Büyük İdealist, Abide Şahsiyet Şevket Raşit Hatipoğlu!..

Ocak 2011 - Yıl 100 - Sayı 281

         Şevket Raşit Hatipoğlu, Yeni Türk Devleti kurulduğunda ve Cumhuriyet ilan edildiğinde Halkalı Ziraat Mektebi Ălisi (Halkalı Yüksek Ziraat Okulu)’nden mezun olmuş 25 yaşında genç ve dinamik, çiçeği burnunda, idealist bir Ziraat Mühendisi idi. Vatan ve millete hizmet aşkı ile dolup taşıyordu. Doğduğu 10 Ağustos 1898 tarihinden vefat ettiği 12 Kasım 1973 tarihine kadar Türk Yüksek Ziraat Eğitim ve Öğretimi başta olmak üzere profesör akademisyen olarak ömrü boyunca Türk Milli Eğitim ve Öğretimine hizmet eden, büyük bir fikir ve düşünce adamı, aynı zamanda idealist bir siyasetçi, Türk Yurdu Dergisi’nde birçok makaleleri yayınlanmış, devlet ve dava adamı olarak görev yapmış, inançlı bir meslek sahibi, yüksek şuur gösteren bir Türk Milliyetçisi ve Türkocaklı idi. Bu makalede bu yüksek şahsiyetin biyografisi, hayat hikâyesi anlatılmaya çalışılacaktır.

         

         

        Herhangi bir sahada kendisini iyi yetiştirmiş ve büyük işler başarmış abide şahsiyetlerin hem yaptıkları hizmetleri hem de muvaffakiyetlerinin sırrını anlayabilmek ve onları örnek alabilmek için, onların sadece fıtraten kabiliyetli olduğunu düşünmek kâfi gelmez. Aynı zamanda aldıkları talim ve terbiye, eğitim ve öğretim, yetiştikleri çevre şartları, kendilerinin sahip olduğu gayret ve azim, ayrıca da büyük bir inanç ve amaç sahibi olmaları gereklidir. Şevket Raşit Hatipoğlu merhumda hemen hemen bu vasıfların hepsi temerküz etmiş, vaziyette idi. Şayet onun hayatına daha yakından bakılacak olursa, bu söylenenler açık bir şekilde görülebilecektir.

         

         

                    Daha önce de ifade edildiği gibi, Şevket Raşit Hatipoğlu, Türk Devlet adamı, siyasetçi, Türk akademisyen, eğitimci, idealist ve özellikle tarım ve toprak hukukunun düzenlenmesi ve uygulanmasında büyük hizmet ve başarılara imza atmış bir tatbikatçıdır. O, bütün bunların üzerine Türk milliyetçisi ve Türkocaklıdır.

         

         

                    Hatipoğlu 10 Ağustos 1898 tarihinde İzmir’in Menemen İlçesinin Helvacı köyünde doğmuştur. İlk ve orta öğrenimini tamamladıktan sonra Bursa Ziraat Okulu’na girmiş ve 1916 yılında da bu okulu bitirmiştir. Aynı yıl, yani 1916 yılında da askere gitmiş ve devam eden Birinci Dünya Harbi’ne subay olarak katılmıştır. 1920 yılında askerden terhis olan Şevket Raşit Hatipoğlu, aynı yıl Halkalı Ziraat Okulu’na devam etmeye başlamış ve 1923 yılında, Cumhuriyetin ilan edildiği yıl, Ziraat Mühendisi olarak bu okuldan mezun olmuştur. Daha sonra kısa bir süre 1923-1925 yılları arasında İzmir Ziraat Okulu’nda öğretmenlik yapmıştır. Böylece akademik hayata başlayan Hatipoğlu, 1925-1926 yıllarında Paris’te (Fransa) Milli Agronomi Enstitüsünde (Institut National Agronomique) ve sonra 1927-1929 yıllarında da Berlin (Almanya) Yüksek Ziraat Ekonomi Okulu’nda (Landwirtschaftliche Ekonomische Hochschule) Genel Ekonomi ve Ziraat Ekonomisi alanında ihtisas yapmıştır. Almanya’daki tahsiline bir müddet daha devam ederek 1929-1931 arasında Leipzig Üniversitesi’nde doktorasını tamamlamıştır. 1932 yılında Türkiye’ye dönen Prof. Dr. Şevket Raşit Hatipoğlu 1940 yılına kadar Yüksek Ziraat Enstitüsü ve Siyasal Bilgiler Yüksek Okulu’nda doçent ve profesör olarak görev yapmıştır. Aynı tarihlerde (30 Ekim 1933) Türkiye’nin Cumhuriyet dönemindeki ilk Yüksek Öğretim Kurumu olan ve 1927 yılında temeli atılıp 1933 yılında eğitim ve öğretime başlayan Yüksek Ziraat Enstitüsünde (Ankara Tarım Üniversitesi) hocalık yapmaya başlayan Hatipoğlu, Mülkiye Mektebinde de öğretim üyeliği görevinde bulunmuş, gerek ziraat alanında gerekse ekonomi ve maliye alanında yüzlerce insan yetiştirmiştir.

         

         

                      On yıllık (1932–1940) akademik hayatı esnasında bir taraftan öğrenci yetiştiren ve dersler veren Şevket Raşit Hatipoğlu, diğer taraftan da kitaplar yazmayı ve eserler vermeyi başarmış ve ülkenin önemli tarımsal konularına eğilerek sayısız araştırmalar ve yayınlar yapmıştır. Şevket Raşit Hatipoğlu, doktorasını tamamlayıp yurda döner dönmez, üniversiteye intisap edip ve hemen ilk eserini vermiştir. 1932 yılında yayınlanan ilk kitabının adı ”Türkiye Ekonomisinin Temeli Ziraat”dir. Daha sonra 1936 yılında yayınlanan ikinci eseri ise; “Türkiye Dış Ticaretinde Ziraatin Payı”dır. Hemen akabinde 1937 yılında “Türkiye Ziraatında Hububatın Yeri ve Önemi” yayınlanan bir başka çalışmasıdır. Hatipoğlu politikaya atılmadan önce yani 1939’da “Türkiye’de Çay Ekonomisi” ve “Ziraat Âleminden Vakıalar ve Düşünceler” olmak üzere iki ayrı eser daha vermiştir. Görüldüğü gibi Hatipoğlu’nun üzerinde durduğu ve yayınlar yaptığı konular; ekonominin temeli ziraat, dış ticarette ziraatin payı, Türkiye ekonomisinde ziraatın yeri ve önemi, Türkiye’de çay ekonomisi gibi gerçekten Türkiye’nin en başta gelen önemli konularıdır, meseleleridir. Hatipoğlu 1940 ile 1969 yılları arasında otuz yıla yakın (29 yıl) aktif politikada bulunmuş ve Cumhuriyet Halk Partisi’nde siyaset yapmıştır. Şüphesiz 30 yıllık bu sürenin, 1950 ile 1960 yılları arasındaki 10 yıllık zamanı, Demokrat Parti’nin tek başına hükümette olduğu zamandır. Bu sırada Şevket Raşit Hatipoğlu da politikada çok aktif olamamış ve parlamentonun dışında kalmıştır. Hatipoğlu politikayı bıraktığı 1969 yılından önce de (1965 yılında ) “Ormancılıktan Vakıalar ve Düşünceler” adlı eserini yayınlamıştır. Şevket Raşit Hatipoğlu, evli ve dört çocuk babası; Fransızca, Almanca ve İngilizce lisanlarını bilmekteydi.

         

         

                      Yukarıda da söylendiği gibi Şevket Raşit Hatipoğlu 1932 yılında doktorasını tamamladıktan sonra, yurda dönmüş ve 1933 yılında eğitim ve öğretime başlayan Yüksek Ziraat Enstitüsü’nde görevlendirilmiş habilitasyon çalışmasını ikmal edip doçent olduktan sonra YZE’den ayrılıp Mülkiye Mektebi kadrosuna geçerek orada profesörlüğe yükseltilmiştir. Doçent ve profesör olarak Ankara Universitesi Ziraat ve Siyasal Bilgiler fakültelerinde Zirai Ekonomi, Tarım Politikası ve Maliye derslerini okutmuştur.

         

         

                      Prof. Dr. Şevket Raşit Hatipoğlu, 1940 yılında politikaya girerek 1940-1950 yılları arasında Afyon milletvekilliği, 1960-1961 yıllarında Kurucu Meclis üyeliği ve 1961-1969 yılları arasında ise, Manisa milletvekilliği yapmıştır. Cumhuriyet döneminde en uzun Tarım Bakanlığı görevinde bulunan rahmetli Reşat Muhlis Erkmen’den Tarım Bakanlığını Şevket Raşit Hatipoğlu devralmıştır. 10 Temmuz 1942 yılında T.C.’nin 13. Hükümeti olan 1. Saraçoğlu Hükümetinde Tarım Bakanlığına getirilen Hatipoğlu, Cumhuriyetin 14. ve Şükrü Saraçoğlu’nun 2. Kabinesinde de sandalyesini muhafaza etmiş ve 7 Ağustos 1946 tarihine kadar bu görevini sürdürmüştür. Kendisinden sonra Tarım Bakanlığına Faik Kurdoğlu getirilmiştir. Prof. Dr. Şevket Raşit Hatipoğlu, Tarım Bakanlığı süresince Türkiye tarımında gerçekten çok büyük ve kalıcı işler yapmış ve her biri bir devrim niteliğinde olaylara imza atmıştır. 1950-1960 yılları arasında parlamentoda bulunamayan Hatipoğlu, bu dönemde sivil toplum kuruluşlarında mesai vermiş ve özellikle Türkocaklarının yayın organı Türkyurdu Dergisinin efsanevi “Çubuklu” sayılarında ülke meselelerini yakından ilgilendiren Tarım konularında (Ziraat, Veteriner-Hayvancılık ve Ormancılık) önemli makaleler yazmıştır.  Daha önce de belirtildiği gibi, 1960-1961 yıllarında Kurucu Meclis üyeliği yapan Hatipoğlu, 1961 yılında yapılan seçimlerde yeniden milletvekili seçilerek TBMM ’ de Manisa ilini temsil etmiştir.

         

         

                    Prof. Dr. Şevket Raşit Hatipoğlu 27 Mayıs 1960 tarihinden sonra kurulan Milli Birlik Hükümeti’nin Milli Eğitim Bakanı Hilmi İncesulu’dan sonra 25 Haziran 1962 tarihinde teşkil edilen 27. Cumhuriyet, 9. İsmet İnönü kabinesinde Milli Eğitim Bakanı olarak yer almıştır. Aldığı bu görevi büyük bir ehliyet ve vukufiyet ile yerine getiren Hatipoğlu, 27 Mayıs 1960’dan sonra gemi azıya alan solcu ve kominist akımların bir numaralı hedefi haline getirilmiş ve kendisinden Köy Enstitülerinin yeniden ihya edilmesi istenmiştir. Bu konuda gerek humanist ve kozmopolitan zihniyet, gerekse kominist akımlarla çok şiddetli ve onurlu bir mücadele vermiştir. Maalesef bu mücadelede gerek Cumhuriyet Halk Partisi ve gerekse hükümet başkanı İsmet İnönü’den gerekli desteği alamamış ve Milli Eğitim Bakanlığı görevi ancak 8 Haziran 1963 tarihine kadar devam edebilmiştir. Nitekim kendisinden sonra Milli Eğitim Bakanlığına Konya Milletvekili İbrahim Öktem getirilmiştir. İbrahim Öktem ise, ne Köy Enstitülerini yeniden açarak kozmopolitan ve kominist çevreleri memnun edebilmiş ve ne de milliyetçi akımları engelleyebilmiştir. Hemen hemen her şey kendi normal seyrinde devam etmiştir.

         

         

                    Prof. Dr. Şevket Raşit Hatipoğlu, dört yıllık Tarım Bakanlığı süresince Tarım teşkilatlarında çok büyük yenilikler yapmış, çiftçi ve üreticilerin gerek yenilikleri yakından takip edebilmesi ve gerekse, onların yeni teknikleri bizatihi öğrenebilmesi için daha önceden Anadolu ve Trakya’nın değişik yerlerine kurulmuş olan Devlet Üretme Çiftliklerine ve haralara yenilerini eklemiş ve bütün Türkiye’yi dolaşarak, kurulacak işletmelerin yerlerini bizzat kendisi işaret etmiştir. Ayrıca önemli bazı problemleri olan arazilerde kurulan çiftliklerin toprak-su kaynaklarının ıslah edilmesini takip ederek neticelendirmiştir. Devlet Üretme Çiftlikleri, çiftçilere ve üreticilere en önemli üretim girdilerinden olan çoğaltım materyalini; damızlık, tohumluk, fide ve fidan temininde büyük bir kolaylık temin etmiş ve bugün dahi bu görevini devam ettirmektedir. Mamafi şu sıralarda Devlet Üretme Çiftliklerinin devamı olan Devlet Tarım İşletmeleri, önceki zamanlarda olduğu gibi etkili değildir. Fakat bu işletmelerin köklü ve etraflı bir restorasyon ve rehabilitasyona tabi tutularak daha etkili ve başarılı kılınması mümkündür. Özellikle damızlık hayvan ve tohumluk teminindeki boşluk ve sıkıntılar ancak bu şekilde giderilebilecektir. Mamafi bu kurumların tesisinden günümüze geçen 70-80 yıllık sürede Türkiye tarımındaki bilgi birikimi ve çiftçilerin tekniğe ve teknolojiye olan talepleri de fersah fersah artarak gelişmiş, bu alanda hizmet veren özel sektör işletmeleri ortaya çıkmıştır.

         

         

                    Bakanlık yaptığı zaman süresi içerisinde Şevket Raşit Hatipoğlu, çiftçinin her bakımdan donatılması için başta alet-makina, traktör ve bilimum diğer araç ve gereçleri temin etmek üzere, Türkiye Zirai Donatım Kurumunu kurmuş ve geliştirmiş ve bu müessesenin bütün Türkiye’de, en ücra yerlere kadar teşkilatlanmasını temin etmiştir. TZDK’da yaşadığı ve fonksiyonel olduğu sürece, pek çok müessese gibi büyük hizmetler başarmış ve özellikle tarımın mekanizasyonunda büyük rol oynamıştır. Bundaki en büyük başarı payı rahmetli Hatipoğlu’na aittir.

         

         

        Prof. Dr. Şevket Raşit Hatipoğlu’nun herhalde devrim niteliğindeki en büyük eseri, çok büyük direnişler ve engellemelere rağmen TBMM’ den geçirdiği 4775 sayılı çiftçiyi topraklandırma kanunudur. Çünkü bu kanun bütün Cumhuriyet dönemi boyunca Tarım ve Toprak reformu için atılmış en büyük adımdır. Şevket Raşit Hatipoğlu, bu kanunla bir taraftan Türkiye’nin sosyal ve ekonomik bünyesi ile ilgili yapısal değişiklikleri ortaya koyarken diğer yönden de topraksız köylü ve çiftçileri arazi ve işletme sahibi yaparak toprağa bağlamayı düşünmüş ve tarımdaki verim ve dolayısıyla rekolte artışının da teşvik edileceğini tasavvur etmiştir. Bu kanunun müzakereleri sırasında çok sert ve şiddetli tartışmalar olmuş ve Hatipoğlu bu konuda hiç bir tavize yanaşmadığı için daha sonra kendisi “kara vezir” sıfatı ile anılmıştır. Bu kanunla çok büyük ölçüde, başta hazine arazileri olmak üzere, büyük arazi sahiplerinin de bir kısım toprağı topraksız çiftçilere verilerek, onların toprağa bağlanmaları, verim ve üretimin arttırılması yönünde büyük gayretler sarfedilmiştir. Tabii ki böyle bir yenilik hareketinin başarılı olabilmesi için toprak sahibi yapılan topraksız köylü ve çiftçilerin, arazi haricindeki tarımsal üretim girdileri bakımından da desteklenmesi şarttır. İşte bu konudaki gayret ve çalışmalar Şevket Raşit Hatipoğlu’nun bakanlıktan ayrılmasından sonra gereği gibi ve ısrarlı bir şekilde takip edilemediğinden arzulanan olumlu sonuçlara varılamamıştır. Bugün bile bu bakımdan Türkiye’nin hala çok önemli sorunları bulunmaktadır.

         

         

                    Bütün bunların yanında Şevket Raşit Hatipoğlu’nun Tarım Bakanlığı döneminde gerek tarımsal eğitim ve araştırmalar açısından, gerekse pratikteki uygulamalar bakımından çok ciddi önlemler alınmıştır. Hatipoğlu, bir taraftan zaten Tarım Bakanlığına bağlı olarak eğitim ve öğretim yapan Yüksek Ziraat Enstitüsü’nün faaliyetlerini yakından takip ederken, diğer taraftan da ara elemanı yetiştirmek tarlada toprakta, bağda bahçede, ahırda ve merada çalışmak, daha iyi ve kaliteli ürünler yetiştirmek ve bu ürünleri işleyerek onları değerlendirmek ve artık değer kazandırmak için Teknik Ziraat, Bahçıvanlık ve Çobanlık okulları açmış ve buralardan mezun olan çiftçi çocuklarının kendi işletmesine dönmesini temin etmek için büyük gayret sarf etmiş ve teşviklerde bulunmuştur. Bunlardan başka hemen her seviyeden ziraatçıların, veteriner ve ormancıların olsun, ziraat teknisyeni, hayvan sağlık memuru ve orman teknikerlerinin olsun hizmet içi eğitimlerine büyük bir önem verilmiştir. Sık sık hemen her bölgede ve teknik tarım teşkilatlarının bulunduğu il ve büyük ilçelerde başta çiftçi çocukları, genç çiftçiler ve bütün üreticiler olmak üzere, ilgi duyan herkes için yılda bir kaç defa ve muhtelif konularda kurslar açılmış, üretim, verim ve kaliteyi arttırmak için ameli eğitimler verilmiştir. Ayrıca bu seminer ve kurslardan geçenlere sertifikaları ve belgeleri verilerek, tarım konusunda yatırım yapmaya teşvik edilmeleri ve kendilerine her türlü kolaylıklar gösterilerek kredi almaları temin edilmiştir.

         

         

                    Şevket Raşit Hatipoğlu hakkında iki önemli anekdotla devam etmek istiyorum. Bunlardan birincisi, onun nasıl takipçi ve nasıl ısrarlı bir idealist olduğunu göstermek bakımından önemlidir. Bu konuda, çay tarımının gelişmesine ve çayın Doğu Karadeniz Bölgesi’nde tutunmasına büyük katkıları olan ve daha sonra özellikle Rize’de çay tarımının gelişme hikâyesini “Bir Yeşilin Peşinde” adlı eseri ile kitaplaştıran Asım Zihnioğlu’nun Şevket Raşit Hatipoğlu hakkında söyledikleridir. Yıl 1935, İsmet İnönü Başvekil, Türkiye tarımında gerçekten bir takım ciddi çalışmalar ve düzenlemeler yapılıyor, bakın bunları Asım Zihnioğlu nasıl anlatıyor!

         

         

                      1935 yılında yurt incelemesine çıkan dönemin başbakanı İsmet İnönü Trabzon’dan sonra Rize’ye geliyor. İsmet İnönü ülkenin her yerinde kültürel, sosyal ve ekonomik sorunlarla içtenlikle ilgilenen bir liderdir. Rize’nin içinde bulunduğu ekonomik sıkıntılar İnönü’ye anlatılıyor ve Rize-İspir yolunun devletçe yapılması isteniyor. Rize-İspir yolu açılıp Rize limanı yapıldığında, Rize-Erzurum ve İran transitinin kısa ve kolay olacağı, böylece Rize’de ticari bir hareketin başlayacağı ileri sürülmektedir. Bu arada ikinci bir dilek olarak Rize’de çay yetiştirilmesinden söz ediliyor. Dönemin Ziraat Odası Başkanlığı’nı yapan Muharrem Şad ve Ticaret Odası Başkanı Hulusi Karadeniz tarafından Rize’de ilk çay yetiştirme teşebbüsü ve Zihni Derin’in 1924 yılındaki çalışmaları anlatılıyor.

         

         

                    İsmet İnönü bu son istek üzerinde ilgiyle duruyor. Ankara’ya döndüğünde Rize’de çay yetiştirilmesi konusunu Tarım Bakanlığı’na aktararak bu konu üzerinde önemle durulmasını istiyor. Dönemin Tarım Bakanı Muhlis Erkmen bir Karadeniz seyahatinde Rize’ye de giderek konuyu incelemeye başlıyor ve Zihni Derin’in kurmuş olduğu fidanlıktaki çay bitkilerini, bölgenin durumunu inceleyerek olumlu bir kanaate varıyor. Daha sonra Ankara’da Ziraat Fakültesi ve Bakanlık uzmanlarından oluşan teknik bir heyeti Rize’ye incelemeye gönderiyor. Bu heyet içinde sonradan Tarım Bakanı olan Prof. Dr. Şevket Raşit Hatipoğlu da vardır. Şevket Raşit Hatipoğlu Ankara’ya dönüşünde Türkiye’de çay yetiştirilmesi konusunu ele alıyor, memleketin bu bölgesinde çay bahçeleri kurmanın yararlı olacağını, bunlardan elde edilecek çay yapraklarının kuru çay haline getirilebilmesi için gerekli tesislerin kurulmasını savunuyor. Bu arada Şevket Raşit Hatipoğlu, Prof. Dr. Ali Rıza Erten’in: “Şimali Şarki Anadolu ve Kafkasya’da Tetkikatı Ziraiye” adlı raporunu dikkatle inceleyerek Batum iklimi ile Rize ikliminin arazi ve toprak formasyonunun benzerliğini gördüğünden, Rize’de de Batum örneğindeki gibi çay yetiştirilmesinin savunucularından biri oluyor. Şevket Raşit Hoca, Türkiye’nin ihtiyacı bulunan çay tüketimini ve bu çayların hangi ülkelerden geldiğini, o dönemde kişi başına içilen çay miktarını ve toplam çay tüketimine ait verileri araştırarak buluyor. Bu çalışmasından sonra da Türkiye’de Çay İktisadiyatı adlı eserini yazıyor. Bu kitapta konunun nasıl gerçekleştirileceğine ilişkin düşüncelerini ve tavsiyelerini de kaydederek, Türkiye çaycılığının ilk plan ve projesini çizmiş oluyor.

         

         

                    Tarım Bakanlığı’nın devam eden ciddi ve yakın ilgisiyle Rize’de Merkez Fidanlığı’nda yeni bir teşkilatın kurulmasına doğru ilk adımlar atılmaya başlanıyor. O sırada Türkiye’de çay yetiştirme tekniği ve buna ait bilgilerin yetersiz olduğu düşünülerek Hindistan’da çalışmış iki İngiliz uzman Rize’ye davet ediliyor. Bu iki uzman iki yıl kadar Rize’de kalıyor, buna rağmen bölgede gelişme olmadığı görülünce geri gönderiliyorlar. 1924 yılında ilk olarak Zihni Derin’in atılımıyla başlayan çay yetiştirme hareketinin, uzun yıllar sürüncemede kalmasının çevrede umutsuzluk yarattığı görülüyor ve “bu işi biz başaramayız” kanısının yerleşmesine neden oluyor. Fakat Tarım Bakanlığı’nda görevli yurtseverler ve özellikle Şevket Raşit Hatipoğlu, bu teşebbüsün peşini bırakmayarak konunun üstüne üstüne gidiyor. Zihni Derin’in Merkez Fidanlığı’na diktiği çay fidanlarının gelişmiş olduğunun görülmesi, Tarım Bakanlığı’nı yeniden bir atılıma yöneltiyor. Bu arada Şevket Raşit Hatipoğlu Rize’ye gelerek Rize’deki teşkilat konusuyla ilgileniyor. Şevket Raşit Hatipoğlu konunun önemini, hem bölge hem de ülke ekonomisinin gelişmesi yönündeki bilimsel ve kanıtsal bilgilere dayandırarak belirtirken, Tarım Bakanlığı ve hükümet nezdinde ısrarlı çalışmalarını sürdürüyor. Böylelikle Rize’de aktif bir çay teşkilatının kurulması kararlaştırılıyor, bu arada ilk akla gelen elbette Zihni Derin oluyor. Eski Ziraat Umum Müdürü Zihni Derin o sırada Edirne vilayetinde Ziraat Müşavirliği görevinde bulunuyordu. Zihni Derin bu görevden alınarak Ankara’da Tarım Bakanlığı Baş Müşavirliği’ne atanır. Rize ve çevresinde kurulacak Zirai Teşkilat’ın koordinatörlüğü görevi kendisine verilir. Böylece Ankara ile Rize arasındaki eşgüdümün sağlanması, yeni teşkilatın ihtiyacı olan eleman ve tesislerin temini gibi pek çok sorunun tez elden çözüm yolları açılmış olur.

         

         

                    Burada anlatılanlardan da görüldüğü gibi, Şevket Raşit Hoca, el attığı bir meseleyi çözüme ulaştırmadan ve el attığı bir problemi açıklığa kavuşturmadan bırakmayan ısrarcı ve azimkâr bir karaktere sahiptir ve bu bağlamda çay tarımının ülkede gelişmesine ve yayılmasına da büyük hizmetler yapmış ve bunu başarmıştır.

         

         

                    Şevket Raşit Hatipoğlu’nun kişiliğini ve sarsılmaz iradesini, üstün belagât yeteneği ve basiretini ortaya koyan bir başka olay da TBMM’de Ankara Universitesi kuruluş kanununun müzakereleri esnasında yaşanmıştır. Yıl 1948 ve günlerden 26 Haziran.  TBMM genel kurulu toplantı halinde. 30 Ekim 1933 tarihinde tarım yüksek eğitim ve öğretimine başlayan ve bu zamana kadar Tarım Bakanlığı’na bağlı olarak faaliyetlerini sürdüren, Cumhuriyetin ilk üniversite yapısındaki YZE’nin her bakımdan özerk bir üniversite haline getirilmesi ve adının da “Ankara Tarım Üniversitesi” olması söz konusudur. Hazırlanan kanun tasarısı Milli Eğitim, Tarım ve Bütçe Komisyonlarında görüşülmüş ve yapılan müzakerelerden sonra her üç komisyondan da olumlu bir şekilde geçmiş ve TBMM genel kurulunda görüşülmek durumundadır.

         

         

                    Prof. Dr. Şevket Raşit Hatipoğlu, bu yeni yapılanmanın hararetli savunucularından biridir. Fakat bu arada Sinop milletvekili Enver Kök’ün başını çektiği bir grup İstanbul milletvekili Dr. Adnan Adıvar, Rize milletvekili Saim Ali Dilemre,  Konya milletvekili Dr. Sadi Irmak, Yozgat milletvekili İhsan Olgun, Maraş milletvekili Emin Soysal, Ankara milletvekili Naci Tınaz, Tekirdağ milletvekili Ziya Ersin Cezaroğlu ve Eskişehir milletvekili Ahmet Oğuz, Ankara Tarım Üniversitesi fikrine şiddetle karşı oldukları gibi, YZE’nin de ilga edilmesini, kurulacak olan Ankara Üniversitesi’ne Yüksek Ziraat Enstitüsü bünyesinde bulunan Ziraat ve Ziraat Sanatları fakültelerinin birleştirilip Ziraat Fakültesi olarak, Tabii İlimler Fakültesinin Fen Fakültesi ile birleştirilip Fen Fakültesi olarak ve Veteriner Fakültesinin de doğrudan doğruya bağlanmasını, Orman Fakültesinin ise, İstanbul Üniversitesi çatısı altına konulmasını istemektedirler. Yukarıda belirtilen tarihteki Meclis müzakerelerindeki tartışmalı oturumda Şevket Raşit Hatipoğlu aşağıdaki konuşmayı yapmış ve fakat malesef bir netice alınamamıştır.

         

         

                    “Arkadaşlar; vakit çok geçti. Bir müessesemize ait bir kanunun müzakeresinin, umumi konuşmasının bu kadar uzun sürmesini Büyük Millet Meclisinin irfan müesseselerimize ne kadar ehemniyet verdiğinin bir misali olarak alıyorum. Vaktin geçmiş olduğunu, yorgunluğunuzu nazarı itibara alarak sabrınızı fazla suistimal etmeyeceğim.

         

         

                    Yüksek Ziraat Enstitüleri Kanunu’nun müzakeresi vesilesiyle teferruata ait söylenen sözleri bir yana bırakarak üç ana prensip üzerinde maruzatta bulunacağım.

         

         

                    Bir defa arkadaşlar; bir yüksek irfan müessesesine ait kanun müzakere edilirken, ondan sıçrayarak memleketin veterinerliğine, ormancılığına ve ziraatine ait türlü mevzulara el atmak ve bunlar üzerine gelişi güzel konuşmak bence sistem ve metod adamının işi değildir. Biz bu çok çeşitli mevzuları bu tasarı münasebetiyle deşecek olursak asla salim bir neticeye varamayız.

         

         

                    Burada müzakere edilen kanun, Yüksek Ziraat Enstitülerinin Ankara Universitesi’ne bağlanması konusuna aittir. Bu vesile ile bu müessesenin yetiştirme işleri, araştırma faaliyetleri ve onu terkip eden unsurların geliştirilmeleri konuları pekâlâ Büyük Millet Meclisi’nin esaslı ve yakın alakasını celbedebilir. Ama dışarıdaki tarım teşkilatının veyahut orman işletmelerinin şu ve bu meseleleri ve bunlara ait işler ayrı ayrı mevzulardır. Arkadaşlar ayrıca bunları ortaya atarlar onlar üzerinde ciddiyetle ve etraflıca konuşuruz. Binaenaleyh bazı arkadaşlarımın bugün bu çeşit mevzuları ortaya atmalarını belki fırsatçılık telâkki ettiğimi maatteessüf arzetmek mecburiyetindeydim.

         

         

        Arkadaşlar; üzerinde duracağım ikinci nokta şudur. Şimdi burada Yüksek Ziraat Enstitülerinin ve Ziraat mekteplerinin şimdiye kadar yalnız memur yetiştirdiği meselesi üzerinde durulmuştur. Soruyorum sizlere; bu memleketin asırlarca bakımsız kalmış ziraatinin ilerlemesi, veterinerliğinin gelişmesi, ormancılığının inkişafı için, yeni kurulmuş olan Türk Devleti bütün külfetleri üzerine alarak, teşkilat yapar ve bu işlerde halka rehberlik yapacağım der ve bu teşkilâta eleman lâzım olursa, bu mesleklerin yüksek, orta mekteplerden çıkan insanların bu teşkilât içinde vazife almak imkânları ve ihtiyaçları mevcut olursa, bunların orada hizmet görmeleri, bu müesseselerin dışarıda serbest hayatta muvaffak olacak kuvvette ve kifayette insan yetiştirmediğinin bir delili olarak alınabilir mi? Bu asla böyle mütalâa edilemez. Bu biçim mütalâa hareket noktasından yanlıştır ve neticesi itibariyle de varılan hüküm tabiî olarak isabetsizdir. Türk Devleti, ziraatini geliştirmek için şimdiye kadar açtığı mekteplerde yetiştirmiş olduğu elemanları kendisi istihdam ediyor ve memleketin çiftçisine şu ve bu yönden –bunun için şimdi karakteristik misalleri de arz edeceğim– rehberlik etmeye çalışıyor. Onun için hâlihazırda mevcut mekteplerimizin yetiştirdiği vatan çocuklarının ziraatçı olarak meslektaş olarak bu kadroda yer almışlarsa, bundan onların hayatta muvaffak olamayacaklarını manasını çıkarmak ve bunu sadece memur olarak yetiştirildiklerine delil olarak almak zannediyorum ki, eğer kasta makrun değilse, bir gaflet eseridir.

         

         

                    Arkadaşlar, bizim Ziraat mekteplerimiz gerek Yüksek Ziraat Enstitüsü olsun, gerek orta mekteplerimiz olsun memleketimizin mevcut olan şartları içinde diğer yetiştirme müesseselerinin karşısında hiçbir zaman yerinecek mevkide değillerdir. Bizim memleketimizde yetiştirme ne vaziyette ise oralarda da yetiştirme aynı seviyededir. Bu memlekette herhangi bir vatandaşın köyde, dağda, şehirde, nerede olursa olsun millet işleri için daha iyi eleman, daha muvaffak insan yetiştirilmesini istemek şüphesiz ki hakkıdır. Ama burada asıl mühim mesele; şurada burada belki muvaffakiyetsizlikleri münferit misaller olarak ele alıp, bir meslek âlemini, hatta üç tane kocaman, Türk vatanının temelini teşkil eden ve Türk Devletiyle Türk milletinin başlıca dayanağı olan ormancılık, ziraat, veteriner gibi üç büyük meslekin evlâtları için hiçbir şeye yaramaz hükmünü vermek zannediyorum ki haksızdır ve aynı zamanda yanlış bir düşüncedir.

         

         

                    Arkadaşlar, ben işi uzatmayacağım, yalnız şunu ilâve etmek isterim ki bizim düne nazaran bugünkü çocuklarımız topyekûn bizden daha iyidir ve yarın daha iyi olacaktır, buna inanmak lâzımdır. Eğer biz bu ümitle bu arkadaşların daha çabuk gelişmelerini istersek o yerindedir. Buna ben de boyun eğerim. Fakat erdikleri dereceyi görmeksizin uluorta kritik yaparak bu meslek müntesiplerini topyekûn hiçbir işe yaramıyor dersek, ortada çalışanlar nevmit olurlar ve bizi yani murakebe edenleri, hakikati göremiyor, sanırlar. Elbette her meslekte olduğu gibi Ormanda, Ziraatte, Veterinerde de eksikli olanlar vardır. Ve ben çok tahmin ederim, kabul de ederim, herhangi bir yerdeki teknik ziraat merkezinde bir ziraat teknisyeni, bir ziraat öğretmeni hatta bir değil, iki değil, daha fazlası vazifesini eksik görmüş olabilir. Ama buna bakarak ne hakla bütün Türkiye’deki ziraatçilerin, veterinerlerin köylüye, çiftçiye yaramadıklarına tamim edici bir zihniyetle nasıl hükmolunabilir?

         

         

                    Bence bu; nefse itimadı kökünden baltalamak olur ve bizim neslimiz, asla buna müsaade etmemelidir.

         

         

                    Ben Enver Kök arkadaşımın aslında iyi niyetli bir temenni saydığım sözlerine de dokunmadan geçemeyeceğim. Gene bunu temenni olarak alıyorum.

         

         

                    Orman Fakültesinde yetişen gençlerin hiçbir tecrübeye, staja tâbi tutulmadan üç ay sonra işletme müdürlüğüne tayin edildiklerini zikrettiler. Arkadaşlar bu benim zamanıma ait olsa gerektir. Hemen huzurunuzda şunu ifade edeyim ki, Orman Fakültesinden çıkıp da üç ay sonra Orman işletme müdürü tayin edilen hiçbir mühendis yoktur. Yalnız bunların staj müddetleri bir ay kısa tutulmuş, süratlendirilmiştir. Bunların ormanda tahribat yaptıklarından bahsettiler. Fakat arkadaşıma şunu hatırlatayım ki, yıllardan beri ormancılık yapmış olanların, tecrübelerinin ne kadar tahribat yaptıklarını bizim tespit ettiğimizi kendileri de çok iyi bilirler. Mesele erken veya geç yetişme meselesi değildir. Mesele bu Arkadaşların vazifelerini samimî ve iyi olarak kavramış bulunmalarındadır. Bunun için yeter staj görmektedirler.

         

         

                    Veterinerlere geliyorum; Burada söylenenlere göre, demek bu arkadaşlar da serbest hayatta muvaffak olacak şekilde yetiştirilmiyorlar ve teşebbüs, hayatına atılmıyorlar, bunlar bu memleketin en önemli bir konusu olan hayvancılıkla iştigal edecekler. Arkadaşlar hangi serbest teşebbüs? Bizim memleketimizde bu hizmetler amme hizmetleri meyanındadır ve Devletin teşkilâtına mevdu işlerdir.

         

         

                    Bugün bizim memleketimizde henüz serbest hayatta veterinerin işe atılıp maişetini temin etme imkânları gelişmemiştir. Bu itibarla veteriner serbest teşebbüse atılmıyor, demeye hiç kimsenin hakkı yoktur. Bu durum karşısında bir veteriner Yüksek Ziraat Enstitüsünden çıkmış da hayatta serbest olarak muvaffak olamamıştır diye bir iddia kimin aklından geçebilir. Bugün memleketimiz hayvancılığında öteden beri yerleşmiş hastalıklarla mücadele etmek için bile henüz memlekete yeter derecede eleman yetiştirmiş değiliz. Nasıl olur da Yüksek Ziraat Enstitüsünden mezun olan veteriner bilgisiz olduğu için serbest hayatta bir mevki tutamaz diye bir iddia varit olabilir?

         

         

                    Ormancılık meselesini ele aldığımız takdirde durum daha ayandır. Büyük Millet Meclisinin kabul ettiği kanunlardan sonra memleketimizde 1937’den itibaren ormanların devleştirilmesi ve ormanlarda Devlet işletmesi prensibi üzerine kurulu bir ormancılık vardır. Bu hale göre hangi ormancı serbest hayatta maişetini temin edecektir? Cumhuriyet Halk Partisinin prensipleri ve Büyük Millet Meclisinin çıkardığı kanunlarla Türkiye’de ormancılık Devlet işidir ve ormanlar Devletin mülkiyetindedir. Bu memleketin ormancı evladı Türk Devletinin teşkilâtında çalışacaktır. Ömrünü amme hizmetine nezir etmiş insandır. Nasıl olur da bunlar hususî teşebbüs için kifayetsizdir, denir. Bu vaziyet böyle olunca ormancılar hayatta muvaffak olamazlar, bunlar başarısızlığından, beceriksizliğinden dolayı hayatta muvaffak olamadıkları için Devlet kadrosu doldurmuşlardır, diye bir iddia ileriye sürülebilir, işin aslı Devlet hizmetidir. Görüyorsunuz ki arkadaşlar vakıalar münferit müşahede edilirse, onların kül içindeki münasebetleri araştırılmazsa ve hele sebepleri ve saiklerini araştırmazsa, verilen hükümler sakat olur, burada şimdi ziraatçiler, ormancılar ve veterinerler hakkında yürütülen isabetsiz mütalâalardan bu daha iyi bir şekilde anlaşılmaktadır.

         

         

                    Son olarak şu nokta üzerinde duracağım:

         

         

                    Köylüye hizmet edemiyoruz, ziraatçiler bir işe yaramıyormuş; enstitüler bir şey yapmıyormuş, ıslah istasyonları bir şey yapmamışlar.

         

         

                    Bunlar iyi niyetle söylendiği zaman onları bizim çocuklarımız, benim meslek arkadaşlarım, daha çok çalışmaya, daha yüksek başarılara ermek için büyük insanların bir teşviki olarak telâkki ederler. Ben de bu uyandırıcı tenkide ahlâki mânada boyun eğerim. Ama bunlar bir meslek âlemini teçhil mânasına geldiği takdirde, hayır arkadaşlar, hayır ve buna sonuna kadar hayır diyeceğim. Çünkü hakikat öyle değildir. Türk Ziraatçilerinin başarısı vardır ve bunlar dünyaca bilinmektedir. Bugün orta Anadolu’nun sürümü olan en iyi buğdayların bizim ıslah istasyonlarımız tarafından bulunduğunu, burada konuşan arkadaşlarımız bilmiyorlarsa ben haber vereyim, başkaları bunu bilmektedirler. Bunlar beynelmilel müesseselere de götürülmüş, tetkik ettirilmiş, sabit olmuş şeylerdir. Buna rağmen burada hangi hak ve salâhiyetle bizim buğday tiplerimiz belli değildir, hiçbir istasyonumuz muvaffak olamamıştır, diyebiliyorlar. Size enteresan bir misal söyleyeyim. Kışın beyaz arpanın ekilebileceğine bizim Orta Anadolu köylümüzün çoğu kani değildi. Fakat ekildi, bunları Türk ziraatçileri buldu, ortaya koydu. Ekonomik bakımdan memlekete büyük faydalar sağlayan bu işi Ziraat Vekâleti mütemadiyen tamim etmektedir.

         

         

                    Yüksek Ziraat Enstitüsü bugün bazı arkadaşlarımızın pekâlâ bildikleri gibi bazı mühim konular üzerinde çalışmaktadır. Meselâ buğday-çavdar melezlenmesi, bunların bir misalidir. Ben onların eksiklerini örtmek için değil ama mesailerini insaflı bir adam olarak açıklamak için söylemek mecburiyetindeyim.

         

         

                    Bu çalışılan konu üzerinde, tarihini pekiyi hatırlayamayacağım, Rusya’da Çarlık Rusya zamanından beri aşağı yukarı 70-80 senedir çalışılmaktadır. 10-12 senelik müesseseden başka memleketlerin asırlar içindeki başarılarını beklemek bu adamları fütura sürükler ve bu, ciddî mesaiyi çileden çıkarır. İlim işi sabır işidir, ilim işi hakikaten feragat ve metanet işidir. Buna rağmen birçok eksiklerimiz vardır. Enstitünün çalışmalarının dört başı mamur ve tamam olduğu iddia edilmezse de burada çalışan insanların mesaisini topyekûn inkâr etmek de cesaretleri baltalar arkadaşlar, bu bizi öyle bir neticeye götürür ki, bu memleketin evlâtları bu işleri başaramaz, binaenaleyh başkalarını getirelim ve kendimizi idare ettirelim dalâletine düşeriz ve bize yazık olur arkadaşlar.

         

         

                    Sonra hayvancılığımızın ıslahı meselesi. Bu alanda da bizim yerli malzeme üzerinde çalışan müesseselerimiz vardır ve vasıl oldukları neticeler cidden müspettir. Bunlara rağmen başka vesilelerle de burada uluorta alelıtlak hayvancılık müesseselerimizin verimsizliği ve kötülüğü hakkında sözler söylendi. Ben bunları daha hızlı çalışmaya teşvik manasında almaya çalıştım. Fakat hakikat böyle değildir. Hayvan ıslahı işi kolay bir iş değildir. Bir İngiliz ırkının ıslahı için kaç yıl mücadeleye devam edildiğini ve ne etekler dolusu para sârf edildiğini ıslah tarihi gösterir; arkadaşlara hatırlatmak isterim. Tabiatla mücadele kolay değildir arkadaşlar.

         

        Sabır ve feragat ister. Bu iş sihirbazlık sanatı değildir. Tabiatın sırlarını çözmek için uzun ve sabırlı müesseselerin gelişmesini özleyen ve yetişen çocukların çalışmalarını şevklendirici bir ruhla tenkit yaptıklarını, bunu bir teşvik mahiyetinde telâkki ederim, fakat bütün söylenenlerin heyeti umumiyesini bu tarzda hiçbir başarı gösterilmemiştir şeklinde anlamayı asla doğru bulmam.

         

         

                    Arkadaşlar, Yüksek Ziraat Enstitüsü Fakültelerinden mezun olan çocukların gerçekten ziraat sahasında hiç olmazsa bir kısmının serbest mücadele hayatına atlamalarının bir sırrı da memleketimizde henüz, yalnız ziraat sahasında değil, diğer sahalarda da tahsil görmüş insanımızın teşebbüs hayatına atılma zihniyetinin dün rüşeym halinde iken bugün filizlenmeye başlamış olmasıdır. Biz bunu toptan, müesseselerimizin yetiştirme tarzındaki kusurlara hamletmeliyiz. Eğer Devlet kadrosundan adamlar taşarsa, çoğalırsa ve memlekette hususî hayatta kazanç artarsa, hiç şüphe etmeyiniz ki, bu müesseselerden çıkanlar dışarıda gayet tabiî olarak mücadeleye atılacaklardır ve muvaffak da olacaklardır. Bu biraz da kendi şartlarımızın gelişmesine bağlıdır.

         

         

                    Burada dokunulan konular üzerinde tek, tek durmak uzun sürer, yalnız bir düşüncemi daha arz etmekten kendimi alamayacağım.

         

         

                    Arkadaşlar, inceliklerine ve hususiyetlerine vâkıf olmadıkça, ihtisas mevzuları üzerinde sadece konkre ve mûnferit hâdiseleri ele alarak tenkit yapmak ve bunlardan çıkarılan neticeleri tahmin etmek yani umumî hükümler vermek hatadır. Ben hayretler içinde dinledim, çok hürmet ettiğim Naci Paşa, Ankara iklimi armut iklimidir, ziraatçılar elma yetiştirmeye çalışıyorlar dediler, bunu hangi ihtisas salâhiyeti ile söyledi. Ama Ankara yalnız armut iklimi değildir, aynı zamanda kayısı iklimidir, zerdali iklimidir, vişne iklimidir. Bunları ihtisas adamlarına bırakınız. Eğer siz ona müdahale ederseniz, bu milletin işleri altüst olur.

                   

         

        Şevket Raşit Hatipoğlu’nun bundan 60 yıl önce yakındığı konular maalesef bugün de zaman zaman dile getirilmekte, gerek ziraatçılar ve veterinerleri, gerekse ormancıları töhmet altında bırakan beyanlarda bulunulmaktadır. Esas konumuz bu olmamakla beraber, söz buraya gelmişken bu alanda da birkaç cümle söylemeden geçmek mümkün değildir. Hükümetlerin tarım politikalarındaki önemli bazı hata ve ihtimalleri saklı kalmak kaydıyla, teknik olarak ziraatçı, veteriner ve ormancıların, topyekûn tarımdaki yaptıkları büyük hamleler ve gelişmeler, bugün 72 milyon insanımızın büyük ölçüde uluslararası standartlara uygun olarak beslenmesi, giydirilip barındırılması ve önemli ölçüde tarım ürünleri ihracatı yapılabilmiş olması, başarısıdır. Bu günkü mertebeye onların özverili çalışmaları ile gelinmiştir. Eksikler yok mudur, elbette vardır, fakat onlar da zamanla giderilecektir. Ancak hükümetlerin ve politikacıların bu konularda daha tutarlı ve daha bilimsel hareket etmelerinde ve topyekûn tarıma daha büyük ve gerekli yatırımlarda bulunmaları şarttır. Sadece teknik adamları tenkit etmekle mesafe alınamayacağı açıktır.

         

                   

        Prof. Dr. Şevket Raşit Hatipoğlu, bir taraftan iyi yetişmiş bir akademisyen ve eğitimci olarak diğer yandan siyaset adamı ve politikacı olarak, uzun yıllar milletvekilliği ve bakanlıkta bulunmuş erdemli bir kişi ve yüksek şahsiyet sahibi bir devlet adamı olarak büyük hizmetler yapmıştır. Bütün bunların yanında ayrıca, sivil toplum kuruluşlarında da gerek umumi konularda gerekse meslekleri ile ilgili fikir ve görüşlerini de ifade etmekten geri durmamıştır. Bu meyanda, özellikle de Türkocaklarının fikir ve görüşlerini benimseyen ve onun yayın organı olan Türkyurdu dergilerinde de hemen hemen sürekli denilecek şekilde yazılar yazan bir bilge kişidir. Şevket Raşit Hatipoğlu, Türk kültür, sosyal ve ekonomik hayatına damgasını vurmuş değerli bir fikir, düşünce ve hareket adamıdır. Bu cümleden olarak Hatipoğlu, zaman zaman Türkocakları Merkez Hars Heyetinde de bulunmuş(1959,1969) ve Türk milliyetçiliği başta olmak üzere ülkenin genel meseleleri ve umumi problemleri hakkında geliştirdiği görüşlerini geniş ve etkili bir şekilde açıklamıştır.

                   

         

        Bugün büyük bir kadirşinaslık örneği gösterilerek adının verildiği, Ankara Yenimahalle Urankent’te Prof. Dr. Şevket Raşit Hatipoğlu Lise ve Anadolu Lisesi de bulunmaktadır.

         

         

        Ben bu makalede, merhum Prof. Dr. Şevket Raşit Hatipoğlu Hoca ile nasıl, hangi şart ve ortamda tanışıp görüştüğümü de anlatarak konuyu bağlamak istiyorum. Yıl 1964, Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi, Tarla Bitkileri Bölümü öğrencisiyim. Zaman zaman Türk Ocaklarına devam ediyor ve oradaki konferans ve seminerleri de takip etmekteyim. Aynı şekilde Üniversiteliler Kültür Kulübü’nün de müdavimiyim. O tarihlerde Türkiye’nin Kıbrıs konusu tam bir krize girmiş, Kıbrıs’ta Papaz Makarios fırsat buldukça Türkleri katletmekte ve Yunanistan ile çok sıkıntılı dönemlerimizden birini yaşıyoruz! Hatta Türk jetleri Kıbrıs’ta Rumları sindirmek ve gözdağı vermek için alçak uçuşlar yapmışlar, işte bu olayla ilgili olarak ÜKK’nde Prof. Dr. Şevket Raşit Hatipoğlu gençlerle sohbet yapıp onları bu konularda bilgilendirecek, ben de ordayım. Rahmetli Galip Erdem Ağabey de(hatırladığım kadarıyla) bu sohbeti yönetecek ve Hatipoğlu Hoca’yı karşılayacak ve onu gençlere takdim ve teşyi edecekti, Rahmetli Şevket Raşit Hatipoğlu geldi ve elinde fötr şapkası ile içeri girdi, paltosu ve şapkası alındı, bizler Hoca’yı dinleyecek gençler çok kalabalık olmayan bir grup, elini öptük ve her birimiz Galip Erdem Ağabey tarafından bir bir fakültelerimizle birlikte kendisine takdim edildik, yine hatırladığım kadarıyla Rahmetli Hoca da ziraatçılara karşı özel bir yakınlık ve ilgi göstermişti, ondan sonra da hoca ile vefat ettiği 1973 yılı 12 Kasım’ına kadar zaman zaman aynı mekânlarda bulunma imkânım oldu. Her iki merhumun da durakları cennet, ruhları şad olsun, Yüce Tanrı rahmetini esirgemesin, kabirleri nurla dolsun!..

         

         

         

         


Türk Yurdu Ocak 2011
Türk Yurdu Ocak 2011
Ocak 2011 - Yıl 100 - Sayı 281

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele