Türk Yurdu’nda Turancılık ve Türk Dünyası

Şubat 2011 - Yıl 100 - Sayı 282

        Turancılık, Türkiye’de, Cumhuriyet önce ve sonrasında tartışılan bir konudur. Zaman zaman Türklerle akraba milletleri de içine alan bir fikir olarak kabul edilmekle birlikte, bugün Turancılık deyince Türkiye’de anlaşılan, tarih mirasları da dâhil olmak kaydıyla bütün Türkleri tek bir devlet halinde birleştirmek ülküsüdür ve her ülkü gibi ‘nesillere bakan, kan ve can vergisi isteyen, gönüllere heyecan katan bir inançtır’.[1]

         

        Batı’dan gelen bir kavram olan milliyetçilik genel olarak millet olmanın ideolojisidir. Turancılık, Pantürkizm, Türk birliği kavramları aynı anlama gelmekle birlikte aralarında küçük farklar bulunmaktadır. 

         

        Turan, İranlıların İran’ın kuzey doğusundaki ülkelere verdikleri isimdir. Yüzyıllar boyunca, coğrafî tabir olarak çeşitli yerler için kullanılmıştır. Genellikle, Türk asıllı Tûr soyundan Feridûn’un oğlu Efrasiyab, Amu Derya Nehri’nin ötesinde doğu ve batıya doğru uzanan ülkelerin hükümdarları için kabul edilmiştir. Sonuçta Turan tâbiri, Türkistan’ın yerini almıştır. Panturanizm (dar mânâsıyla Pantürkizm), emperyalist bir taarruz hareketi değil tam aksine bir müdafaadır.[2]

         

        Turancılık, kavram olarak Ural-Altay ve Fin-Macar halklarından oluşan ve Turan ırkı olarak tanımlanan toplumların birliğini savunan ideolojik ve siyasî bir terim olarak uzak anayurt ideali mânâsında, Macaristan’da 1839’larda doğmuştur.[3]

         

        1789 Fransız İhtilali’nden sonra milliyetçilik fikrinin gelişmesi, Batı’nın Coğrafî Keşifler ve Sanayi Devrimi sonucunda büyük bir ekonomik güce ulaşması karşısında Osmanlı Devleti, askerî ıslahat tedbirleri almak ihtiyacını hissederek askerî mektepler açtı. Çağdaşlaşma hareketlerinin öncülüğünü bizzat hükümdarlar yaptılar. Tanzimat ve Meşrutiyet düzenlemeleri devletin gelişmesi ile ilgili beklentilere karşılık veremedi.

         

        Osmanlı Devleti 19. yüzyılda gerileme döneminin en sıkıntılı yıllarını yaşamıştır. Batı’da Sanayi Devrimi’nin nimetlerinden istifade eden ve arkasından sömürgecilikle büyük ham madde kaynaklarına kavuşan Avrupa devletleri ile yaptığı mücadeleleri sürekli olarak kaybetmekte idi. Ezeli düşmanı Rusya, Avrupa’nın güçlü ülkeleriyle yaptığı siyasî ittifaklar ve akraba ilişkilerinin sağladığı destekle daimi olarak Türkiye aleyhine topraklarını genişletmekte ve Doğu Asya’da ise Türk uruglarının yaşadıkları toprakları birer birer egemenliği altına almakta idi. Rusya, daha önce dil ve kültür hareketi olarak doğan Panislavizmi emperyalist yayılma politikasının aracı haline getirerek Balkanlardaki Ortodoks ahaliyi devlete isyana teşvik etmekte idi.

         

        Devletin egemenliği altında yaşamakta olan gayr-i müslim azınlıklarda milliyetçi hareketler hızlandı. Osmanlı modernleşmesi farkında olmadan bilhassa eğitim kurumları vasıtasıyla bu kesimin millî duygularının uyanmasına ve milletleşme sürecine girmelerine zemin hazırlamıştır. Osmanlı Devleti’nin kamu yönetiminde milliyet ayrımı yapmadığı, önemli devlet memuriyetlerine din ve milliyetine bakılmadan liyakatli olan herkesin tayin edildiği bilinen bir gerçektir. Müslüman unsurlarda da milliyetçilik hareketleri, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren görülmüş giderek ayrılıkçı eğilimlerin artmasından dolayı ülkenin iç birliğini sağlamada zorluklar başlamıştır.

         

        Ülkenin dağılma sürecinde Osmanlı aydınları Avrupa’dan öğrendiklerini memleket şartlarına uygulayarak değişik çözüm yolları ortaya atmaya başlamışlardır. Birinci çözüm yolu Osmanlıcılıktır. Bu akımın arkasından Türkçülük de yavaş yavaş aydınların gündemine gelmiştir. Avrupa’da doğuyu tanıma çalışmaları çerçevesinde Türkoloji çalışmalarının yaygınlaşması sonucunda Türk tarihinin bilinmeyen yönleri ortaya konmuştur.

         

        Osmanlı düşünce dünyasının ürünlerinde Türk gerçeği vurgulanmaya başlandı. Ahmet Vefik Paşa, Lehçe-i Osmanî isimli eserinde, Osmanlı sınırlarının dışında geniş bir Türk dünyasının mevcudiyetine işaret etmiştir. Şemsettin Sami, Osmanlıcanın diğer Türk lehçeleri ile zenginleştirilmesinin siyasî açıdan da bütün Türklerin tek bir çatı altında toplanmasının mümkün olabileceğini ileri sürmüştür. Turancılıkla ilgisi bulunmayan Osmanlı devlet adamı ve düşünürü Ahmet Cevdet Paşa, devletin Batı’ya yönelip Macaristan ve Hırvatistan’ın fethiyle uğraşacağına Kazan ve Ejderhan’a yönelmesinin daha faydalı olacağını yazmıştır.[4]

         

        Ali Suavi, Londra’da çıkardığı Muhbir gazetesinde, “Çin-i Garbi’de Müslüman Türkler” başlıklı yazısında, Osmanlı sınırı dışında Orta Asya’da yaşayan Türklere ilgi göstermeye başlamıştır. Suavi, bu konudaki çalışmalarına Hive isimli eserini neşrederek devam etmiştir.[5]

         

        Türkçülük fikrinin edebî alandan siyasî çizgiye yol alması Yusuf Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset isimli tanınmış eseriyle netleşmiştir. Rusya Türkleri arasında milliyetçi düşüncelerin yayılması 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren hızlanmıştır. Bu fikrin yayılması sadece bir bölgede değil Azerbaycan, Kırım ve İdil-Ural bölgesinde Hasan Zerdabi, İsmail Gaspıralı’nın gazetecilik ve eğitim alanında yaptıkları atılımlarla gerçekleşmiştir. Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset isimli çalışmasında Osmanlıcılık, İslamcılık yerine Türkçülüğün devletin kurtulması için gerekli olduğunu belirtmiştir.

         

        Türkçülük ve Turancılık düşüncesi Osmanlı Devleti’nin son döneminde zihinlerde birlikte yerini almıştır. 31 Ağustos 1911 tarihinde İstanbul’da Mehmet Emin Yurdakul, Ahmet Ağaoğlu, Hüseyinzade Ali Turan, Akil Muhtar Özden ve Yusuf Akçura Türk Yurdu Cemiyetini kurdular. Cemiyetin yayın organı Türk Yurdu dergisi 1911 yılında neşriyat hayatına girdi. Türk Yurdu Cemiyeti, Türk Ocağının kurulması üzerine uzun ömürlü olmamış, bütün üyeleri yeni derneğe girmiş; ama yayın organı Türk Yurdu dergisi Ocak’ın yayın organı haline gelecek ve Türkçülük akımını derinden etkileyecektir. Derginin 7 maddeden oluşan yayın ilkesi tespit edilmiştir. Bu ilkelerin ağırlıklı yönü Türk dünyasına yönelik hedeflerle, Pan-Türkçülükle şekillendirilmişti.

         

        Türk Yurdu dergisi, Rusya’da yaşayan Türkler arasında mukaddes kitap gibi elden ele dolaştırılması üzerine Çarlık yönetimi tarafından ülkeye sokulması yasaklanmış hatta dergiyi bulunduranlar takibata uğramışlardır.[6]

         

        30 Kasım 1911 tarihinde ilk sayısı çıkan Türk Yurdu’nun çıkış amacı şöyle açıklanmıştır:

         

        “Türklüğe hizmet etmek, Türklere faide dokundurmak istiyoruz. Maksadımız işte budur. Maksada erişmek için hangi yollardan yürüyeceğimizi, mecmuamızın mündericatı göstereceğinden mesleğimizin teşrihini fazla buluyoruz. Tanrı yardımcımız olsun.”[7]

         

        Dergininyayın ilkeleri yedi maddelik bir program halinde ilan edilmiştir. Programın ağırlık tarafı Türk dünyasına yönelik hedeflerle, Pan-Türkizmle şekillendirilmiştir. Programın 1. Maddesinde: “Risale Türk ırkının mümkün olduğu kadar çoğunluğu tarafından okunup anlanarak istifade bir tarzda yazılacaktır” ifadesi bulunmaktadır. Programda Türk Yurdu’nun çeşitli Türk halkları arasında dostluk bağlarını kurmak için gayret edeceği vurgulanmıştır. Türk Yurdu’nun hedef kitlesini Osmanlı Devleti ile sınırlamadığı, bütün Türk dünyasını ulaşılması gereken bir kitle olarak gördüğü belli olmaktadır. Programın 2. maddesi “Risale, bütün Türklerce makbul olabilecek bir ideal ortaya koymaya çalışır” demektedir.[8]

         

        Pantürkizm, Pan-slavizme karşı bir tepki olarak Rusya’daki Türk aydınları arasında doğmuştur. Rusya’dan Türkiye’ye gelen Hüseyinzade Ali ve Yusuf Akçura tarafından literatürümüze kazandırılmıştır. Rusya’da Çarlık yönetiminin egemenliği altında tuttuğu Türk uruglarına karşı yürüttüğü sistemli Ruslaştırma politikaları hakkında son dönemlerde önemli araştırmalar yapılmıştır. Ruslar, egemenliği altında bulunan Rus ve Ortodoks olmayan bütün unsurlara karşı sistemli bir dinî asimilasyon siyaseti takip etmişlerdir. Dinî ve kültürel birikimi diğer Türk uruglarına göre daha muhtevalı olan İdil-Ural bölgesinde sistemli olarak yürütülen misyonerlik faaliyetine karşılık, Kazan Türklerinin önderliğinde Rus’la benzeşmeme yönünde Çarlık coğrafyasında Ceditçilik adı verilen son bir meydan savaşı verilmiştir.[9]

         

        Turancılık fikrinin gelişmesi ve siyasî bir veçhe almasında önderlik yapan Türk aydınları dünyayı tanımakta idiler. Amerika’nın bir dünya devleti olarak siyaset sahnesine henüz çıkmadığı bu dönemde Avrupa’da askerî ve iktisadî hegemonya mücadelesinin iki önemli aktörü İngiltere ve Rusya idi. İngiltere sanayisinin ham madde ihtiyacını karşılamak ve bunların geldiği ticarî yolları güvenlik altında tutabilmek için kıyasıya bir mücadeleye girişmişlerdir. Bu ikilinin aralarında Osmanlı Devleti’nin tasfiyesine yönelik gizli anlaşmaları ve niyetlerinden Türk münevverlerinin bilgisi olmadığı söylenemez. Onlar bu ikilinin ideallerine karşılık olmak üzere bir fikrî projenin gerekliliğine inandıkları için Türk dünyasının mevcut potansiyelini, merkezinde Osmanlı Türklüğünün bulunduğu yeni bir düşünce sistemi geliştirmenin ihtiyacını hissetmişlerdir.

         

        Ceditçiliğin getirdiği kendine dönüş ve kültürel dirilme ortamında yetişen Türk münevverleri, 1908 yılından itibaren Rusya’daki Türk milliyetçilerine karşı inkâr edilmez bir sempati göstermesinin sonucu olarak 1908 Aralık ayından itibaren basınla ilgili yeni yasayı ihlal yüzünden takip edilen yayıncı Yusuf Akçura, Azerbaycanlı Ahmet Ağaoğlu aynı zaman diliminde Türkiye’ye geçti. Hüseyinzade Ali ve Mehmet Emin Resulzade 1910’da onları takip ettiler. Resulzade, sosyal-demokrat gruplara katıldığından dolayı 1908-1910 yılları arasında İran’da mülteci olarak geçirmiş, 1910 yılında bu ülkeden de sınır dışı edildiği için Türkiye’ye gelmek zorunda kalmıştı. Bunlar Türkiye’ye geldiklerinde Türk Ocaklarının çatısı altında faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Osmanlı coğrafyasında esmeye başlayan Türk milliyetçiliğinin ideologları olan bu isimler dünyayı tanıyan, dönemin fikir akımlarını bilen kişilerdi. Gelenekleri zengin, ufukları genişti. Tanzimatçıların ve II. Abdülhamit’in, zenginlik ve topluma yayılmasına gayret sarf ettiği eğitim, Osmanlı Devleti’nin dağılmasını önlemede tahayyül ettiği Osmanlı milletinin bütünleşmesine zemin hazırlamadığı gibi ayrı milliyetçiliklere ve devletin parçalanmasına yol açmıştır. Balkan Savaşı’nda yaşanan yıkım Türkçülüğü ateşlemiştir. Osmanlı’nın Türkçe konuşan Müslümanları, yaşadıkları toprakları kaybettikçe önce Türklüklerini ‘keşfettiler’, sonra kendilerine ait bir ülkede yabancı boyunduruğu olmadan yaşama alanı anlamında ‘vatan’ kavramını ve değerini sıfırdan üretmek zorunda kaldılar.[10] Turancılık, İttihat ve Terakkinin ideolojisine dönüştü. Türk Ocağı ile İttihat ve Terakki arasındaki ilişkinin Hüseyinzade Ali ve Ziya Gökalp aracılığıyla kurulduğu bilinmektedir.[11] Türk Ocağı ve onun yayın organı Türk Yurdu etrafında kümelenen fikir adamları olan bitenin farkında, Avrupa’nın askerî ve siyasî vaziyetini, milletler mücadelesini anlayacak birikime sahiptiler. Türk Yurdu’nun fikir planında sunduğu bütün Türklerin birliğini savunan Turancılık düşüncesi dönemin benzeri akımlarıyla mukayese edilemez. Bu düşünce Alman romantiklerinin kültür merkezli gayretleriyle paralellik gösterebilir. Osmanlı’ya komşu ülkelerle birlikte Avrupa’da mevcut siyasî harita da bölünmüş milletler gerçeği vardı. Avrupa’da parçalanmış milletlerin bir araya gelmesini temin etmek gayesiyle ortaya çıkan yayılmacı milliyetçilik mensuplarından Türk Yurdu ideologlarının etkilenmediği söylenemez. Bu konuda eserleri bulunan J. M. Landau’nun tanımlaması ile Turancılık, “aynı soydan gelen grubun ayrımcılığa veya asimilasyona uğramasına karşı bir savunma arzusu”  ılımlı irredentism olabilir.

         

        Bir devlet içinde yaşayan milletin başka bir devletin içinde yaşayan soydaşlarının sıkıntılarıyla veya geleceğiyle ilgilenmesi çok tabiidir. Bu talebin günümüzde dillere pelesenk olan insan hakları çerçevesinde tabii karşılanması gerekir. Bu talebi Batılı emperyalist örneklerle mukayese etmek, Hitler’in Almanya’da iktidara geldiği yıllarda komşu ülkelerde yaşamakta olan Almanlara hürriyet sağlamak gayesiyle geniş bir coğrafyada birlik sağlamak için giriştiği savaşın sonunda 30 milyon insanın hayatını kaybetmesine sebep olan teşebbüsle benzerlik kurmak haksızlığın ötesinde kasıtlıdır.[12]   

         

        Her ne kadar yukarıda Turancılığın İttihat ve Terakkinin dolayısıyla Osmanlı Devleti’nin ideolojisi olarak görüldüğüne işaret etmemize rağmen devlet yayılmacı bir siyaset gütmemiştir. Bu tür yayılmacı faaliyetlerin bilimsel izahı dağılan milletin derlenip toplanması amaçlanmış olsa da perde gerisindeki gaye yeni topraklar kazanmaktır. Osmanlının bütün derdi ise dağılmanın önüne geçmek, süreci geciktirmektir.         

            

        Türk Yurdu’nun ideologları aynı zamanda dilde yenileşme yanlısıdır. Selanik’te yayınlanan Genç Kalemler bu görüşün öncüsüdür. Dilin yabancı kelimelerden arındırılarak herkesin anlayabileceği bir çizgiye getirilmesi arzu edilmiştir. Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Ali Canip Yöntem yazılarında bu dili kullanmışlardır. Ceditçiliğin büyük önderi Gaspıralı’nın şiarı, ‘dilde, fikirde, işte birlik’tir. Ömer Seyfettin’e göre, ‘milliyetin hududu lisanla harstır’, dil benim evimdir ve sırf bu evin içinde yaşayan bir kültür vardır’.

         

         

         

        Türk Yurdu’nda Türk Dünyası

         

         

        Derginin külliyatının taranması sonucunda yukarıda kısaca özetlediğimiz neşriyat programına hangi ölçüde riayet edildiğini görmek mümkündür. Dergide birkaç satırlık haberler bölümünde Petersburg, Bakü veya başka yerlerden gelen mektuplardan, Kazan, Orenburg, Bahçesaray’dan esintilerle karşılaşmak mümkündür. Türk Yurdu’nda düzenli olarak İsmail Gaspıralı, Ayaz İshaki, Rızaeddin Fahrettin, Musa Carullah Bigiev, Abdullah Tukay gibi aydınların faaliyetlerinden haberler bulunmaktadır.

         

        Sosyalist fikirlere sempatisi sebebiyle ihtilalci gruplarla temas kuran Ayaz İshaki, Çarlık yönetimince gönderildiği Sibirya sürgününden 1913 yılında döndüğünde Türk Yurdu ona bahis ayırmıştır: Şimali Türk ediplerinden Ayaz Efendi İshaki’nin Sibirya’da menfa olduğu ve Romanof sülalesinin üç yüzüncü sene-i devriyesi münasebetiyle yalnız müddet-i nefyinin tenkis edildiği malumdur. Bu kere Ayaz Efendi’nin büsbütün affedildiğini ve memleketine avdet eylediğini memnuniyetle öğreniyoruz. Genç edibi ve şimal kardeşlerimizi bu halastan dolayı tebrik ederiz. Kendisinin Sibirya’da menfa iken çıkartılmış ve Yurd’umuza hediye etmiş olduğu fotoğrafını da ileride karilerimize takdim edeceğiz’[13]1918yılında Bolşeviklerin Rusya’da egemen olmaları, Moskova’da İl isimli bir gazete çıkarmakta olan İshaki’nin gazeteden el çektirilmesi ve yargılanmak üzere halk mahkemesine verilmesi yine Türk Yurdu sayfalarında okuyuculara duyurulmuştur.[14]

         

         

        Dergide, Rusya’da çıkanTürk gazetelerin listesi verilerek okuyucuların bilgi sahibi olmaları temin edilmiştir. Türk coğrafyasının farklı bölgelerinde meydana gelen eğitim hareketleri okuyuculara duyurulmuştur. Türk dünyasındaki iktisadî faaliyetler de haber niteliği taşımıştır. Fransız araştırmacı Paul Dumont, Türk Yurdu’nda çıkan metinlerin muhtevasına bakarak derginin ilerici bir özelliği bulunduğunu belirtmiştir. Rusya’da faaliyetleriyle dikkati çeken yenilikçi aydınlar Gaspıralı, Tukay ve Bigiev Türk modernleşmesinin sembolleri olarak dergide ön plana çıkarılmıştır.[15]

         

        Türk Ocağının Osmanlı sınırları ötesinde yaşayan Türklerle geliştirmeye çalıştığı kültürel bağın sonucu, Balkan Savaşları sırasında İdil-Ural Türkleri, Osmanlı Hilal-i Ahmeri için Rusya’da para toplama kampanyası açmıştır.[16] Osmanlı Kızılay’ına yalnızca Türk ordusundaki yaralıları tedavi etmek üzere Petersburg’tan birkaç tıp öğrencisi ve gönüllü hemşireler gelmiştir. Gelen sağlık heyetinde Meryem Yakupova, Kazanlı Ümmügülsüm Kamalova, Petersburglu Rukuye Yunusova, Taşkentli Meryem Pataşeva[17] hemşire olarak görev almışlardır. Bu savaşa gönüllü olarak katılan Kazanlı tanınmış gazeteci ve yazar Fatih Kerimi’nin kardeşi Osman Arif Kerimi yaralanarak gazi olmuştur.[18] Çarlık döneminin baskıcı yönetimi karşısında bazı Türk aydınları yaşadıkları yerleri terk ederek emniyetli bölgelere göç etmişlerdir. Azerbaycan’da, Molla Nasreddin dergisini çıkaran Celil Mehmetkuluzade İran’a Tebriz’e giderek dergiyi bir süre bu şehirde neşretmiştir. Azerbaycan’da gazete ve dergi neşriyatı yapan Hüseyinzade Ali[19], gazeteci ve fikir adamı Ağaoğlu Ahmet Türkiye’ye gelip İttihat ve Terakki ve Türk Ocağı çalışmalarına katılmışlar; Türk Yurdu dergisinde yazılar neşretmişlerdir.

         

        Türk dünyasının önemli simalarının vefatları dergide duyurulmuştur. Orenburg Müftüsü Menmetyar Sultanof’un ölümü hakkında bilgi verilmiştir.[20] Sadri Maksudi Arsal’ın eşinin mensup olduğu, Rusya’nın tanınmış zenginlerinden altın madeni sahibi, Şura dergisi ve Vakit gazetesi naşiri Remiyef ailesinden Şakir Remiyef’in ölümü dergide duyurulmuştur.[21] Rusya Müslümanlarının iç meseleleri haber çerçevesinde değerlendirilmiştir.[22] Kazan’da Gölboyu Medresesi’nde tarih öğretmenliği yapan ve genç bir bilim adamı olarak temayüz eden Zeki Velidi Togan’ın ilk eseri Türk ve Tatar Tarihi’nin tanıtımı yapılmıştır.[23]Abdullah Tukay’ın vefatı haber olarak verilmiş, bu konuda Ahmet Ağaoğlu’nun makalesi de neşredilmiştir. Haberler sadece Türkistan bölgesine inhisar etmemiş, Bosna’da Diş Mekteb-i Alisinden mezun olan bir Türk vatandaşının başarısı dile getirilmiştir.[24]

         

        Türk Yurdu’nda ‘Türklük Şuûnu’ sütunlarında ülke ve şehirlere göre Türk halkları hakkındaki bilgilerin envanteri yapılmıştır. Derginin ilk altı cildi esas alınarak yapılan bu çalışmada, Rusya ve Çin Türkistan’ında muhtelif şehirlerden yetmiş çeşit haber çıkmıştır. Bu şehirler arasında, Semerkant, Hive,  Kulca, Buhara, Kansu, Moğolistan, Tiflis, Astragan, Bakü, Petersburg, Kazan, Semipatinsk, Mançurya, Merv, Grozni, Kırım, Simbirsk, Orenburg, Taşkent, Hokand bulunmaktadır.[25]

         

        1917 yılında Rus Çarlığı’nın yıkılması üzerine bağımsızlık mücadelesine girişen Türk uruglarının meselelerine yabancı kalınmamış, çalışmalardan haber verilmiştir.[26]

         

        Dergide, Türk dünyasının muhtelif köşelerinden gelen Yusuf Akçura, Mehmet Emin Resulzade, Ahmet Ağaoğlu, İsmail Gaspıralı, Cafer Seydahmet Kırımer, Halim Sabit Şibay, Ahmet Zeki Velidi Togan, Fatih Kerimi, Romanyalı Numan Baybörü, Said Sünceley, Alimcan İdris[27], Kırımlı S. Y. Çelebi, Süyüm Büke, Sadri Maksudi Arsal, Emin Abid, Haşim Nahid Erbil, Fatih Emirhan, Hasan Sabri Ayvazof, Abdülkadir İnan, Şevki Bektöre, Zakir Kadiri Ugan, Abdullah Battal Taymas’ın yazıları çıkmıştır. Bu tasnif, derginin 1928 yılına kadar olan sayıları dikkate alınarak yapılmıştır. Sonraki yıllarda yazanlarla bu listenin kabaracağı muhakkaktır.

         

        Osmanlı Devleti’nde Turan tartışmalarının alevlendiği, I. Dünya Savaşı’nın başladığı 1914 yılında, İstanbul’da Tekin müstearı ile yayınlanan Turan isimli eserin yazarının kim olduğu hususunda tartışmalar yapılmıştır. Bu eserin Tekin Alp müstearını kullanan Moiz Kohen’e ait olduğu ileri sürülmüştür. II. Meşrutiyet Dönemi’nin Turancılık düşüncesinin en dikkate değer çalışmalarından biri olan bu eserin Türk Ocağı Genel Başkanlarından Ahmet Ferit Tek’e ait olduğu anlaşılmıştır.[28]

         

        1917 yılında Çarlık’ın yıkılması ve Türklüğün önünde geniş ufukların açılması üzerine Türk’ün ezeli rakiplerinden İngiliz gizli servisi Turancılık hakkında toplanan raporları bir kitap halinde neşretmiştir. Bu kitapta Türk dünyasının geniş coğrafyasına yayılmış durumdaki Türk uruglarının geniş bir değerlendirilmesi yapılmış, Orta Asya’daki Türk gruplarının Rus’tan kurtulmak için Osmanlıların yanına yaklaşacaklarını, Türkiye, İran ve Afganistan’a bunların katılmasıyla dünya siyasî sisteminde çok güçlü bir ittifakın vücuda gelmesinin mümkün olabileceği belirtilmiştir.[29]

         

        Çarlık’ın yıkılmasından sonra gündeme gelen Turancılık tartışmaları 1990 yılında Sovyetlerin dağılması ve Orta Asya’da Türk devletlerinin birer birer bağımsızlıklarını ilan etmeleri üzerine yeniden gündeme gelmiştir.[30] Komşumuz Arap dünyasında bazı yazarlar Türkiye’nin önderlik edeceği bir Turancılık hareketi, Pantürkizm’den dolayı Türkiye’yi markaja almanın hesaplarını yapmışlardır. Aynı korkuyu, bugün hükümetin büyük risklerle arkasında durduğu İran da duymuş, Tehran Times gazetesinde  ‘Pantürkizm Miti’  başlıklı bir makale neşredilmiştir.[31]    

                   

        Sovyetlerin Türk dünyasında kesin hâkimiyetlerini tesis etmelerinden sonra memleketlerini terk eden Türk siyasî önderler Ankara’nın daveti üzerine ikinci vatan olarak Türkiye’ye gelerek kamu yönetiminde ve üniversitede görev almışlardır. Zeki Velidi Togan, Bolşeviklere karşı yaptığı mücadeleyi kaybetmesinden sonra Avrupa’ya geçmiş, buradaki temaslarından sonra arkadaşı Abdülkadir İnan ile birlikte Millî Eğitim Bakanı ve Türk Ocağı Reisi Hamdullah Suphi Tanrıöver’in daveti üzerine Ankara’ya gelerek Millî Eğitim Bakanlığı Telif ve Tercüme Heyetinde görev almış, daha sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde öğretim üyesi olmuştur. Abdülkadir İnan, Türk Dil Kurumu ve DTCF’nde, Macaristan’da  doktorasını tamamlayan İdil-Urallı  Hamit Zübeyr Koşay, Millî  Eğitim Bakanlığının muhtelif kademelerinde görev almış; Türk müzeciliğinin önemli ismi olmuştur.[32]  Resulzade, 1922 yılında Rusya’dan gizlice Finlandiya’ya geçmiş, Avrupa üzerinden geldiği Türkiye’de farklı görüşlere mensup siyasî muhacirleri Azerbaycan Millî Merkezi etrafında örgütleyerek Sovyetlere karşı sistemli bir muhalefet cephesi kurmuştur. Tanrıöver’in, Resulzade ve diğer Azerbaycanlı muhacirlere ciddi bir malî desteği söz konusudur. Bu konudaki bazı yazışmalar neşredilmiştir. Resulzade, Yeni Kafkasya, Azeri Türk, Odlu Yurt, Bildiriş gibi dergi ve gazeteleri, kendisine gösterilen müsamaha çerçevesinde çıkarmıştır. Özellikle, Türk Ocakları merkezi bütün şubeleri için Yeni Kafkasya dergisine abone olmak suretiyle hem malî hem de moral desteğini göstermiştir.[33]

         

        Türk Ocaklarının kapalı olduğu dönemde Bükreş Büyükelçisi olan Tanrıöver,  Resulzade’nin II. Dünya Savaşı süresince Romanya’da hayatını sürdürmesine yardımcı olmuştur. Onun Türkiye’ye dönmesi ve Romanya’yı kızıl ordunun işgal etmesi üzerine Resulzade ülkeyi terk ederek savaşın son yılında Almanya’da Batılı müttefiklerin denetimindeki bir kampa sığınmış ve Sovyetlerin eline geçmekten kurtulmuştur. Haymatlos durumunda iken yine yakın dostu Cafer Seydahmet Kırımer ve Tanrıöver’in siyasî kanattaki gayretleriyle 1947 yazında Türk vatandaşlığına kabul edilerek Türkiye’ye gelmiştir.   

         

         

 

        Cumhuriyet’ten Sonra Türk Ocakları’nın Türk Dünyası ile İlişkileri

         

 

        Türk Ocağı ve onun geliştirmeye çalıştığı Türk kimliği, Cumhuriyet döneminde Türk milliyetçiliğini oluşturmuştur. Türk milliyetçiliği tarihin derinliklerinden geleceğe uzanmıştır.

         

        İstiklal Savaşı’nın kazanılması ve Cumhuriyet’in kurulmasından sonra Mustafa Kemal ilk yıllarda gerçekçi bir davranışla dış Türkler davasını öncelikli olarak bir kültür meselesi ölçüsünde ele almıştır. Onların davalarıyla şartların ve imkânların elverdiği ölçüde ilgilenilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Cumhuriyet’in ilanından sonra Türk Ocakları yeniden teşkilatlanma çalışmalarına başlamıştır. Ankara Ocağı ise 29.12.1922 tarihinde fiilen açılmıştır. 1924 yılında yapılan kurultayda Ocak’ın yeni dönem yasası hazırlanmış ve amaçlarını belirleyen 2. madde, “Türk Ocağının maksadı, bütün Türkler arasında millî şuurun takviyesine, Türk harsının meydana çıkarılmasına medenî, sıhhî tekâmüle ve millî iktisadın inkişafına çalışmaktır” biçiminde değiştirilmiştir. Bu yasada, bütün Türklük ideali korunmuştur. 1927 yılında kabul edilen yeni amaçlarda, “Türk Ocaklarının fiilen iş sahası Türkiye Cumhuriyeti hudutları dâhiline münhasırdır” kaydı getirilmiştir. Bu değişiklikle faaliyet alanı Türkiye ile sınırlandırılmıştır. Kurultay delegelerinin ekseriyetinin milletvekili olduğu Ocak’ın bu değişiklikleri siyasî otoritenin yönlendirmesiyle kabul ettiği bilinmektedir. Yeni Cumhuriyet kazandığı zaferle Avrupa’nın büyük ve güçlü devletlerinin destekledikleri Yunanistan’ı mağlup etmiş ve Lozan’da büyük bir başarı ile galibiyetini milletlerarası bir anlaşma ile tasdik ettirmiştir. Bu gerçeği büyük devletlerin benimsemesi oldukça zor olmuştur. Onunla aynı kaderi paylaşan ve kuşatılmış durumda bulunan Sovyet Rusya, Türkiye’yi yanına çekebilmek en azından tarafsızlığını sağlayabilmek için siyasî manevralarda bulunmuştur. Devletin kalkınmasına yardımcı olabilmek için uzun vadeli krediler açarak ihtiyaç duyulan alanlarda fabrikalar kurulmasına destek olmuştur. İki ülke arasında canlı bir kültürel ilişki kurulmuş, karşılıklı heyetler gidip gelmiştir. Türkiye bu realiteye rağmen Sovyet mahkûmu mazlum Türk uruglarının önderlerine kucak açarak onların siyasî ve yayın faaliyetlerinde bulunmalarınagöz yummuştur. Onlara en fazla destek sağlayan kurumların başında Türk Ocağı ve reisi Hamdullah Suphi gelmiştir.

         

        1924 yılında Türk Yurdu dergisi, Ocak merkez heyetinin organı olarak Ankara’da neşredilmeye başlanmıştır. Türk dünyası üzerinde Sovyet egemenliğinin kesin olarak tesis edilmesine rağmen dergide neşredilen yazılarda bölgeye duyulan ilgi hissettirilmiştir.[34]

         

        Sovyet baskısının giderek artması üzerine Türk Ocağının çalışma yasasındaki değişiklikle şekli olarak bu husustaki itirazların önüne geçilmiştir. Siyasî muhacirlerin çalışmaları hususundaki itiraza uzun süre göğüs gerilmiş, sonuçta hiçbir faaliyette bulunmama şartıyla ülkede kalabilecekleri aksi takdirde dışarıda müsait olan yerlerde faaliyetlerini sürdürmeleri iletilmiştir.Başta Mehmet Emin Resulzade olmak üzere, Ayaz İshaki ve arkadaşları yurt dışına çıkmışlardır. Sadece Kırım Türklerinin siyasî önderi Cafer Seydahmet Kırımer Türkiye’de kalmıştı. Tasnifi sürmekte olan Dış İşleri Bakanlığı arşivinin incelemeye açılması halinde bu konularda önemli belgelerin ortaya çıkacağı muhakkaktır.

         

        Zaten Türk Ocağı da 1931 yılında faaliyetine son vermek durumunda bırakılmıştır. II. Dünya Savaşı’nın Almanların üstün durumda bulundukları ilk yıllarında Türk Ocağının kapalı olmasına rağmen eski Ocak yöneticilerinden Dr. Hasan Ferit Cansever Türk Yurdu dergisini bir süre çıkarmıştır. Onun sahibi olarak göründüğü dergiyi aslında Zeki Velidi Togan’ın yönlendirdiği ve yayın politikasını belirlediği bilinmektedir. Kısa süren bu nisbi serbestlik ortamında çok sayıda Türkçü-Turancı dergi yayın hayatına çıkmış ve Turancı temaları işlemiştir. Devlet içinde bulunduğu sıkıntılı duruma rağmen savaştan sonra Avrupa’da kalmaya muvaffak olan çok sayıda eski kızıl ordu mensubu, Türk asıllı Türkistan lejyonu mensuplarına ve sivillere büyük kolaylık göstererek ülkeye kabul etmiş, vatandaşlık vermiş, ellerinde eğitim durumlarını gösteren herhangi bir belgeleri olmamasına rağmen kurduğu heyetlerle durum tespiti yapmak suretiyle diploma denkliği vererek eğitimli olanları çeşitli memuriyetlere tayin etmiştir. Bu hususlar kamuoyunun fazla bilmediği gerçeklerdir.

         

                           


        


        

        [1]Atsız, Turancılık, Makaleler III, İstanbul 1997,  s. 33


        

        [2] Prof. Dr. Aydın Taneri, “Turancılık Kelime ve Mefhumu”, Tercüman, 4.7.1981


        

        [3]Dr. Yusuf Sarınay, Türk Milliyetçiliğinin Tarihi Gelişimi ve Türk Ocakları, İstanbul 2004, s.202


        

        [4] Yusuf Akçura, Yeni Türk Devletinin Öncüleri-1928 Yılı Yazıları, Ankara 2000, s.58


        

        [5] Nizam Önen, İki Turan Macaristan ve Türkiye’de Turancılık, İstanbul 2005, s.99


        

        [6] Cafer Seydahmet Kırımer, “Bazı Hatıralar”, Emel, Nu:8,Ocak 1962,s.53


        

        [7] “Maksat ve Meslek”, Türk Yurdu, yıl 1, 17 Teşrin-i Sani 1327, Nu:1, s.1


        

        [8] Yusuf Akçura, Yeni Türk Devletinin Öncüleri-1928 Yılı Yazıları-, Ankara, 2000, s.234-235


        

        [9] Saime Selenga Gökgöz, Yevfimiy Aleksandroviç Malov; İdil-Ural’da İslam Karşıtı Rus Misyon Siyaseti, Ankara 2007, s. 6


        

        [10] Yahya Sezai Tezel, “Havel’in İşaret Ettiği Milliyetçilik Tehlikesi”, Binyıl, 15.10.2002


        

        [11] Hilmi Ziya Ülken, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi –II, İstanbul 1994, s.218


        

        [12] Ayşe Hür, “Milliyetçi Hassasiyetler ve İrredentizm Tehlikesi”, Radikal İki, 3.11.2002


        

        [13] Türk Yurdu, yıl 2, S. 39, 15 Mayıs 1913


        

        [14] Türk Yurdu, Sayı 161, 15.8.1918


        

        [15] Türk Yurdu Dergisi ve Rusya Müslümanları, Çev. Saime Selenga Gökgöz, Türk Yurdu, Birinci Cilt, Ankara 1998, s. XXVII, Tutibay Yayınları.


        

        [16] “Rusya’da Hilal-i Ahmer ve Matbuat”, Türk Yurdu, yıl III, sayı 3, 29 Kasım 1912, s. 94-95


        

        [17] “Şimalli Hemşirelerimiz”, Türk Yurdu, yıl 2, sayı 38, 1 Mayıs 1913


        

        [18] Osman Arif Kerimi (1892-1934), memleketinin Sovyet egemenliği altına girmesinden sonra Ayaz İshaki önderliğinde kurulan İdil Ural İstiklal Komitesinde 1930 yılında görev almış ve Berlin’de çıkan Yana Millî Yol mecmuasının neşriyatında önemli hizmetler yapmıştır. Kerimi, kızıl ajanlar tarafından Varşova’da ikamet ettiği evin penceresinden atılarak şehit edilmiştir. Yana Milli Yol’un Mayıs 1934 tarihli nüshası hatırasına çıkarılmıştır. Gazeteci Fatih Kerimi (1870-1937) ise Sovyet döneminde 1937 yılında Stalin’in yürüttüğü sistemli aydın kırımında hayatını kaybetmiştir. Bk. Şeheslerebez: Fatih Kerimi, Kazan 2000.


        

        [19] Müstear kullanan bir yazar onun hayatını dergide neşretmiştir: Safer, Terceme-i Hal: Hüseyinzade Ali Bey, Türk Yurdu, sayı 81, 15.4.1915; II, sayı 82, 6.5.1915


        

        [20] “Orenburg Müftüsünün Vefatı”, Türk Yurdu, sayı 91,9.9.1915


        

        [21] Türk Yurdu, yıl 1, sayı 11, 18 Nisan 1912


        

        [22] Rusya’da Sakin Müslümanların Mahalle ve Müftülük Teşkilatı, Safer, Bu teşkilatın ıslahına dair arzu ve teşebbüsler yeni Orenburg müftüsü, Türk Yurdu, sayı 91, 9.9.1015; II, sayı 93, 7.10.1915


        

        [23] Türk Yurdu, yıl 1,sayı 18, 25 Temmuz 1912, Türk Yurdu,  yıl 1, sayı 19, 8 Ağustos 1912


        

        [24] Türk Yurdu, yıl 2, sayı 47, 4 Eylül 1913


        

        [25] Masami Arai, “Devlet ve Toplum Arasındaki Türk Yurdu Dergisine Yeni Bir Yaklaşım”, Çev: Kemal Kahraman, Türk Yurdu, Birinci Cilt, Ankara 1998, s. XLI


        

        [26] “Rusya Müslümanlarının İçtiması”, Türk Yurdu, Sayı 135, 24.5.1917, “Kırım Tatarlarının Metabbi, Rusya İhtilalinin Buhara’daki İnikası”, Türk Yurdu, sayı 141, 16.8.1917, Ağaoğlu Ahmet, “Şark Âleminden: Rusya’daki Müslümanlar”, Türk Yurdu, sayı 154, 1.3.1918


        

        [27] Lozan Üniversitesi İlahiyat ve Felsefe Şubesi talebesi olan Alimcan El-İdrisi’nin, derginin Avrupa’da okuyan Türk talebeler için yaptığı ankete verdiği cevap 19 Mart 1914 tarihli 61 sayıda çıkmıştır. Onun derginin sonraki sayılarında da yazıları çıkmıştır. Alimcan El-İdrisi, “İsmail Bey Hakkında Küçük Bir Hatıra”, Sayı 74, 7.1.1914, “İçtimaiyat: Ramazan”, Sayı 88, 29.7.1915, “Tercüme-i Hal: Musa Carullah Efendi Bigi”, sayı 89, 1. 28. 1915, 1 Mayıs 1887 tarihinde Rusya’nın Kızılyar vilayetinin Akmola şehrinde dünyaya gelmiştir. Buhara ve İstanbul’da tahsil yapmıştır. 1912’de memleketine dönmüş Kazan matbuatında yazıları çıkmıştır. 1913 yılında Lozan ve Lige şehirlerinde eğitimine devam etmiştir. 1915 yılının Eylül ayına kadar Türk Yurdu dergisinde ikinci redaktörü gibi görev yapmıştır. 1915 yılı sonunda Almanya’ya giderek ömrünün uzunca bir dönemini bu ülkede geçirmiştir. Burada tahsil yapan Türkistanlı öğrencilerin eğitimi ile meşgul olmuş, Almanya’da devlet görevinde bulunmuştur. Bu ülkedeki muhacir Türklerle ilişkilerinden dolayı çok tepki çekmiş ve kendi doğruları istikametinde resmi makamları yönlendirmiştir. Savaştan sonra Almanya’dan ayrılmış, bir süre Mısır ve Suudi Arabistan’da yaşadıktan sonra döndüğü Münih’te 1959’da vefat etmiştir. Hk. bk. Ömer Özcan, Alimcan İdrisi Hakkında, Emel’imiz Kırım, sayı 41-44, 2003, s.80-81


        

        [28] Necati Gültepe, Turan, Turancılık Tarihinin Kaynakları, İstanbul 1999, s.86


        

        [29] Mim Kemal Öke, “İngiliz Belgelerine Göre Pantürkizm ve Panislamizm”, Tercüman, 1.1.1987. İngiliz servislerinin neşriyatı hakkında başka  bir değerlendirmeye bk. Prof. Dr. Abdulhaluk Çay, Pan-turanizmin ve Turanlıların El Kitabı, Milliyetçi Çizgi, 6.9.1994, s. 3-10


        

        [30] Sovyetlerin dağılması üzerine dönemin siyasî liderlerinden SHP Genel Başkanı Erdal İnönü ve Türkiye Birleşik Komünist Partisi Genel Sekreteri Haydar Kutlu, Pantürkizmin ve Panislamizmin tehlikeli olduğunu ve bu akımların canlanmakta olduklarını belirtmişlerdir: Çetin Yetkin-Uğur Özen, “Türkiye ve Dış Türkler,” Milliyet, 9-22 Eylül 1990


        

        [31] Mustafa Özcan, “Turan Korkusu”, Zaman, 24.6.1992


        

        [32] Bk. Ömer Özcan, “Cumhuriyet Dönemi Türk Müzeciliğinin Büyük Önderi Hamit Zübeyr Koşay”, Türk Yurdu, sayı 270, Şubat 2010, s.59-64


        

        [33] Mirza Bala Mehmetzade, Millî Azerbaycan Hareketi, Ankara 1997, s.179


        

        [34] Uyguroğlu, “Türkistan Ahvali Hakkında Bir Tahlil”, Türk Yurdu, S. 162, 1, Ekim 1924; Zakir Kadiri Ugan, “İdil Ural Boylarındaki Türk Lehçeleri Hakkında Bir Tahlil” , Türk Yurdu, S.168- 7 Nisan 1925


Türk Yurdu Şubat 2011
Türk Yurdu Şubat 2011
Şubat 2011 - Yıl 100 - Sayı 282

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele