Türk Yurdu Ve Türkçülük Düşüncesinin Gelişmesi

Nisan 2014 - Yıl 103 - Sayı 320

        Türk Yurdu dergisi II. Meşrutiyet döneminin yoğun fikir tartışmaları arasında Türkçülük düşüncesinin öncüsü olarak yayın hayatına başladı. Türkçülük, Osmanlı’nın son döneminde Osmanlıcılık ve İslamcılık düşünceleri ile birlikte “üç tarz-ı siyaset” olarak ortaya çıktı. Türk Yurdu, Türkçülük düşüncesinin ilmi ve fikri altyapısının oluşmasını sağladı. Türkçü fikir adamları burada Türk milliyetçiliğini bir dünya görüşü olarak geliştirdi. Bu dünya görüşü üzerine insanlar kendi fikir dünyalarını inşa ettiler ve “milliyetçi” olarak adlandırıldılar.

         

        Bir kişinin milliyetçi olarak adlandırılması, o kişinin milliyetçi bir dünya görüşüne sahip olması ve buna uygun davranışlar sergilemesi anlamını taşır. Bir milliyetçi, milliyetçiliğin genel ilkeleri doğrultusunda hareket ettiği için milliyetçi olarak anılır. Milliyetçiliğin evrensel bir anlamı vardır ve bu anlamı sosyoloji bilimi ortaya koyar. Osmanlı aydınlarından Türklerin varlığını korumak ve geliştirmek isteyenler, milliyetçi bir tavır geliştirerek Türkçülük hareketini başlatmışlardı. Bu fikir hareketinin zemini de Türk Yurdu dergisi olmuştur. Türk Yurdu dergisi 1911 yılında (24 Teşrîn-i sânî 1327) Türk Yurdu Cemiyeti’nin bir yayın organı olarak faaliyetine başlar. Daha sonra Türk Ocaklarının kuruluşunda da yer alan Türk Yurdu Cemiyeti’nin önde gelen isimleri arasında; Mehmet Emin Yurdakul, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Ahmet Ağaoğlu, Hüseyinzade Ali Turan, Yusuf Akçura ve Âkil Muhtar Özden gibi isimler görülür. Dergi ilk sayısında “Türklüğe hizmet etmek, Türklüğe faide dokundurmak” emelinde olduğunu belirtir. Bu ilke zaten milliyetçiliğin bir ön şartıdır. Bir milletin mensupları milliyetçi dünya görüşüne sahip olduklarında, milletine hizmet etmeyi öncelikli görev olarak benimseyeceklerdir.

         

        Dünya Görüşü ve Milliyetçi Dünya Görüşü

        Milliyetçi dünya görüşü konusunu zihinlerde açık hale getirmek için öncelikle bazı kavramların analiz edilmesi ve tanımlanması gerekir. Dünya görüşü ifadesi ne anlama gelmektedir? Bu ifadenin felsefi, sosyal veya kültürel bir dayanağı var mıdır?

        

        Felsefe insanoğlunun kendisini ve içinde yaşadığı evreni sistematik zihinsel yöntemlerle anlama çabası olarak karşımıza çıkar. İnsanın bedensel içgüdülerinin çok ötesinde sahip olduğu bir kavrayış ve arayış yeteneği vardır. Çoğu zaman akıl olarak adlandırdığımız bu yetenek tecrübe ve kültür ile desteklenerek dünyayı algılamamıza yardımcı olur. Bu bakımdan akıl felsefe literatüründe bir araç olarak kabul edilir. Hakikati arayan insanın sıklıkla kullandığı bu insani araç birtakım evrensel ilkelere dayalı olarak çalışır. Bunlarla ilgili eski çağlardan beri ‘mantık’ adı altında çalışmalar yapılmaktadır. Mantık bize hakikati ararken doğru akıl yürütmeler yapabilme imkânı verir. Bu akıl yürütmeleri yaparken mantığı kullanan bilge veya filozof insanlığın o zamana kadar elde ettiği bilgi birikimlerine dayanır. Sonuçta o, adım adım yürüttüğü muhakeme ve sistematik zihinsel inşa faaliyeti ile hayat ve evrenle ilgili bilgiler bütünü ortaya koyar. Bu bilgiler bütünü filozofun dünya görüşü diyebileceğimiz felsefi sistemidir. Filozof dünyaya bu felsefi sistemden bakar ve olan biteni bu çerçevede anlamlandırır. Bu da dünya görüşü kavramının reel ya da felsefi dayanaklara sahip olduğunu gösterir.

         

        Meseleyi zihinlerde daha iyi netleştirebilmek için yakın dönemlerde dünyamızı etkisi altına almış felsefe sistemlerini örnek olarak ele alabiliriz. Bir felsefi dünya görüşünü ideoloji haline getiren Karl Marks, sistemini kurarken Alman filozof Friedrich Hegel’in felsefesinden faydalanır. Hâlbuki dünya görüşü olarak materyalist olan Marks’ın aksine Hegel evrenin gerçekliğini soyut ya da ruhsal bir gerçekliğe (idealara) bağlar ve sisteminin adı idealizmdir. İdealizm ise materyalizmle taban tabana zıttır. Hemen belirtelim ki, burada geçen idealizm kavramı günlük kullanımdaki ülkücülük kavramıyla aynı anlamda değildir. Buradaki idealizm, idea diye adlandırılan soyut şeyleri varlığın asli özü kabul eden bir varlık felsefesi türüdür. İdealist varlık felsefesi, ilkçağ filozofu Platon’dan beri evrenin açıklanmasında kullanılan temel görüşlerden birisidir. Buna göre gerçek olan gördüğümüz ve algıladığımız nesneler değil, onların ardındaki idealardır. Bu ideaları zihnimizle keşfedebilir ve anlayabiliriz. Bütün evren sistemi bunların üstüne kuruludur. En üstte “en mükemmel idea” vardır. Platon buna “İyi İdeası” Hegel “Geist” ismini verir. Materyalist filozoflar için ise asıl gerçeklik “madde”dir ve bu maddi âlemin ötesinde başka bir gerçeklik yoktur iddiasında bulunur. Bu sisteme göre Tanrı gibi bir varlığın olması da açıklanması da mümkün değildir. Bunlar felsefe tarihinde ortaya çıkan, varlık alanındaki (ontolojik) temel görüşlerdir. Varlığın mahiyetini açıklamaya çalışan diğer felsefi görüşler bu temel ayrışmanın farklı versiyonları olarak görülebilir ve dünya görüşlerinin belirlenmesinde önemli birer dayanak noktasıdır. Dünya görüşü çeşitlerinin ve onların temel tezlerinin oluşmasında bunlar önemli dayanak noktası oluştururlar.

         

        Filozoflar, evreni ve hayatı açıklarken varlık âleminden yola çıkarak aradıkları temel noktaya ulaşmaya çalışırlar. Bu aradıkları temel nokta insanı fert ve toplum olarak huzura ve mutluluğa götürecek sağlam ahlaki ilkelerdir. “Biz hangi ahlaki ilkeye uygun davranırsak sağlıklı bir toplumsal düzen kurulabilir, huzurlu ve mutlu bir hayat olabilir?” sorusu felsefe tarihi boyunca zihinleri meşgul eden en önemli problemdir. Bu anlamda felsefenin temel disiplinleri olan bilgi felsefesi (epistemoloji) de varlık felsefesi (ontoloji) de ahlakın temel ilkelerini arayan ahlak felsefesi (etik) için vardır diyebiliriz. Bunlar aslında birbirini tamamlayan sistematik düşünce bütünlerini oluşturur ve bizim için dünya görüşü belirlememizde faydalandığımız felsefi bilgiler olarak değer taşır. Felsefi bilgi bir arayış özelliği taşır. Zihnin bütün gücüyle yaptığı mantıksal çıkarımlar, derin sorgulamalar, ön şartsız eleştiriler bu arayışın yardımcı araçlarıdır. Bu araçlar kullanılarak evrendeki hakikatin bilgisine ulaşma sancısı sistematik düşünme işlemine dönüşür ve filozofun kendi içinde tutarlı felsefi görüşlerinin şekillenmesine yol açar. Bir anlamda karşımıza adına felsefi bilgi veya doktrin dediğimiz hakikat açıklamaları çıkar. Bunlar felsefi düşünceler olarak da adlandırılır. Felsefi düşünceler felsefe faaliyeti içinde, tanımlanmış sınırlı alanlarda, kabul görmüş düşünce yöntemleriyle üretilir.

         

        Medeniyet ve Felsefe

        Medeniyet kurma becerisi gösteren bütün toplumlarda felsefi bilgi son derece önemli bir çerçeve plan oluşturur. Günlük dilde hayat felsefesi veya temel dünya görüşü olarak sıklıkla kullanılan temel varsayımlar aslında birtakım felsefi bilgilere dayalıdır. Bu bakımdan dünya görüşü ifadesi felsefe literatüründe çok tercih edilmese de önemli bir ayırımı ortaya koyar. Arka planında mutlaka varlığa ve bilginin kaynağına dair temel kabul gören önermeleri vardır ve bunların üstüne bir inşa hareketi söz konusudur. Burada artık bilgi bir filozofun veya bilgenin uhdesinden çıkmış ve toplumsal hayatta kabul görmeye başlamış olur. Buna kendi tarihimizden örnek verelim… İslam dinini kabul ettiğimiz andan itibaren bugüne kadar devam eden tarihi süreçte hayatımıza yön veren üç bilge insanın görüşlerinin içimize nüfuz ettiğine şahit oluruz: İmam Maturidi, Ebu Hanife ve Ahmet Yesevi. Hayatımızdaki geçici dünya algısının, korkusuz cengâverliğin, gönül ehli olmanın, akıl ve bilgi yoluyla hayata yön vermenin sırları burada saklıdır. Bin yıldır geniş bir coğrafyada büyük bir mücadeleye girmenin, yeni fetihlerle elde edilen toprakları kendi mührünü taşıyan eserlerle imar etmenin ve dünyanın bütün şer güçlerine meydan okuyabilmenin arkasında mutlaka sağlam temeller / olmalıydı. İç Asya bozkırlarından hareket eden Moğol askerleri de batıya doğru ilerlemişler ama imar ederek değil, harap ederek iz bırakmışlardı. Oğuz Türklerinin Orhun’dan Tuna’ya uzanan yolculuğu bugün hâlâ keşfedilmeyi bekleyen büyük sırlar barındırmaktadır.

         

        Geçen yüzyıldaki çetin varoluş sürecine baktığımızda, güç zafiyeti yanında büyük bir zihinsel ve kültürel bozgun yaşadığımızı da görmekteyiz. Son asırlarda yaşadığımız başarısızlıklar bin yıllık yolculuğumuza yön veren temel varsayımlarımıza olan inancımızı sarsmış durumdaydı. İnsanlarımız kendi medeniyetlerinden, inançlarından, tecrübelerinden şüpheye düşmüşler ve haklı olarak bir arayış içine girmişlerdi. Karşılarında büyük buhranlarını atlatabilmiş, kendisini yenileyebilmiş ve çağın parlayan yıldızı olarak dünyayı etkisine almış bir Avrupa yer almaktaydı. Bu Avrupa görkemli bir yeni medeniyet inşasıyla artık Osmanlı Türk akınlarını geri püskürtmekle kalmamış, bütün dünyayı kontrol edebilecek bir gücün eşiğine gelmişti. Kendi aralarında farklı milliyetlere mensup olmalarına rağmen, işbirliği yapmayı başararak dünyadaki zenginlikleri sömürgecilik yöntemiyle ele geçiren bir Avrupa.

         

        Sömürgeciliğin asıl itici gücü vahşi kapitalizm ve onun doğurduğu sosyalizm, yeni Avrupa medeniyetini açıklamakta kullanılacak önemli kavramlar. Avrupa’da 19. yüzyılda egemen olan felsefi anlayış büyük ölçüde materyalist ve pozitivist nitelik taşır. Dünya görüşleri bu temel üzerinden şekillenmekte ve çizdikleri istikamet de buna dayalı gelişmektedir. Bu dönemde gelişen iktisat ve sosyoloji teorileri bu iddiayı destekler. Hatta biyoloji teorileri bile doğa bilimlerinin bütün nesnellik beklentilerine rağmen materyalist felsefeye dayalıdır. Darwin’in evrim teorisiyle, Comte’un toplumdaki üç hal teorisi ve Marks’ın bilimsel sosyalizm teorisi materyalist felsefenin önemli yansımaları olarak karşımıza çıkar. Artık felsefi doktrinler dünyanın yeni problemleri karşısında dünya görüşlerini ve hatta ideolojileri belirleyici rol oynamaktadırlar. Felsefenin alışıldık sorgulama, eleştirme ve arama çabası yerine doğru olduğu varsayılan bazı temel argümanlar yeni açıklamalarda kullanılmaktadır. Bu yaklaşımda öne sürülen bilgiler olgusal gerçekliğe uygun olursa zaten problem yoktur. Lakin olguların gerçekliği göz ardı edilerek açıklamalar devam ediyorsa burada problem doğar. Karşımıza, dünya görüşünden bir ileri adım olarak ideolojiler çıkar.

         

        Felsefe ve İdeoloji

        Felsefi bilgi, dünya görüşü ve ideoloji kavramları günümüzde en çok karıştırılan konulardan birisidir. Yukarıda felsefi bilgiden bahsettik. Dünya görüşü ifadesini de yer yer kullandık ama henüz netleştirmedik. Bunu netleştirebilmemizin yolu, onlardan herhangi birini baskın olan diğer kavramlardan ayırabilmekten geçer. Bu yüzden günümüzde her yerde karşımıza çıkan “ideoloji” kavramına kısaca bakmamız gerekir. İdeoloji, bir bilgiyi veya sistematik bilgiler bütününü, kendi niteliğinden (bilimsel, felsefi veya dini olabilir) çıkartarak sosyal veya siyasal gerçekliği kesin doğruluk inancıyla açıklamakta kullanmaktır. Bilginin kendi niteliğinin dışına taşınması sonrasında o bilgi tartışılmaz ve sorgulanamaz duruma gelir. Bu durumda o kullanılan bilgi dogmatik bir hal alır ve bir inanç konusu olur. Bu anlamda ideoloji açıklamak istediği bir konuda tartışmaya mahal vermeden net tanımlamalarda bulunur. Kişiler buna inanır veya inanmaz. Bunun en çarpıcı örneği sosyalizmdir. Dünyada sosyalizmin bir felsefe olmaktan çıkartılıp ideoloji haline getirilmesi sonucunda tıpkı bir din gibi inançlı taraftarlar topladığını ve iman savaşları verdiğini biliyoruz. İdeoloji haline getirilen sadece sosyalizm değildir. Bir dönem kapitalizm çağın hâkim ideolojisidir. Komünist sistem çöktükten sonra Fukuyama’nın kapitalizmin zaferini ilan etmeye kalkması bu varsayıma dayalıdır. Benzeri şekilde siyasal İslamcılık, İslam’ın bazı bilgilerini ideoloji haline getirerek kendi niteliğinden çıkartıp kullanmaktadır. İdeoloji haline getirilen İslamcılık bu anlamda dinle ilgisini ve bağlarını koparır. Bu ayırım yapılmadığı takdirde zihinler karışır ve sorunlar doğru zeminde tartışılamaz.

         

        İdeoloji ile ilgili bilinmesi gereken noktalardan birisi, ideolojinin tartışılmaz bir siyasal ve ekonomik sistem önerisinin bulunmasıdır. Bu adeta sihirli bir reçete gibi sunulur. İleri sürülen tezlerin tamamı değişmez ilkelerden oluşan bir sistem olarak kabul edilir. Bu sisteme dayalı olarak üretilen bazı bilgiler mutlaklaştırılarak itiraz edilemez gerçekler şeklinde sunulur ve insanların bunu tartışmasız kabul etmesi beklenir. Bu bakımdan, ideoloji taraftarlarıyla tartışmanın gerçeği bulma yolunda herhangi bir anlamı yoktur. İdeolojinin hâkim olduğu yerde farklı arayış ve anlayışlar olmaz. Şüphe ve sorgulama olduğu takdirde ideoloji sarsılır ve en küçük bir aykırılık bile ideolojinin yıkılışına yol açar. İdeoloji bir fikir sistemi olarak yıkılsa da insanların onunla kurdukları inanç bağı kolay kolay kopmaz. Bu tipler trajikomik manzaralar çıkması pahasına kendilerini ortaya atarlar. Yıl 2014 Mart ayı ve eski Sovyet kalıntısı Rusya, Ukrayna Cumhuriyeti’nin egemenliğindeki eski Türk toprağı Kırım’ı ilhak ediyor ve Türkiye’de sosyalist bir akademisyen “Rusya’nın Kırım’ı işgal etmesi ilerici bir gelişmedir ve selamlanmalıdır” ifadesini kullanabiliyor. İşte ideolojinin körlüğü ve insanları düşürdüğü durum. Daha fazla söze ne hacet.

         

        İdeolojinin insan idrakine ve zihnine giydirilmiş deli gömleği gibi olduğunu ifade eden Cemil Meriç’in haklı olduğunu görmeye devam edeceğiz. Fakat ideolojinin problemleri yanı sıra hayata getirdiği bir duruş ve birtakım kolaylıklar da var. Bunlardan faydalanabilmek için ideolojinin dogmatik halden kurtulması gerekli. Bu anlamda karşımıza “dünya görüşü” ifadesi çıkıyor. Yani her dünya görüşü ideoloji değildir. Bazıları ideoloji gibi kullanmaya çaba sarf etseler de dünya görüşü ideolojinin katı kalıplarına uymuyor. Aslında uymaması da gerekiyor çünkü böyle bir kalıplaşma insanı dogmatik bir körlüğe götürüyor. Bir nevi akıl tutulması. Zaten ideoloji her şeyi tanımladığı ve açıkladığı için bireysel aklın çabasına gerek yoktur. Bireysel akıl devreye girdiğinde ideolojiye ters sonuçlara gidebilir ve ideolojinin büyüsü bozulur. Dünya görüşü ise bireyin akıl yeteneği ile önündeki bilgileri süzgeçten geçirerek seçmesi, dünya gerçeklerine uygun bulduğu açıklamaları benimsemesi ve kendisine sağlam bir bakış açısı yakalaması anlamını taşır. İdeolojik olmaya benzeyen ama olmayan bir durum. Arasındaki en büyük fark ideoloji kitlesel (kolektivist) bir anlayış ve inanç gerektirmekte, dünya görüşü ise şahsiyet sahibi bireyin doğruları kendisinin benimsemesine imkân vermektedir. Benimseyeceği bilgilerin kaynağı toplumsal hayatımızda yer alan din, felsefe, bilim gibi alanlarda meydana gelen birikimdir. Birey ister Tanrı’ya inanarak dünyaya bakar, ister kendisine ateist bir bakış açısı kurar, ister toplumların hümanist evrensel bütünlüğü olduğunu düşünür, isterse insanlığın farklı milletlerden meydana gelen bir mücadele alanı olduğuna inanır ve bunun gereklerini yerine getirmeyi tercih edebilir. Bu saygıdeğer bir durumdur. Dünya görüşü oluşturan birey, kendisi gibi düşünen insanlarla aynı kategoride bağımsız olarak da yer alabilir, örgütlenerek de.

         

        Dünya görüşü insanlığın bugüne kadar elde ettiği bütün bilgi birikiminin süzgeçten geçirilmesiyle oluşturulabilir. Bunu sistematik olarak yapacak olanlar fikir insanlarıdır. Bu kişilerin filozof olma zorunlulukları yoktur; ama filozofların kullandığı zihinsel araçları kullanmak durumundadırlar. Bireyler entelektüel birikimlerine ve kavrama yetilerine göre bu fikir adamlarının ortaya koydukları ufuktan faydalanırlar. Bu faydalanma bir ideolojik veya kolektif zorunlulukla değil, tamamen özgür akıl ve irade yeteneği ile gerçekleşir. Faydalanan birey kendisine dünya görüşü inşa eder ve bu görüşü içselleştirir. Artık bu dünya görüşü kendisine aittir ve her daim iddiasını ispatlayabilecek ve savunmasını yapabilecek dinamikliktedir. Bunun için çok güçlü bir bilgi birikimine ihtiyaç vardır. Bu bilgi birikimi içinde yaşadığınız kültürle beraber, dünya kültürlerinin öne çıkanlarını öğrenmeyi gerektirir. Bu alanda ise çok geniş bir bilgi ve kültür havuzu vardır. Felsefe, tarih, edebiyat, din, sosyoloji, antropoloji, arkeoloji gibi disiplinler dünya görüşünüzün şekillenmesinde size yardımcı olacak bilgiler sunarlar. Siz bunlar içerisinden kendinize uygun olanlarını dünya görüşünüzün temeline alırsınız ve yönünüzü buna göre çizersiniz. Yukarıda Oğuz Türklerinin İslam’ı kabul ettikten sonra geniş coğrafya üzerindeki macerasında hayatlarına yön tayin eden dünya görüşünün ipuçlarını vermiştik. Kişilerin gönüllü olarak benimsemesine sunulmuş ve kabul görmüş anlayışa göre Türkler yeryüzüne Tanrı’dan aldıkları görev gereği adalet dağıtmak ve dünyaya nizam vermek üzere gelmişlerdir. Çok kısa olarak özetlediğimiz bu dünya görüşü üzerinden hayatlarına yön veren Türklerin, Viyana kapılarına kadar uzanan başarıları ve bu coğrafyada geride bıraktıkları eserler tesadüf değildir. Bir dünya görüşünün yansımasıdır. Bunun felsefi, dini, ilmi, kültürel dinamikleri olduğu ortadadır.

         

        Tarihin Büyük Değişimi ve Sonrası

        Tarihsel çağların birinde dünya hızlı ve büyük bir değişim sürecine girdi. Bu değişimin hızı dünya ticaret yollarının yeni keşiflerle yön değiştirmesi ve Batı devletlerine dünya zenginliklerinin akmaya başlamasıyla arttı. Batı merkezli olarak ardı ardına yeni keşifler ve devrimler ile göz kamaştırıcı bir medeniyet dünyaya hâkim olmaya başladı. Kısaca çağdaş Batı medeniyeti olarak adlandırdığımız bu medeniyetin arka planında çok önemli olaylar ve mücadeleler vardır. Bugün için bunları öğrenmeden ve kavramadan dünyayı doğru okumak ve dünya görüşü oluşturmak mümkün değildir. Bu dönemde artık Oğuz Türklerinin ilerlemesi ve başarıları durmuştur. Hatta Batı dünyasının husumeti gittikçe artmıştır. Türkleri yüzyıllar öncesinden yola çıktıkları topraklara geri sürmek ve mevcut ülkelerini paylaşmak, en büyük emelleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu yaklaşımlar 19. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin yıkılmasına ülkesinin paylaşılmasına giden süreci hızlandırmıştır. Dünyanın hızlı değişimi Türklerin aleyhine dönmüştü ve Türkler bu gelişmeleri anlamakta zorluk çekmekteydiler Bir tarafta kendi toplumlarındaki çöküş eğilimleri, diğer tarafta yeni medeniyetin büyüleyen gelişmesi ve ardından Batı dünyasının azgınlaşan saldırıları büyük bir buhran psikolojisi doğurmuştur. Bu buhranlı dönemde meseleyi her yönüyle değerlendirecek ve sistematik bütünlüğü olan tutarlı açıklamalar yapma çabaları hızlanır. İşte Türk düşünce tarihinde önemli bir dönem olarak karşımıza çıkan Meşrutiyet dönemi bazı önemli dünya görüşlerinin şekillenmesine de sahne olmuştur.

         

        Türkler artık hayatlarına yön veren “cihan hâkimiyeti mefkûresi” bir tarafa, kendi varlıklarını nasıl devam ettireceklerinin arayışı içindedirler. Bu arayış esnasında gündemimize giren üç dünya görüşü Batı karşısında devletin ve milletin varlığını sürdürebilmenin stratejileri olarak ortaya çıkar. Bu anlamda her üç akım da saygı duyulması gereken birer çabadır. Dönemin Osmanlı aydınları devletin nasıl ayakta tutulacağının ve tekrar nasıl güç toplanabileceğinin derdine düşmüşlerdir. Osmanlı Devleti’nin yüzyıllardır egemen olduğu milletler bir toplumsal bütün oluşturabilirse, bu topluluklar Osmanlı milleti olarak tanımlanır ve onlar da bu aidiyeti kabullenirlerse belki parçalanma engellenebilirdi. Ancak onları Osmanlı milletinin parçası olarak tanımlamaya çalışmak beyhude bir gayret olarak tarihin sayfalarında yer aldı. Sosyolojik ve siyasi gerçeklik buna müsaade etmedi. Osmanlıcılık dünya görüşü devleti korumaya ve milleti bir arada tutmaya yetmedi. Ardından İslamcılık düşüncesi ön plana çıkartıldı ve Osmanlı tebaası olan Müslümanlar başta olmak üzere bütün dünya Müslümanlarının ortak bir siyasi güç oluşturmasının meseleyi çözeceği düşünüldü. Siyasal İslamcılık olarak literatürde yerini alan bu dünya görüşü de bir çıkar yol olmadı. Çünkü ne Osmanlı tebaası Müslümanlar ne de dışarıda kalan Müslümanlar Batı karşısında güç toplayabilecek durumda değildi. Çoğu zaten Batı’nın sömürgesi olmuştu. Osmanlı içindekiler de Batı’nın tezgâhlarıyla aşiretçilik derdine düşmüşlerdi. Hâlâ da bu dertten çıkabildikleri söylenemez. Geriye sadece Türkler üzerinden siyaset üretmek ve varlığımızı böylece devam ettirebilmek yolu kaldı. Bunun fikri zemini Türk Yurdu dergisi oldu. Bu fikir üzerinden adeta seferberlik yapıldı, dernekler kuruldu ve dergiler çıkarıldı. Türklüğün son asırdaki hazin ve ümit dolu hikâyesi bu daralmış çevrede yaşandı. Çünkü büyük Türkçülük olarak adlandırılan Turancılık düşüncesinin de o dönemde gerçekleşme şansı olmadığı anlaşılmıştı.

         

        Türkçülük bir dünya görüşü olarak hayatımıza bu dönemde girdi. Bu dönem Batı’nın modernleşerek kendisini yenilediği ve teknolojide zirveyi yakaladığı bir dönemdir. Batılı düşünürler tarafından “kapitalizm” olarak da adlandırılan bu dönem aynı zamanda “teknoloji medeniyeti” olarak da görülebilir. Bu anlamda genel kabul olarak “sanayi toplumu” ifadesi de kullanılır. Dönemin en önemli siyasi özelliği kiliseye dayalı teokratik düzenin yıkılması, prensliklere dayalı parçalı yapının bütünleşmeye başlaması ve temel siyasi birim olarak “millet” varlığının merkeze alınmasıdır. Batılı düşünürlerin bu dönemi milletler çağı olarak adlandırması boşuna değildir. Milliyetçilik bu dönemin en önemli siyasi gücü haline gelmiştir. Hanedana bağlı krallıklar ve kiliseye bağlı meşruiyetler modernleşmenin sonucu olarak güçlerini millet olgusuna terk etmişlerdir. Laisizm ve demokrasi kavramları da bu anlayışla paralel gelişmiştir. Avrupa’da bütün bunlar olurken sosyal yapı ve tarihi tecrübe bakımından çok farklı bir özelliğe sahip olan Osmanlı, yenileşme arayışlarını devam ettirdi. Fakat Avrupa devletleri yeni bir güç oluşturmanın iştahı ile dünyayı sömürgeleştirme arzuları içine doğal olarak Osmanlı topraklarını da dahil etmişlerdi. Avrupa devletlerini güçlendiren milliyetçilik Osmanlı’yı parçalamak maksadıyla kullanılmaya başlandı. Osmanlı Türkleri buna direnmeye çalışsa da en son çare kendi milliyetçiliklerine sarılmak oldu. Bu yüzden bizde milliyetçilik çok geç ateşlenen bir hareket özelliği taşıdı. Yani Türk milliyetçiliği nihayetinde Türkçülük adı altında milletin makûs kaderini değiştirmek ve Türkler etrafında tekrar güç birliği oluşturmak ihtiyacından doğdu.

         

        Fikir Okulu Olarak Türk Yurdu

        Türk Yurdu ve Türk Ocakları Türkçülük hareketinin merkeziydi. Türk milliyetçiliğini bir dünya görüşü olarak işlemeye başlayan aydınlar burada toplandılar ve fikirlerini sunmaya başladılar. Son derece özgür bir tartışma ortamı oluşturuldu. Türklüğün kurtuluşu için uygun olabilecek bütün fikirler buralarda tartışıldı. Kimi Türkçü aydınlar liberal eğilimli idi, kimileri toplumcu fedakârlığı ve hatta sosyalist devletçiliği cazip görüyordu. Yine bu dönemde bazı aydınlar Türklüğün gerçek kaynağına İslam öncesi dönemde ulaşabileceğimizi, bazısı Osmanlı öncesine bakmamız gerektiğini ileri sürmüşlerdi. Gökalp Türk milletini görmek için halkın yaşayışına bakılmasının yeterli olacağı fikrindeydi. Bütün bu çabalar ilmi ve felsefi nitelik arz eder. Türkçülük dünya görüşünün temelleri böyle inşa edilir. Bu temellerin inşası yeni fikir adamlarının katkılarıyla Cumhuriyet döneminde geliştirilerek devam eder. Yeni örgütlenmeler ve yeni yayın organları da bu devrede Türk milliyetçiliği fikir hareketine hizmet etme gayretine girerler. Türk Yurdu yayın hayatını aralıklı da olsa sürdürür ve Türk milliyetçiliğinin hür fikir kalesi olmaya devam eder. Bugün de Türk milliyetçiliği fikir hareketinin en köklü ve en saygın kuruluşlarından birisi olarak yerini korumaktadır. Gücünü Türk milletinden, Türkçü aydınlardan ve Türk milliyetçiliğini bir dünya görüşü olarak benimsemiş gönüllülerden almaktadır.

         

        Türk milliyetçiliğinin bir dünya görüşü olarak şekillenmesinde milliyetçi düşünürlerin büyük önemi vardır. Düşünce sistemlerini büyük fikir adamları inşa eder. Dünya tarihinde büyük felsefe sistemlerini geliştiren filozofların sayısı çok sınırlıdır. Benzeri şekilde bir fikir hareketinin şekillenmesine katkı sağlayan düşünür sayısı da çok değildir. O sistem içinde yazı yazan, fikir üreten çok sayıda yazar olabilir ama hepsi mütefekkir değildir. Yüz yıllık Türk milliyetçiliği fikir hareketinde son derece başarılı ve önemli düşünürler yer almıştır. Ziya Gökalp ilk önemli örnektir ve Türkçülüğün bir fikir sistemi olarak işlenmesinde ve geliştirilmesinde büyük emeği vardır. Gökalp aynı zamanda Türkiye’de sosyolojinin kuruluşunda öncü ve genç Cumhuriyetin fikir hocasıdır. Gökalp sonrasında Türkiye’nin problemleri farklılaşmış ve problemlere milliyetçi bakış açısıyla yorumlar ve açıklamalar getirmeye katkı sağlayan önemli mütefekkirler olmuştur. Mümtaz Turhan’ı, Erol Güngör’ü ve Nevzat Kösoğlu’nu öne çıkan isimler olarak sayabiliriz. Bu büyük şahsiyetlerin yanında çok sayıda isim de Türk milliyetçiliği dünya görüşünün gelişmesine katkıda bulunmuştur.**

         

        Dünya görüşü kavramını felsefe sistemleriyle ve siyasi ideolojilerle karıştırmadan kullanmak son derece önemlidir. Bir topluma aidiyet bilinci içinde kendini yetiştirmeye, donanımlarını artırmaya çalışan gençlerin özellikle düşünce dünyalarını geliştirirken buna dikkat etmeleri gerekir. Dünya görüşü sistematik ve tutarlı bir düşünce örgüsüdür. Olayları doğru algılamada ve değerlendirmede insanlara bir bakış açısı verir. Bu bakış açısını kişiye, onun seçtiği ve benimsediği temel bilgiler ve değerler sunar. Bu bakış açısından yola çıkan kişinin edineceği yeni bilgiler onun düşünce dünyasının daha da gelişmesini, derinleşip güçlenmesini sağlar. Türk Yurdu tam da bu noktaya hizmet eden bir dergidir.


Türk Yurdu Nisan 2014
Türk Yurdu Nisan 2014
Nisan 2014 - Yıl 103 - Sayı 320

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele