Mefistoya ram olmayan” demişsin, bilmem doğru mu? Doğru ise çok acırım ona. Ben altmışına yakın Mefisto’ya tâbi olmayı pek özlüyorum fakat, çıkmıyor zarîr şeytan!

         

        Senin evrak pul olmakta, vekâlet ve emanetler futbol oynamakta hâlâ devam ediyorlar. Mektubunu alınca yeni müsteşar Sedat Paşa’ya (… ?) ettim. Birkaç gün sonra Müdafaa-i Milliye Cemiyeti şubesi reisi doktor, miralay Abdullah Ahi Bey cevap verdi. İşini tetkik ile meşgul olduklarını ve tetkik neticesinde yapılan muameleyi bildireceğini söyledi. Dün de neticeyi telefon etti. Evrakınız 7.IV. 1932 tarih ve 630 numero ile Darülfünun eminliğine tekrar gönderilmiş. Sebebi; Müdafaa-i Milliye kayıtlarında sizin firardan avdet ettikten sonra kolağalığına terfi edildiğiniz mukayyet ise de askerlikten nasıl ayrıldığınız ve Tıp Fakültesi muallimliğine nasıl intisap ettiğinize dair bir kayda dest-rest olunamıyormuş. Bu hususta malumatları da olmadığından Darülfünun Emaneti’nden istizah-ı keyfiyet olunmuş.

         

        Doktor, miralayın “Âhi” tekenni etmesi garip göründü, kendisinden sordum “gençlikte şairlikle biraz meşgul oldum da...” dedi.

         

        - Ey, şimdi şiir yazıyor musunuz?

         

        - Ara sıra.            

         

        “Oh” dedim, kendi kendime? “Bir şair ve doktorun işi, diğer bir şair ve doktorun elinde”. Bu iş mutlaka çabuk çıkar!.. Takibe memur fertut da isimlerin istizahı ve Mefistoyu beklemekle meşgul!

         

        Her ne ise bir an evvel bu iliştikleri noktayı da hallettirip topa bir tekme vurarak Müdafaa-i Milliye’ye iade ettirmeye bak. Bütçeler mütçeler müzakeresi başlamadan işe hüsn-i hitam verdirelim.

         

        Senin işin bana hiç zahmet olur mu? Memnuniyetle takip ediyorum. Ancak bilirsin ki dünyada en seri yürüyen elektrik veya fikir ise, en ağır yürüyen de bürokrasi evrakı veya bizim bir ulum (… ?) getirdiğimiz bonne a tout faire[14] 120 okkalık nazik hanımın (!) kafasıdır? Bu kadınımız ekseriya bir iş söyledikten sonra mutfağa inip on dakika sonra çıkarak “ne demiştiniz?” diye soruyor.

         

        Artık tekaüt olduktan sonra şu Göte’yi ikmal edersin, değil mi?

         

        Selma, ben, çocuklar ellerinizden öperiz. Hanım efendiye arz-ı hürmetle çocukların gözlerinden öperiz. Ahmet Bey’i görürseniz, çok hürmetler. Bu günlerde kendisine bir mektup yazmıştım, inşallah almıştır.

         

Akçuraoğlu Yusuf.

 

         

         

        Mektup: 8

         

        İstanbul Mebusu

         

        Akçuraoğlu Yusuf

         

Ankara, Keçiören 9.VI. 1932

 

        Azizim Ali Bey,

         

        Nihayet top yine senin tarafa atıldı. Şimdi kullanınız. Şair, miralay, doktor Ahi Bey’den bir telefon darbesi geldi; aynen şöyle diyor:

         

        “9.VI.1932 tarih ve 1085 numero ile Darülfünuna Eminliğine Ali Bey’in kâğıdı gönderiliyor.” Demek bu gün benim mektubumla beraber aynı tren sizin evrak-ı resmiyeyi de hamil olacak fakat, eminim ki benim mektup bürokratik olmadığından ve nihayet ev adresini de bildirmiş bulunduğundan senin eline daha evvel vasıl olur. Aksi de gayr-i muhtemel değil. Çünkü İstanbul’dan bana bir ayda gelen mektuplar oldu! Posta da nihayet bir bürokratik müessesedir.

         

        Ahi Bey’in verdiği malumata göre senin askerlikten istifa tarihin, İstanbul’a avdetin nefy 1.X. 1326 olarak kabul edilmiştir.

         

        Mektuptan 10.X. 1311 de çıkmış olduğuna göre 14 sene 11 ay, 21 gün olmamış; 4 sene de mektep ediyor: 18 [sene olmalı], 11 [ay olmalı], 21 [gün olmalı] sene; 1 sene de Yunan Harbi zammı oldu 19 sene, 11 ay, 21 günde, yani 20 sene istifandan itibaren fakültede geçen müddeti hesap etmek fakültenin işi imiş. Bu hâlde (burasını artık yıl hesap ediyorum) 1931-1908 = 22-23 sene kadar da Darülfünun hocalığın var; eder 22+19 = 41. Belki hesabım yanlış olsa da hiç olmazsa 40 yıl. Bu da zannederim sana tekaüt maaşı vermelerine kâfidir.

         

        Ahi Bey’den kâğıdını bir an evvel göndertmek için kendisine bir iki telefonla, Müdafaa Müsteşarı’na da bir hâlde şifahî müracaat etmiştim.

         

        Ahi Bey dostun ve çok çalıştı bendenizle beraber. 40 yıllık iş bir ayda ancak çıkabildi. Bu dostlukların olmasa belki 4 senede çıkardı.

         

        İnşallah artık bu sonuncudur. İstanbul kalanını ayırt eder ve senin eline bir nev’i ihtiyarlık şehadetnamesi olan tekaüt cüzdanını verir. Benim ihtiyarlık şehadetnamesi bir seneden beri koynumda geziyor.

         

        Bu hizmetlerime mukabil bahşişimi isterim Ali Bey, mev’ud takrizli Faust henüz gelmedi. O gelirse bahşişim ödenmiş olur. Bir de mektup isterim ma-vaka’i ve neticeyi yazarsın, olmaz mı?

         

        Bizim çoluk çocuk, hamdolsun sıhhatteler. İnşallah seninkiler de selamettirler. Hanım efendi ve büyük hanım efendi kezalik. Hepimiz büyüklerin ellerinden, küçüklerin de gözlerinden öperiz. Bu günlerde sabık Londra ve Lahor, Varşova elçisi Ferid Beyefendi de hane-i âcizde misafirdirler; mahsusen selam ederler.

         

        Orevuar [au revoir] Ali Bey

         

Akçuraoğlu Yusuf (imza)

 

         

        Mektup: 9

         

        İstanbul Mebusu

        Akçuraoğlu Yusuf

         

Göztepe 4.IX. 1932

 

        Azizim Ali Bey,

         

        Hani sen bize lütfen gelip bir selam verecektin? Bekleye bekleye gözlerimiz yollarda kaldı.

         

        Dün Ankara’dan gelen Maarif memurlarından Faik Reşid Bey, hayırlı bir haber getirdi. Nihayet senin tekaüdiye işin hıtama ermiş. Belki de sana resmen haber vermişlerdir.  Ne ise ben de bir yazmış olayım.

         

        134 lira 40 kuruş tekaüt maaşı ile 2160 lira ikramiye tahakkuk ettirilmiş. Resmî senedi ve bordosu ve ikramiye tahakkuk evrakı 21.8.932 tarih ve 66724 numerolu tahrirat ile Darülfünun eminine gönderilmiş.

         

        Senin telefonun olsa idi, telefonla haber vermiş olurdum. Gözlerinden öperim, hanım efendilere hürmetler, çocuklara (… ?).

         

A. Y.

 

         

        Görüldüğü gibi Yusuf Akçura’nın 7-9. mektuplarında daha çok Hüseyinzade Ali Bey’in emekliye ayrılma muamelesinin seyri anlatılır. Uzayıp giden muameleler, eksik ve yanlış evraklar bürokrasinin hâlini gözler önüne serse de bunlar vesilesiyle yapılan açıklamalar Hüseyinzade’nin hayat hikâyesi, görevleri, bir görevden diğer birine geçişi gibi hayatının önemli dönüm noktaları hakkında da hiç de küçümsenmeyecek ipuçları verir. Günümüze kadar Hüseyinzade Ali Bey’in ayrıntılı bir hâltercümesi ortaya konulamamıştır. Arşivindeki belgeler bu konudaki birçok eksikliği giderecektir ama emekli sandığındaki şahsî dosyasının da bu açıdan elde edilmesi ve incelenmesi zarurî görülmektedir. Bütün bu belgelerle Yusuf Akçura’nın son mektuplarında sözünü ettiği görev değişiklikleri, verdiği tarihler ve zikrettiği evrakın birlikte değerlendirilmesi şüphesiz ulaşılacak sonucun daha güvenilir olmasını sağlayacaktır.

         

        Hüseyinzade’nin Arşivi’nde bulunan “Türk Yılı 1928”in neşriyle ilgili matbu duyuruyu da okuyucularımıza sunarak yazımızı sona erdirmek istiyoruz.

         

        Bu vesileyle Türklüğe hizmet etmiş, bu iki büyük millî fikir ve ülkü adamımızı bir kere daha rahmet ve şükranla anmak istiyoruz. Ruhları şad, mekânları cennet olsun.

         

         

                    “Türk Yılı 1928”in Matbu Duyurusu:

         

        Türk Yılı, bütün Türk dünyasının 1928 senesindeki umumî vaziyeti ile yakın ve uzak mazisini aydınlatıyor. “Türkçülük hareketi”nin tarihini tafsil ile anlatıyor. “Türkiye Cumhuriyeti”ne dair malumat, en mevsûk menba’lardan alınmıştır. 656 sahifeli bu kitap metni dâhilinde 141 resim ile bir haritayı metin haricinde papye kuşe üzerine basılmış reis-i cumhur hazretlerinin resmiyle gençliğe hitabesi ve muhtelif renklerle matbu “Türkiye Cumhuriyeti” haritası ile XII’nci asırda Türklerin yayılmasını gösteren bir haritayı ihtiva etmektedir. Fiyatı, tutulan masraftan daha az olarak (2 lira) tayin olunmuştur.

         

         

         

         

        

         

         

         


        


        

        [1] Ali Merdan Topçubaşı (1863-1934): Avukat, sadece Azerbaycan Türklerinin değil Rusya Müslümanlarının yetiştirdiği en önde gelen fikir ve siyaset adamlarından biri. 1905’ten sonra Rusya Müslümanlarını-Türklerinin çeşitli faaliyetlerinde önemli rol oynamıştır. Azerbaycan Halk Cumhuriyeti’nin (1918) kurucuları arsında yer almış 1919’da bu cumhuriyetin fevkalede selahiyetli elçisi olarak Türkiye’de iken giyabî olarak meclis başkanı seçilmiş ve Azerbaycan devleti adına Paris Sulh Konferansı’na gönderilmiştir (1919-1920). Komünistlerin Azerbaycan’ı ele geçirmeleri sebebiyle bir daha memleketine dönememiş, Avrupa’da Sovyetlere karşı mücadelesine devam etmiştir.


        

        [2] “Anayasacı Demokrat”.


        

        [3] Burada sözü edilen “Речь” (оригинальное название: Рѣчь) 1906’dan itibaren on beş günde bir değil, günlük olarak neşredilmiştir. Y. A.


        

        [4] Kıdaklamak: Gıdıklamak.


        

        [5] Bu kelime “Karakül/Karagül” olmalı; “Astragan” da denilen kürkün elde edildiği koyun cinsinin adıdır. Benzer telaffuzu sebebiyle yanlış yazılmış. Bu kürkün elde edildiği memleket, o günlerde yarı bağımsız olan Buhara Hanlığı idi. (Y. A.).


        

        [6] Hüseyinzade Ali Bey’in arşivinde eski ve yeni harflerle birkaç nüsha otobiyografisi bulunmaktadır. (Y. A. )


        

        [7] Vakans: tatil.


        

        [8] Mektup fotokopi çekilirken alttan bir satır kesilmiş, okunmuyor. (Y. A.).


        

        [9] Ethiye Hanım: Hüseyinzade Ali Bey’in eşi.


        

        [10] (Metinde yazılıp üzeri çizilen kelime:) “verdiğin”


        

        [11] İhsan Sungu olmalı. Y. A.


        

        [12] Hüseyinzade Ali Bey, Goethe’nin ölümünün yüzüncü yıldönümü münasebetiyle Faust (İstanbul, 1932) adlı manzum tercümesini yayımlamıştır. Mektupta bu eserden söz ediliyor. (Y. A.).


        

        [13] Burada kastedilen Abdullah Cevdet olabilir mi?


        

        [14] “Her işe bakan hizmetçi”.


Türk Yurdu Nisan 2011
Türk Yurdu Nisan 2011
Nisan 2011 - Yıl 100 - Sayı 284

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele