Ziya Gökalp

Ocak 2011 - Yıl 100 - Sayı 281

                    Doğumu ve Çocukluğu

         

                    23 Mart 1876 Perşembe gününde, Diyarbakır'da Müftüzadeler olarak bilinen, vilayet evrak müdürü Mehmet Tevfik Efendi'nin ikinci oğlu dünyaya geldi. Diğer çocukları Sacide Hanım, Mehmet Nihat ve Mustafa Sıtkı'dır. Annesi Pirinççizadeler'den Zeliha Hanımdır. Adını Mehmet Ziya koydular. Tevfik Efendi iyi yetişmiş, dindar, açık fikirli ve vatansever bir Osmanlı aydınıdır.

         

                    Mehmet Tevfik Efendi'nin büyük dedesi Hacı Ali Efendi Çermik'ten gelerek bu şehre yerleşmiştir. Onun oğlu Abdullah Efendi, Osmanlı ordusuna yaptığı yardımlar sebebiyle çevredeki birkaç köyün tımarına sahip olmuştur. Aile, geleneksel Osmanlı tarzında okumaya düşkündür. Tevfik Efendi'nin dedesi, Abdullah Efendi'nin oğlu Hüseyin Sabir Efendi iyi bir medrese eğitimi görmüştür. Kadılık ve müftülük yapmış olan Sabir Efendi, kıtlıktan yararlanmak isteyen bir Ermeni'ye karşı halkı kışkırttığı gerekçesi ile Malatya'ya sürgün edilmiş ve burada iki yıl kalmıştır. Daha sonra İstanbul'a geçip Fetva Emini ile görüşüp, kendini sevdirmiş ve yeniden Diyarbakır müftülüğüne atanmıştır. Oğlu Sıtkı Efendi de iyi bir eğitim görmüş ve Rumeli'nde defterdarlık görevleri yapmıştır. Mir'atü'I-İber yazarı Sait Paşa ile tarih üzerine olan tartışmaları ve ardından devam eden dostlukları onun bilgili adam olarak ün yapmasına yol açmıştır. İki oğlu da okumaya meraklıdır; büyük oğlu Ceza reisliğine kadar yükselmiştir. Küçük oğlu Tevfik de iyi yetişmiştir. Memuriyeti sırasında Diyarbekir Salnâmesi'nin hazırlanmasında büyük katkıları olmuş, ayrıca Diyarbakır tarihi üzerine incelemesi yayımlanmıştır.

         

                    Ziya durgun görünüşlü ve okumaya meraklıdır. Altıncı yaşının baharında Memedin Mescidi'nde, Elif-Ba ve Amme cüzüne başlar. Ertesi sene Mercimekörtmesi Mahalle mektebinde Kur'ân-ı Kerim ve yazı öğrenir. Aşağı yukarı, okumayı öğrendiği yıllardan itibaren, geleneksel halk kitaplarımızı okumaya başlar; "Yedi yaşımdayken Âşık Garip, Kerem, Şah İsmail gibi kitaplardan bir koleksiyonum vardı." Daha sonra tiyatro eserlerine, şiir ve romana geçer.

         

         

*

* *

 

                    1886 yılında, on yaşındayken Mahalle Mektebini bitirmiş olarak Diyarbakır Askerî Rüştiyesi'ne kaydolur. Rüştiye yıllarında da gece gündüz kitap okuyan Ziya, öğretmenlerine göre okulun en tembel öğrencisidir. Bu kanaatleri o kadar kesindir ki, matematik derslerinde sorulan problemleri çoğu kez Ziya çözdüğü halde, öğretmen vaat ettiği ödülü vermezmiş; mutlaka kopya çekmiştir diye. Sonradan, kopya çekecek bir kişi olmadığının farkına varınca, bu sefer sırasında gizli bir kitap aramaya başlamış; ancak öyle bir şey de bulamamış. Öğretmenlerin bu peşin hükümlülükleri yanında, arkadaşları onun çok okuyan biri olduğunu bilir ve saygı gösterirlermiş. Kendisi şöyle anlatıyor:

         

        "Ben çocukken bazılarına göre çok tembel, bazılarına göre de çok çalışkandım. Mektebin derslerine hiç çalışmazdım. Fakat geceli gündüzlü meşgul olduğum bir şey varsa o da kitap okumaktı. Yedi yaşımdayken, Âşık Garip, Kerem, Şah İsmail gibi kitaplardan bir koleksiyonum vardı. Bir iki sene sonra tiyatro kitaplarına, daha sonra romanlara, şiir ve edebiyat kitaplarına sarıldım. Muallimler nazarında mektebin en tembel talebesi bendim; fakat talebeler nazarında en çok okuyan yine ben tanınıyordum."

         

                    Bir süre sonra, arkadaşlarına matematik dersleri vermek zorunda bile kalmış. İradeyi vecde ve cehde dayanan iki türe ayıran Gökalp, kuru ders kitaplarının ruhunu sıktığını söyler.

         

        "Ben çocukken cehdî iradeden mahrumdum; fakat kendi kendime sevdiğim kitapları okumak için gayet şiddetli bir vecdî iradem vardı."

         

                    Gökalp, bu eğitim devresinde, resmî yahut özel, başkalarının övgü ve kınamalarından etkilenmemeyi öğrendiğini söyler. Ayrıca, Ebedî sulhu gerçekleştirme vasıtası olduğuna inandığı askerliğe büyük bir saygı ve sevgi ile bağlanmıştır.

         

        "Ebedî barışın yegâne gerçekleştirme aracı olan askerliğe büyük bir saygı ve samimi bir vurgunlukla doluydum... Göğüsleri sarı düğmeler, kolları yeşil şeritlerle süslü övündüğümüz elbiselerimizi giymiş olarak, biz, sekiz on yaşındaki bu küçük askerler mektebin avlusunda yahut kırlarda yumuşak çimenler üzerinde saatlerce ayak talimleri yaparak coşku ve sevgi duygularıyla dolup taşardık."

         

                    Okulda, hiç yalan söylemeyen bir öğrenci olarak tanınır.

         

         

         

                    O yıllarda İmparatorluk

         

                    O yıllar, Osmanlı mülkünde hürriyet ve meşrutiyet sloganları çevresinde Sultan II. Abdülhamit Han'a karşı hareketlerin yoğun olduğu ve gayrimüslimlerin bağımsızlık hareketleri ile karıştığı bir dönemdir. Sultan Abdülaziz Han bir Askerî darbe ile tahttan indirilmiş ve yerine hasta olan V. Murad tahta çıkartılmıştı. Onunla devletin yürütülemeyeceği anlaşılınca, şehzade Abdülhamit ile anlaşmaya gidilmiş ve 1876'da tahta çıkartılarak Meşrutiyet ilan edilmişti. Midhat Paşa başbakan olmuş, kısa bir süre sonra bu görevden alınarak sürgüne gönderilmişti. Hemen Meşrutiyetin ardından başlayan ve Doksan Üç Harbi denilen 1877 Rus Savaşı, hem siyasî, hem toplumsal ve iktisadî açılardan Osmanlı toplumunda büyük yaralar açmıştı. Bu savaş sebebiyle Ruslara karşı güvence oluşturmak üzere İngilizlere Kıbrıs üzerinde, Osmanlı egemenliğini fiilen tanımayan haklar verilmişti. Fransızlar 1881'de Tunus'u işgal ederek himayesine almış, İngilizler, Arabî Paşa olayı vesilesiyle 1882'de Mısır'ı işgal etmişti. 1885'de Doğu Rumeli Bulgaristan'a katılmıştı. Bütün bu kayıpların Osmanlı aydınlarını derinden sarstığı ve her günkü sohbetlerinin konusu olduğu muhakkaktır.

         

                    Genellikle çağdaşlaşma gelişmeleri bakımından bir duraklama gibi gösterilen Sultan Hamit döneminin, etnik yönelişler ve siyasî gelişmeler açısından bir duraklama olduğu muhakkaktır. Gerçekten bu "Yıldız" çemberinde ki zamanlarda, meşrutiyetçilikle bölücülüğün omuz omuza olduğu hareketler yeterince hürriyet bulamamışlardır. Ancak, bu yıllar, gerçek çağdaşlaşma açısından fevkalade hamlelerin başarıldığı bir dönemdir. Düyûn-u Umumîye ile Osmanlı maliyesi disipline edilmiş, demiryolları yapımında dünyanın o zamanki en büyük yatırımları gerçekleştirilmiş, İstanbul-Hicaz ve Bağdat demiryolları gerçekleştirilmiştir. Telgraf hatlarında Osmanlı ülkesi Avrupa'daki ikinci uzunluğa kavuşmuştur. Eğitim alanında ise, o güne kadar ve ondan sonra da ulaşılamayan büyük ve yaygın okullaşma projeleri gerçekleştirilmiştir. Fakat yüz yıl önceki Fransız İhtilalinin rüzgârını henüz almış olan yenilikçi Osmanlı aydınları için bunları değerlendirmek pek mümkün olamamıştır.

         

         

                    Baba Vasiyeti

         

                    Askerî okul müdürü Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey de, dönemin birçok aydını gibi, Osmanlı kurtuluşunun, Meşrutiyetin yeniden ilan edilmesiyle mümkün olabileceğini düşünmektedir. O nesil, büyük devletlerinin büyüklüğünün izlerini hayatlarının her alanında görüyorlardı, fakat bu idrak, yaşanan sıkıntıları daha da artırıyordu. Bu ölçüde kayıplar içinde acı çeken insanların, uzun dönemli, sıkıntılı toplumsal ve siyasî çözümler aramak yerine, kolaycı, kalıp çözümlere meyletmeleri doğaldır. Onlar da, bir kere Meşrutiyet ilan edilse, gelecek hürriyet, uhuvvet ve kardeşlik havası içinde her şey kolayca yoluna girecek, Devlet-i Aliyye'nin durumu da kuvvetlenecektir, diye, Sultan Hamit'in ifadesi ile bu "hayal-i şairâne"ye inanmakta ve genç beyinlere de bunları telkin etmeye çalışmaktadırlar. Birçokları gibi küçük Ziya’nın da ilk büyük heyecanlarını burada yaşadığı muhakkaktır. Aile ve daha geniş çevresi itibariyle, Allah'tan sonra bağlanılan ve boyun eğilen tek kurum olarak inandığı devleti kurtarmak, onu yeniden eski görkemli dönemlerine ulaşmış görmek, hele bunun için kendisine ihtiyaç duyulmak ne derin, ne muhteşem bir heyecandır...

         

                    Babası Tevfik Efendi bir gün ona Namık Kemal'in öldüğünü söyler. Ziya onu eserlerinden tanımakla birlikte, nasıl bir hürriyet savaşçısı olduğunu, kahramanlığını, zulüm karşısındaki direncini bilmemektedir. Babası ona "Sizin en büyük hocanız ve milletin de en büyük adamı" dediği şairin hikâyesini dokunaklı bir dille anlatır.

         

        "İşte, sen bu adamın arkasından gideceksin! Onun gibi vatanperver, onun kadar hürriyetperver olacaksın!" der.

         

                    Ziya Gökalp'ın büyük bir saygı ve sevgi ile andığı, ruh işlerinden de, Allah vergisi olarak iyi anladığını söylediği babasının, onun hayat çizgisinin belirmesinde açık ve derin etkileri vardır. Alaaddin Korkmaz, üç tesir sayar: Ziya'yı, okumak istediği kitapları seçmekte serbest bırakır ve imkânlarını hazırlar. Ona vatanperverlik ve hürriyetçilik aşkı verir. Gökalp, bu telkinlerin kendisinde yaratıcı bir hamle başlattığını söyler. Üçüncüsü, çocuğunun hem Avrupa hem İslâm kültürünü tanıması gerektiği konusundaki telkinleri. Daha sonra Gökalp'ın, "Babamın Vasiyeti" olarak isimlendireceği bir sohbetin, onun çalışmalarını ve hatta düşünce biçimini yönlendiren kilit bölümü şudur: (Ziya on dört yaşındadır; babası bir dostu ile sohbet etmektedir)

         

        "Tahsil için Avrupa'ya giden gençler, yalnız Avrupa ilimlerini öğrenebilirler; millî bilgilerimizden habersiz kalırlar. Medreseye girenler de iyi hocalar bulurlarsa, dinî ve millî irfanımıza az çok vakıf olabilirler. Fakat bunlar da Avrupa ilimlerinden mahrum kalırlar. Bence memleketimize en faydalı âlimler, bizim için çok acele bilinmesi lazım olan hakikatleri bilenlerdir. Bu hakikatlerse ne Avrupa ilimlerinde, ne de millî bilgilerimizde tam olarak mevcut değildir. Gençlerimiz bir taraftan Fransızcayı, diğer taraftan Arapça ve Farsçayı iyi öğrenmeli. Ondan sonra hem Batı ilimlerine, hem Doğu bilgilerine mükemmelen vâkıf olmalı. Sonra da bunların mukayese ve telifiyle milletimizin muhtaç olduğu büyük hakikatleri meydana çıkarmalıdır. İşte, eğer ömrüm yeterse ben Ziya'yı bu suretle yetiştirmeye çalışacağım."

         

                    Gökalp diyor ki, babam bu sözlerinden bir sene kadar sonra vefat etti. "Fakat bu sözler, mukaddes bir vasiyetname mahiyetinde olarak, ruhumda celî yazılarla işlenmiş kaldı."

         

                    11 Mart 1890'da Tevfik Efendi ölür. Ziya aynı yıl Askerî Rüştiyeyi bitirir. Evde, Malatya Mahkemesi ceza reisliğinden emekli olarak Diyarbakır'a dönen amcası müderris Hacı Hasip Efendiden Arapça, Farsça dersleri alır ve İslâm felsefesini öğrenmeye çalışır. Gazali, İbni Sina gibi İslâm düşüncesinin büyüklerini ve Muhiddin Arabî, Mevlâna Cemâleddin gibi tasavvuf ulularını okur; anlamaya çalışır. Kısa zamanda, amcası ile tartışacak düzeyde derinleşir.

         

                    Ertesi yıl, sınavla, Diyarbakır'da açılan Mülki idadî okulunun ikinci sınıfına girer. Burada Ahmet Vefik Paşa'nın Lehçe-î Osmanî ve Süleyman Paşa'nın Tarih-i Âlem’ini okur; bu kitapların, Türkçülük temayüllerini geliştirdiğini söyler. Burada kendilerinde büsbütün başka bir ruhiyet oluştuğunu söyler:

         

        "Burada: insanlığın şerefini, seciyenin mahiyetini, başka türlü anlamaya başladık. Ruhumuzda millet, vatan mefkûreleri,hürriyet, eşitlik aşkları uyarıyor, insanların dayak yemek gibi bir aşağılanmadan uzak olması lazım geldiğine dair bir kanaat doğuyordu."

         

                    Daha sonra eğitim çalışmalarında eğitimi kurumlaşmış ve yaygın alarak ikiye ayıracak olan Gökalp, teşkilatlı, resmî eğitimi ifade eden kurumlaşmış eğitim ile kamu vicdanını temsil eden yaygın eğitimin çatışma halinde olduğunu söyler.

         

        "İdadî'de ise umumî cemiyet muhitinde husule gelen vatancılık ve hürriyetçilik akımları mektebe de girerek, idare ile çarpışıyordu. Nasıl ki bu gün de ekser mektepler bu haldedir: Birçok eğitim yerinde kurumsal mektep Türkçü olmadığı halde, yaygın mektep Türkçüdür."

         

                    Üçüncü sınıfa geçerken, ikmale kalmasını vesile ederek yoğun bir şekilde Fransızca çalışır.

         

                     Bu yıllarda, belediye doktoru ve İdadîde tabiat dersi öğretmeni olan Doktor Yorgi kendisi ile ilgilenir; eski Yunan felsefesine dair bilgiler verir. Muhtemelen bu bilgiler kafasında akıl ve iman çatışmasının giderek bir buhrana dönüşmesine yol açacaktır. Esasen o yıllarda okullarda bir yanda geleneksel kültürümüze bağlı öğretmenler dinî eğitim verirlerken, bir yandan da, tabiat: derslerine giren ve katı bir pozitivist anlayışa sahip öğretmenler, geleneksel kültürümüzü küçük düşürmeye ve bir inançsızlık havası estirmeye çalışırlardı. Bu kendi içinde çelişkili eğitimin öğrenciler üzerinde şu veya bu ölçüde yıkıcı etkileri olduğu muhakkaktı. Yine bu okulda, maarif müdürü ve tarih öğretmeni olan Mehmet Ali Aynî kendisine koruyucu bir ilgi gösterir. İdadîde tarih derslerine başladığında, dikkatini çeken üç kişiden birinin Ziya olduğunu yazan M. Ali Aynî, Süleyman Nazif'in bu çocuk hakkında, "Şevket Buharî derecesinde Acemce şiirler yazıyor" şeklindeki mübalağalı övgüsü ile daha yakından ilgilendiğini, eski Yunan ve Roma da dâhil olmak üzere tarih konusundaki bilgisinin pek zengin olduğunu söyler. Dördüncü sınıfta iken, "Padişahım çok yaşa!" demek yerine, "Milletim çok yaşa!" diye bağırır. Bir soruşturma geçirirse de, ahlak notundan bir miktar düşürülmekle kurtulur.

         

                    Gökalp daha sonraki yıllarda bu olayı, müstear isimler kullanarak mübalağalı bir senaryo halinde yazacaktır. İdadîler beş yıl iken yedi yıla çıkarılınca, Ziya, zaman kaybı düşüncesiyle dördüncü sınıftan 1894 yılında tasdiknamesini alarak ayrılır. İstanbul hayalleri kurduğu muhakkaktır. Vatanı kurtarmak için ateşli hayaller içindeki Ziya ihtilal üzerine şiirler yazar:

         

        Kardeşlerim çabuk yetişin, ihtimam edin

        Buhran içinde validemiz kanlar ağlıyor

        Kardeşlerim vatan gidiyor azm-i tam edin...

         

         

         

                    Genç Ziya’nın Buhranı

         

                    Genç Ziya’nın heyecanlarında Fransız ihtilalinin yansımaları da görülebilir; ancak, bütün bunları değerlendirebilecek yaşta ve birikimde değildir.

         

                    Eski Yunan'dan ve yeni Fransa'dan okudukları yahut dinlediklerinin, onun mevcut İslâm kültürü birikimini sarstığı görülmektedir. Henüz yaşı, Gazalî ve benzerlerinden okuduklarını bir iman haline getirebilmeye müsait değildir; ama, taklidi imanı da bir kere sarsılmıştır. Tahkikî imana ulaşmak içinse yaşı henüz çok genç ve yolu yanlıştı; filozoflar onu böyle bir kurtuluşa çıkaramazdı. Yeni tanıştığı ve kısa zamanda “Allahsız" diye halk içinde ün yapan Dr. Abdullah Cevdet'in kendisine verdiği Ateizm isimli kitap da, yaralı ruhuna tuz biber eker; doğa yasalarının esiri, iradesiz bir makine rolünü bir türlü kabullenemez, fakat altından da kalkamaz.

         

                    Sonraki yıllarında Abdullah Cevdet'in etkilerini şöyle anlatacaktır:

         

        "Eline balta almış. Yıkılması gereken düşünceleri yıkıyordu; bu bir hizmettir. Fakat biz gençleri yalnız Abdullah Cevdet'e bırakıp da onların kafalarına yeni idealler, yeni inançlar yerleştirmezsek, fikir ve ruh bakımından onları harabe haline sokmuş oluruz. Ben gençliğimde bunun acısını pekiyi tattım. O acı beni intihara bile sürükledi."

         

         

                    Sadece, bir aile dostu olan Hacı İzzet Efendi'nin bu konularda yakın ilgisini görür ve uzun sohbetlere girer. Daha sonraki yıllarında, İslâm kültürünün özellikle tasavvuf üslûbunda kişisel çıkışını bulacak ve ruhunu onaracaktır. Yıllarca sonra Malta ve Midilli sürgününden çocuklarına yazdığı mektuplarında, onun ne ölçüde sıcak ve derin bir bağlanışa ulaştığını görmek mümkün olacaktır.

         

                    Vatanı kurtarmak için şiir yazabilse bile, fiilen fazla bir şey yapamadığını, hatta yapılamadığını da görmektedir. Bu arada, İstanbul'da okumak arzusuna karşı Diyarbakır'da kalması ve bir akraba kızıyla evlenmesi hususunda yapılan baskılardan da söz edilmektedir. Sonuçta, cins bir kafa, zedelenmiş bir ruh, kendi sıkıntılarına çare bulamadığı gibi, çevrenin bunaltıcılığından da bir çıkış bulamamaktadır. Daha sonra, "Büyük hakikati bulabilmiş olsaydım, kurtulacaktım." diyecektir. İntihar teşebbüsünden bir kaç gün önce, Ulu Cami bitişiğindeki Mesudiye Medresesi'nde kalan arkadaşı Mustafa'nın kaldığı odanın duvarına şu dizeleri yazar:

         

        Daimî bir ıstırap altında kalmaktır hayat

        Mevt eyler bir huzûr-ı mutlakı imâ bana

        (Sürekli bir ıstırap çekmektir hayat

        Ölüm bana kesin bir dirlik gösterir gibidir.)

         

                    Ziya’nın başına sıktığı kurşun alın kemiğini geçemez, ölümüne yol açmaz; orada kalır ve ömrünün sonuna kadar da herhangi bir sıkıntı yaratmaz. Dr. Abdullah Cevdet ve kolera salgını sebebiyle Diyarbakır'da bulunan bir Rus cerrahının tedavisi ile on beş gün kadar sonra kendisine gelen Ziya yeniden okumaya başlar. Yine doğudan ve batıdan karışık okumaktadır.

         

                    Babasının vasiyetince, Namık Kemal üslubunda ve heyecanlarındadır:

         

         

        Bin zahm vurulsa da ser-i mihnet penâhıma

        Ölmem vücûd-ı zulmü de zahmâver etmezsem

        (Dertli başımın kafatasında bin yara açılsa da

        Ölmem zulmün de vücudunu yaralamaz isem)

         

         

                    Arayış

         

                    Ziya İstanbul heyecanlarını yaşamakta, ama bunun için bir yol bulamamaktadır. Erzurum Askerî idadîsinde okuyan kardeşi Nihat, onun intihar teşebbüsünde bu arzusunun da bir payı olduğunu düşünerek çok üzülmüştür. 1895 yılı Ramazan tatilinde Diyarbakır’a geldiğinde konuşup anlaşırlar. Nihat'ın tatil dönüşünde, Ziya ağabeyini yolcu etmek üzere onunla birlikte yola çıkar, fakat Diyarbakır'a dönmez ve Erzurum-Trabzon üzerinden Dersaadet'e ulaşır.

         

                    Parasızdır. Tavukpazarı'ndaki hemşerilerinin yanında kalır. Mülkiye Baytar Okulu'nun parasız yatılı sınavlarına girerek kazanır ve kaydını yaptırır; Mehmet Akif de buradadır. Yirmi yaşındaki Ziya'nın ilk işi, "vatanı kurtarmak" üzere tıbbiyelilerin kurmuş oldukları gizli cemiyete girmek olur. O yıllarda Hüseyinzâde Ali Bey ile tanışır. Türk tarihi ile ilgili kitaplar okur. Leon Cahun'un Asya Tarihine Medhal'i dönemin gençleri için de en çok ilgi çekenidir. Diyarbakır'dayken başladığı sosyoloji ve sosyal psikolojiye ait Fransızca kitaplar da gittikçe artmaya başlar. Bütün diğerleri gibi onun da tek emeli memleket meselelerine çözümler bulmaktı. Genç çağlarında şunu söylüyordu:

         

         

        "Bütün umudum mucizevî bir hamle ile milletimi kurtarmaktı. Bana bir umut felsefesi, kurtuluş nazariyesi lazımdı. Ne kelâm, ne tasavvuf bana bu felsefeyi veremedi."

         

         

                    Bir yandan da İttihat ve Terakki gizli cemiyeti ile ilişkilerini sürdürür. Ermenilerin Bâbıâli'ye saldırıları ile başlayan 1896 "Ermeni Patırtısı" dönemin gençlerini çok etkilemiştir. 1897'de Yunan Savaşı başlamış ve Osmanlı ordusu büyük bir hızla Yunanistan içlerine girmiştir. Ama savaşı durduran Avrupalı devletler, Girit'in Osmanlı'dan koparılmasının da kapılarını açmışlardır.

         

                    Ziya İstanbul'a geldiğinde, Karadenizlilere Laz, Doğululara Kürt diyen avamî söylemin de etkisiyle Doğu Anadolu Türk ve Kürt toplulukları hakkında incelemelere girer. Bu çalışmalar genellikle dile dayalıdır ve Diyarbakır Türkçesinin Azerî ağzının bir kolu olduğunu tespit eder. Bu arada kendi ailesini de araştırır; soyca da Türk olan ve Çermik'ten gelen bir aile oldukları sonucuna varır.

         

                    Bu arada, bir okul arkadaşıyla birlikte Moda’da oturduğunu öğrendikleri eski öğretmenleri Dr. Yorgi'yi ziyaret etmeye karar verirler. Yorgi inkılâpçıdır ama söyledikleri, İnkılâpçılık heyecanlarından çok, ilmî ve aklî disiplin ve yöntemlerle ilgilidir: Taklitle İnkılâp olmaz. İnkılâplar halkın ruhundan doğmalı. Kanun-ı Esasî halkın ruhuna uygun olmazsa, faydası bir yana zararı olabilir. Yapılanların doğru olabilmesi için önce milletinizi tanımanız gerekir... Gökalp diyor ki,

         

        "O günden itibaren, Türk milletinin sosyolojisi ile psikolojisini tetkik edebilmek için, evvelemirde bu ilimlerin umumî esaslarını öğrenmeye başladım."

         

                    Bu da onun, "Hocamın Vasiyeti" dediği yol göstermelerdir.

         

         

                    Balkan Harbi Yılları... 

         

                    1911 yılında ailesini de Selanik'e getiren Ziya Bey burada bir Öğretmen Okulu açılmasını isterse de, bu fikri gerçekleşmez. Ancak, İttihat Terakki İdadîsi'nde toplumbilim dersleri vermeye başlar. İlk dersler biraz sıkıntılı geçerse de, daha sonra açılır ve bildiklerini öğrencilerine de nakletmeye başlar. Genç Kalemler'de yazar. "Altun Destan" adıyla yazdığı şiirde ilk defa Gökalp adını kullanır. Ziya Bey, 1911 yılının son aylarında İstanbul'a gelir.

         

                    Osmanlıyı saran yıkım çemberi giderek daralmaktadır. Balkanlarda Osmanlıya karşı yeni devletler bir ittifaka giderken, İtalya Trablusgarp'ı işgal için saldırır. Rusya ve Avrupalı devletlerin Osmanlıyı paylaşma görüşmeleri hemen her gün yenilenmektedir. Osmanlı aydınları ise, particilik kavgalarına alabildiğine saplanmışlardır. İttihat Terakki'nin gücü artmış, ama karşısındaki kuvvetler de birleşerek Hürriyet ve İtilaf Fırkasını kurmuşlardır. Ordu boğazına kadar siyasete batmıştır; Halaskâr Zabitan adıyla İttihatçı düşmanı bir grup subay ordu içinde cunta oluşturmuştur. Yaşanan hükümet buhranları sebebiyle Padişah'ın Meclisi dağıtması ile 1912 Mart’ında yeni seçimler yapılır ve Ziya Gökalp, Ergani milletvekili olarak Osmanlı Meclis-i Mebusanı'na girer. Ancak, buradaki çalışmalar düşünür mizacına uygun gelmemiş olacak ki, hiç konuşmamış ve sonraki seçimlere de katılmamıştır.

         

                    Ordu, Halaskâr ve İttihatçı olarak ikiye bölünmüş, İstanbul'daki siyaset de buna göre dengesini bulmaya çalışırken Balkan Savaşı başlar. Birleşmiş Balkan devletleri karşısında, çekişmeler içindeki İmparatorluk ordusu, tarihinin en kötü yenilgisini yaşar. Bulgarlar Çatalca önlerine gelirler. Bu hay huy içinde, İttihatçılar ünlü Bâbıâli Baskını'nı yaparak hükümeti devirir ve Mahmut Şevket Paşa'nın sadrazamlığında iktidarı ele alırlar. Kısa bir süre sonra Sadrazam Mahmut Şevket Paşa suikastla öldürülür ve İttihat Terakki Fırkası, Sait Halim Paşa'yı sadrazamlığa getirerek iktidara bütünüyle hâkim olur. Bir hamle ile Edirne Bulgarlardan kurtarılır.

         

                    Ziya Bey, İttihat Terakki Partisi'nin merkez-i umumî üyesidir; bu konum, siyasî çalışmalar bakımından çok önemlidir. Ancak, gençliğinde ufak tefek eylemlere karışmış ise de, Gökalp'ın, hele o günlerin üslûbundaki siyasî mücadelelerden hoşlandığını ve İttihat Terakki içinde belirleyici olmaya çalıştığını söylemek mümkün değildir. O kendisine, vatanperverlik ve ihlâsına inandığı insanların eylemlerini temellendirmek ve etkilemek işlevini yüklemiş gibidir. Bunu yaparken, bir siyaset adamı gibi değil, günlük hayatının her anında seminer veren bir düşünür gibi davranmıştır. Onu tanıyanlar, yumuşak başlı, mahcup tavırlı bu insanın, İttihat Terakki içinde fikirlerin tartışıldığı zamanlarda, beklenmedik bir cesaret ve sertlikle düşüncelerini kabul ettirmeye çalıştığını söylerler. Bu açıdan ona, "Kendi sahasının diktatörü" diyenler, bu hassasiyetlerini ifade etmiş olurlar. Bir arkadaşı onu tek boyutlu, hayatın çeşitliliklerinden habersiz, şakadan anlamaz birisi olarak niteler; felsefe ve toplumbilim terimlerini unutsa, karşısındaki ile tek kelime konuşamaz...

         

                    Gökalp için İttihat ve Terakki, gençliğin ve okumuşların fikir ve eylem birliğinin sağlanacağı bir merkezdi. Bu birlik sağlanmadıkça ileri hamleler yapmak mümkün değildi. İttihat Terakki siyaset olarak Osmanlıcılığa ve İslâmcılığa samimiyet ve şiddetle sahip çıkmıştı. Ama Balkan Savaşı yaşandıktan ve Arnavutluk da koptuktan sonra, bu siyasetler zahiri birer söylem olmaktan öteye geçemiyor, toplumsal bir gerilimi temsil edemiyordu.

         

                    İşte Gökalp bu dönemde, İslâm âlemini ve Devlet-i Aliyye'yi parçalayan içtimaî mikrobun yani millîyetçiliğin artık biraz da bizim milletimizin faydasına olarak kullanılması gerektiğini Parti'ye kabul ettirmeye çalışıyordu. Talat ve Enver Paşa ise, Gökalp'ın inandığı, bu fikir ve birliğin sembolleri konumundaki kimselerdi. Onlar da Gökalp'ı seviyor, saygı gösteriyorlardı; ama onun düşüncelerini bütün incelikleri ile kavramaları ve o günün şartları içinde hayata yansıtmaları elbette ki kolay değildi. Her şeye rağmen, bu cins kafanın onlara büyük güç verdiği ve ilerleyişlerini rahatlattığı muhakkaktır. Ancak, Gökalp'ın, olup bilenlerden bütünüyle hoşnut olduğunu söylemek zordur. Böyle olsa da, İttihat Terakki'ye ve onun öncülerine sadık kalmış, zarar verebilecek her türlü çıkıştan kaçınmıştır. Daha sonra, Millî Mücadele yıllarında da, aynı hassasiyetler ve üslupla Millî Mücadele ve onun öncüsünün yanında yer alacak, onun çevresindeki birliğe hizmet edecek, o zamana kadarki fikirlerine aykırı ataklar karşısında ise, en azından susacaktır.

         

                    Milliyetçilik akımları, artık ne görmezlikten gelinebilecek, ne de önü alınabilecek bir durumda idi. Şu veya bu ölçüde ve sebeplerle, Devlet-i Aliyye'nin dayandırılmaya çalışıldığı Müslüman topluluklar da Bâbıâli yokuşunda kendi millî kulüplerini açmış, kendi kültür ve milliyetlerinin gayretine düşmüşlerdi. Hiç birisinin fikrî yahut ilmî bir temeli, hazırlanmışlığı yoktu ve kimsenin umurunda da değildi; çünkü temelde Batı'dan esen bir rüzgâr vardı ve ayakta kalma, varlığını sürdürme endişeleri egemendi. Müslüman halkların bu gelişmelere karşı ilgisizliği durumu fazla etkilemiyordu; çünkü hiç biri teşkilatlı değildi. Sultan II. Abdülhamit Han zamanında sağlamlaştırılmaya çalışılan manevî bağlar yanında, teşkilatlanma, irtibatlanma gayretleri kopmuş, esasen bütünüyle halka egemen, onu yönlendirebilecek duruma gelememişti. Daha sonra Teşkilat-ı Mahsusa bu görevi yüklenecek ve destanlar yaşatacaksa da epeyce geç kalınmıştı ve kısa dönemde sonuç almak için gerekli maddi imkânlara İslâm dünyasının hiçbir topluluğu sahip değildi. Bir bakıma, milletler arası oyun, okumuş zümreler arasında oynanıyordu. Osmanlı Hakanı Sultan Reşad, 1911 Haziran'ında Balkanlar gezisine çıktığında, Murad Hüdavendigar'ın şehit düştüğü Kosova sahrasında, arkasında yüz bin Arnavut'la, belki de tarihin en büyük Cuma namazını kılmıştı; halkın heyecanlı haykırışları çınlamış durmuştu ama Arnavutluğu kısa sürede kaybetmiştik.

         

                    İşte bu ortamda, Türkçü gençler harekete geçerek ve büyük bildiklerini de harekete geçirerek, Türk milliyetçiliği fikrinin ocağı olmak üzere 22 Mart 1912'de Türk Ocağı'nın kuruluşunu sağladılar. Türk Ocağı Yasası'nın gaye maddesi şöyleydi: "Türk'e millî varlığını tanıtmak, Türk harsını geliştirerek, kültür sahasında Türk millî birliğini meydana getirmek; Türk’ün fakirine, yoksuluna, hastasına yardım etmek; fikren, iktisaden, Türk'ün gelişmesini sağlamak; medeni bir Türk camiası yaratmak." Yine 1912 yılının sonlarına doğru, bir ilim akademisi olarak çalışmak üzere Türk Bilgi Derneği kuruldu. Dernek 1913'den itibaren Bilgi Mecmuası'nı çıkarmaya başladı. Dernek, dönemin ilim adamlarını çeşitli komisyonlarında toplamaya çalışıyordu. Gökalp da, Türkiyat, İslâmiyat, Felsefe ve İçtimaiyat ve Türkçülük şubelerinde çalışmaya başlar.

         

                    Bu arada kendisine Millî Eğitim Bakanlığı teklif edilirse de kabul etmez; Şükrü Beyi ve Emrullah Efendi'yi önerir. Ahmet Ağaoğlu, onun,

         

        "Fikir söylemek kolay, tatbik etmek zordur Nazır sandalyesi Firavun sandalyesidir; oraya melek yahut Musa otursa, Firavun olur."

         

        dediğini yazar. Gökalp için yapması gereken şey, Avrupa'daki ilmî gelişmelere dayanarak, Türk toplumu için yeni fikirler üretmek ve İttihat Terakki vasıtasıyla bunları uygulamaya koydurmaktı. İttihat Terakki, sert mücadele yöntemlerine sahip bir parti olmakla birlikte, yeni fikirler üretmek yahut siyasetlerine ilmî temeller aramak hassasiyetinden de vazgeçmiyordu. Gökalp sadece Parti değil, çevresindeki herkes için bir mürşit tavrıyla bunu yapmaya çalışıyordu. M. Emin Erişirgil'e göre,

         

        "Tavrı, hali, meselelere objektif olarak bakmaktan ziyade karşısındakilere telkinlerde bulunmaya önem verişi, hep Şark şeyhlerinin ve mürşitlerinin yolunu takip etmekten hoşlandığını gösteriyor. ...Tıpkı Sokrat gibi, onda da politika ile ilim ve felsefe birbiri içine girmişe benzer. Ziya Gökalp'ın bütün aydınları İttihat ve Terakki etrafında toplayarak memleket meselelerinde yeni bir görüşe sevk etmek istediği anlaşılıyor."

         

                    Ahmet Ağaoğlu, İstanbul Darülfünunu'ndaki kürsüsünde nasıl konuşuyorsa, mensup olduğu partinin merkez yönetiminde de öyle konuştuğunu yazar. Parti içindeki ihtiras kavgalarına uzak duran Ziya Bey'in "Gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım" ilkesini önce kendisinin kesin bir disiplin içinde uyguladığını söyler.

         

        "Şayet mürşit, kendisine düşen vazifeyi, gözlerini kapayarak yapmasaydı; etrafının doğru, yanlış çeşitli rivayetleri, yolsuzlukları, fenalıkları ile meşgul olarak onları düzeltmeye çalışsaydı, muvaffak olabilecek miydi? Hayır! Bu takdirde, büyük menfaat ihtilaflarının ortasına atılmış olacak, mücadelede belki de en yakın arkadaşlarından bile hıyanet görecekti. O zamanda asıl vazifesini yapamayacaktı."

         

                    Ziya Gökalp'ın bu tutumudur ki, dönemin fikir, sanat ve düşünce hayatına önemli bir canlılık getirmiş ve mesela İttihat Terakki düşmanı bilinen şairler, düşünürler yahut yazarlar da, onun başında bulunduğu Yeni Mecmua çevresinde güvenli bir yer bulabilmişlerdir.

         

                    U. Heyd, arkadaşlarının onun karakteri hakkındaki görüşlerini şöyle toparlar:

         

        "Gökalp'ın arkadaşları kendisini tipik bir bilim adamı olarak tanımlarlar. Ciddi ve sessiz bir kimse olan Gökalp, şaka ve espriden hoşlanmazdı. Genel olarak fazla bir hareket göstermez, etrafı ile az ilgilenir ve kendi düşüncelerine dalmış görünürdü. Çok önem verdiği bir konunun tartışılması halinde ise derhal kendisine gelir ve görüşlerini açıkça ve coşkuyla açıklardı. Yaratılışı gereği çok alçakgönüllü ve aşırı derecede çekingendi. Beceriksiz davranışları ve ince zevklerinin bulunmayışı, küçük kasabalı olduğunu hemen ortaya koyardı."

         

                    En eski arkadaşlarından Cemil Asena, Gökalp'ın Kürt olduğuna dair dedikodu yapanlara karşı şöyle söyler:

         

        "Ziya öyle granit bir seciyeye malikti ki, kanına dair bir zerrelik şüphesi olsaydı açıkça söylemekten çekinmezdi. Babası nasıl İbrahim Paşa tarafından kendisine verilmek istenen sekiz yüz altını, sadece ahlakî ve vicdanî bir saikle fırlatıp atmışsa, Ziya da kendisine atfedilen Kürtlüğü aynı vicdanî saikle reddetmiştir. Ziya'nın 'Türklük hem mefkûrem, hem de kanımdır' mısraı, tamamen kalbini ve amak-ı vicdanını terennüm etmektedir."

         

                    Daha sonra Nemrut Mustafa Divanında ve Malta sürgününde onun bu granit şahsiyetini hep göreceğiz. Ne var ki, İnas Darulfünûnu'nda "çarşaflı ve yüzleri peçeli genç kızlara içtimaiyat dersleri" verirken, kızlar ona "Köşe yastığı" lakabını takmışlardır.

         

                    Ziya Gökalp 1913'ten sonra Darülfünun'daki derslerine ağırlık vermeye başlar. Bir yandan da konferans ve sohbetleri devam etmektedir. Bu konuda hiçbir anını boş geçirmek istemeyen Gökalp için Yahya Kemal, "Bir gece Ayayorgi'de bir mehtap rüyası içinde bile içtimaiyattan bahsettiğini hatırlıyorum." diye yazar. Fransa'da Sorbon Üniversitesi'nde ilk kez Durkhaym tarafından sosyoloji derslerinin verilmeye başlamasından dokuz yıl sonra Gökalp de İstanbul Üniversitesi’nde yeni dersi vermeye başlar. Daha sonra göreceğiz ki, sürgün yerlerini de birer dershaneye çevirecektir... Evinde, şölen dediği yemekli sohbet toplantıları düzenler; biraz da sağlık sebepleriyle gittiği Büyük Ada'da Yat Kulübü'nü, yine seminer salonuna çevirir.

         

                    Fuat Köprülü diyor ki, "Ziya Gökalp daima bir mihrak mahiyetini muhafaza ederdi." Mahcup, sessiz ve alçakgönüllü Ziya Gökalp, sevdiği arkadaşlarının samimi muhitinde tamamen başka bir hüviyet alır; canlanır, neşelenir ve uzun münakaşa ve ateşli açıklamalara girişirdi. Kendisine sorulan olur olmaz sorulara ancak bir iki kelime ile cevap veren, bu mütevazı, sessiz, gösterişsiz halini görenler, Ziya'yı silik ve anlamsız bir adam olarak algılarlardı. Ama dost meclislerindeki Ziya, bambaşka idi. Şüphesiz ki, dinleyicileri onun uzun, disiplinli ve derin tahlillerini sonuna kadar aynı dikkatle takip edemezler; ama seslerini çıkarmaz ve saygıyla dinlerler.

         

                    Bazen, doğuş halinde akan bu sohbetleri, sonradan makale haline getirerek yayımlar. 1912'den itibaren yazıları Türk Yurdu, Halka Doğru, İslâm, Türk Sözü, Bilgi, İktisadiyat, Millî Tetebbular Mecmuası, Muallim, Darülfünun Edebiyat Fakültesi Mecmuası, Şair ve kendisinin bizzat yönettiği Yeni Mecmua ve en son, Diyarbakır'da yine kendisinin 1922-23 yılları arasında çıkardığı Küçük Mecmua'da yayımlanır. Gökalp bir yandan da, düşündüklerini sade dilli sıradan manzumeler halinde yayımlayarak, ilgi çevresini ve etkisini genişletmeye çalışır. Bütün bu manzumelerde, yeni bir dirilişin gerilimini sağlamasını umduğu duygu ve heyecanları vermeye çalışır. Kendine ve dünyasına güvenini yitirmiş bir toplumun geleceğinin aydınlık olamayacağını bilmektedir. Kızılelma şiirleriyle yeniden özgüvenini kazanmak, geleceğe doğru hayaller kurabilmek için, aydınlara yol açmaya çalışır. Muhtemelen, düşüncelerin iman haline gelmedikçe toplumsal bir eyleme dönüşemeyeceğini biliyor ve bunun içinde, geleneğimizde de köklü yeri olan şiirle telkini seçiyordu. Bir yanda da Birinci Dünya Savaşı başlamıştı ve cephelere giden gençlerin ayrıca güven ve heyecana ihtiyaçları vardı.

         

                    Ziya Beyin, okullardaki eğitim ve kişilik gelişmeleri ile ilgili söyledikleri, o günün aydınlarına nazaran son derece ileri tespitlerdir. Ziya Bey bu düşüncelerini milliyetçiliğin zorunluluğunu ifade için ileri sürüyordu. Ona göre, okullarımız çocuklarımıza millî, halkımıza bütünleşebilecekleri bir eğitim vermemektedir. Çünkü öğretmenlerimiz kendi kültürlerini bilmiyorlar; hangi yabancı dili biliyorlarsa, o ülkenin millî kültürünü, marifetlerini çocuklara vermiş oluyorlar. Babalar bu durumdan haklı olarak şikâyetçidirler. Çünkü okulların terbiyesi hayatımıza uymuyor; düşündüklerimiz içimizde duyduklarımıza uymuyor. Bu eğitim karakter bozuklukları yaratıyor; ruhlarımızdaki azimsizlik ve tereddütler de bundan doğuyor. Okullardaki eğitimin düzelebilmesi için oralarda, "millî marifet"lerin okutulması gerekir. Gökalp'ın 1913 yılında, üniversite, akademi ve ortaöğretim konusunda yaptığı değerlendirmeler, günümüze kadar gerçekleştirilememiş doğrular içerir:

         

        "Üniversite millî kültürü tesise çalışan bir fabrika mahiyetindedir. Akademi ise, millî kültürü muhafazaya yarayan bir müze hükmündedir. Her memlekette üniversite inkılâpçı ve yaratıcı, akademi muhafazakârdır. Üniversite millî maarifi tesis edip, liseler ile ilkokullara yayar; akademi ise muhafaza eder. Bunun içindir ki, üniversite gelişmeden, liseler ve ilkokullar bir ilerleme gösteremez. Emrullah Efendi'nin dediği gibi, ilim Tûbâ ağacına benzer. Millî maarif, üniversiteden başlayarak öğretmen okullarına ve liselere inecektir."

         

                    1913 yılında Türk Yurdu dergisinde, ünlü "Türkleşmek, İslâmlaşmak ve Muasırlaşmak" seri makaleleri yayımlanır. Bu makaleler, Türk milliyetçiliğini, Yusuf Akçura ve Ağaoğlu Ahmet beylerinkinden daha farklı, ırkçılığı reddeden, iman ve kültür birliğine dayandıran ve günümüz için de canlılığını koruyan bir anlayışla açıklar.

         

                    Bu yıllarda, Sebilürreşat çevresindeki İslâmcı yazarlar ve özellikle Babanzâde Ahmet Naim Bey, Türkçülüğü, Osmanlı içinde bir bölücülük olarak görüyorlardı; "İslâm'da dâvayı kavmiyet" yoktur. Esasen Türklük diye bir şey olmadığını, bunu Rusya'dan gelenlerin icat ettiklerini yazıyorlardı. Gerçi o yıllarda Türk olmayan Müslüman toplulukların millî kulüpleri çoktan kurulmuştu ve Sebilürreşat idarehanesinin fazla uzağında değillerdi; niçin onlar bölücü olmuyorlardı da, onlardan çok sonra ortaya çıkan mesela Türk Ocaktarı bölücülük yapmış oluyordu; bu pek anlaşılamıyordu. Devlet-i Aliyye'deki Türklerin, kendi milliyetine sahip çıkmalarındaki zorluğun ve sahip çıkan en son topluluk oluşlarının sağlıklı yorumunu Gökalp şöyle ifade eder:

         

        "Milliyet mefkûresi gayrimüslimlerden sonra Arnavut ve Araplarda, en nihayet Türklerde zuhûr etti. Türklerin en sona kalması sebepsiz değildir: Osmanlı Devletini Türkler teşkil etmişlerdi. Devlet, vaki bir millet, milliyet mefkûresi ise iradi bir milletin cürsûmesi (= kökü, kaynağı) demektir. Türkler önce, hadsî bir İhtiyata tâbi olarak, bir mefkûre için, bir mevcûdeyi tehlikeye düşürmekten çekinmişlerdi. Bunun için Türk mütefekkirleri Türklük yok, Osmanlılık var diyorlardı."

         

                    Aslında, "Siz Türkçülük yaparsanız, onlar da kendi kavimlerinin milliyetçiliğini yaparlar." iddiasının yansımalarının günümüze kadar gelmesinde, Osmanlıcılık yahut İslâmcılık hassasiyetlerinden çok siyasî çekişmelerin etkili olduğunu, konunun, parti çekişmelerinin bir malzemesi olarak kullanıldığını söylemek zorundayız. O yıllarda bu iddiayı ileri sürenlerin, Osmanlı ve Müslüman olmaları itibarıyla samimiyetlerinden şüphenin mümkün olmadığı kesin ise de, yaşanan gerçekliği de açıklayamadıkları görülmektedir. Çünkü Hüseyinzâde Ali Beyin1914'de yazdıklarının, tarihi bir gerçeklik olarak tartışılabilecek hiçbir yönü yoktur:

         

        "Onların milliyetçiliği yeni bir şey değildir. Kürt milliyetçiliği yirmi yıl önce başladı. Arnavut milliyetçiliği başlayalı otuz yıldan fazla zaman geçti. Ermeni milliyetçiliği en aşağı kırk, Bulgar milliyetçiliği altmış, Yunan milliyetçiliği seksen yıllıktır. Türk milliyetçiliği bunların sebebi değil, neticesidir."

         

                    Bu yıllarda hükümet sorumluluğunu yüklenmiş olan İttihat Terakki Partisi, doğal gelişmelerin zorlaması ile gerçekçi bir siyaset izlemek üzere, Türkçülüğü açık bir biçimde benimsemiştir. Bu siyaseti temellendirmeye çalışan Gökalp'ın de irşat ve gayretleri ile İslâm birliği fikrinden vazgeçmeden, Türk unsuruna dayalı bir yenilenmeyi gerçekleştirmeye çalışıyorlardı. Gökalp'ın, Türkleşmek, İslâmlaşmak ve Muasırlaşmak ilke ve açıklamaları kuramsal açıdan hem Osmanlı gerçeğine uygun, hem de bütünleşmeyi sağlayacak en kapsamlı düşünceleri içeriyordu ve son derece başarılı olmuştu. Gökalp'ın başarısını, Cumhuriyet dönemi kurumlarına etkilerinde değil, Osmanlının son hamlelerine kattığı heyecan ve imanda aramak gerekir. Bu aksiyonun inanmış önderleri ise Talat ve Enver Paşalar idi.

         

                    1914 yılının Ağustos ayında Devlet-i Aliyye'de seferberlik ilan edilir. Osmanlı yedi cephede birden savaşmaya başlar. Ziya Gökalp üniversitede derslerine ve seminerlerine devam etmektedir. Üniversitede İçtimaiyat Darülmesaisi'ni kurar. Edebiyat Fakültesi ders programına İlm-i İçtimaî derslerini koydurur ve kendisi bu derslere girer. Bir yandan da orta öğretim ve yüksek öğretim gençlerine burslar verdirir ve yeteneklilerinin öğrenimi için imkânlar hazırlar. Sonradan çok ünlenen ve Gökalp aleyhinde yorumlanan "Vazife" şiirini, savaş yıllarında yazar. Şiir, "Gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım." nakaratı ile devam etmekte ve bir toplumsal ahlak ilkesinden çok, nefsini feda etmeye hazır bir ülkücülüğü ifade etmektedir. Gökalp bir yandan da Merkez-i Umumî üyesi olduğu İttihat Terakki Partisi'nin çalışmalarına katılmaktadır. Burada, Gökalp'ın kaleminden çıktığı bilinen çok sayıda tamim yayımlanmıştır. Demokrasi ahlakından, parti çalışmaları ve particilik ilişkilerine, çıkan bir kısım kanunların açıklamalarına kadar çeşitli konuları içeren ve Parti teşkilatlarına gönderilen bu tamimlerin yeterince anlaşıldığı şüphelidir; çünkü Gökalp'ın seminerci üslûbu ve ilmî olmak endişesi bu yazılarda da görülmektedir. Ancak, Gökalp'ın siyasî aksiyonu bakımından da bu tamimler ilgi çekicidir. Fuat Köprülü, Ziya Beyin İttihat Terakki Partisiyle ilgisini şöyle açıklar:

         

        "Merkez-i Umûmî azası sıfatıyla büyük bir siyasî nüfuza sahip olması tabii olan Ziya Gökalp'ın, her günkü alelade siyaset hadiseleriyle ve şahıslarla hiçbir alakası yoktu; yanında bu türlü meseleler söz konusu olduğu zaman, hiç hoşlanmaz, hatta sinirlenirdi. Memlekete ait bütün ideolojik meselelere, ilim ve sanat davalarına, içtimaî hayatta yapılması zaruri her türlü inkılâplara şiddetle alakadar olan Ziya Gökalp, bunların dışındaki basit mevzulara, dedikodulara, günün hadiselerine hiç ehemmiyet vermezdi ve onlarla hiç meşgul olmazdı.

         

                   

         


Türk Yurdu Ocak 2011
Türk Yurdu Ocak 2011
Ocak 2011 - Yıl 100 - Sayı 281

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele