Yusuf Akçura (1876-1935)

Ocak 2011 - Yıl 100 - Sayı 281

        Osmanlı Ülkesi ve başkenti, 19. yüzyıl sonlarına doğru her alanda yenileşme çabalarının arttığı; siyaset, yönetim, ekonomi, hukuk, eğitim, ulaşım vs. gibi devleti ve toplumu ilgilendiren birçok yeniliğin ülke geneline yayıldığı sırada tüm bunlarla alakalı olarak yeni fikirlerle de tanışmaya başlamıştı. Ülkenin aydın ve bürokratları İmparatorluğu ayakta tutacak, devletin bekasını sağlayacak yeni fikirler üretme çabasına girmişti. Bu bağlamda Tanzimat bürokratları devleti yenileştirmeye çabalarken, düşünür ve yazarları da Osmanlılık fikrini tartışıyor, kurtarıcı olarak gördükleri bu fikri bir bakıma devletin resmi kurumları aracılığı ile yaymaya çalışıyordu. Benzer türden arayışlar Osmanlı dışındaki Türk coğrafyasında da hissedilmekteydi. O dönemde Osmanlı dışındaki en fazla Türk nüfusun yaşadığı ülke ise Çarlık Rusya’sıdır. Rusya 18. ve 19. yüzyılın ilk yarısında yenileşme çabalarını arttırmış, doğuya doğru hızlı bir genişleme siyaseti gütmüş ve Orta Asya’nın neredeyse tamamını kontrol altına almıştı. Kırım, Kazan, eski Altın Ordu toprakları artık Rus egemenliği altında idi. Bu topraklarda doğan ve Rus yenileşmesinden, bilim, sanat ve entelektüel hayatından etkilenen ve/veya anavatanı Rus işgalindeki Türk illeri olan fakat milli Türk şuurunun uyanışı konusuna kafa yoracak çok sayıda Türk aydını ortaya çıkacaktı. Bu aydınların birçoğu sonradan İstanbul’a gelecekler ve Türkiye’deki fikri hayatı derinden etkileyeceklerdi.

         

        Yusuf Akçura, bu aydınlar arasında Türk fikir hayatına ve Cumhuriyet dönemi siyasal gelişmelerine etkisi bakımından en başta zikredilmesi gereken isimlerden birisidir. Kendisi 1879 yılında, Kazan’ın Simbir (bugünkü Ulyanovsk) şehrinde, bölgenin tanınmış Çuha Fabrikatörlerinden olan Akçura ailesine mensup Hasan Efendi’nin oğlu olarak dünyaya geldi. Annesi ise yine tanınmış ailelerden Yunusoğullarına mensup Bibi Kamer Banu Hatun’dur. Yusuf, babasının ölümü ve bozulan işleri yüzünden annesiyle birlikte yedi yaşındayken İstanbul’a geldi ve ilkokulu burada tamamladı. 1885 yılında yazıldığı Mustafa Paşa Rüştiyesi’ndeki tahsilini bir ara bırakarak Kazan’a gitti (1890) ve bir yıl sonra yeniden İstanbul’a dönerek Rüştiye’yi tamamladı. 1892 yılında girdiği Harbiye’de ikinci sınıfta iken tutuklandı. Cezasını çektikten sonra çalışkanlığı sayesinde bir yıl sonra yeniden Harbiye’ye kabul edildi. Mezun olduktan sonra Erkânıharp sınıfına ayrıldı, ancak Jön Türklerle alakası gerekçesiyle yeniden tutuklandı. Hatıratında Jön Türklerle ilgisi olmakla birlikte Türkçülük konusunda bilinçlenmesinin bu sıralarda olduğunu ifade etmektedir[1]. Tutuklanmasının ardından arkadaşları ile birlikte Fizan(Libya Çölünün güneyinde)’a sürülmek üzere Trablusgarp’a gönderildi (1897). Daha sonra serbest bırakılan Yusuf’a rütbesi de iade edilerek Trablusgarp Erkan-ı Harbiye Kalemi’nde çalışması ve sancaklarda öğretmenlik yapması için izin verildi. Akçura, kısa süre sonra tahsiline Avrupa’da devam etmek üzere önce Tunus’a ardından da Paris’e geçerek Ecole Libre des Sciences Politiques’e kaydoldu. Burada Albert Sorel ve Emile Boutmy[2] gibi ciddi milliyetçi âlimlerin derslerine katıldı. Bu esnada milliyetçiliği ve Türklüğü birleştirerek Türk milliyetçiliği fikrini geliştirdi. O sıralarda Paris’te bulunan Sadri Maksûdî ve Ahmed Rıza ile tanışarak Şûrâ-yı Ümmet gazetesinde yazılar yazdı. Tahsilini tamamladıktan sonra 1903 yılında Kazan’a döndü ve burada meşhur “Üç Tarz-ı Siyaset”[3] başlıklı makalesini yazarak yayımlanmak üzere Kahire’de çıkan Türk gazetesine gönderdi (Nisan-Mayıs 1904).  II. Meşrutiyet’in ilanına kadar Kazan’da kaldı ve çeşitli gazetelerde yazılar yazdı. Bu yazılarında Rusya’daki Türk âleminin milli uyanış fikirlerini işlediği gibi bazı siyasi ve kültürel faaliyetlere katılarak “Cedidciler” arasında yer aldı[4].

         

        1905 yılında Rusya’nın Uzak Doğu’da Japonlara yenilmesi üzerine ortaya çıkan Devrim atmosferinde Kuzey Türklüğü için önemli faaliyetlerde bulundu. Bu faaliyetler arasında Kazan’da çıkardığı ilk Türkçe gazete olan Kazan Muhbiri ilk sırada yer alır. Gazetenin yazı kurulu başkanlığını yürüten Akçura, belli başlı siyası yazıların da yazarıdır.  Gazetenin iki yıl sonra kapanması üzerine Orenburg’da çıkan Vakit Gazetesi ve Bahçesaray’da İsmail Gaspralı tarafından neşrolunan Tercüman’da yazılar yazmaya devam etti. Diğer taraftan Kazan’daki Mekteb-i Muhammediye’de tarih, coğrafya ve Türk edebiyatı dersleri verdi. Bu derslerin notlarından oluşan kitabı Ulûm ve Tarih’i 1906 yılında yayımladı. Çalışmalarını siyasi alanda da sürdüren Akçura, “Rusya Müslümanları” adlı harekete fiilen katıldı ve aktif bir üyesi oldu. Bu çerçevede Rusya I. Devlet Duma’sına mümkün olduğu kadar çok sayıda Müslüman parlamenterin katılmasını sağlamak için gayret gösterdi. Seçim mücadeleleri sırsında Rus hükümeti tarafından tutuklandı. Hapisten çıktıktan sonra Müslüman İttifakı Partisinin siyasi bürosunda çalışırken Orenburg’da çıkan Vakit Gazetesi’nde “3 Haziran Vak’a-yı Müessifesi” başlıklı bir makale yayımladı. Bu yazı valilikçe halkı hükümete karşı kışkırtma olarak algılandığı için hakkında takibat yapılması kararı çıktı. O sırada Kırım Bahçesaray’da Gaspıralı’nın yanında bulunan Akçura, İstanbul’da II. Meşrutiyet’in ilanı haberini alır almaz Türkiye’ye hareket etti (Ekim 1908)[5].

         

        Artık Türkçülüğü açık ve korkusuzca anlatabileceği, savunabileceği muhite geldiğinden emin olan Akçura kurucuları arasında yer aldığı “Türk Cemiyeti”inde Cengiz Han’a dair önemli bir konferans verdi[6]. Bu arada Darülfünun’da Türkiye Siyasi Tarihi hocalığına tayin olunan Akçura, Harbiye’de siyasi tarih dersleri de veriyordu. 1910 yılında Türkistan felaketzedelerine yardım için Cafer Seydahmet Kırımer’in teşebbüsü ile yapılan fevkalade toplantıda çok önemli bir konuşma yaptı[7]. 31 Ağustos 1911 tarihinde ise muhtemelen adının yarattığı müphemlik sebebiyle “Türk Cemiyeti” yerine bu kez “Türk Yurdu Cemiyeti” kuruldu. Bu Cemiyetin kurucuları Mehmed Emin (Yurdakul), Ahmet Hikmet (Müftüoğlu),  Ağaoğlu Ahmed, Hüseyinzade Ali ve Doktor Akil Muhtar (Özden) ve Akçuraoğlu Yusuf beylerdi[8]. Cemiyet organı olarak bir mecmua neşretme fikrinin ve derginin faaliyet izninin sahibi Mehmed Emin Bey olmakla beraber, “Milli Şair”in 1911 Ağustosu’nda Erzurum’a vali olarak tayin edilmesi sebebiyle dergi yönetimi ve yazı işleri sorumluluğunu, aynı zamanda Cemiyetin murahhası olan Yusuf Akçura devraldı[9]. Böylece Türkçülük tarihinde yeni bir sayfa açılmış, Türkçülük mefkûresi etrafında birleşen aydınlar fikirlerini serbestçe anlatabilecekleri bir yayın organına kavuşmuştu.

         

        Türk Yurdu dergisinin ilk dönem sayılarında Akçura’nın etkisi açık bir şekilde hissedilmektedir. Yusuf Akçura’nın doğrudan idaresinde çıktığı bu ilk dönemde Türk Yurdu’nun en büyük amacı okuyucularına “Bütün Türklük” âlemi hakkında sağlam bilgi vermek ve Türklük şuurunun uyanması ve gelişmesine katkı sağlamak oldu. Dergide neşrolunan TY imzalı yazılar doğrudan Akçura’nın kaleminden çıkmaktaydı.

         

        25 Mart 1912 yılında ise Mehmed Emin (Yurdakul), Ahmet Ferit Bey, Ağaoğlu Ahmed Bey, Doktor Fuad Sabit ve Yusuf Akçura beyler tarafından Türk Ocağı kuruldu ve Akçura ikinci başkanlığa seçildi. Akçura bir taraftan hem Türk Ocağı hem de Türk Yurdu’nda faaliyetlerini sürdürürken diğer taraftan da Rusya’daki Türk aydınlar ile temasını devam ettirmekteydi. Ancak içeride yaşanan bazı siyasi sıkıntılar yüzünden 1916 yılındaki Darülfünun reformu sırasında okul kadrosunun dışında kaldı. Aynı yıl Hüseyinzade Avni Beyle birlikte Berlin’de yapılan Türk Kavimleri Kongresine katıldı. Rusya esaretindeki Türklerin kurtuluşu için hazırlanan ve ABD Başkanı Wilson’a “Rusya’nın Mazlum Milletleri Cemiyeti” vasıtasıyla verilen bir deklarasyona imza koydu. Türk Yurdu dergisi ise 1917 yılından itibaren Türk Ocağı ile tamamen kaynaştı. Akçura Türk Yurdu’nu yönetmeye devam ederken 1917 yılında Hilal-i Ahmer temsilcisi olarak Rusya’ya gitti. 1918 yılında Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’nda yenik düşmesi üzerine İstanbul’u işgal eden İngilizler tarafından tutuklandı (1919). Serbest kaldıktan sonra evlendi ve 1920 yılının Mart ayında Milli Mücadele’ye katılmak üzere Anadolu’ya geçti. Kurtuluş savaşı esnasında önce Maarif Vekâleti’nde ardından da yedek kurmay yüzbaşı olarak Kazım Karabekir’in karargâhında çalıştı. Cumhuriyet’in ilanından sonra Atatürk’ün yakın çevresinde yer aldı. Hariciye Vekâleti’ndeki görevinden sonra İstanbul mebusu olarak Meclis’e girdi (1924) ve ölümüne kadar meclisteki yerini kurudu. Diğer yandan akademik hayatla bağlantısını kesemeyen Akçura 1925 yılında Ankara Hukuk Fakültesi’nde siyasi tarih profesörlüğüne tayin olundu. Türk Ocağı bünyesindeki faaliyetlerine de devam eden Akçura, Ocağın 24-28 Nisan 1930 tarihlerinde toplanan VI. Kurultayında oluşturulan “Türk Tarihi Tedkik Heyeti”inde görev aldı[10]. Türk Ocaklarının bir yıl sonra toplanan olağanüstü kurultayında kendisini tasfiye kararı almasını takiben (10 Nisan 1931) Akçura, Atatürk’ün talimatları çerçevesinde kurulan ve yine Türk Ocağı muhitinden oluşan Türk Tarihi Tedkik Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer aldı. Akçura, Tevfik Bıyıklıoğlu’ndan sonra Türk Tarihi Tedkik Cemiyeti’nin (Şimdik Türk Tarih Kurumu) ikinci başkanı oldu (1932-1935). Yusuf Akçura, İstanbul Üniversitesi’nin yeniden yapılandırılması esnasında, Yakın Çağ siyasi tarih profesörü olarak İstanbul’a döndü ve 1935 yılında İstanbul’da Haydarpaşa garında banliyö trenine binerken düşerek kalp durması sunucu hayata veda etti. Ölümü tüm Türk dünyasında derin bir üzüntüye sebep oldu.

         

        Yusuf Akçura ve arkadaşlarının kurduğu “Türk Yurdu Cemiyeti”, ve “Türk Ocağı” ile onun yanın organı olarak çıkmaya başlayan Türk Yurdu dergisindeki Türkçülük faaliyetlerine dair bahse geçmeden önce akademik ve tarihsel olarak “Türk” ve “Türkler”in farkına varılmasından kısaca bahsetmek gerekir. Osmanlı Devleti, her ne kadar kendisini kurucusu olan hanedanın adıyla tanımlasa da Avrupa edebiyat ve bilim dünyası hem Osmanlıları hem de Osmanlı öncesi Orta Asya ve Ön Asya’da olup bitenlerin faili ve burada yaşayan halkları genel olarak tanımlayıp adlandırmak için “Türkler” veya “Tatarlar ve Türkler” ifadesini kullanıyordu. Bu şekilde adlandırma geleneği daha Orta Çağda başlatmıştı. Mesela bazı Haçlı yazarları, Bizans kaynakları, Marco Polo ve Rubruck’lu William seyahatnamelerinde açık bir şekilde “Türkler”den bahsetmişler ve hatta William Anadolu’ya daha XIII. yüzyılın ortasında “Turkia” adını vermişti[11]. Avrupa sonraki dönemde de aynı adlandırmayı sürdürdü ve Osmanlı devleti de başından beri dışarıdan “Türk Devleti” olarak anıldı. XIX. yüzyılda yapılan bilimsel çalışmalarda bu gelenek daha esaslı bir şekilde geliştirildi, temellendirildi. Fransız tarihçi ve sinoloğu Joseph de Guignes, XVIII. yüzyılın ortalarında yayımladığı Histoire Générale des Huns, des Turcs, des Mongols et Autres Tartares Occidentaux (Paris, 1756-1758), (Hunlar, Türkler, Moğollar ve Diğer Batı Tatarlarının Umumi Tarihi) adlı kitabında Türkleri ele almış ve İslamiyet öncesi Orta Asya’da oynadıkları rolü ortaya çıkarmıştı. 1832 yılında Londra’da Arthur Lumley Davids A Grammer of the Turkishe Language’i yayımladı. Eser sadece Türkçe’nin yayımlanan ilk sistematik grameri olması bakımından değil, aynı zamanda tarihi bir eser olması bakımından da önemliydi[12]. Kitabın giriş bölümünde Türk tarihi, bugün de kullanılan Türk lehçeleri ve dilleri hakkında bir araştırma ile Osmanlı kültür ve edebiyatına dair bir derleme de mevcuttu. Bu eserlerden sonra bu kez Mustafa Celaleddin Paşa, Les Turcs Anciens et Moderns’i İstanbul’da yayımladı (1869). Tüm bu eserler, XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren modern tarzda eğitim veren okullardaki öğrenciler ve Batı’da yetişen Türk aydınlar tarafından okunmaya ve bir “farkındalık” oluşmaya başlamıştı. Bütün bunlarla birlikte, Sultan Abdulhamid’in son dönemlerine doğru genç nesil üzerinde en büyük etkiyi Léon Cahun’ın 1896’da Paris’te yayımladığı Introduction à l’Histoire de l’Asie (Asya Tarihine Giriş) adlı eser yaptı.  Kitapta, Avrupa’ya medeniyeti getirenlerin Türkler olduğu tezi savunulmaktaydı. Aslında Avrupa’ya kaçan Jön Türklerin Cahun’a alakası 1860’lara kadar uzanıyordu. “Türkler” konusuna akademik alaka Fransız A.I. de Sacy, Alman W. Radloff, İngiliz E.J.W. Gibb gibi dönemin şarkiyatçılarının yaptığı yayımlarla arttı. 1893’te Orhun nehri yakınlarındaki eski Türk yazıtlarını çözen Danimarkalı V. Thomsen bu haklı ilgiyi daha da esaslı hale getiren isimlerden oldu[13]. Şarkiyatçıların bu ilmî çalışmaları, Osmanlıları, dillerindeki, tarihlerindeki ve imparatorluk dışında kalan bölgelerdeki “Türkler”i tanımaya yöneltti[14]. Bu yöneliş, Rus işgaline maruz kalan bölgelerden çıkıp (Kırım, Kafkasya, Orta Asya vb) aynı türden bir bilinçlenmeyi yaşayan Türk asıllı aydınların İstanbul’a gelmesiyle daha da arttı. Türkler, tarihlerinin, dillerinin kısaca kendilerinin farkına varmaya, bu “farkındalıktan” bir bilinç, bir milliyet, bir ülkü ve bir mefkûre yaratmaya başlamışlardı.

         

        Bu sürecin en önemli simalarından birisi olan Yusuf Akçura da Türk Yurdu dergisinin ilk sayısından itibaren daha önce Türk Derneği’nde verdiği konferansı “Müverrih Léon Cahun ve Muallim Barthold'a Göre Cengiz Han” başlıklı makale serisi halinde yayımlıyordu. Akçura, dergide değil ama Türk Yılı 1928 adlı kitabında Türk Yurdu’nun amaçlarını şöyle sıralayacaktı[15]:

         

        1. Türk Yurdu, Türk ırkına mensup halkların çoğunluğu tarafından anlaşılacak şekilde yayımlanacaktır. Neticede, basit bir kelime hazinesiyle sınırlandırılacaktır. Türk ırkının menfaati konu seçiminde rehberlik edecektir.

         

        2. Türk Yurdu, Türklerin tamamı tarafından kabul edilmeye muktedir bir ideali tanımlamak teşebbüsündedir.

         

        3. Türk Yurdu, çeşitli Türk halkları arasında dostluk bağlarını kurmak için gayret edecektir. Bu halkların manevî ve ekonomik gelişimleri için kullanılacaktır.

         

        4. Türk Yurdu dergisi, bu amaca ulaşmak için, Türk Dünyası içinde olup biten her şey hakkında, mutlu veya acı olaylar söz konusu olsa dahi, bilgileri toplayacaktır.

         

        5. Türk Yurdu, Osmanlı İmparatorluğu’nun merkezinde, Türk unsurunun siyasî ve iktisadî haklarını savunacak ve Türk milliyetçiliğini yaymaya bağlı kalacaktır.

         

        6. Türk Yurdu, ideal yokluğunun sebep olduğu umutsuzluğa, ihmale ve tembelliğe engel olmak için gayret gösterecektir.

         

        7. Uluslar arası siyaset sahasında, Türk Yurdu, Türk Dünyası'nın menfaatlerini savunacaktır.

         

         

                    Dönemin en önemli siyasi olayları arasında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin faaliyetleri, II Meşrutiyetin ilanı (1908) ve Sultan II. Abulhamid’in tahttan indirilmesi yer alır. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin artan baskıları ve Ordu içindeki ittihatçı subayların önderliğinde yapılan devrimle İttihat ve Terakki Cemiyeti yönetimi fiilen eline aldı (1910-12)[16]. Bu dönemde Yusuf Akçura’nın Cemiyet’le bağlantısı olmakla birlikte doğrudan üyesi olmadığı bilinmektedir. Akçura’yı Cemiyet’e üye yapmak için Talat Paşa ve Ziya (Gökalp) Bey’in uğraştığı, ancak Cemiyet’e üyelik için edilmesi gereken yemin şartını gereği gibi yerine getirmek istemediği için üye olmadığı anlaşılmaktadır.[17] İttihat ve terakki Cemiyeti’ne girmeyi reddetmesinde Akçura’nın aradaki mesafeyi ve hareket özgürlüğünü koruma kaygısı etkin oldu. Aynı şekilde kurulduğu andan itibaren yönetiminde olduğu Türk Yurdu dergisi ve kurucuları arasında başı çektiği Türk Ocağı cemiyetinin İttihat ve Terakki’nin denetimine girmemesi ve her ikisinin de bağımsızlığını korumasında Akçura özel bir çaba gösterdi.  Özellikle 1913’ten sonra, yani İttihat ve Terakki’nin tüm devlete ve siyasi ortama egemen olduğu tarihten sonra bile Türk Yurdu dergisi bağımsız kalmayı başaran ender yayın organlarından biri oldu. Bunda Akçura’nın rolü çok büyüktü. Dahası Akçura, İttihat ve Terakki tarafından uygulanan politikanın temel noktalarını beğenmiyordu. Cemiyet üyelerinin bazılarının İngilizlere sempati duymasını eleştirdi. Bir başka eleştiri noktası ise askerlerin siyasi hayatta bu denli etkin olmasıydı. Kendisi gibi Erkan-ı Harbiye çıkışlı olan ve Jön Türklerle anlaşmazlığı aynı sebebe dayanan Mustafa Kemal gibi Akçura da ordunun siyasal hayata yaptığı her türlü müdahaleye karşıydı[18]. O, İttihat ve Terakki’nin padişaha karşı tutumunu da eleştirdi. 1909’da tahttan indirilen II. Abdülhamid’in halefi Sultan Mehmed Reşad’ın (V. Mehmed) yetkilerinin elinden alınmasına karşı çıktı, Sultan’ın Parti yönetimince kukla haline getirilmesini de eleştirdi[19]. Onun İttihat ve Terakki ile anlaşmazlığa düştüğü en temel konu ise devletin milli politikası üzerine idi. Zira “Osmanlılık” yani dil, din, ırk farklılıklarına bakmaksızın ortak bir Osmanlı tabiiyeti fikri ya da “ittihad-ı anasır” ideali hala siyasetçilerin temel ülküsüydü ve devletin temel politikasının omurgası olmaya devam ediyordu. Bu siyasetin anlamsızlığını vurgulamak üzere Üç Tarz-ı Siyaseti 1911 yılında yeniden yayımladı. Hatta İttihat ve Terakki’nin bu eksendeki politikasına muhalefet etmekle kalmayan Akçura, 1912 yazında Cemiyet’e muhalif bir fırkaya üye dahi oldu ve Milli Meşrutiyet Fırkası’nın kurucuları arasında yer aldı[20]. Ancak İttihat ve Terakki’ye de cepheden muhalefet etmedi. Ahmed Ağaoğlu bu durumu şöyle ifade eder: “Y. Akçura, İttihat ve Terakki Komitesi’ne girmedi ama idealleri onu İttihatçılarla birlikte çalışmaya yöneltti; öyle ki Komite’nin üyesi olmadığı halde, genellikle İttihatçı olarak tanınıyordu”[21]. Onun için tek çıkar yol Türkçülüktü.

         

        Türk Ocağı ve Türk Yurdu’nın kurucuları arasında ilk altı ciltte dergiye en fazla yazı yazan Yusuf Akçura idi.[22] Hemen her sayıda “Türk Âlemi”nden haberler vermeye, okuyucuyu Osmanlı dışındaki Türk dünyası hakkında bilgilendirmeye ve dolayısı ile ilgilendirmeye gayret edenlerin başında yine Akçura vardır. Ona göre “Türkler” etnografya, filoloji ve tarih ilimleriyle ilgilenenlerin bazen “Türk-Tatar”, bazen “Türk-Tatar-Moğol” diye bahsettikleri bir ırktan gelme, adetleri, dilleri birbirine pek yakın, tarihi hayatları birbirine karışmış olan kavim ve kabilelerin bütününden” oluşmaktadır[23]. Milliyet prensibi için de “bir millet meydana getirmiş olan insan toplulukları, bağımsız bir devlet halinde teşkilatlanarak yaşamak hakkına sahip olmaktır” der. Ona göre “millet”in tarifi de şöyledir: “ırk ve dilin esasen birliğinden dolayı sosyal vicdanında birlik ve beraberlik meydana gelmiş insan toplumudur.”[24] Akçura, hem Türk Yurdu ve Türk Ocağı’nın kurulmasında öncü rolü oynaması hem de yüzlerce makale ve yazılarıyla Türk dünyasının bilinmesi, tarihte ve dilde varolan birliğin mefkûrede, ülküde birliğe dönüşmesi için en çok kafa yoran, üreten ve çaba gösteren biri oldu. O, hem bir bilim adamı hem de bir fikir ve aksiyon adamıydı. Türk milliyetçiliği kendisine minnet borçludur ve borçlu olmaya da devam edecektir. Ruhun Şad Olsun Yusuf Akçura.

         

        

         

         

        Kitapları

         

         

        -Üç Tarz-ı Siyaset, İlk baskı, İstanbul 1912, Yeni Harfli Baskı, Ankara, 1976, TTK Yay.

        -Ulûm ve Tarih, Kazan, 1906.

        -Eski Şura-yı Ümmet’te Çıkan Makalelerimden, İstanbul, 1913.

        -Mevkufiyet Hatıralarım, (3 Haziran Vakıa-i Müessifesi), 1. basım Kazan, 1907; 2 basım, İstanbul 1914.

        -Esai sur l’histoire des Institutions de l’Empire Ottoman, (Osmanlı Saltanatı Müessesatı Tarihine Dair Bir Tecrübe), Ecole Libre des Sciences Politiques’te yaptığı bitirme tezi, Paris 1903; Bilgi Mecmuası, 1-2, İstanbul 1913.

        -Türk, Cermen ve İslavların Mübaebat-ı Tarihiyyeleri, İstanbul, 1914.

        -Rusya’daki Türk-Tatar Müslümanlarının Şimdiki Vaziyeti ve Emelleri, İstanbul,1914.

        -Şark Meselesine Ait Tarih-i Siyasi Notları,  İstanbul, 1918.

        -Muasır Avrupa’da Siyasi ve İçtimai Fikirler ve Fikrî Cereyanlar, İstanbul 1923.

        -Türk Yılı 1928, İstanbul, 1928.

        -Tarih Yazmak ve Okumak Usullerine Dair, Ankara, 1932.

        -Tarih-i Siyasi dersleri, I-IV Ciltler, İstanbul, 1927-1935.

        -Osmanlı İmparatorluğu’nun Dağılma Devri, İstanbul, 1940.

        -Tâ Kadimden yahut Defter-i Âmâlim, İstanbul, 1944.

         

         

         

         

         


        


        

        [1] Yusuf Akçura öncesi Türkçülük hareketi konusunda bkz. Şerif Mardin, Jön Türklerin Siyasi Fikirleri (1895-1908), İletişim yay,  İstanbul, 1983; David Kushner, Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu (1876-1908), İstanbul, 1979, Kervan Yay. Münhasıran Yusuf Akçura ve Türk Milliyetçiliği konusunda bkz. François Georgeon, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri, -Yusuf Akçura- (1876-1935), (çev. Alev Er), Yurt Yay., Ankara, 1986.


        

        [2] A. Sorel (1842-1906), Yakınçağ tarihinin dokusuna milliyetçiliğin egemen olduğu; E. Boutmy (1835-1906) ise siyasal ve sosyal örgütlerin gelişmesi ile milletlerin psikolojisi arasında sıkı bir bağlantının sürüp gittiği tezlerini savunmaktadırlar. Yusuf Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset, TTK Yay., Ankara, 1976, içinde Enver Ziya Karal “Önsöz”, s. 5.


        

        [3] Makale birçok kez ve farklı yerlerde basılmıştır. Müstakil bir baskısı için bkz. Yusuf Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset, TTK Yay., Ankara, 1976.


        

        [4] Nuri Yüce, “Yusuf Akçura”, TDV İslam Ansiklopedisi, C. 2, s 228;  Yusuf Akçura, Türkçülük, Türkçülüğün Tarihi Gelişimi, İlgi Kültür Sanat Yay., İstanbul, 2009, s. 7-10.


        

        [5] 1905 Devrim girişiminin başarısız olması sebebiyle Çar II. Nikolas’nın artan baskıcı yönetimi ve Rusya’da kötüleşen siyasi atmosfer ile Osmanlı Devleti’nde II. Meşrutiyetin ilanı birbirini takip eden yıllara rastlar. Bu sebeple Rus işgali altındaki tüm Türk topraklarından çok sayıda aydın ve öğrenci İstanbul’a gelecektir. Paul Dumont, “Türk Yurdu ve Rusya Müslümanları”, (çev. S. S. Gökgöz), Türk Yurdu, Yeni Harfli Baskı, (Ed. Murat Şefkatli), Tütibay Yay., Ankara, 1998, s.xxvııı.


        

        [6] Bu konferansın metni daha sonra Türk Yurdu dergisinin ilk iki sayısında yayımlandı.


        

        [7] Yusuf Akçura, Türkçülük, Türkçülüğün Tarihi Gelişimi, s. 12.


        

        [8] Mehmet Özden, “Türk Yurdu Üzerine”, Türk Yurdu, Yeni Harfli Baskı, (Ed. Murat Şefkatli), Tütibay Yay., Ankara, 1998, s. xııı.


        

        [9] M. Özden, aynı yer.


        

        [10] Yunus Koç, “Türk Tarih Kurumu ve Türk Tarihçiliğindeki Yeri”, Cumhuriyet Döneminde Türkiye’de Tarihçilik ve Tarih Yayıncılığı Sempozyumu,  Ankara, 18-20 Mart 2010.


        

        [11] Ruysbroeckli Villem, Mengü Hanın Sarayına Yolculuk,1253-1255,  Ed. David Morgan, Peter Jackson, (çev. Zilal Kılıç), Kitap yayınevi, İstanbul, 2010.


        

        [12] David Kushner, Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu (1876-1908), Kervan Yay., İstanbul, 1979, s. 13.


        

        [13] D. Kushner, age,s.14.


        

        [14] Yusuf Akçura, Türkçülük, s. 50.


        

        [15] Paul Dumont, “Türk Yurdu ve Rusya Müslümanları”, (çev. S. S. Gökgöz), Türk Yurdu, Yeni Harfli Baskı, (Ed. Murat Şefkatli), Tütibay Yay., Ankara, 1998, s. XX. 


        

        [16] Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu,  (çev. Metin Kıratlı), TTK Yay., Ankara, 1996, s. 204-224


        

        [17] F. Georgeon, age, s. 55.


        

        [18] “Devlet-i Osmaniye'nin bekasını isteyenler, her şeyden akdem kuvve-i hâkimenin vahdet ve kudretine, ordunun birliğine, yani fırkacılıktan tamamen çekilip sırf kuvve-i hâkimenin müdafaa-i devlete mahsus bir aleti hâline geçmesine, fırkaların fırkalık hudud-ı meşruundan harice çıkmamalarına, yani kuvve-i hâkime vezâifine asla karışmayarak ve kuvve-i hâkimenin vesait-i icraiyesine ve ale'l-husus orduya kat'a el uzatmayarak, ancak nizamnamelerinin muhtevi olduğu kanun-ı ef âlde bulunmakla iktifa etmelerine çalışmalıdırlar.. Lâkin bugün yarın ne yapılmalıdır? Bazı mahallerin ve bilhassa payitahtın havasında toplanan elektrik şiddetini hissetmeyen artık kalmamıştır. Eğer elektrik böyle terakümde devam ederse fırtına muhakkaktır. Her fırtınada elektrik cereyanlarının tesadümüyle şimşek çakmak ihtimalleri vardır. Yağmurdan sonra iyi hava olur derler. Fakat büyük fırtınaların arkası sıra azim hasarlar, hatta ahalisi kırılmış büsbütün harap şehirler bıraktığı da vakidir. Ben bugün fırtınayı bu memleketin hakiki menfaatlerine muzır görenlerdenim.” Akçuraoğlu Yusuf, “Türk Aleminde”, Türk Yurdu, C.1., Sayı 19, (Ağustos 1912), s. 322.


        

        [19] F. Georgeon, age, s. 56.


        

        [20] F. Georgeon, age, s. 56.


        

        [21] F. Georgeon, age, s. 57.


        

        [22] Türk Yurdu’nun ilk altı cildinde doğrudan Akçura imzasıyla çıkan yazı sayısı 51’dır. Ayrıca 22 adet yazı da TY imzasıyla çıkmıştır. Bkz. Masami Arai, “Devlet ve Toplum Arasında Türk Yurdu Dergisine Yeni Bir Yaklaşım”, (çev. Kemal Kahraman), Türk Yurdu, Yeni Harfli Baskı, (Ed. Murat Şefkatli), Tütibay Yay., Ankara, 1998, s. XLI.


        

        [23] Akçura, Türkçülük, s. 25.


        

        [24] Akçura, age, s.27.


Türk Yurdu Ocak 2011
Türk Yurdu Ocak 2011
Ocak 2011 - Yıl 100 - Sayı 281

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele