Türklerin Türküsü

Mart 2011 - Yıl 100 - Sayı 283

  1. I.              Toplumlar, Tarih ve Türkler

         

        Dünya üzerinde mevcut üç türlü insan topluluğu vardır: 1) kadim < milâd öncesi tarih > zamanlardan beri var olup tarihi ve medeniyeti ezelden/yaradılıştan itibaren biçimlendirip yaratan toplumlar/ milletler; 2) yeni zamanların < tarihî/milâdî zamanların > siyasî, iktisadî ve ideolojik şartlarının oluşturduğu ortam içinde vücut bulan toplumlar/ milletler gibi; 3) Yeni zamanlar içinde başka toplumlar/ milletler tarafından şu veya bu nedenle inşa edilen ‘yeni’ toplumlar/milletler. Bu sonuncular, herhangi bir tolumun/milletin parçalarından her birinin bir devlete sahip dönüştürülmesiyle ortaya çıkarılır. Bunlara kimlikleri, tarihi geçmişleri, onları inşa edip tarih sahnesine çıkaranlarca bağışlanır. Böylesi toplumlar yapay toplumlardır. Fakat parçalar arasındaki benzerlikler, onları inşa edenlerce silinir ve aralarındaki farklılıklar derinleştirilmek yoluyla birbirlerine yabancılaşmaları sağlanır.

         

        Başlangıçtan günümüze erişinceye kadar, ‘dünya tarihi ve medeniyeti’ diye tanımlanan olağanüstü birikimi ve tarihi yaratıp ona hız kazandıran toplumlar, birinci grupta yer alan milletlerdir. İkinci grupta yer alan milletler, yeni zamanların şartları içinde biçimlendirilmiş Avrupa toplumlarıdır. Üçüncü grupta ise, zamanımızda bile başka toplumlarca/milletlerce inşa edilmiş ve edilmekte olan toplumlar/milletler yer alır. Asıl geçmişleri silinmiş veya ana gövdeden koparılıp sen busun denilen toplumlar, henüz emekleme çağı içinde bulunduklarından dolayı, mürebbilerince zamanda yürütülürler. Bütün bu toplumların/milletlerin yaratılarının toplamı da, insanlığın ortak eseri, medeniyet mirasını oluşturan şeydir. Bu birikimin ortaya çıkmasında, yaşam tarzlarına, yetenek ve kapasitelerine bağlı yaratıcılıklarına ve üreticiliklerine göre, belirtilen biçimde tarih içinde vücut bulmuş her bir toplumun bir payı vardır. Fakat bu payın niteliği, niceliği ve medeniyet sürecine etkinliği birbirine eşit değildir ve eşit olması da, içinde bulundukları ve sahip oldukları özellikler ve şartlar nedeniyle beklenemez.

         

        Üç kategoride yer alan toplumların/milletlerin dünya medeniyet mirasına katkı paylarının nitelik, nicelik ve etkinlik açısından çeşitlilik göstermesi, hem insan tabiatına <yaratılıştan bağışlanmış bireysel özelliklerin farklılığı nedeniyle> ve hem de toplumun başlangıçtan itibaren kendini gösteren biçimlenme tarzına <yaşam tarzı ve örgütlenme modeli çeşitliliği bakımından> aykırı bir durum ortaya çıkarmaz. Her bir toplumun tarih içindeki yürüyüşü, medeniyete ve dünya düzenine katkısı sahip bulundukları şartlar, yaradılıştan getirdikleri kapasite ve yetenekler ile bunların vücut verdiği yaratıcılıkların kazandırdığı etkinlik ile yakından ilişkili ve sınırlıdır.

         

        Atın bilinmediği toplumlarda ‘hareket’ alanı ve etkinlik sınırlıdır. Toprak üzerinde sığır/inek hareketi gibi dolaşım ve hâkimiyet tesis etme alanı at’a nispetle son derece sınırlıdır. Denizin olmadığı yerde gemi teknolojisi bir ihtiyaç olarak doğup gelişmez. Deniz kıyılarında yere bağlı yaşayan toplumların etkinlik alanı nisbî bir genişlik yaratsa da, genel bağlamda tarihi zamanların önemli bir kısmı içinde toplumların geniş alanlar üzerine yayılmasına değil ama ticaretin gelişmesine katkıda bulunan bir niteliğe sahip olmuştur denebilir. Yerleşikler ile hareketli hayat tarzına sahip olanlar arasındaki medeniyet farklılığı, kabaca sığır/inek ile at arasında ortaya çıkan ‘hareket’ yeteneğine ve kapasitesine dayanır.

         

        Atı kullanan toplumlar açısından hareket alanı, güneşin doğduğu ve battığı yerlerin mesafesi yere bağlı yaşayan toplumların kendileri için belirlediği mesafelerden farklıdır. Atın ve geminin yahut buğday/pirinç ekimi ile uğraşanların kurduğu yerleşik, yaylak ve kışlak arasında sürüleri ile dolaşanların kurduğu hareketli medeniyetleri inşa edenler arasında farklılığı yaratan onların her birinin kendilerine özgü bu yaşayış tarzlarının ortaya çıkardığı bakış açısı ve evrenin çevrelediği dünyayı, insanı, insanları ve toplumları algılama biçimleridir. Toplumların bakış açılarını, algılama özelliklerini eyleme dönüştüren ise, zihni yaratıcılık, zihni dikkat ve tecessüstür. Toplumlar sahip oldukları zihni yaratıcılık yetenek ve kapasitelerini kullanılabilir ve iş görür duruma getirmeleri ölçüsünde tarih içinde yürüyüşlerini sürdürebilirler. Tarihin kadimden var olan milletleri arasında yer alan Türkler, bugüne değin yürüyüşlerine benzeri milletler gibi devam ediyor ise, yaratılıştan kendine bağışlanmış zihni yaratıcılık ve kapasitenin zorlukları aşmada zamana karşı gösterdiği direnç veya dayanıklılık ile açıklanabilir.

         

        Türkler, dünya medeniyet tarihine kendilerine özgü medeniyetlerini, atı hayatlarının ayrılmaz unsuruna dönüştürdükten sonra daha geniş alanlar üzerine yaymaya, inşa etmeye ve etkinlik yetenek ve kapasitelerini işe dönüştürmeye başlamışlardır. Bu açıdan bakıldığında at, Türkler için sonsuz bozkır denizinde bir gemi, uzayan ovaları aşan bir uçak, hayatına sonsuz hız katan ve mesafeleri aynı hızla kısaltan, hareket kabiliyeti yüksek, olağanüstü yetenekler ile donanmış bir Tanrı bağışı armağandır. Avrasya üzerinde Türklerin kurduğu hareketli esnek merkezi devlet modelini yaratmasında ve Kara Ormanlar’dan Ordos yaylalarına uzanan geniş saha üzerinde hâkimiyet tesis etmesinde ve dünya tarihine hareketli Türk medeniyetini inşa edip miras bırakmasında at, çok önemli bir mevkiye sahiptir. Bu medeniyete özgü şehirlerin, merkezlerin bir yerden bir yere taşınmasında, taşınan yerlerde hemencecik inşa edilip hayatın devamlılığına ve düzenine süreklilik sağlanmasında, Türklerin dünyayı bir çadır/değirmi ev gibi görüp bu evi düzene koyma ülküsüne ona en büyük yardımcı at olmuştur.

         

        Kadim zamanlarda vücut bulan toplumların önemli bir bölümü kendi zamanlarında cereyan eden mücadeleler içinde; önemli bir bölümü ise, yeni zamanlarda < Maya, Aztek, İnka medeniyetleri ve bunların soykırıma uğratılarak yaratıcıları yok edilen toplumlar> Avrupalı istilâcılar eliyle tarih sahnesinden ayrılıp gitmişlerdir. Fakat bu kadim zaman toplumlarının, dünya medeniyeti inşacılarının ve düzen kurucularının bir kısmı şu veya bu neden ile tarih sahnesinden çekilmiş ise de, bir kısmı da ezelden beri sahip oldukları toplum varlıklarını koruyup geliştirerek yollarına, tarih içindeki yürüyüşlerine devam etmektedir. Türkler, kadim zamanlarda vücut bulan toplumlar arasında bugün de tarihî yürüyüşlerine devam eden birinci grupta yer alır.

         

        Türkler, yeryüzünde, her türlü yaşam tarzını denemiş ve bunların içinde varlığını muvaffakiyet ile koruyarak yürüyüşünü sürdüren kadim milletlerden biridir. Bunu yaparken daima içinde bulundukları şartları, imkân ve kabiliyetleri gözettikleri, yapılanmaları ve dönüşümleri temel çatıyı tahrip etmeyecek, mefluç duruma sokmayacak bir biçimde yaptıkları anlaşılıyor. Kadim zamanlardan itibaren maceralarına bakıldığında, dünyaya ve insana bakışlarının değişmediği ama geliştiği gözlenir. Bir başka temel özellikleri, yeni zamanlar dâhil, ezelden beri dünya düzenini inşa ettiklerinin, toplumların bugüne gelip çıkmasında önemli ölçüde koruyuculuk görevi yüklenmiş olduklarının farkındadırlar ve bugün, yetersiz yönetim yapılarına, yeterli ve gerekli düzeyde ergin ve bilinçli kadrolara sahip olamayışın ezikliği içindedirler.

         

         Şüphesiz, bugün, dünya üzerinde, dün düzene koyup zamanımızda mevcut yapılarına erişmelerine yardımcı olduğu yeni Avrupa toplumlarının / milletlerinin yarattığı yeni medeniyet gücüne karşı ‘ben neydim, nereden nereye geldim ve nereye doğru gitmekteyim’ sorusunu kendilerine sormayanlar, sorulması icap eden sorulara cevap aramayanlara söylenecek ne olabilir. Elbette, kendini sorgulamayıp sorularının yanıtlarını bularak onları ortaya çıkarıp koyamayan toplumların gelecekte var olma kaygısı içeren bir sorunları da olamaz.

         

        Günümüz dünyasına yön veren ‘yeni’ zaman güçleri, yeryüzünde kurdukları ‘yeni’ düzene ‘yeni’ ortaklar görmek istemeseler de, tarih, çağında uyanan ve gerçeği gören toplumlardan bu düzene ‘yeni’ veya ‘kadim’ yeni ortaklar yaratacaktır. Türklerin önüne içerden ve dışarıdan mevcut dünya düzeni yanlılarınca seçmece engeller çıkarılsa da, tarihin önümüzdeki akışı büyük iklim şartlarınca değişmediği/ değiştirilemediği takdirde, yeni düzenin ortağı olacaktır. Bütün engellemeler, bütün ihanetler bir araya gelip zamanın önüne dayansa bile, Türklerin yeni tarih akışı içinde yürüyüşü durdurulamayacaktır. Çünkü kadimden var olan toplumların/milletlerin zihinlerinde ve düşüncelerinde ‘yeniden diriliş’ için büyük patlama başlamıştır. Dünya toplumları arasında kadim milletlerin bu sürece girdiğini herkes görüyor ise, onlar arasında Türkler de yerini mutlaka alacaktır. Tarihin akışı devam edecek ise, bu kaçınılmaz bir sonuçtur. Yeter ki, böyle bir irade ve o iradeyi eyleme dönüştürecek kapasite ve yeteneği bu yürüyüşe eklemlesin, işte o zaman, olacak olacaktır, kimse önleyemez.

         

         

                    II. Türklerin Türküsü/ Tarihin Akışı

         

                    Türklerin türküsü yaradılış ile başlar. Bu türkü, ecdadın torunları tarafından unutulmasın, gelecek nesillerin hafızasında kalsın, kuşaktan kuşağa ‘bengü türkü’ olarak aktarılmıştır. Böylece bu türküyü ecdad, Türk medeniyetine miras bırakmışdır. Yaradılıştan, ecdaddan onların torunlarına kuşaktan kuşağa terennüm edilerek erişen bu türkü, onların torunlarınca da, unutulmasın diye, yeni nesillere, bizlere erişsin diye, bengü taş yazıtlarına yazmışlar, bize miras bırakmışlar. Zamanın sonsuza taşıdığı bir kutlu türküdür Türklerin türküsü.

         

                    Türklerin türküsü, bengü taş yazıtlarında muhteşem bir açılış ile başlar. Bu açılışta, gök gürültüsü, yıldırımlar, yağmurlar, şimşekler, boralar, güneş, ay, yıldızlar, yeryüzü ve evren yerini alır. Dünyada hiçbir toplumun, hiçbir kadim milletin türküsünde bu muhteşem açılış ifadesine rastlanmaz, gerçek anlamda bu türkü eşsiz bir ifade gücüne sahiptir. Milyonlarca cildlik kitapların birikimi bilginin olağanüstü bir ustalıkla istif edildiği birkaç cümleden ibaret bir türkü, bir açılış.

         

        Türklerin muhteşem türküsünün açılış sözleri bengü taş yazıtlarında şöyle ifade edilir:

         

        “Üze kök tenger asra yağız yer kılıntukda ekin ara kişi oglı kılınmış. Kişi oglınta üze eçüm apam bumın kagan iştemi kagan olurmış. Olurupan türük bodunıng ilin törüsin tuta birmiş iti birmiş.”[Bengü Taş Yazıtları, Kül Tigin yazıtı, D1].

         

                    Günümüz diliyle yukarıdaki cümleyi ifade edecek olur isek, ‘Yukarıda gök kubbe, aşağıda yağız/kara yer <dünya> yaratılmıştır’ anlamına gelir. Bu cümlede yer alan, bu cümle içine istif edilen kitap ve makale sayısı sayılsa tükenmez. Kadim zamanlardan bu yana, yaratılış hakkında nice kitaplar yazıldı ama hepsi bu türkü metni içinde sadece tam bir cümle ile ifade edildi. Sonra ne oldu sorusuna türkü bize şunları anlatıyor:  gök kubbe ile kara yer arasında, yani yir/su< yeryüzü> üzerinde insanoğulları yaratılmıştır. Bunların birbirinden dağınık, başıboş yaşadıkları, her yana dağıldıkları, bir illeri <devletleri> bir düzenleri, bir töreleri <anayasaları> olmadan yaşadıkları, her birinin kendilerine göre bir yol tutturdukları söyleniyor. Türkler, bu gidişe bir süre hayret ediyor olmalıdır. İnsanların bir düzene konması, bir töreye sahip olması icap ettiğini düşünmüşler. Bir bilge kişi, bir bilge ecdad Tanrı ile irtibat için kurban kesilmesi, Tanrı’dan ne yapılması icap ettiğinin sorulmasını öneriyor olmalıdır. Açılış cümlesinde bu kısım söylenmiyor ama daha ileri safhada bundan söz ediliyor.

         

         

                    Kağanın nasıl seçildiği, Tanrı katına nasıl çıktığı, Tanrı’nın kendini neler ile donatıp kişioğlu üzerine kağan kıldığı yine bengü taş yazıtlarının muhtelif yerinde anlatılır. Bu ilişkide ‘Tanrı’, mevcut farklı inançların tanrılarından da ayırt edici bir sıfat ile anılır:”Türk Tanrısı.” Türk Tanrısı, yukarıda gök kubbede, kişioğlunca bilinmeyen bir yerdedir. Türklerin kağanını seçen, insanoğullarını idare etmek üzere tayin eden odur. İnsanları düzene koyup yönetmek için gerekli yetenek ve kapasiteleri Kağan olacak kişiye veren ve onu bu görev için seçen Türk Tanrısı’dır. O, seçtiği kağan namzedini tepelerinden tutup yanına alır. Onlara, yarlık, buyruk, bilig, il/devlet kurma beratı, küç ve töre verir. Türk kağanları bu süreç tamamlanınca insanoğlu üzerine kağan olur. İşte, bengü türkünün açılışında yer alan son cümlede ecdat kağanlardan bu bağlamda söz edilir. Türkünün bütün unsurları bengü taş yazıtlarının her yerinde zaman zaman bir hatırlatıcı gibi farklı ifadeler içinde tekrarlanır. Dünya tarihi ve Türklerin tarihi, yeryüzünde yaratılmış tüm kişi oğullarına töre ve düzen vermek üzere, Türk Tanrısı tarafından tahta oturtulan ecdat kağan ile başlar. Bu tarih algılaması, bir bakıma Türklerin tarihinin yalavaç kağanlar ile başladığına işaret eder. Türkünün metninde yer alan tüm unsurlar, sürekli Türk Tanrısı ile kağan ve bodun ilişkilerine değinir. Bir bakıma Türkler, kendi tarihlerini, yaratılışlarını, töre ve düzene girişlerini ‘Türk Tanrısı’ varlığı ile ilişkilendirerek, ezelden beri kendilerini bir tür semavî din içinde tasavvur ettiklerini türkülerinde gelecek kuşaklara anlatırlar.

         

                    Dünya, Tanrı kelamı kitaplı semavî dinlere intisap etmeye başladığında, bu durumu yadırgamadan uyum gösteren Türklerdir. Bunun temel nedeni, kendilerinin başlangıcını ifade eden ve görevlerini vurgulayan türkülerini unutmadıkları olmalıdır. Böyle olduğu için de, aynı bağlamda yollarına en doğru biçimde yürüyüp tarihin akışına katkılarını sürdürmüşlerdir. Batı ve Doğu Roma imparatorluklarında yaşayan insanların Tanrı’nın buyruklarına yeterince uymadıkları düşünülerek, Onoğur/Hun boylarının kağanı Atilla’yı yoldan çıkanların başına inen ‘Tanrı’nın Kırbacı’ diye tesmiye etmişlerdir. Hristiyanlığa inananlar arasında bu inançlar yer alırken, bu dinin yerine VII. yüzyılda inen İslâmiyet'e inanan insanoğulları arasında da benzer inançlar vardır. Bu yüzden, XI. yüzyılda insanoğulları arasında dünyayı düzene koyma açısından Tanrı’nın Türklere özel görev verdiği inancı yaygındır. Kaşgarlı Mahmud, ünlü eserinde,’Dünyanın idare yularını Tanrı Türklerin eline vermiştir’ mealindeki ifadesiyle, insanlar ve milletler arasında yerleşik bu inancı yansıtan önemli kayıtlara yer verir ve böylece bunları zamanımıza armağan etmiş olur. Yeni zamanlar içinde bu türkü, ‘devlet-ebed-müddet’ ile süslenip günümüze erişmiştir. Türklerin türküsü dünya üzerinde, onu söyleyecek, hatırlatacak oğulları ve kızları var olduğu sürece, tarih akışını sürdürecek ve insanlık yeryüzünde varlığını koruyacaktır.

         

         

                    Türkler, eski dünya diye tanımlanan üç kıta üzerinde <Afro-Avrasya> mevcut olmuşlar ve bu büyük coğrafya üzerinde yurt kurup yaşamışlardır ve bugün de, Türkler, hayatlarını, zamanın tüm olumsuz şartlarına rağmen, bu üç alan üzerinde devam ettirmektedirler. Merkezi Avrasya ile Önavrasya toprakları Türklerin hükümran olduğu tarihî coğrafyanın en önemli kısmını oluşturur. Bu coğrafyaya, Afro-Önavrasya toprakları da yeni zamanlar içinde dâhil olmuştur. Türkler, bu geniş tarihî coğrafya üzerinde eski dünya düzenini kuran, toplumların hayatını tanzim eden, dünya barışını tesis edip bunu yürütmekle kendini yükümlü kılan bir medeniyete sahiptir. Türklerin hükûmran olduğu bu geniş tarihî coğrafya üzerinde, kendilerinin bâzen tek bir devlet yönetiminde, bâzen de ayrı ayrı yönetimler hâlinde yaşadıkları gözlenir.

         

         

        Kadim zamanlarda Türklerin komşuları olan kadim milletler, batıda Tuna ırmağı kıyılarında Makedonlar, Grekler ve Önasya kavimleri, güneyde Ahamenid İran’ı ve Hintlilerdir. Doğu komşuları Çin ile Korelilerdir. Merkezi Avrasya coğrafyasının kuzeyini insansız ‘tundra’ kuşağı oluşturur. Türklerin tarihinin bu yakın komşuları yanı sıra, aynı coğrafyadan kopup yine göç ettiği yerde, iki ırmak arasında kendine yeni hayat alanı bulan Sümer/Sumer/Şumar<Subar> adıyla bilinen kadim medeniyet sahibi komşu/akraba kavimler ile ilişkileri olduğunu biliyoruz.  

         

        Türklerin, kadim zamanlardan itibaren, komşuları gelip çağırdığında, onlara yardım ettiği ve onların bozulan toplum ve devlet düzenlerini yeniden inşa edip kendi idarelerine teslim ettiğine dair tarihi kayıtlar bugün elimizde vardır. Bu konudaki kayıtların bir kısmı kadim kaynaklardan Süryanî Mikâil tarafından toplanmıştır. Yunan kaynaklarındaki notlar da bir bilginimizce yayınlanmıştır. Bunlara muhtelif yazılarımda yer verdiğimden dolayı, burada onlardan tekrar söz edilmemiştir.

         

        Dünü bilmeyenler, bugünü anlayamaz ve inşa edemez; yarını ise, asla hazırlayamazlar. Çünkü bir toplumda devlet yönetimi bilgi, bilinç ve deneyim sahibi devlet adamları yerine ildekilerin değil de, ellerin övgüsüne göre hareket edenlerin elinde kalır ise veya müstevli ile işbirliği içinde hareket edenlerin elindeyse, orada, o toplumda kutlu bir yarın olmaz. Bir toplumda hükmeden çıkar sahibi cehalet erbabı ise, o toplumda bireyler sadece kendi cehennemlerini yaratır. Cehaletten cehenneme dönmüş bir devlet, devlet yönetimleri, milletlerini de yarattıkları bu cehennemde yakar kavururlar. Toplumlar böyle süreçlerde iradelerini yitirirken, aynı zamanda tarih sahnesinden de düşerler. Bugün, dünya üzerinde görünen manzarada Türkler, bir yandan zihni ve fikri bir uyanış türküsüne kilitlenmiş iken, öbür yandan da oldukça tehlikeli bir sürece doğru sürüklenmektedir. Tarihin kendisine açtığı yeni kapıyı anlama ve idrak etme güçlüğü çeken ve cüce ihtiraslarına kendini mahkûm eden yönetim kadrolarına sahip olması, çağımız Türklerinin en büyük tehlikesi ve talihsizliği olacaktır. Tabii burada, tarihe karşı büyük sorumluluk duyarak hareket eden Nursultan Nazarbayev’i bugün için bir istisna saymak gerekir.

         

        Türklerin yeryüzünde birbirinden kopuk, dağınık ve gerçek bağların güçsüz bir biçimde yaşıyor olması hâli, Türklerin her yerde devlet adamı ve aydın sıkıntısı çekmesinin bir sonucudur. Donanımsız devlet adamları ve donanımsız, bilinçsiz ve bilgisiz aydınlar, Türklerin yaşadığı bu zamanın en büyük açmazıdır. Bilgisizlik, sığlık, başkalaşmışlık, kendine yabancılaşmışlık ve kendinden başkalarının ağzı ile söz etmelik akımları toplum hayatında bugün,  etkinliğini bilim ve kelâm mertebesinde sürdürmektedir. Bütün bu olumsuzluklara karşılık yine de yeryüzünde Türklerin türküsünü unutmayanlar vardır ve onlar, sonsuzluğa adanmış sönmez ocaklar olarak geleceği tutuşturup aydınlatacaklardır. Ocaklar tutuşacak, bilgi olacaklar, bilim ve teknoloji olacaklar, üretecekler ve geleceğe yürüyecekler.

         

        Türkler, dünya üzerinde, karşılaştıkları tüm güçlüklere, zaman zaman uğradığı devlet adamı ve münevver fıkdanına rağmen, var olmayı ve tarihi yoluna devam etmeyi sürdürmektedir. Ocağın külleri içinde sakladığı kor’lardan Türkler, bir gün yeniden dirilmeyi umarak yürüyor. Türklerin bu rüyasının gerçek olup olmayacağını elbette tanıklarına zaman gösterecektir. Bu bir rüya mıdır, muhayyele işi midir, hepsi umut mu, varsın olsun. Muhayyele, geleceği gerçekleştirmenin kapısıdır. Düşünmeden, tasavvur etmeden, tecessüs ve dikkat etmeden, olanı biteni anlamadan hayvanlar da hayatını yaşar, yaşıyor. İnsan, milletinin geleceği için yaşayan, nefes alan, düşünen, yaratandır. İnsan ölür eseri kalır. Ondan toplumuna kalan, ya başarı ya ulu hizmet, ya kahramanlık, ya milleti müreffeh ve güçlü kılan bilim ve teknoloji zaferleridir. Türk milleti, böyle bir insanı asla unutmaz, ölümsüzleştirir, daim anar. Devlet adamı olmak için, açları doyurmak, çıplakları giydirmek, az milleti çok etmek, düşmana diz çöktürmek, adaleti tesis etmek ve bağımsızlığı korumak yolunda bir eserin olmalıdır. İnsan olan, paranın, pulun yahut makam ve mansıpların değil, sadece ve sadece Tanrı’nın kulu ve milletinin gerçekten erdemli hizmetkârı ise, insandır. Ötekilere hayvanlar da kapılanır ve yaşar, ama hayvanlıktan kurtaramaz.

         

         

        Türklerin yurtlarında akla ziyan işler yerine bilimi, teknolojiyi; cep ve mide yerine milleti ve devleti; yaratmak için geçmişi ve geleceği düşünen bir zihniyet devrimine ihtiyaç vardır. Böyle bir zihniyet devrimi içinde yaşayan, yaratan ve yaşatan kuşaklar yetişir ve bunlar, şimdinin her yere sıvaşmış kişiliksiz/kimliksiz yoz aydınlarının yerini alırsa, yeniden diriliş Türkler için neden gerçek olmasın ki?  Türkler, bu yeryüzünde, zamana ve ihtiyaçlara cevap verebilecek biçimde yine kendi atlarını yeni baştan kendileri yaratıp eyerlerse, dünya medeniyet tarihine yeni bir Türk medeniyeti inşa edip neden armağan etmesinler? Ben, Türklerin bu iradeye ve bilince sahip devletlere, devlet adamlarına ve aydınlara sahip olduğunda, ölümsüz/bengü taş yazıtlarında miras bırakılan ecdad türküsüne yeniden hayat vereceklerine, bu rüyanın gerçek olacağına inanıyorum; ama çok istediğim halde, ben o zamanı da, şahsen kendi gözlerimle göremeyeceğimi biliyorum. Zamanı kısaltmak mümkün ama onu kısaltacakları ufukta şimdilik göremiyorum.

         

        Türklerin türküsü kadimden söylenen bir türküdür. Belki on bin yıllık, belki beş bin yıllık bir türküdür. İlk kez dünya üzerinde nerede terennüm edildi, derseniz, elbette ilk ata yurdumuzda, derim. Amu ve Sır Suları, şimdiki Türkmenistan, Aral gölü çevresi bozkırlar, Semerkand, Altaylar, Ötüken ve Ordos yaylaları üzerinde türkünün ilk dizelerinin yazıldığını düşünüyorum. Demek ki, Türklerin türküsünün tarihi derinliği kadar, coğrafi genişliği de önemlidir. Bugün de bu türkü, eskisi gibi, sahipli ve sahipsiz yaşayan Türklerin torunlarının torunları arasında, onların yaşadığı ocaklarda söylenmesini sürdüren bir ölümsüz türküdür. Kendi başınalığı, düzen kurmayı, kurduğu zamanları, yitirdiği anları, yeniden dirildiği ve üç kıtaya hayat verdiği olayları bu türkü bize anlatır. Unutmayalım, bugün dünyaya düzen verenler, düzene koyduklarına kendi türkülerini söyletir. Gelin yeni türküler peşinde sürüklenmeyi bırakalım, bize ait ata mirası doğru ve gerçeğimizi anlatan türkülerimizi doğru öğrenip anlayalım, gereğini yapalım ve sürekli bu türküleri söyleyip onlar için yaratalım.

         

         

        III. Türklerin Coğrafyası, Türklerin Kadim Anayurtları.

         

        Türklerin coğrafyası deyince, ben, tarihî Türk coğrafyasını düşünüyorum. Türklerin tarihî coğrafyası deyince eski dünya dediğimiz üç ana kıta üzerinde yer alan coğrafyayı anlıyorum. Fakat ben bu coğrafyayı birkaç kısımda değerlendirmekten yanayım. Çünkü tarihe baktığımızda <bilinen bilgiler ışığında> Türkler, üç kıta üzerinde farklı zaman süreçleri içinde yurt tutmuşlardır.

         

        Avrasya adı verilen Avrupa ve Asya kıtaları üzerinde Türkler, tarihin kadim zamanlarından itibaren vardır. Ordos yaylalarından batıda Avrupa kıtasında yer alan Kara Ormanlar arasında yer alan geniş düzlükler uzanır. Bu düzlükler, kuzeyden doğudan batıya uzanan tundra kuşağı ve bataklıklar ile; güneyden ise, doğudan batıya uzanan dağ silsileleri ile kuşatılır. Bu geniş düzlükler üzerinde kuzeyden güneye uzanan kimi dağlar, bir taraftan öbür tarafa geçerken aşılması icap eden geçitlere/ kapılara işaret eder.

         

        Doğudan batıya uzanan Merkezi Avrasya’nın geniş düzlüklerini büyük ırmaklar sular ve buraları hayvan sürüleriyle yaşanır, yurt tutulur çayırlıklara, hareketli esnek medeniyet mimarisinin rahatlıkla inşa edilebilir alanlarına dönüştürür. Türklerin, bu geniş ve mümbit ovaların uzandığı uçsuz bucaksız düzlükler üzerinde kendilerine özgü bir medeniyet inşa etmişlerdir. Şüphesiz bu medeniyetin inşasında üzerinde yaşadıkları coğrafyanın sahip olduğu iklimin de rolü vardır. Ekonominin dayandığı at ve koyun sürüleri, bu geniş düzlüklerde beslenip çoğaltılmışlardır. Bu ekonomik hayatın güvenliğini sağlayıcı olağanüstü etkin bir askerî teknoloji yaratmışlar. Bilgi ve deneyim sahibi devlet adamları sâyesinde tarihin her döneminde, Kara Ormanlar’dan Ordos’a uzanan bu geniş coğrafya üzerinde kadim zamanlardan bu yana sürekli yurt tutmuşlardır. Asya ve Avrupa bölgelerinde güneyden dağlar ile kuşatılmış bu sahaya, Türklerin kadim yurtlarını inşa ettiği coğrafyaya, ‘Merkezi Avrasya’ adını veriyorum. Bu coğrafya, biz Türklerin en kadim ata yurdudur.

         

        Doğudan batıya doğru uzanan dağ silsileleri ile Merkezi Avrasya topraklarından ayrılan güney Avrasya topraklarını da, Önavrasya diye adlandırıyorum. Bu coğrafya, Türklerin yarı yerleşik esnek merkezi devlet yapısından yerleşik esnek merkezi devlet yapısına geçtiğimiz ve ikinci yurt tuttuğumuz tarihî coğrafyamızı bize anlatır. Tarihi maceramız bakımından bu coğrafya üzerinde yurt tutan Türkler, zaman içinde Merkezi Avrasya’nın Avrupa üzerinde bulunan toprakları üzerinde, Balkanları ve Tuna’yı aşarak uzun yüzyıllar hâkimiyet tesis etmişlerdir.

         

        Yine bu alandan Önavrasya üzerinde ikinci yurdu kuran Türkler, karadan ve denizden Afrika üzerine yürümüşlerdir. Çölleri aşacak askeri teknolojiye, denizlerde hâkimiyet tesis edecek savaş teknolojisine sahip olmanın sonucu, Türkler, gök kubbe altında kendilerine değirmi ev diye düşündükleri dünyayı düzene koyup yönetmeye başlamışlardır. Bugün, ecdadımız kadar bilgili, bilinçli, milletinin iradesi ile yürüyen ve onların yaptıklarının ne anlama geldiğini bilen, dünya arenasında olanları doğru anlayıp ifade edebilen, politik, ideolojik ve stratejik tedbir alan ve milletinin geleceğini düşünen devlet adamlarının yokluğu yirmi birinci yüzyıl coğrafyasında Türklerin yaşadığı en büyük talihsizlik diye algılanmalıdır. Dünya nimetlerine, tenekeden unvanlara ve kör ihtiraslara kurban edilen bir zaman dilimini yaşayan Türklerin, bir zaman sonra ellerindeki coğrafyayı da yitirmeleri şaşırtıcı olmayacaktır. Burada da tek umut, türkümüzü unutmayacak ve yarına taşıyacak ocaklarımız ve bu ocakları söndürtmeyen yarının ülkü erleridir. Türk dünyasının umudu ülkü erlerinin zihni faaliyetlerine ve türkülerini sürekli söylemelerine bağlı olduğu kadar, arkalarına bu ölümsüz türkünün söylediklerini düşünüp icabını yerine getirmek üzere yola çıkanları arttırmalarına bağlıdır.

         

        Tanrı’nın tarih içinde Türklerin önüne çıkardığı altın fırsatları şahsî saltanatları ve çıkarları uğruna heba edenler, düşmanın uzattığı teneke unvanlara râm olanlar, Türklerin sahip olduğu coğrafyayı makam uğruna sığındıkları elbeylerine peşkeş çekenler yahut yeni parçalanmaları bilerek/bilmeyerek hazırlayanlar, elbette ecdadın ve bunun ızdırabını duyarak yaşayanların lanetinden kurtulamayacaklardır. Yalanlar ile ne Türk coğrafyası, ne üzerinde yaşayan Türkler idare edilebilir, ne de bağımsızlıklar el yardımına güvenerek elde tutulabilir. Türk coğrafyasında bugün bütün Türkler, büyük ölçüde bir ‘yalan’ denizi içine sokulup coğrafyalarından koparılma veya o coğrafya üzerinde her türlü hayat rejimleri ile nüfus itibariyle tüketilme sürecine sokulmuştur. Adamlar bunun için baltalarına/ gıda rejimlerine, kimyasal kirliliğe Türklerin içinden sap çıkarmış ve herkes bu coğrafyalarda olup biten karşısında sadece seyir hâlinde ise, kadim yurtlarımızın coğrafyası bize ne desin, arkamıza nasıl dayak olsun?

         

          Ama hayır, hayır, yeryüzü Türkleri için bu tüketilme süreci böyle sürüp gitmez. Birgün gelir, zalimlerin çarkı yıkılır, kararan gün aydınlanır. Çünkü Türkler, ne bir yeni zaman milletidir, ne de yeni inşa edilen bir yeni yetme millettir. Tarihi ve medeniyeti inşa ederek, zamanın girdapları içinde yitip gitmeden günümüze gelip çıkarak yoluna devam eden nadir kadim milletlerden biriyiz. Dün vardık, bugün varız ve yarın da dünya coğrafyasında var olacağız. Bu millete ihanet edenlerin soyu sopu Tanrı eliyle kurutulacaktır. Çünkü üç kıta üzerinde Tanrı’nın buyruklarının hükümranlığına en büyük hizmeti yüzyıllar boyu veren bir yüce milletten söz ediyoruz.  Türk anaları Türk dünyasına, Türklere yine bir Bilge Kağan, bir Atilla, bir Cengiz Han, bir Temür Han, bir Tuğrul Bey, bir Fatih, bir Atatürk yaratacak kudrettedir. Kadim coğrafya üzerinde elbet bir gün yeni bir Ergenekon kurulacak ve yeni bir diriliş destanı yazılacaktır. Bu kadim ata yurtları elbette hep böyle dağınık, düşmana hazır lokma gibi ebediyen tutulamayacaktır. Demir dağlar eritilecek ve soysuz el kölelerinin soyu tüketilecek ve iktidarları Türk illeri hep birlikte ele alacaktır. Bu türkü tarihin türküsüdür ve Türklere Tanrı’nın söylettiği bir türküdür; dolayısıyla, zaman tükenmeden ve tarih bitmeden bu türkü de bitmez. Bu sözü burada kesip yine kadim yurtların kadim coğrafyalarına döneceğim.

         

        Afrika’nın Akdeniz kıyıları ve bu kıyı kuşağı üzerinden aynı çizginin güneyinde kalan Asya topraklarını ve Afrika derinliklerini de içine katarsak önümüze bir üçüncü bölge çıkmış olur. Ben bu bölgeye de, Afro- Avrasya adını veriyorum. Bunun içine Sumatra-Cava da girer.

         

        Türk tarihi yukarıda kabaca, ana çizgileri ile tasvir etmeye çalıştığım bu üç ana coğrafî bölge üzerinde cereyan etmiştir. Tabii, ana yurdun kadim sarımsağı ve karpuzu bu bölgeye Avrasya bozkırlarından daha kadim zamanlarda inmiştir.  Mikâil Süryanî’nin verdiği bilgilere göre, taa kadim zamanlardan itibaren Akdeniz-Hint havzası arasında yerleşik şehir devleti tipi toplumlar, devlet düzenleri bozulduğunda gelip Türklerden yardım isterlermiş. Onlar da, kendi kapılarından ordular ile yollara düşüp yardım isteyen devletin düzenini yeniden kurup geri dönerlermiş. Belki de Mısır’a sarımsak ve karpuz bu yolla gelmiştir. Sumar/Sümer medeniyetinin ömrünü de 2500 yıl yine bugünkü Türkmenistan sahasından kopup gelen Kut kavmine mensup orduların sağladığı bilinmektedir. Türklerin türküsünün izlerini eksik olmasın,  Yunan yazarları, Suriyeli Mikâil, ya da ‘Saqa yazısıyla’ kendilerine Türklerden mektup geldiğini tarihe kaydeden Doğu Roma tarihçisi gibi tarihin tanıkları kayda geçirmiştir, hepsine müteşekkiriz. Bu kayıt, Skit/Saqa/Şu ile başlayan süreklilik üzerine indirilmek istenen şüphelere vurulmuş belgeli bir ‘yeterlik’ yanıtıdır. Kaşgarlı’nın anlattığı İskender/Şu kağan mücadeleleri de bu sürekliliği destekler.

         

        Avrasya kıtasının en kuzeyini oluşturan tundra kuşağı ile kuzey kutbu arasında kalan coğrafi alana da, Arka Avrasya adını veriyorum. Bu coğrafî bölgenin kuzeydoğusunda, kadim tarihte Skit/Saha< Yaqa> veya Şu adları ile bilinen Türklerin torunları olan bugünkü Saha/Saqalar ile Sakay ve Dolgan Türkleri yaşamaktadır. Onlardan başka hiçbir Türk kavmi veya topluluğu bu coğrafya üzerinde yaşamamaktadır.

         

        Türklerin üç kıta üzerinde yer alan kadim coğrafyaları üzerinde ana hatları ile söyleyebileceklerim şimdilik bunlardan ibarettir. Bugün bu saydığım coğrafyalar üzerinde Türklerin kimileri kendi iktidarları, kimileri ise başkalarının iktidarları altında hayatlarını sürdürmektedir. Kimileri başka kavimler ile karışıp, kırma dillerle konuşup farklı inançlar içinde yaşamaktadır. Kimileri kimliklerini yitirmiş, kimileri aile hikâyeleri ile geçmişlerini hatırlamaktadır. Türkler bu durumda, kadim yurtları ve tarihî coğrafyaları üzerinde dağınık, birbirinden kopuk, başkalarının çizdiği kaderde ve gelecek tarihinde yürümektedir. Başka dillerde eriyip gidenler, eğer ölümsüz türkü kulaklarına iyi okunur ve belletilir ise, neden birgün uyanmasınlar. Tıpkı, Selçuklu ordusu yanına geçen Hristiyan Kıpçak, Bulgar Türkleri gibi.

         

        Uyutulanlar, uyuyan Türkler bekliyorlar, neyi derseniz, uyandıracak ve beylik mertebesinde öne düşecek gerçek rehberi bekliyorlar. Eskilerin, ecdadın bir sözü vardır: Fırsat kuşu gelirken yakalanır, giderken değil. Türklerin tarih boyu kendine özgü inşa ettiği medeniyeti, tarihî coğrafyalar üzerinde kurduğu düzeni, aynı coğrafyalar üzerinde başkaları kurmaya çalışırken yaşayan Türklerin, onların yöneticilerinin ve aydınlarının utanmadan seyretmesi, hicap duymak yerine elin şakşakçılığına soyunması utanç verici bir zaman dilimine tanıklık ettiğimizi göstermez mi? Ben bu coğrafyayı, değirmi eve düzen verip bağımsız yaşamayı seçip milleti için ter dökmekten gayri hiçbir şeyi düşünmeyen, gece demeden gündüz demeden az milleti çok eden, çıplak milleti giydiren, aç milleti doyuran, en azından milletini ‘yeni çağ’ müstemleke ahalisi olmaktan kurtarıp coğrafyasının efendisi yapacak bir devlet adamı arıyorum. Tarihin yürümesi, medeniyetin sürmesi ve insanlığın devam etmesi için böyle bir devlet adamını Türkler, içlerinden yaratıp çıkarmak mecburiyetindedir. Kadim coğrafyalar, kadim yurtlar, değirmi ev ocaksız/türküsüz kalmamalıdır.

         

         

        IV. Tarih ve Bugün

         

        Tarih ve bugün üzerine daha önceleri yazıp söylediklerimi değiştirecek gerçekten tarihî doğruluğa sahip yeni bir bilgiye veya bulguya rastlamadım. Avrupa tarihçiliğini salt bilim diye anlayan zavallıların, onların XVII. yüzyıldan bu yana izledikleri politika ve stratejileri neye dayandırdıklarını zerre kadar okuyup anlamadıklarını veya okumadıklarını söyleyebilirim. Dinî ideolojiler dönemi tarihçiliği, Sömürge dönemi tarihçiliği, millet inşacılığı dönemi tarihçiliği, ideolojik tarihçilik dönemi kimi süreçlerde yer alan eserlerin kendileri dışında kalanlara nereden baktığını ve bakmakta olduğunu anlama zorluğu çeken ve bu zorluk içinde sahip olduğu psikoloji ile donanmış bir ‘aydınlar’ güruhundan toplumun bir zihnî devrim ile kurtulması yegâne çıkış yoludur, diye düşünüyorum. Kimin neyi niçin, neye göre, nasıl ve nereden bakarak, hangi politik ve stratejik amaca hizmet etmek üzere yazdığını sorgulamak gerekir. Sosyal ve beşeri bilimlerde her süreçte, o sürecin tabiatına uygun yaratılmış uydurma teoriler ve metodolojiler, yeni moda akımlar ve bunları işlevlerini anlamaya çalışan ve buna göre yazıp çizen, eser veren bilim adamı sayısı azdır. Elin yaptıklarına alıştırma yapmayı aydın olmak veya bilim adamı saymak gülünçten öte bir eylemdir ve temel sıkıntımız da budur.  Bunları izlemeye, öğrenmeye, anlamaya çalışırız, bu gerekli ve kaçınılmaz bir görevdir. Bu aydınların topluma karşı sorumluluğu, görevidir. Devleti ve milleti için aydının yetiştirilme sebebi ve aydın sorumluluğu budur, diye düşünürüm. İnsan neye lâzımdır, sorusunun tek bir yanıtı vardır: Vatanı ve devleti uğruna ölesiye kalasıya çalışmaya.

         

        Dünyanın bugün geldiği süreçte olduğu gibi, Türklerin XIX. yüzyılda, hem Merkezi Avrasya yurtlarında ve hem de Türkiye imparatorluk coğrafyasında yaşadıkları ve yirminci yüzyıl başlarında karşılaştıkları durumların bir hesap, bir proje, sabırla inşa edilmiş bir politika ve strateji olduğunu biliyoruz. Bugün bu bilgilerin önemli bir bölümü aleniyet kazanmıştır. Herkes istediği iletişim ağından pek çoğuna erişebilir. Şimdi dünya öyle bir süreçte sanılıyor ki, insan hakları, demokrasi ve özgürlükler modası almış başını gidiyor. Ancak, ne tuhaf, bunu dünyaya pazarlayanların ülkeleri sanırsınız yolgeçen hanı. Ne diyor üstelik: bakın diyor, size şimdi  ‘imtiyazlı ortaklık verelim, öbür görüşmelerin ucu açık! Diyor, yani tehdit ediyor. Bunu alın, yoksa o gün onu da bulamaz, kendinizi tamamen kapı önünde bulursunuz.

         

        Her şeyini ele güne satan bir ülke olur mu? Tanzimatçılar ve takipçileri buna benzer işler yaptılar. Islahat Fermanı dümeniyle ülkeyi borç batağına sürükleyen bir yol izlediler. O borçları ancak cumhuriyet döneminde temizleyebildik. Topraklarımız güya 1856 yılında Avrupa Devletleri Hukuku ile garanti edilmişti, ama imparatorluğa yedi cepheden saldırıp bir anda tasfiye ettiler.

         

        Şimdi neredeyiz beyler? Diyorlar ki, Türklerin yurtlarında her taraf borç batağına batırılıp bireyler köle ediliyor. Türkler, her yerde geçmişin ve bugünün borçlarını ödemekten bizar olmuştur. Milletin ödediği vergiler ile kurulmuş her türlü sanayi umum Türk yurtlarında yabancılara satılmış diyorlar. Denizlerimizde ve karalarımızda, sularımızda, göllerimizde mevcut bütün madenler ve hatta ormanlar her yerde, dünün istilacılarına veya yandaşlarına peşkeş fiyatına, iktidarlarda kalma pahasına satılmış diyorlar. Bütün Türk dünyasında belki tüm topraklarımız, tarım alanlarımız, coğrafyalarımız, yurtlarımız yabancılara satılmıştır. On dokuzuncu yüzyılda mıyız, yoksa bugünde miyiz, ne dersiniz acaba? Şimdi ırmaklar, ormanlar, göller, denizler ve limanlar, kıyı şeritleri sıradadır. Belki de bunların hepsi satılmış haberimiz yoktur. Türkiye’de Türklerin durumu nedir, gelir dağılımı adaletsizliği var mı, yok mu, Türkler geçmişlerini hatırlıyor mu, yoksa tarihin beklediği zihni devrim yaşanıyor mu? Yaşadıkları ecdadın miras bıraktığı devleti ve yurdu hâlâ Türkler mi idare ediyor, elbette bu soruların cevabını siz benden daha iyi bilirsiniz. Zira ben zamanı Atsız Beğ gibi uzun zamanlardır terk edip tarihimizin mefâhirinde uzak zamanları yaşıyorum ve oradan Türk dünyasında olanları anlamaya çalışıyorum. Bu zamanın okuyucuları, yaşadıkları durumu elbette bu satırların yazarından daha iyi bilir. Tanrı’mdan dilerim, geleceğe Türklerin türküsünü taşıyacak ülkü erlerini/çile erenlerini gelecek adına diri tutsun, âmin.

         

        .

        Son iki yüzyıllık tarih içinde Türkler, M. Kemal Atatürk ile bir mucize, bir yeniden Ergenekon destanı yazıp dirilmişlerdir. Onun, Lozan ile bozduğu menfur hesaplar, Tanzimat ve sonrası süreçte olduğu gibi, bugün yine önümüze konmuştur. Coğrafya tanziminden tutun da, milletin paramparça edilmesine kadar uzanan dayatmalar sıralanıyor. Millet, muhtelif cemaatlere dönüştürülüyor. Etnik ve dinî ayrıştırma süreçleri almış başını gidiyor. Biz bunu Çarlık Rusya ve devamı Sovyet politikalarında ve sömürgelerde sömürgecilerin izlediği böl/yönet politika ve stratejilerinde tarihen görmüştük. Muhtelif ülkelerin emeklileri kıyılarımıza mâsumâne yerleşiyor. Hristiyan misyonerler bütün Türk dünyasında insanlarımızı dinlerinden çıkarıp Hristiyanlaştırıyor. Din özgürlüğü adına bunlara çanak tutanlar, kanunları kılıfına uydurup yol açanlar, dinler arası diyalog mu yapıyorlar, yoksa elin monoloğunu mu tekrarlıyorlar, bunu elbet zaman gösterecektir. Düşünen beyler, ey vicdan sahipleri Türk yurtlarında cereyan etmesine izin verdiğiniz bu işler ne iştir? Sizin misyonerleriniz hangi Avrupa ve Amerika kıtalarında yahut Asya ülkelerinde bu tarz faaliyet hâlindedir, bilmiyorum. Bağışlayın, ben zaman bakımından uzak geçmişteyim, uzak coğrafyaları göremiyorum.

         

        Din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması tarihimizde Selçuklu sultanı Tuğrul Bey ile başlar. Osmanlı çağında ise, şimdiki gibi din ve devlet işleri aynı yönetimde birleştirilmiştir. Bu, bir fitnenin önünü almak üzere yapılmıştır. Devlet hayatında kanunlar ve buyruklar esastır. Siyaset, tartışma, en doğru ve en uygun yolu bulma sanatıdır. Bugün olan ihtiyaç, yarın ortadan kalkar ve o kanuna ihtiyaç kalmaz. Tanrı kelâmı, siyasetin tartışma alanı içine giremez. Bu gerçeği Türkler, bütün yönetim yapılarında görmüş ve uygulamıştır. Cumhuriyet döneminde de, okula, kışlaya ve camiye bu bağlamda siyaset girmesine izin verilmemiştir. Türk dünyasında da bu yolun izlenmesi en salim yoldur. Tecrübeler, devlet hayatına bu gerçeği kazandırmıştır.

         

        Eyalet sistemi de böyle tartışma dışı bir husustur. Cumhuriyetin idari taksimatı ve merkeziyetçi yapısı, Önavrasya Türk imparatorluğunu tasfiye eden Avrupalıların izlediği politikalardan devlet adamlarımızın ve aydınlarımızın çıkardığı dersler sonucu vücut bulmuştur. Hadi şimdi böyle yapalım diye değil, devletin ve milletin bütünlüğünü bundan sonra ancak bu yapı içinde muhafaza edebiliriz yargısına vararak bu yapıyı kurmuşlardır. Bir gün bir haramzade çıkıp gelir, Yûnus’un şiirlerini yele verircesine devleti de yağmaya açar, diye düşünmemişlerdir, düşünülemez de. Ama bugün kimi kendini bilmezler arasında ne olacak, daha iyi olur, bölelim, eyalet yapalım diyenler var.

         

        Türkleri ayrıştıralım, içlerindeki kardeşlerini ayrıştıralım, kendimize onları bölüp oy deposu yapalım diye düşünenler var, olabilir. Unutmayalım beyler, bu Türk coğrafyasında ve Türkler arasında, her saltanat makamına oturanın bir de sonu vardır. Ya Çin ile halkı yönetmeye kalkışan Kara Kağan olarak tarihe geçersiniz yahut Bizans ile işbirliği yapıp devletini kendi çıkarlarına feda eden sadrazam Çandarlı Halil Paşa olursunuz. Türkler, bu yüzden bu büyük makamlarda oturanların sonunun nasıl biteceğini büyük bir merakla ve sabırla beklerler. Akıbet hayrola! İle beylik etmek yerine, ele beylik edenlerin tarihte akıbeti belli değil mi, yoksa artık bu zaman, o zaman değil midir, dersiniz.

         

         

        Tarih görgüsü olmayanların, millî şuurdan nasiplenmeyenlerin, bugün dediğini yarın unutup eli eteklemek için yel yepenek koşanların var olduğu bir çağda dünya üzerinde Türklerin yüzü güler mi? Bu yüzden Türk dünyasında gülen yüzler gören var mı? Gülmez. Başkasının baltasına sap olmayı yahut kör ihtiraslarına mahkûm yaşamayı devlet adamlığı sananların hüküm sürdüğü bir Türk dünyasında Türkler, kendilerini asla selamete eriştiremez. Ama yarınlar, yarınlar yeniden dirilişe gebedir. Bugün bu görünen manzara içinde, yarına yürüyenler ve yarınlar için yüreğinde yeniden diriliş umutlarını taşıyanlar vardır. Ve bu umutlar, Türklerin bir zihnî devrim geçireceğine, zihnî yaratıcılığı etkinleştireceğine ve bağımsızlık türküsünün Türk coğrafyalarında çınlayacağına bir işarettir. Uzak zamanda, tarihin mefâhirinde olsam da, ben bu türkü söylendiğinde onu duyarım ve yerimden katılırım.

         

        Türklerin türküsü bitmez, o, zamana ve tarihe yoldaştır. Tarih var olduğu sürece Türklerin türküsü de bu evrende söylenecektir. Türklerin türküsünü bir gün yüksek sesle söyleyip yürüyecek gençleri düşünüyorum. Aralarında olmak isterdim ama biliyorum bunu bedenen yapamayacağım. Ben görmesem de ne gam, o gün rûhum yeniden dirilecek ve ey yarının yiğitleri, eminim o sizleri selâmlayacaktır. Türklerin yeniden diriliş türküsü cihanda terennüm edilmeye ve onun ardından dünyanın büyük medeniyet tarihi yeniden yürümeye başlayacaktır. Yarın yeniden dirilişi gerçekleştireceklere, türkümüzü söyleyip tarihi yine mecrasında yürüteceklere bugünden gönül dolusu selamlar, o gün size kutlu olsun, diyorum.

         


Türk Yurdu Mart 2011
Türk Yurdu Mart 2011
Mart 2011 - Yıl 100 - Sayı 283

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele