Hareket Felsefesinden Milliyetçiliğe

Mart 2011 - Yıl 100 - Sayı 283

                    Nurettin Topçu, Cumhuriyet döneminin en kaydadeğer düşünürlerindendir. Felsefe doktorası yapmış bulunması hasebiyle akademik olarak felsefecidir. Topçu’nun ismi Anadoluculuk ve onun etrafındaki belirlemelerle özdeşleşmiş hâldedir. Topçu’nun düşünce dünyasında; Anadolu, Türklüğün kendisini bir vatan kılmasıyla, Türklük de, Anadolu’nun kendisini bir millet kılmasıyla varolmuştur. Bundan sebep, Türklüğün tarihi Anadolu’da başlarken, Anadolu da, tarihin gün yüzüne, Türklüğün sayesinde ve yeni bir ‘hareket’le vatan kılınarak çıkmıştır. Başka bir söyleyişle Türklük ve Anadolu-Türkiye, yani millet ve vatan, biri diğerini, tarihin bağrında var-kılmak suretiyle oluşmuşlardır. Millet ve vatanın, tarih yoluyla mayalanmasıyla; yeni bir ‘hareket’e ve felsefesini bu ‘hareket’ten devşiren bir Türk ruhu ile onu besleyen ve Mevlâna’larla Yunus Emre’lerden akıp gelen arı duru bir tasavvuf-mistisizm zenginliğine ulaşılmıştır. Bu ‘zenginlik’ içinde şahsiyet sahibi olmaları beklenen insanların haklarını temin ve korumak üzere biçimlendirilen bir milliyetçi; Anadolucu; İslâmi; ruhçu sosyalizm ile hem “otoriteli”, hem “mesuliyetli” bir devlet-idrakine de aynı hat üzerinde/n gelinmiştir. Ve fakat bir ‘indirgeme’ yapmak gerekirse eğer, her hâl ve şart altında söz konusu edilenin özü itibarıyla, derinlemesine bir Anadolu yani Türkiye titizlenmesi gerçeği olduğu söylenmelidir. Onun bütün yapıp-etmeleri bu titizlenmenin tabii sürek ve açılımlarıdır. Mevzu titizlenme bir “savaş hazırlığı” gibidir, çünkü ona göre “Anadolu’nun kurtuluş savaşı, ruh cephesinde henüz yapılma[mıştır].”[1] Özetle, Nurettin Topçu’nun düşünce dünyasının en önemli nirengileri, ortaya işte bu Türkiye üzerine titizlenme hattında çıkmış durumdadır.

          

                    Ana mefhumlar etrafında, olumsuzlamaları da vurgulanarak bir daha durulacak olunursa; burada kendisinin temel yaklaşımlarından bahsedilen, aslolarak İslâmı temel alan ama siyasal-islâmcı olmayan, aslolarak milliyetçiliği temel alan ama “ulusalcı” ve turancı olmayan bir düşünürdür.[2] Ve o, kendisi için esasın, şahsiyetçilik olduğu ama bireycilik olmadığı, otoriter bir devletin olduğu ama sağ (faşizm) ve sol (komünizm) biçimleriyle totaliteryanizmin olmadığı[3], sosyalizmin; milliyetçi-İslamî-Anadolucu-ruhçu bir sosyalizmin olduğu ama Marksizmin olmadığı bir düşünürdür. Onunkisi Marksist olmayan bir sosyalizmdir ve bir “kul hakkı dâvası”dır. Bu sosyalizmde, özel mülkiyet, sosyalist düzlemdeki genel geçer yaklaşımların aksine vazgeçilemez bir hak ve korunması gereken bir kazanım olmayı sürdürür. Kendi sözleriyle: “…alın terinin meyvası olan mülke hörmet ederek sade üretimi sosyalleştirici bir çalışma nizamı. Bu Anadolu’nun sosyalizmidir.”[4] Gayri-Marksist sosyalizm, Marksizmden ayrıca anti-Avrupamerkezciliğiyle de ayrılır. Anadolu’nun tarihinden, vatan kılınışından, Türklüğü İslâmlaşarak mayalandırmasından kaynaklanmış olma bağlamında yerlidir. Milli varlığı esas alması yönüyle ‘enternasyonal’ değil milliyetçidir. İslâmi bir artalandan ve bir varlık nişi olarak insanın anlam ve amaç idelerinden beslendiğinden dolayı da maddeci-materyalist değil, idealist-ruhçudur.

         

                    Hilmi Ziya Ülken’in, Nurettin Topçu’ya yer vermediği, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi adlı eserinde değerlendirmeye aldığı isimlerden biri de Nüzhet Sabit (1883-1919)’tir. Sabit, aynı zaman diliminde hem idealist hem sosyalist içerimleri olan düşünce duruşuyla dikkat çekmiştir. Ülken, Sabit için söyle demektedir: “Milliyetçi, vatancı, ateşli idealist Nüzhet Sabit’in sosyalistliğini bu umumi akımın sosyalizmine karıştırmaya imkân yoktur. Onun insani vatancılığı tabii sonuç olarak sosyalizme ulaşmış, fakat bu hâl onun milli duygusunu eksiltmemiştir.” Fırat Mollaer, Ülken, eğer kitabına Topçu’yu da dâhil etseydi, Sabit için yapılan değerlendirmenin bir benzerinin Topçu için de geçerli olacağı[5] kanaatindedir: Aynı anda hem sosyalist, hem de vatancı, idealist ve milliyetçi bir düşünür ve ‘hareket’ adamı.

         

         

                    Varlık, Düşünce ve Hareket

         

                    Topçu, Cumhuriyet dönemi Türk düşüncesini Maurice Blondel (1861–1949) ve onun “Hareket” felsefesi ile tanıştıran isim olmuştur. İşbu felsefe, esasları, Blondel’in “L’Action: Essai d’une Critique de la Vie et d’une Science de la Pratique” (Hareket: Hayatın Eleştirisi ve Pratiğin Bilimi Üzerine Bir Deneme) adlı eserinde ortaya konulan bir düşüncedir. Blondel, Hareket düşüncesini, müteakip eserleriyle daha da rafineleştirmiştir. Hareket felsefesi ile yapılmak istenen, insanın, doğal biçimde yönelmek istediği tabiat-üstüne; ruhun faaliyetiyle ulaşmak (niçin ruhun faaliyeti ile çünkü maddî veya bedenî boyut, tabiatın olgusal düzeni içinde; zorunluluklar düzleminde kalmaktadır) ve tabiat-üstüne ulaşmanın, “irade” ile hareket sayesinde nasıl mümkün kılınabileceğini göstermektir. Hareket felsefesi bu niteliğiyle, tabiat-üstü ile akıl arasındaki uygunluğu aramakta, varlık ve düşünce arasındaki boşluğu doldurmaya yönelmekte ve kendisini insanın düşünce ve hareketinde ifade eden iradenin a priori yapısı üzerine eleştirel bir refleksiyon olmaktadır.[6] Ki, Blondel’den Topçu’ya gelindiğinde de hareket temasının aynı merkezilik vasfını taşımayı sürdürdüğü görülecektir.

         

                    Hareketin, fertten doğarak ve aile-cemiyet-insanlık nişlerinden geçerek sonsuzluğa doğru yol aldığını, Topçu’ya göre, ortaya koyan, hareket felsefesi olmuştur. Bahse konu felsefenin zemininde, toplum düzenine ait hareketler, ferdî varlığımızla Allah arasında bir köprü teşkil etmektedir. Aile, millet ve medeniyet; sonsuzluk ve evrensellik temayülünü kendinde yaşatan ferdî hareketten doğmakta ve hareket, bu mânada, insanla Allah’ın bir terkibi olmakta, hareketlerimizde îman ve irade şeklinde beliren ilahî yardım, onlara, tabiata-aşkın bir vasıf vermekte ve dinî bir kıymet kazandırmaktadır. Topçu’ya göre: Âlem, üç şeyin bütünüdür; varlık, düşünce ve hareket. Varlık, hareket noktası, hareketin bir ifadesi ve ‘bizde içselleşmesi’ olan düşünce kılavuz, iş/hareket ise hayatın gayesi gibidir. Felsefî bakımdan değerlendirildiğinde tam ve şümullü mânada iş, insanın kâinatla hemâhenk davranışıdır ve insanın kâinatla hemâhenk davranışı, onu itaatla, sevgiyle takip edişi, tam ve gerçek mânasıyla iştir. İş, bu mânada insanın kâinata içten iştirakidir. İnsanı insan yapan ve onu diğer canlılardan esaslı surette ayıran vasfı, sahip bulunduğu irade ve hürriyet olmakta, merkezinde mesuliyet bulunan ahlâk, bu iradenin güvenilir bekçileri konumundaki disiplin ve inzibat kimliğiyle ortaya çıkmakta ve vatandaşın ahlâkı, iş ahlâkı veya vazife ahlâkı biçimini almaktadır. Başka bir açıdan söylendiğinde, gerçek iş/hareket, önce hareketin sahibi olan insanda başlamakta dolayısıyla önce bir hareket-iradesi sübût etmektedir. Bu hareket-iradesi, tabiat-üstüne; sonsuz imkânlarla yüklü kâinata çevrilmekte, sonsuzluğu hedeflemekte, meyvesini sonsuzlukta vermektedir. Topçu açısından, sonsuzluğun sınırına kadar götürülebilen ve orada sonsuzluğa teslim edilen hareket, tam ve muvaffak olmuş bir harekettir. Ve ahlâki vasfını taşıyan iş de tam olarak budur. Herhangi bir âlem tasavvurunu, ortaya, varlık olmaksızın koyabilmek nasıl imkânı gayrikabil ise, insanı, hareket hadisesini yok sayarak düşünmek de öylece abestir zira varlığımızın her an yenilenmesi ve kendi kendisini daima sonsuzluğa yöneltme isteğiyle yeniden yaratması, ancak hareket ile gerçekleşebilir.[7]

         

                    Topçu’nun felsefesi, Batılılaşmanın istilası altındaki Türk düşüncesini belirgin biçimde etkileyen ve resmi bir koruma zırhı da kazanan pozitivist epistemoloji ve ideolojinin zıddına, dünyayı, anlam ve amaçtan yoksun bir satıhta, salt materyaller temelinde, maddeden, mekanist işlerliklerden ve determinist süreçlerden mürekkep bir olgu olarak görmemektedir. Hareket felsefesi, materyal ile belirlenen “hakikat düşmanı” bir gerçeklik dayatmasına karşı isyan etmeyi, “isyan ahlâkı”nı iktiza etmekte ve bu ahlâk Topçu’da, ortaya hem ide hem pratik düzleminde bir “hareket” olarak çıkmaktadır. Türkiye için bir tür resmi akım olan pozitivizmin dışında, metafiziği olumlayan bir felsefenin benimsenmesi kuşkusuz, Türkiye’ye gerek maddesi gerekse ruh hâlleri itibarıyla yaşatılan sıkıntıların kaynağı konumundaki zihniyet ve politikaları kabullenmeme anlamına da gelmektedir. Topçu’nun felsefi tutumu ayrıca Anadolu ve İslâm gerçekliklerinin dışında da değerlendirilemez. Nitekim Topçu’nun önemini artıran da tam olarak bu kapsayıcı perspektiftir. Yani aynı anda hem kendi ülke birikim ve gerçekliğini hem de Batı felsefe ve gerçekliğini idrak etmek ve onları yeni bir görüyle değerlendirebilmek.         

         

         

                    Millet, Vatan ve Din

                    İnsan kütleleri, coğrafya ve zaman; bu üç realite, çıplak nitelikleriyle de kuşkusuz binlerce yıllık bir varoluşa sahip idiler. Lakin bu durum, mevcut görünüm ile hâliyle varlık bilincinden yoksun bir varoluş anlamına gelmekteydi. İşbu İnsan kütleleri, coğrafya ve zaman, bir biçimde, belirli değerlerin etrafında bilinç ve irade ile toplanılması suretiyle yeni tezahürler kazanmış ve ortaya millet, vatan ve tarih yapıları çıkmıştır. İnsanî-toplumsal düzlemdeki bu yeni tecelliler, varlıklarını yeni yaratıcı hareketler sayesinde kazanmışlardır. Bu yaratıcı hareketi misalen Fransızlar; dil ve kültür, Almanlar; ırk/soy, İngilizler; ekonomi nişlerinden almışlardır. Türklük ise varlık bilinci anlamına gelen bu yapıcı hareketle yaratıcı aşkı, İslâm dininden, onun âleme yayılma idealinden devşirmiştir. ‘Millet vücudundaki iskeleti kaplayan uzviyet olan milli tarihimizi bu topraklara eken vakıa, bütün gazilerin kılıçlarının kabzalarında kazılı olan Allah adı ile millet-şehitlerimizin son nefeslerinde yazılı olan şehadet kelimesiydi.’ Topçu’nun, doğrudan kendi sözleriyle: “Hepsi, kâfirlere karşı cihad açtılar ve harp sancaklarının gölgesinde iki rekât namaz kılarak gazâ meydanına atıldılar. Esir ettiği düşmanının hayat ve hürriyetini bağışlayan Alp Aslan’dan tutun da, Mısır seferinden dönüşte âlimin atının ayağından kendi üstüne sıçrayan çamur parçasını varlığına şeref sayan Yavuz Selim’e kadar milletimizin velisi olan bütün büyük ruhlar, Allah dâvasiyle savaştılar ve âleme Allah emri saçtılar. Onların muvaffakiyetlerinin sırrını, kılıçlarının kabzasiyle kalplerinin içine kazılı olan bu kelimede aramak lâzımdır.[8] Fransız, Alman, İngiliz… örneklerinden çıkılıp genel olarak bakıldığında, milletlerin varlığında; dil, din, tarih, kültür, ahlâk, soy, vatan, ekonomi… gibi, insanları bir arada tutmaya, ortak bilinç inşa etmeye ve bir nevi tutkal vazifesi görmeye yarayan vektörlerin (taşıyıcıların) pay sahibi bulunduğu görülecektir. Anılan birliktelik vesileleri, bütün milletlerin harçlarında kuşkusuz aynı miktarlarda karılmamakta ve fakat bu vektörlerin tamamının birden zayıf bulunduğu yerlerde de,  adına millet denilen realite ortaya çıkmamaktadır. Vektörler ne kertede kuvvetli ve biri yekdiğerini besler konumda ise, millet kimlikleri de o kertede kuvvetli ve besleyici olmaktadır.

         

                    Anılan vektörlerin içinde farzen soya bakıldığında, Topçu’ya göre; soy, ırkçıların iddia ettiklerince bir millet vakıasına karşılık gelmez. Soy demek millet demek değildir. Ve zaten saf soya rastlamak da giderek güçleşmektedir. Lâkin hâl böyle olmakla birlikte, yakın geçmişin Almanya’sı gibi bir örnekte soy unsurunun, milli hayatta kuvvet ve millette irade birliği yarattığını da görmek gerekmektedir. Başka bir söyleyişle, millet gerçekliği, tek bir vektörün dolayımında tezahür etmemekte ama duruma göre, bu vektörlerin her birinin hayatiyetini artırmak aynı zamanda millet yolunda mücadele anlamına da gelmektedir. Konu Türklüğe gelince, yine Topçu yönüyle, ‘bizim milliyetçiliğimiz, yani milletleşme hareketimiz’, on dokuzuncu asrın sonlarında yaşayan bir grup yazarın kafasında doğmuş değildir. Böyle bir iddiada bulunmak, gerçeklikle değil, ancak tarihten ve milletten habersiz-kalmakla ilgili olabilir. Bizim milletimiz, Orta Asya’dan kaynayan Türk ırkından çıkmış ve dokuz yüzyıl önce de Anadolu’da kurulmuştur. Oğuz boylarının müslüman olarak bu topraklara yerleşmeye koyulmalarıyla birlikte yeni bir tarih ve yeni bir millet varlığı da başlamış oluyordu. Türkmenler, Anadolu ile beraber,  göçebelikten yerleşikliğe, iptidaî inançlardan sonsuzluk iradesine, dolayısıyla da şamanlıktan İslâma sığınmışlardır. Milli tarihin ortaya koyduğu en büyük ve evrensel inkılâp, Türk’ün ruh ve ahlâkında İslâmiyetin gerçekleştirmiş olduğu inkılâptır. Topçu açısından, milletler, kendi tarihlerinin yaşına sahip içtimaî şahsiyetlerdir ve milletler, tarihlerinden koparılınca yıkılır, ölürler. Topçu’nun, bizim milliyetçiliğimizin, yani milletleşme hareketimizin, on dokuzuncu asrın sonlarında yaşayan bir grup yazarın kafasında doğmuş olduğu düşüncesini benimsemediği az önce belirtilmişti. Bu çerçevede, ona göre, milliyetçiliğimizin şuuruna ilk ışığı, Moğol ve Haçlı istilalarına karşı Anadolu Türk kalesinin muhafızlığını yapan Selçuklular vermiştir. Milli birlik kurmak dâvasını daha başlangıçtan itibaren güden Osmanlılar da bu şuura sahip milliyetçi büyüklerimizdir. Fetret devrinden sonra milli birliği yeniden kuran Fatih Sultan Mehmet ve Türk-İslâm zincirinin, “içeriden” parçalanmasını engelleyen Sultan Selim, milliyetçilik dâvamızın asıl kahramanlarıdır. Türkler, ancak İslâmın kanadıyla yükselerek saadet ve fazilet semalarında uçmuşlar, özcesi İslâm, Türk’ün ruhu olmuştur. Topçu açısından, Panislâmizm iddiasıyla Türk ülkesinde Türklükten ayrı bir İslâm hayatına hasret çekme, bedenden ayrı yaşayan bir ruh hasreti gibidir. Dolayısıyla, -islamcıların yanılgılarının aksine- böyle bir şey yani sadece İslâm’dan ayrı bir Türklük değil, aynı zamanda Türklükten ayrı bir İslâm da, mümkün değildir.[9]  

         

                    Yukarıdaki belirleme ve alıntılardan anlaşılabileceği üzere, Topçu, aşikar biçimde, milliyetçiliğini müslümanca duyarlılıkların gözetildiği İslâmi bir örgü ile İslâmi anlayışını da Türkiye’ye/Anadolu’ya ve Türklüğe ilişkin duyarlılıkların gözetildiği yerli-millî(yetçi) bir örgü ile dokumaktadır. Yalın bir söyleyişle ondaki Anadolu-Türkiye, Türklük ve milliyetçilik, müslümanlığı ve İslâmi çerçeveyi, müslümanlık ve İslâm da, vatan ve milleti; Türkiye ve Türklüğü dıştalayan tasavvurlar değildir. O, bu vadide şöyle der: “Müslüman Anadolu’nun yanık toprağı üzerinde yaşayıp da ruh yapımıza İslâm’ın dışında temel aramak… normal bir beynin samimi düşüncesinin mahsulü olamaz. Böyle düşünmek için, bu memlekette bu toprağı tanıyıp sevmeden, bu milletin inandıklarına inanmadan, onun varlığına düşman bir irade ile yaşamış olmalıdır.” Topçu bakımından, “Türk Milliyetçiliği için rönesans yapmanın zamanı gelmiştir.” Ve, bu rönesans için de ‘yüzümüzü kendimize çevirmemiz’ gerekmektedir. “Bizi yaşatacak olan kuvvetleri kâh Turan’da, kâh Paris’te aramaktan birkaç nesil yorgun düştü. Kendi içimizde aramanın sırası gelmiştir.” Kaldı ki bu bağıntı, yani Anadolu, Türklük, Milliyetçilik ve İslam bağıntısı ya da içiçeliği yeni de değildir. “Bizde rönesans hareketleri yapılmış mıdır?” diye soran düşünüre göre, geçmişte de Türk dünyası ancak İslâm medeniyeti içinde uyanış hareketleri göstermiş ve zaten çoğu Türk düşünürleriyle İslâm medeniyeti de daha başlangıçtan itibaren, bir Türk-İslâm medeniyeti halinde gelişmiştir.[10] İlaveten belirtilmelidir ki, Topçu; Türklükten, Türk Milliyetçiliğinden, hatta Türk ırkından bahsettiğinde bile Türklük “ırki” veya “etnik” mânâda bir Türklük değil, Anadolu’nun İslamlaşma “hareketi” ile mayalanmasıyla ortaya çıkan dolayısıyla da kendi soy-sop-etnitise temellerini aşan bir Türklüktür. Değilse eğer “Bir Türk ferdi, biyolojik bakımdan yirmi, otuz, kırk veya yetmiş, seksen, doksan yaşında olabilir. Fakat ruhî bakımdan o, bin yaşındadır. Türk’ün tarihi kadar eskidir.”[11] diyen Topçu’nun, bu ifadesindeki tarihi, “bin yıl” ile sınırlamaması, binlerce yıl daha geriye gitmesi, “ırkı” esas alması gerekmez miydi? Fakat o, yukarıda da işaretlendiğince, Türk’ün miladını, bir ırkın tarihiyle değil İslâmla başlatmaktadır. Özcesi, Topçu “ırk” kelimesini kullandığında dahi bu ifadeyi “ırkçı” bir itkiyle kullanmamaktadır (Tıpkı İstiklal Marşı’nda kullanılan -ırk- sözcüğünün de, Marşın genel ruhundan anlaşılacağı üzere, ırkçı bir motivasyonla kullanılmamış olması gibi). Tekraren, onda, İslam, Türklükle cisimleşmekte, Türklük, İslamla ruh kazanmakta ve Türk, farklı etnik temelleri bulunsa bile Anadolu’da birlikte yaşayan müslüman milletin ortak adı olmaktadır.

         

                    ‘Orta Asya’dan, bu topraklara Milât’tan 3-5 bin yıl öncesinden itibaren göçler gerçekleşmiştir. Daha sonra ise yaklaşık bin yıl öncesinden başlayarak Anadolu’ya gelen ve eski kavimlerin yanında yerleşen Müslüman Türkmenler söz konusu olmuştur. Bu Müslüman Türkmenler, Anadolu’nun yerli çocuklarıyla kaynaşmışlar, bu kaynaşma esnasında tarihin içinde büyük bir inkılâp vuku bulmuş ve Anadolu, Türkmen’in eliyle İslâmlaştırılmıştır. Bu ülkede hakikaten de yeni bir medeniyet âlemi doğmuştur. Anadolunun “bizim olan” tarihinde, İslâm, ona yeniden ruh ve hayat vermiş, İslâm’ın bu ruh ve hayat verişi ise, onu Anadolu’ya getiren Türkmenlerin eliyle gerçekleşmiştir. Nitekim Topçu’nun milliyetçilik anlayışında, milli tarihe; medeniyetlerin Anadolu’da görülmeye başladıkları o ilk devirlerden yani binlerce yıl öncesinden değil de, bu topraklara Türk unsur tarafından İslâm ruhunun saçıldığı devirlerden, yani bin yıl öncesinden başlanması da işte bu nedenden kaynaklanmaktadır.’ “Milli tarihimiz” sonuçta, buraya İslâm ruhu ile beraber yeni bir insan örneğinin, yeni insanî ve ruhî değerlerin girmesiyle, yeni bir bağlılığın doğmasıyla başlamış olmaktadır. Topçu, “bu el”in, “bu ruh”la, Anadolu’da buluştuğunu belirtmektedir:  Türkmen’i de, İslâm dinini de Anadolu’da tanıdık. Bunlar, Anadolu’da bizim oldular. Anadolu’nun Müslüman olan Türkmen’i bizimdir. Onlar, Anadolu’ya yerleşirken, Anadolu binlerce yıllık tarihe ve zengin medeniyetlere sahib olmuştu. Türkmen’in Anadolu’ya getirdiği bir inkilâptır, yeni bir ruhdur. İslâm olmadan evvelki Anadolu insanı bize benzemiyor. İslâm onun ruhunu değiştirmiştir. Bu ruh başkalığı sebebiyle biz, Anadolu’nun İslâm’dan evelki tarihini yakından benimseyemiyoruz… “[12]

         

                    Nurettin Topçu, milliyetçilik anlayışının dayandığı esasları, din, vatan, soy, dil, devlet ve iktisadi sistem vektörleri üzerinden meczeder. Nitekim ona göre milliyetçiliğin birinci/l dayanağı İslâm’dır. Bir din olarak İslâm; milleti, milletin ahlâkını, örfünü, kalbini… yoğurmuş ve adına Türk-İslâm medeniyeti denilen büyük insanlık birikimine kaynaklık ederek onu yönlendirmiştir. Vatan ve soya gelince, büyük vatan Anadolu toprağı, soy ise Oğuz çocuklarının soyudur. Oğuz Türkleri bu topraklarda aslını kaybetmeden erimiş, kaynaşmış ve soyumuzun esas kaynağını oluşturmuşlardır Dilimiz, bu ülkede, yüzlerce yıllık tarih içinde olgunlaşarak varlık kazanan müşahhas Türk dilidir. Dolayısıyla ferdî isteklerin icadı olan mücerret ve hayatsız dil, bir millî dil olamaz. Devlete gelince, devlet, milletin iradesini yaşatan merkeziyetçi, otoriteli ve mesuliyetli devlettir. Bu bütünlük içinde iktisadi sistem de halkın sosyal ihtiyaçlarını karşılayan ve milletin her ferdini iş ahlâkıyla seferber eden ruhçu sosyalist sistemdir.[13] Topçu bakımından biz Türkler, millî kültürümüzü ırkımızın ve tarihimizin mayasıyla yoğurmaya, vatan topraklarıyla beslemeye, dinimizin ruhuyla doldurmaya mecburuz. “Anadolu’nun topraklarından kan, İslâm’dan ruh ve Türk’ün tarihinden hayat almayan Türk kültürü olmaz… Bu dâva, milletimizin bütün şahsiyeti dâvasıdır. Bu şahsiyet, bir felsefî sistem içerisinde yoğrulur, millet hayatının her alanında feyz ve hayat kaynakları arar. Millî kültürümüzün örgüsünden başka bir şey olmayan şahsiyetimiz ancak kendi irademizin eseri olmalıdır.”[14]Bu fasılda sonuç olarak Topçu için, milliyetçilik düşüncesinin üzerine örüldüğü zeminin, millet, vatan ve din ilmeklerinin yekdiğeriyle dokunmasıyla inşa edilen bir zemin olduğu görülmektedir. Burada temel motivasyon ve “hareket” kaynağı İslâm’dır. Türklüğü, İslâmsız anlamanın imkânı yoktur. Ama en az bunun kadar önemli olarak İslâm da, bu vatanda görülen tarihî işlevin ve sağlanan tekâmülün eşliğinde varlık alanında tecelli eden Türklükten sarfı-nazar edilerek anlaşılabilir değildir. Asya’dan gelen Oğuzların, kendi soylarını bütünüyle yitirmemiş olmalarıyla beraber, Anadolu kazanında diğer unsurlarla birlikte yoğrularak, eriyerek, kaynayarak, kaynaşarak bütünleşmeleriyle, tarih içinde; tarih yoluyla vücuda yeni bir millet gelmiştir. Hacı Bayram-ı Veli’nin,  “Nâgihan ol şâr’a vardum, ânı ben yapılur gördüm; Ben dahi bile yapıldum, taş u toprak âresinde.” deyişinden hareketle tekraren söylendiğinde -taş u toprak âresinde- bir taraftan vatan milleti, bir taraftan da millet vatanı yapmış yahut var-kılmıştır. 

         

         

                    Türklük ve Türkiye gibi Türk dili de varlık sahasına yüzlerce yıllık bir tecrübe ve zenginlik ile çıkmıştır. Öyle ki ‘kişisel’ yönlendirmeler ve mücerret planlamalarla ortaya konulan ‘uydurma’ bir dil, ne kadar zorlanırsa zorlansın Türkçe yerine geçemeyecek ve milli birliğe esas teşkil edemeyecektir. Ferdî hürriyetin ve özel mülkiyetin korunmaya devam ettiği, İslâmi; ruhçu; milliyetçi bir sosyalist sistem bu milli birliğin iktisadi cephesini oluştururken, aynı anda hem otoriteli hem de mesuliyetli/merhametli olan devlet; millet, vatan ve din gerçekliklerini daha da perçinlemektedir.               

         

         

                    Millet, Vatan ve Din Bahislerine Ek: İslâmcılar ve Turancıların Yanılgıları

         

                    Topçu yönüyle, Türk milletini kuran ve soy, iktisat, dil, tarih… birlikleri gibi bütün diğer vektörleri kendi etrafında toplayan bir maddî diğeri de ruhî iki ana prensip söz konusudur. Bunlar da Anadolu vatanı ve İslâm dinidir. Dolayısıyla millet, vatan ve din ya da Türk, Türkiye ve İslâm söz konusu edildiğinde biri diğerlerinden bağımsız olarak görülebilir değildir. O, işte bu millet, vatan ve din; Türklük, Anadolu ve İslâm hususlarında, dolayısıyla da millet ve milliyetçilik vakıasını doğru tespit edebilme noktasında hem islâmcılar hem de turancıların yanlış değerlendirmelerde bulundukları fikrindedir.[15] Ona göre islâmcılar daha çok toprak-vatan ve emek ile ilgili düşüncelerinden, turancılar ise soy ile ilgili bakış açılarından dolayı yanılgıya düşmüşlerdir. Topçu, bir millet-kurmak için, bir soyun çocukları olma niteliğinin yetmediği görüşündedir. Zira soy denilen mücerret tasavvur, millet denilen müşahhas reliltenin üstünden adeta kayarak dağılmaktadır.

         

                    Bir karşılaştırma yapılacak olunursa eğer, misalen Lâtin kavminin Fransız, İtalyan, İspanyol milletlerini kurması gibi,  Türkler de, Asya’nın her tarafında ve birçok göçlerle işte bu topraklarda bir millet kurmuşlardır. Bu insanları Anadolu’da yeni bir millet hâlinde birleştiren büyük zaruret ise, toprak ve iktisadın yarattığı zaruret olmuştur. Başka bir söyleyişle, toprak ve emek birlikleri ‘dilek’ birliğine uç vermiş, bu mânada taibiat, insan-yaratıcı olmuştur. Bu milletin halkını sonuçta bu toprak yaratmıştır. Lâkin işte “Bu hakikatten gafil olan memleket çocuğu, zaman zaman soydan ve vatandan ayrı islâmcılık, yine vatan toprağından kaçan turancılık gibi bedenden ve kalpden ayrılmış sevdalar peşinde koşmaktan yorulmuş, aldanmış ve memleket mukadderatını herbiri bir devirde aldatmıştır. İslâmcılar bu memleket çocuğunu yetiştiren emek ve toprağın hakkını inkâr ettiler. Coğrafya ile iktisadın millet varlığının iskeleti olduğunu, İslâm’ın da ona hayat verici ruh olduğunu, ruhun bedenden, bedenin de ruhdan ayrılamayacağını düşünmediler. Turancılığa gelince, bu ülkünün daha hareket noktası çürüktü: turancılar, soyu milletle karıştırıyorlardı. Hakikatte yalnız bir Lâtin milleti, Cermen milleti, İslâv milleti olmadığı gibi bir Turan milleti de olamazdı… En hayatî menfaat ve alâkaların, ruhu ve maddeyi kuvvetlendiren ve bağlayıcı olan ve ancak bir ülke, bir vatan coğrafyası üstünde mümkün olan “sürekli münasebet” meselesi gibi en esaslı bir olayın inkârına varan bu görüşün gerçekle ilgisi yoktur. Eğer, bugün dağınık yaşayan Oğuzlar arasında bir dil, din ve dilek birliği varsa, bu da onların evvelce toplu yaşamış olduklarını, bir arada yaşayışın sevinç ve elemlerini, menfaatlerini paylaşmış bulunduklarını gösterir. Yoksa niçin aynı dili konuşan İngilizlerle Amerikalılar bir millet değildirler?”

         

         

                    Temel Karşıtlıklar

         

                    Topçu’nun düşüncesi sadece olumlu nişler üzerinden değil, belirli kavram, kurum ve zihniyetlere karşı belirginleştirilen tepkiler üzerinden de tezahür etmektedir. Mevzuya bu çerçevede bakıldığında, onda Batı’nın, merkezi bir karşıt-ağırlığa tekabül ettiği görülecektir. Batı, bir “Fikir ve Sanat’ta Hareket” öncüsü olan Topçu için, hani neredeyse, ‘ne’yi savunuyorsa onun karşıtı konumundadır. Batı, hem Topçu’nun sahiplendiği değerlerin karşıt kutbu hem de Türklerin, ortaya, Anadolu’da koydukları medeniyeti yıkmak isteyen Haçlı zihniyetinin sembolüdür. Sömürgeci Batı, onun gözünde, bu sömürgecilik niteliğini hiç bırakmamış ve Selçuklu-Osmanlı sürekliliğinin zirveleştirdiği Türk; yani İslâm medeniyetini yok etmek isteyen bir rakip ve bir tarihî düşman olmuştur. Batı’nın sömürgeciliği onun doğasında varolan şiddet kültüründen beslenmekte ve tarihsel-toplumsal olarak bu şiddet kültürü üzerinde/n temellenmektedir. Kendi sözleriyle: “Avrupalı insan ya zorbadır ya esir. Ya bir zalim hükümdarın zulmüne alet olan süngüyü tutuyorsunuz, ya da süngü altında inleyen esirsiniz.”[16] Batı, Nurettin Topçu’nun gözünde salt Avrupa’dan ibaret değildir. Batı’nın; dünyayı, teknolojiyi yedeğine alarak sömürmeye çıkan kapitalist karakterini daha bile Amerika temsil etmektedir. Söz konusu edilen vakıanın, ‘nitelik’ olması hâlinde, kendi “Hareket felsefesi” örneğinde somutlaştığınca Batı’dan yararlanılmasına negatif bakmayan Topçu açısından, Batı’nın, Avrupa yakası, Kant’tan Blondel’e üst düzey kültür ve düşünce verimlerine-isimlerine sahip olma anlamına da gelirken, aynı Batı’nın, Amerika yakası, onun için, ziyadesiyle, köksüzlük, vahşi kapitalizm, kaba güç ve sömürgeciliktir. Türkiye de, ne yazık ki derinlikten uzaklık ve kapitalist sömürü anlamlarına gelen “Amerikan kültür ve medeniyetinin istilâsına uğra[mıştır]. Bu kültürün esaslı karakteri, bir prensip ve dâvaya inanan ve bu inancın etrafında sistemleşerek hayat kazanan izah tarzlarından zihinleri sıyırmak, yalnız göze, kulağa ve dimağa hitap eden eşyanın bilgisiyle yetinmekti[r].[17]

         

         

                    “Amerika komünizme düşmandır; komünizm de müslümanlığa düşman olduğu için Amerika’yı desteklemek her müslümanın üzerine vaciptir; bu belki de bir cihaddır.” şeklindeki akıl yürütmeleri, Topçu için katiyen geçerli değildir. Bu tür akıl yürütmeleri, dahası, İslâm âleminin sefaletler mahşeri olan bugünkü halinin sebebinin gerçekte asırlardır din adına yapılan zulüm ve zilletler olduğunun bir göstergesidir. Aynı biçimde, “Komünist düşmanı mısın? O halde milliyetçisin” mantığı da geçerli olamaz. Zira Böyle diyenlerin bir kısmı kültürel olarak Amerika’ya bağımlıdırlar ve onlar, milliyetçi olmak şöyle dursun, kendi milletlerini, ancak az bir ücretle çalıştırdıkları işçilerin hizasında aramaktadırlar![18] Batı’nın kendi içindeki kapitalizm-komünizm gerginliğine de dikkat çeken Topçu, komünizmin, kapitalizmin hakiki fakat gayrimeşru çocuğu olduğu kanaatindedir. Kapitalizm ise büyük sanayinin eseridir. Bu büyük sanayi kapitalizmi ile ezilen işçi kütlelerinin isyanından ve intikam hareketinden komünizm doğmuştur. Yani o kapitalizmin kendi içinden fışkırmıştır. Komünizm, “kütle” eseri olduğu için de “millet” düşmanıdır. Zira millet, “kütlelerle” değil ancak fertlerle, fertlerin hür sesi ile millet olabilmektedir.[19] Batı’ya yönelik olarak negatif düşünceler serdeden bir düşünürün, Batı’yı-taklit etmeye olumlu bakması kuşkusuz beklenemez. Ona göre, “Batılılaşmak, milliyetçiliğe veda etmektir.” Topçu bu bağlamda, Türk’ün, Batı taklitçiliği dahil her tür taklitçilikten uzak durması gerektiği kanaatindedir: “Yaratıcılığın yerini taklitçiliğin tutmuş olması, bu hatalı yol, son üç asırlık devrimlerimizin verimsizliği ile nihayetlendi: Üçyüz yıldan beri bizi olduğumuz yerde bocalattı ve daima geriletti. Biz İslâm ruhunun gerçek sahibi ve vârisi iken kıtalara medeniyet götüren bir millettik. Arap taklitçiliği yaratıcı şuuru gölgelediği devirlerde ululuğumuzu kaybettik. Geçen asırdan beri sahneye çıkan yeni taklit rüzgârı sırası ile bizi Fransız, Alman, Amerikan modalarına tâbi kıldıktan sonra, ruh ve kültür buhranı iradesiz varlığımızı bir yandan Japon kıyılarına öbür taraftan Çin ve Sılav dâvası olan anarşist bir sistemden gıdalanmaya kadar götürdü.”[20] 

         

                    Batı’ya, Batı’nın sömürgeciliğine, emperyalizmine, kapitalizmine karşı çıkan Topçu, ondan mülhem kapitalist-sanayileşme yoluyla kalkınma fikrinin de karşısındadır. Türk düşüncesinde sağ ve sol zihniyetlerin müştereken benimsemiş bulundukları sanayileşme yolu ile kalkınma düşüncesi onun dünyasında olumlu bir yankı doğurmaz. Topçu bunun yerine, açık seçik biçimde endüstrileşme ve teknoloji karşıtı bir tutumu benimser. Feridun Yılmaz’a göre, Topçu, mevcut iktisadi düzeni oluşturan kapitalizmi Türk sağında en belirgin tarzda reddeden tek isim gibi durmaktadır. O ayrıca, sözü geçen kapitalizme, endüstrileşmeye, teknolojiye karşıt olduğu gibi, büyük sanayi marifetiyle gerçekleştirilen birikimin kendisine de karşıdır. Ki bu yönüyle yalnızca sağ değil ama aynı zamanda sol düşünce bakımından da oldukça özgün bir duruşu dillendirmiş olmaktadır.[21]

         

         

                    Sonuç

         

                    Topçu, muasır Türk düşüncesinin en kaydadeğer ve otantik isimlerinden biridir. Kendisi, Sorbon’da felsefe doktorası yapan ilk Türk olduğu gibi, neşrettiği “Fikir ve Sanat’ta Hareket” dergisi de, entelektüel düzeyi, felsefi artalanı, milliyetçi ve İslâmi camiada pek de dillendirilmeyen farklı görüşlere ev sahipliği yapması gibi yönler bakımından birçok ilkin sahibidir. O bu hareketi ile, döneminin hem Tek Parti iktidarının hem de Turancı çevrelerinin savunmadığı bir Türklük anlayışını savunmuştur. Her iki kesimden de bariz biçimde farklılaşarak Anadolu gerçeğini temel almıştır. Burada resmi ideolojinin de “pan” hareketlere; pan-türkçü, pan-sosyalist, pan-islâmi hareketlere sıcak bakmadığı dolayısıyla Topçu’nun Anadolu-Türkiye merkezli hareketi ve milliyetçilik anlayışıyla Tek Parti iktidarının anlayışı arasında bir benzeşme olduğu düşünülebilir. Ama Topçu, resmi anlayıştan da, benimsediği felsefi görüş ve taşıdığı İslâmi kaygılar gibi bakımlardan net biçimde ayrılır. Topçu, genel geçer İslâmcı akımlardan bahusus siyasal-islamcı görüşlerden de kendisini yine açıkça farklılaştırmaya dikkat eder. İslâmcıları, “İslâmı Sömüren Siyaset” başlıklı yazısında olduğu gibi sert ve ağır biçimlerde eleştirmekten, “Dini sömürme yolunda İslâmcılar İslâm’ın içteki düşmanları ile yarışmaktadırlar” [22] demekten kaçınmaz. O, vakıaya, enternasyonal değil hep tarihi gözeterek yerli-milli bir perspektiften bakar. Vatan ve millet gerçekliklerini zinhar gözardı etmez. Bu perspektifte, pergelin sabit ayağı ve merkezi tartışılmaz tarzda bu topraklarda, Türkiye’dedir. Diğer ayak ise sadece geniş bir Batı-dışı dünya coğrafyasına değil ayrıca hareket felsefesinin yol arkadaşlığında Batı’ya, Batı’nın üst düzey felsefi ve kültürel verimlerine de açılır. O, bir ayağını Türkiye’ye sabitlemek, diğer ayağı ile bütün bir yeryüzü coğrafyasında ‘hareket’ etmek suretiyle ayrıca perspektifinin genişliğini de ortaya koymuş olur.  

         

                    Topçu’nun Türk milliyetçiliğinde, milliyetçiliğin yeni bir akım olmadığının altı hususen çizilir. Bu, önemli ve ayırt edici bir niteliktir. Aksi tutumları, “… şuurunu, izanını, idrakini bütün bütün kaybedenler gibi bin yıllık tarihimizi inkâr ederek, milliyetçiliği asırların başlarından, yani gerçekte milliyetçiliğin iflasına başladığı zamanlardan başlatıyoruz” diyerek eleştirir. Ona göre, milliyetçilik, Peygamber duasına mazhar olan bir hükümdarın; Fatih’in bırakmış bulunduğu asıl muhteşem mirastır. Bu miras içine, Yavuz Selim’i de, Gazi Osman Paşa’yı da, Mehmed Âkif ve Hüseyin Avni’leri de alır. Ki, ona göre, bu işin Fatih’ten öncesi de vardır. Osman Bey’den başlayarak Kayıoğulları, Anadolu’da meydana bir millî birlik getirme iradesine, idrakine, idealine zaten sahip idiler. Bu milliyetçiliğin miracı ise göklere, Çanakkale’nin toprağına gömülen gövdelerden yükselen imandır. İstiklâl Savaşı’nı başaran da bu imandır. Yine Fatih’ten önce, Anadolu’da, etrafına hâkim bir büyük Müslüman-Türk devleti kurma iradesi Yıldırım’ın da kalbinde yer almıştır, ama bu dâvayı başaran neticede Fatih olmuştur. İslâm’ın ruhunun, havasına ve toprağına sindiği Anadolu’da Osmanoğulları’nın kurduğu ve asırlarca onların eliyle gelişen büyük devletimizin yaşattığı ideal böyle bir milliyetçilik idi. Türkleştirme ve İslâmlaştırma siyasetini ön plânda tutarak, başından sonuna kadar milliyetçilik dâvasına sadık kalan bu devletin yıkılışını, milliyetçiliğimizin başlangıcı sayanlar, Topçu bakımından, bizden olmayanlarla bizi bilmeyenlerdir. İslâm’ın ruhundan tiksinenler, Müslümanlığın mümessillerindeki zaaftan da kuvvet alarak tarih içerisinde gelişen gerçek milliyetçiliğimizi red ve inkâr etmişler, bunun yerine iptidâi kâbile ruhunun hayatında milliyetçilik tohumları ve İslâm yerine totem kültüründe ruh kaynakları aramışlardır. Sonuç da bu hâlde elbette ki hüsran olmuştur.[23]

         

                    Topçu yönüyle, bir idare, öncelikle Allah’tan mesuliyet iradesini almalı ve aynı zaman dilimi içinde hem halk karşısında sorumluluk taşıma hem de millet fertlerinin ihtiraslarına gem vurabilme iktidarına sahip bulunmalıdır. Değilse eğer rejim, haklı ve âdil bir milliyetçilik rejimi sayılamaz. Onun hareket felsefesinde hareket nasıl ki insan ile Allah’ın bir terkibi oluyorduysa, milliyetçiliğinde de gaye insanlığı Allah’a doğru yüceltmek olmaktadır. Bu, ayrıca onun düşüncesinde felsefenin, siyasi olarak da ‘yapıcı’ bir rolü üstlendiği boyuttur. ‘Milliyetçiliğimizin gayesi, insanlığı, Allah’a doğru yüceltmektir’ diyen Topçu’nun, açıklıkla söylenmelidir ki beklentisi, isteği, iradesi, kendisine yöneldiği ‘hareket’i, ‘din devleti’ ya da teokratik rejim değildir. Bu tür bir arayışının olmadığını netlikle dillendirir ve şöyle der: “Mesuliyet iradesinin Allah’tan geldiğini söylemiştik. Bundan, dinî devlet mi kastediyoruz?.. Asla. Din müesseseleşince herhangi bir ferdin eline geçiyor. Bizim istediğimiz, devlet kurucusunun, kendi iradesini Allah’a teslim etmek dâvasıdır. Bu gidiş, bütün bir devlet psikolojisini yaratacaktır…”[24]

         

                    Türklüğe, milli kimliğe, etnik yapıya, mikro milliyetçiliğe… yönelik tartışmaların hızının neredeyse her zaman yüksek seyrettiği Türkiye’de, Topçu’nun vatan, millet, din minvallerinden ‘hareketle ve felsefi artalanı gözeterek ortaya koyduğu Türklük ve onun etrafındaki milliyetçilik fikri, sahici bir ilgiyi kesinlikle haketmektedir. En azından, onun gibi “Bu Ülke” üzerine imali-fikr edenlerin, taşıdıkları kaygıların siyasal-ideolojik vechesi ne yönü gösterirse göstersin, alternatif bir Türkiye titizlenmesine atfı-nazarda bulunmaları, hiç kuşkusuz ki hem kendi düşüncelerinin gürbüzlüğü bakımından açık bir sağlık işareti olacak, hem de ilgili tartışmaların entelektüel düzeyinin yükselmesine yeni ve anlamlı katkılar sağlayacaktır.    

         


        


        

        *Yrd. Doç. Dr., Bilecik Ünv. Siyaset ve Sosyal Bilimler ABD Öğretim Üyesi idirisdemirel@gmail.com

        [1] Nurettin Topçu, Yarınki Türkiye, (Yay. Haz. Ezel Erverdi-İsmail Kara) Dergâh Yayınları, İst., 1998, s. 11; Bu “Türkiye titizlenmesi” hususunun altını İsmail Kara da çizmektedir.  Ona göre, II. Meşrutiyet’in ikinci yılında dünyaya gelen, ilk ve orta tahsilini Osmanlı’nın son yıllarında, lise tahsilini Cumhuriyet devrinde, üniversite tahsili ve felsefe doktorasını Paris’te tamamlayan bir insan olarak Topçu’nun, Türkiye’yi merkeze alarak inşa etmeye çalıştığı telakkiyi, dinî/tarihî tecrübenin ve içtimai hafızanın derinliklerine götürmeye teşebbüs etmesi; hele bir de “genel gidişin” tam aksi yörüngeyi seçtiği hatırlandığında, gerçekten de çok hususi bir hâle gelmektedir. Bkz; İsmail Kara, “Bir Siyasi İhya Hareketi: Nurettin Topçu’da Siyaset ve Devlet Felsefesi”, Dergâh, C: XI, S: 125, Temmuz 2000, ss. 18–21, s. 18–19; İsmail Kara; “Bir Siyasi İhya Hareketi: Topçu’da Siyaset ve Devlet Telakkisi”,  Hece,  Y: 10, S: 109, Ocak 2006, ss. 244–254, s. 245–246.


        

        [2] Nurettin Topçu’nun Anadolucu-milliyetçiliği, Turancı-milliyetçilikle o kadar bağdaşmaz durumdadır ki, “Anadolu’nun tarihini ve toprağını gözlerden uzaklaştırarak, yerine mevhum bir Turan ülkesini ikame eden Turancılar, bugünkü kültür ve iman buhranımızın ilk mesulleridir.” demekten çekinmez. Bkz; Yarınki Türkiye… s. 36.


        

        [3] Sosyalizm gibi ‘totalitarizm’ de Topçu’da alışılageldiğin dışında kullanılmakta, “hür totalitarizm” terkibine yer verilmekte ve kavram, demokrasi, millet iradesi, adalet ve mesuliyet esasları ile birlikte işlemselleştirilmektedir. Bkz; Topçu, Büyük Fetih (Yay. Haz. Ezel Erverdi-İsmail Kara), Dergâh Yay., İst., 1998, s. 15.


        

        [4] Mustafa Kök, “Hareket-Dergâh Çevresinde”, Dergâh, C: XVIII, S: 210, Temmuz 2007, ss. 16-20;  Topçu, Yarınki Türkiye… s. 63.


        

        [5] Hilmi Ziya Ülken, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, Cilt: II, Selçuk Yay., Konya (Baskı yeri İstanbul), 1966, s. 561; Fırat Mollaer, “Türk Sosyalizmine Bir Katkı Türk Düşünce Dünyasında Anadolu Sosyalizmi”, Hece, Y: 10, S: 109, Ocak 2006, ss. 23-41, s. 25.


        

        [6] Mustafa Kök, “Hareket-Dergâh Çevresinde”… s.16; Ali Osman Gündoğan, “Topçu ve Hareket Felsefesi”, Hece, Y: 10, S: 109, Ocak 2006, ss. 15-22, s. 16; Ahmet Cevizci, Paradigma Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yay., İst., 2002, s. 190-191; S. Hayri Bolay, Felsefî Doktrinler Sözlüğü, Akçağ Yay., Ank., 1990, s. 13.


        

        [7] Topçu, İsyan Ahlâkı (Ter: Mustafa Kök-Musa Doğan), Dergâh Yay., İst.,1998, s. 26, 31; Topçu, Yarınki Türkiye… s. 17-22, 147; Topçu, Var Olmak, (Yay. Haz: Ezel Erverdi-İsmail Kara), Dergâh Yay., İst., 1997, s. 15, 18, 132; Nurettin Topçu, “İnanmak ve Sevmek”, Dergâh, C: XII, S: 137, Temmuz 2001, ss. 24,

        s. 24.


        

        [8] Topçu, İradenin Dâvası Devlet ve Demokrasi, (Yay. Haz. Ezel Erverdi-İsmail Kara), Dergâh Yay., İst., 1998, s.  28; Topçu, Yarınki Türkiye… s. 121-122.


        

        [9] Topçu, Yarınki Türkiye… s. 140-143.


        

        [10] Topçu, Yarınki Türkiye… s. 66, 77-78, 92; Topçu bakımından, ırkı temel alan anlayışlar, milletin ne birlikte yaşamasına ne de güçlenmesine hizmet eder. Bu nedenle, hakim kılınması gereken milliyetçilik anlayışı, “ırk” esaslı, “maddeci” perspektif değil, Anadolu Türkünün 1071’den sonra geliştirdiği ruhçu milliyetçilik olmalıdır. Bir “milli rönesans” da ancak, böylesi bir ruhçu milliyetçilik sayesinde uç verebilir. Bkz; Sadettin Elibol, “Muhalif Bir Düşünür Olarak Nurettin Topçu’nun Duruşu”, Hece,  Y: 10, S: 109, Ocak 2006, ss. 76-80, s. 77.


        

        [11] Topçu, Yarınki Türkiye… s. 154; Topçu, bir başka yerde de “Şaşkınlar milletin vatanını unutup ırkın vatanına göz diktiler.” diyerek kendi anlayışını, “ırk” motivasyonlu anlayışlardan bir kez daha ayırır. Bkz; Topçu, Büyük Fetih… s. 17;  D. Mehmet Doğan, bu bağlamda, Atsız, Kısakürek ve Topçu arasında bir karşılaştırma yapar. Her üç isim de rejime muhaliftirler ve fakat, Atsız, rejimle, “din”i büyük ölçüde dışarıda bırakan milliyetçiliği üzerinden paralel düşer. Kısakürek ve Topçu ise, millî yapının asli unsurunun din olmasıyla, toprak ve tarihin bu esasla şekillenmesi hususunda mutabık kalırlar. Topçu, “Anadolucudur.  Kısakürek ise daha çok “mukaddesatçı” nitelemesini benimser ve fakat o da son tahlilde, Anadolu merkezli bir milliyetçiliği savunur. Bkz; D. Mehmet Doğan, “Cumhuriyet Devrinde İki Aslî Karakter: Necip Fâzıl ve Nurettin Topçu”,  Hece,  Y: 10, S: 109, Ocak 2006, ss. 103-118, s. 103.


        

        [12] Topçu, Yarınki Türkiye… s. 110-114, 145.


        

        [13] Topçu, Yarınki Türkiye… s. 151; Mesuliyet ve otorite babında Topçu, ancak otoriteyi ama mesuliyetten, aşktan ve şefkatten ayrılmayan bir otoriteyi yaşatan devletin büyük devlet olabileceğini söylemektedir. Otorite bu hâlde hakimiyettir ve milliyetçi devletin de ilk vasfıdır.   Bkz;    Topçu, “Fatih’in Milliyetçiliği”, Dergâh, C: XIV, S: 161, Temmuz 2003, ss 1, 14-16, s. 15.


        

        [14] Topçu, Yarınki Türkiye… s. 161.


        

        [15] Topçu, Yarınki Türkiye… s. 134-135.


        

        [16] Akif Emre, “Nurettin Topçu’da Öteki Dünyalar”, Hece, Y: 10, S: 109, Ocak 2006, ss. 42-47, s. 43; Topçu, Yarınki Türkiye… s. 212.  


        

        [17] Topçu, Yarınki Türkiye… s. 198; Akif Emre, a.g.m. s. 45.


        

        


Türk Yurdu Mart 2011
Türk Yurdu Mart 2011
Mart 2011 - Yıl 100 - Sayı 283

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele