Bağımsızlıklarının 20. Yılında Türk Cumhuriyetleri Türkiye İlişkileri ve Türk Dünyası

Ağustos 2012 - Yıl 101 - Sayı 300

Türk Ocağı’nın Kuruluşunun 100 Yıl Anısına İthaf Edilmiştir.

         

 

        20’nci asır, Anadolu Türklüğünün en sıkıntılı, Türk dünyasının da en karanlık asrıdır. Anadolu Türklüğü bu coğrafyada var olma mücadelesi verirken, Türkistan’daki Türklüğün bağrına da hançer sokulmuştur. Ne yazık ki Türkistan’daki Türkler Anadolu Türkleri kadar şanslı olmamıştır. Türkistan coğrafyasındaki Türkler, sistemli bir şekilde asimilasyona tabii tutularak etkisiz hale getirilmiştir. Bu coğrafyadaki Türklerin bir kısmı harplerde en ön saflara sürülerek yok edilmiştir. Bir kısmı daha sonraki yıllarda göçe mecbur edilerek vatanlarından çok uzaklara, bir gece yarısı trenlerle hayvan vagonlarına doldurularak bir tek bebek bırakılmamacasına sürüldü, yollarda yarısı kaybedildi, bir kısmı, Türklük ile meşgul olma iddiası karşısında rejim ve halk düşmanı ilan edilerek kitle halinde katledildi, bir kısmı açlığa mahkûm edilerek yok edildi, asıl önemli bir kısmı da anaokullarından başlayarak Rusça eğitimin kurbanı oldular ve bugün ben Kazak Türk’üyüm, ben Tatar Türk’üyüm, ben Özbek Türk’üyüm veya Kazak’ım, Tatar’ım, Özbek’im dese bile bir tek kelime Türkçe bilmeyen insanlar olarak Rus nüfusuna kaydoldu. Bu kayıp, 20. asırda Türk nüfusundan başka, Kızılderililer de dâhil, dünyada, hiçbir topluluğun başına gelmemiştir.

         

         

        Kazan Hanlığının, 1552’de Ruslar tarafından ele geçirilmesinden sonra Türkistan coğrafyasındaki kırılma 20. asırda tamamlanmıştır. Türk dünyasındaki kesin bölünme gene bu asırda son bulmuştur. 20’nci asırdaki Türkistan’ın Sovyetleştirilmesi sistematik bir şekilde planlı ve programlı bir şekilde yürütülmüştür. Sovyet yöneticiler, eğer günün birinde Sovyetler dağılır da ellerinde sımsıkı tuttukları Türk toplulukları istiklallerine kavuşursa Türkiye ile birleşmemeleri için suni sınırlar çizmiş, Türk topluluklarının özellikle Türkiye Cumhuriyeti’nin hudutlarından uzaklaştırmak için başta Kırım Türkleri, Kafkasya’daki Karaçay, Nogay, Balkar ve Kumuk Türkleri ve Doğu Anadolu’nun doğusundaki Ahıska Türkleri, bir tek fert kalmamacasına binlerce yıllık vatanlarından sürülmüşlerdir ve Türkiye’nin etrafı Türklerden boşaltılarak Rus nüfus yerleştirilerek binlerce yıllık Türk coğrafyası boşaltılarak, Rus coğrafyasına dönüştürülmüştür.

         

         

        Aynı plan doğrultusunda binlerce yıllık Türk vatanı olan Azerbaycan’a ait Zengezür bölgesi, Ermenilere peşkeş çekilmiş ve Azerbaycan’la Türkiye arasındaki irtibat da kesilmek suretiyle Ermenistan, Türk coğrafyasına hançer gibi sokularak, Türkiye ile Türk dünyasının coğrafi olarak da birleşmemesi hedeflenmiştir. Rus stratejisi gereği göç ve göçürme hareketleriyle Türkiye’nin etrafı Türklerden boşaltılarak istenilen hedefe ulaşılmıştır.

         

         

        Rus stratejisi gereği sadece Türkiye’nin etrafı Türklerden boşaltılmakla yetinilmemiş, Türk toplulukları çizilen siyasi sınırlarla da birbirlerine düşürülmüştür. Türkistan’da büyük Türk toplulukları her zaman potansiyel tehlike görülmüş, daha küçük topluluklara bölünmek suretiyle böl-yönet-hükmet stratejisi uygulanmıştır. Rus yetkilileri sadece içinde bulundukları zamanı değil, mümkündür ki bu günleri de düşünmüşler, çizdikleri siyasi, suni hudutlar Türk topluluklarının sürekli birbirleriyle kavga ve didişmelerini sürekli kılacak şekilde, iktisadi hedefler dikkate alınarak ve birbirleriyle kavgayı gerektirecek şekilde özel olarak tasarlanmıştır. Siyasi coğrafya parçalanma bakımından yeterli görülmemiş olacak ki, Türklerin birliğini sağlayan en önemli vasıta olan Türk dilini parçalama yoluna gidilmiştir. Bunun için de özellikle Atatürk’ün, Türk topluluklarından bazılarının Latin alfabesi kullandığını düşünerek Latin alfabesine geçmesinin akabinde Kiril alfabesi Türklere kabul ettirilmiştir. Bu alfabe, normal Kiril alfabesi olarak Türklere kabul ettirilmemiş, tam 30 çeşit Kiril alfabesiyle Türkçeyi okunur-yazılır dil haline getirmişlerdir. Dünyada hiçbir dilin kesinlikle birden fazla alfabesi yoktur; ne Arapçanın, ne Rusçanın, ne Farsçanın, ne Fransızcanın, ne İngilizcenin. Elbette Tunus’ta yaşayan Arap’la Irak’ta yaşan Arap birbirini anlamaz; ama aynı alfabeyle yazılır kitapları okur. Nerede basılırsa basılsın, Araplar aynı alfabeyi kullandıkları için, birbirlerinin kitaplarını okuma imkânına sahiptirler.

         

         

        Uygulamaya konulan Kiril alfabesi, Kazakçada bir sese tekabül eden harf, Kırgızcada başka bir sese, Saka dilinde ise daha başka bir sese tekabül ettirilmiş. Böylece tam, 30 çeşit Kiril alfabesiyle okunup-yazılan bir Türkçe karşımıza çıkmıştır. Zamanla bu Türkçe, bir müşterek yazı dili olduğu halde, müşterek yazı dili olmaktan tamamen uzaklaştırılmıştır. Onun yerine Rusça müşterek yazı dili olmanın ötesinde, müşterek anlaşma dili haline getirilmiştir. Türkistan coğrafyasının yeraltı ve yerüstü kaynakları insafsızca kullanılmış tabir yerindeyse talan edilmiştir. Dünyanın hiçbir yerinde bir tebaa millet olarak teşekkül etmemiştir. Türkistan hariç, Özbek Han diye bir hakanımız vardı. Onun tebaasına Özbekler dendi. Şimdi Özbek diye bir millet çıktı ortaya. Asla olmamıştır tarihte, Kazak diye bir millet asla yoktur. Ama bunlar, ayrı ayrı milliyetler olarak ve hatta ayrı ayrı dillere sahip milliyetler olarak ortaya çıkmışlardır ve bu ortaya çıkışı Batı da Ruslar kadar desteklemiştir. Yani, Batı Türkologlarıyla Rus Türkologları arasında bu sahadaki çalışmalarda en ufak bir ihtilaf olmamıştır. Rusların dil ve milliyetler meselesinin tatbik sahası, bilindiği üzere Türkistan coğrafyası ve Türk toplulukları olmuştur.

         

         

        Bütün devletlerin tarihinde olduğu gibi Türk devletlerinin tarihinde de parlak ve hazin sayfalar vardır. Geçmişte, halde ve gelecekte insanlar ve milletler, dostunu ve düşmanını iyi tanımazlar ve münasebetlerini geliştirmezlerse talihsiz sonuçlar ortaya çıkar.

         

         

        Soğuk Savaş döneminde Batı Bloğu’nda bir güvenlik duvarı olarak görülen Türkiye açısından, Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve SSCB’nin dağılması büyük bir gelişmedir. SSCB’nin dağılmasıyla bağımsızlığını elde eden on beş cumhuriyetin altısında halkın çoğunluğunu Türk ve Müslümanlar oluşturmaktaydı. Ayrıca etnik olarak beş cumhuriyet (Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan) ‘Türk Cumhuriyetleri’ olarak adlandırılmaktaydı. Türkiye, bu cumhuriyetlerin ortaya çıkışını memnuniyetle karşılamış ve aynı kökenden olmasını, kültür dil ve tarih bakımından bağlarının bulunmasını avantaj olarak görmüştür.

         

         

        Türkiye Cumhuriyeti, kendisine tarihin yüklediği sorumluluğa gerçekçi bir değerlendirme ile yaklaşmıştır. Geniş doğal kaynaklara, büyük teknolojik gereksinmelere ve büyük alanlara yayılmış küçük nüfuslara sahip, küçük sermayelerin, büyük işler yapabildiği Türk Cumhuriyetlerinin, Türkiye Cumhuriyeti’yle ekonomik tamamlayıcılıkları da her iki taraf için yararlı bir gerçek olarak gözlenmiştir. Bu gözlem aslında Türk dünyası gerçeği gözlemidir. İşte bu genel, gerçekçi değerlendirme içinde, kültürel yakınlık, ekonomik tamamlayıcılık, ulusal ve uluslararası ortak çıkarlar ve egemen eşitlik, Türkiye ile Türk Cumhuriyetleri arasındaki işbirliğinin temelini teşkil etmiştir.

         

         

        Soğuk Savaş’ın sona ermesi, Doğu Blok’unun çökmesi ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Avrasya coğrafyasında siyasi sınırlar yeniden çizilmekte, kimlikler yeniden inşa edilmektedir. Bu süreçte söz konusu coğrafyada önemli toplumsal, kültürel ve siyasal değişim ve dönüşümler meydana gelmiştir.

         

         

        SSCB döneminin ideolojik bileşenleri kapsamında siyasi, askeri ve ekonomik doktrinleri incelendiğinde, bağımsızlıklarına kavuşan Türk Cumhuriyetlerinin yeni siyasi hayatlarına aslında batağa saplanmış olarak başladıkları net olarak ortaya çıkmaktadır. Sovyet yönetimi kuruluşundan itibaren Türkistan coğrafyasında yaşayan büyük Türk ulusunun kendilerine tehdit oluşturmaması için bir dizi tedbir almıştır. Bu tedbirlerin de esas maksadı, Türk topluluklarının birleşmemesi ve etkili bir güç haline gelmemelerinin sağlanması olmuştur. Özellikle İlminskiy’nin Türk toplumunu farklı kültürel yapılarda ve birbirleriyle anlaşamayacakları bir dil yapısı ile bölme projesi başarıyla uygulanmış ve sonuçta birbirleri ile benzeşmeyen ve hatta dönem dönem birbirlerine düşman olan Kazak, Özbek, Kırgız gibi Sovyet uydusu farklı topluluklar yaratılmıştır. Böylece, birbirleri ile benzerlikleri azalan Türklerden, kendilerine gösterilen yaşam alanlarında Sovyet ekonomisine muhtaç, bağımlı bir ekosistem içinde yaşayan, güvenlik sistemine asla dâhil edilmeyen sonuçta sadece Komünist sisteme hizmet edecek, kendi kendisine yeterlilikten uzak ve kendi güvenliğini sağlayamayan Türk toplulukları oluşturulmuştur.

         

         

        Sovyetler Birliği’nin dağılması, küresel düzeyde önemli sonuçlar doğurmasının yanı sıra Türkiye ve Sovyetler Birliği coğrafyasında yaşayan Türk dilli halklar içinde son derece önemli sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Bu sonuçlardan biri, Türkiye’nin eski Sovyet Cumhuriyetleri ve bu cumhuriyetlerde yaşayan Türk dilli halklarla geliştirdiği ilişkiler ve etkileşimler. Hiç şüphesiz, atılan ilk adımlar, derin bir duygusallık ve yıllar sonra bir araya gelmenin verdiği yoğun heyecan duygularıyla gerçekleşmiştir. Ancak bu ruh hali, Sovyet dönemi boyunca gelişen ve kök salan bazı siyasi ve sosyolojik gerçekleri tespit etmeyi ve bu gerçekler doğrultusunda politika üretmeyi önemli ölçüde güçleştirmiştir. Bu durum, yapılan kimi akademik çalışmalara da yansımış, doğal olarak bazı toplumsal olguların tespit ve analizlerini zorlaştırmıştır. Aradan geçen yirmi yılda bu duygusallığın daha gerçekçi bir yaklaşıma doğru yol aldığını, söz konusu bağımsız cumhuriyetlerle Türkiye’nin birbirlerini daha yakından tanıdığını ve bu yeni ruh halinin akademik çalışmalara da yansımaya başladığını ifade edebiliriz.

         

         

         

        Türkiye’nin Uluslararası Kalkınma İşbirliği İçindeki Rolü

         

         

        Türkiye’nin uluslararası kalkınma işbirliği içindeki rolü 1950’li yıllardan itibaren köklü değişimlere uğramıştır. Yeni ekonomik dinamikler ve küresel sürdürülebilir kalkınmaya katkı sağlama yoluyla dünya barışının desteklenmesi hususunda artan sorumluluk duygusu, Türkiye’nin uluslararası kalkınma işbirliği yapısı içinde yeni ve dinamik bir oyuncu olarak ortaya çıkmasına imkân vermiştir.

         

         

        Türkiye’nin kalkınma işbirliği yardım alan ülke konumundan bağış yapan ülke konumuna gelmesi, Türkiye Devlet Planlama Teşkilatı (DPT); Gambiya, Gine, Bissau, Moritanya, Senegal, Somali ve Sudan’da kurumsal kapasite inşasını hedefleyen 10 milyon ABD doları tutarında kapsamlı bir yardım paketi oluşturmasıyla, 5 Haziran 1985 tarihinde kendi dış yardım programını başlatmıştır.

         

         

        1980’lerin sonlarında değişen uluslararası ortam, Kafkasya ve Orta Asya ülkelerinin bağımsız cumhuriyetler olarak ortaya çıkmasıyla sonuçlanmıştır. Böylece Soğuk Savaş yılları boyunca fiilen menzil dışında kalan bölgeler olan Kafkasya ve Orta Asya’ya yönelik Türk dış politikası yeniden şekillenmiştir. Türkiye bu sayede Avrasya da kültürel ve dilsel bağlara sahip olduğu geniş bir coğrafi alan ile ilişkilerini güçlendirme fırsatı yakalamıştır.

         

         

         

        Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA)

         

         

        Bu coğrafyadaki yeni bağımsız devletlerin, devlet inşası ve ekonomik dönüşümün getirdiği zorluklarla başa çıkabilmek için acil destek ihtiyacı hızlı ve iyi örgütlenmiş bir karşılığı gerektirmiştir. Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA) büyük ölçüde bu ihtiyaca cevap verebilmek için kurulmuştur. Böylece, Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleri Türkiye’nin yardımlarının odak noktası olmuştur. Bu eğilimi yakın dönemde, kalkınma ortaklığının Orta Doğu, Afrika ve Asya’daki ülkeleri de içeren çok daha geniş bir coğrafyayı kapsamasıyla sonuçlanan hızlı bir dönüşüm takip etmiştir.

         

         

        Başta Türk dilinin konuşulduğu ülkeler ve komşuları olmak üzere gelişmekte olan ülkeler ile işbirliğini proje ve programlar aracılığı ile geliştirerek kalkınmalarına katkıda bulunmak amacıyla Ekonomik, Kültürel, Eğitim ve Teknik, İşbirliği Başkanlığı’nı, kısa adı ile Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı’nı 24 Ocak 1992 tarih ve 480 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Dışişleri Bakanlığına bağlı tüzel kişiliği haiz, bağımsız bütçeli bir kuruluş olarak ihdas etmiştir. TİKA Başkanı doğrudan Dışişleri Bakanına sorumludur.

         

         

        TİKA’ya 12 Mayıs 2001’de ilgili devlet bakanlığına sorumlu tüzel kişilik verilmiştir. Bu dönüşüm ile birlikte dışişleri bürokrasisinden bağımsız hareket edebilen ve Türkiye’nin yumuşak güç politikalarında kurumlar arası eşgüdümü sağlayan bir üst kuruma dönüşmüştür.

         

         

        TİKA’nın amacı; başta Türk dilinin konuşulduğu ülkeler ve Türkiye’nin komşu ülkeleri olmak üzere gelişme yolundaki ülkelerin kalkınmalarına yardımcı olmak, bu ülkelerle; ekonomik, ticari, sosyal, kültürel ve eğitim alanlarında işbirliğini projeler ve programlar aracılığıyla geliştirmektir.

         

         

        TİKA, görev alanına giren ülkelerin dünya ekonomik ve sosyal sistemine en kısa vadede dünya ile bütünleşmek amacı ile devlet yapılarının kurulması, demokratikleşme ve bu sistemle ilgili kurumların tesisi, Türkiye üzerinden Batı dünyasına açılmalarına yardımcı olacak haberleşme ve ulaşım ağlarının kurulması ve ekonomik reformların gerçekleştirilmesi alanlarında işbirliği konularını ülkeler bazında ve yeniden yapılanma sürecindeki tüm ülkelerin ortak ihtiyaçları biçiminde belirlemiştir. 1993 yılında başlatılan çalışma programı bu temele dayandırılmıştır.

         

         

        Demokrasiye dayalı sistemlerin kurulması, ekonomik reform programları, ulaştırma-haberleşme altyapıların iyileştirilmesi, kamu iktisadi teşekküllerin yeniden yapılanmaları, küçük ve orta ölçekli işletmelerin tesisi. Kamu ve özel sektörde iş idaresi kapasitelerinin yaratılması, finans-bankacılık-sistemleri, tarımsal gıda üretimi, gıda sanayi, gıda sanayi üretiminin dağıtımı, savunma sanayi dönüşümü, bilim ve teknoloji kaynaklarının kullanımı, ticaret, yatırım, özel sektör katılımcılığı, enerji, çevre sorunları TİKA’nın çalışma programına temel teşkil eden öncelikli alanlardır.

         

         

        TİKA’nın yürütmekte olduğu projeler, ülke bazında sektör düzeyinde mukayeseli üstünlükler göz önüne alınarak belirlenmektedir. Burada TİKA’nın temel amacı, Türkiye ve işbirliği yapılan ülkenin uzun vadeli çıkarlarının korunmasıdır. Tespit edilen öncelikli alanlar ve karşılıklı çıkarların korunması esasları çerçevesinde; TİKA; her alanda danışman, uzman sağlanması, projelendirme, makroekonomik ve sektörel planlama çalışmaları, bunların sonuçlarının projeler bazında uygulanmasına katkı, ortaklık kurulmasına ve finansman yaratılmasına yardımcı olunması, eleman ve öğrenci eğitiminin organizasyonu, ithalat-ihracat ve ticaret imkânlarının geliştirilmesi konularında teknik yardım sağlamakta ve diğer ülkelerle bu konularda ortak çalışmalar yapmaktır.

         

         

        Öncelikler ışığında, ülkelerin ekonomik yapılarının incelenmesi ve sektörel önceliklerinin belirlenmesi amacıyla Başkanlıkça her ülkenin profillerini ve sektörel tahlillerini hazırlamıştır. Bu hazırlık çalışmaları sonucunda, Türkiye’nin mukayeseli üstünlükleri olan öncelikli sektörler ortaya konmuştur.

         

         

        TİKA, Türkiye’nin kalkınma işbirliği politikasının uygulanması sorumluluğu verilen TİKA; aynı zamanda Türkiye’nin kalkınma işbirliğini ulusal aktörlerin yanı sıra, uluslararası kuruluşlar ve ikili donörler ile koordine etmekten de sorumludur. Ayrıca TİKA, Türkiye’nin Resmi Kalkınma Yardımlarının istatistiklerini toplamak ve raporlamakla görevlidir.

         

         

        TİKA’nın misyonu, kalkınma ortağı ülkelerde yoksulluğun giderilmesine ve sürdürülebilir kalkınmaya katkıda bulunmaktır. Bu çabanın merkezinde, Türkiye’nin kendi deneyim ve uzmanlığı yatmaktadır. Türkiye, kendi deneyimlerini, kalkınma ortağı ülkelerin kendine özgü ihtiyaç ve kalkınma önceliklerine uyumlu hale getirerek, aktarmaktadır.

         

         

        TİKA’nın 29 kalkınma ortağı ülkede, işbirliği faaliyetlerinin uygulamaya konmasında ve ülke hakkında birinci elden veri toplamada yerel kalkınma ortaklarıyla direk iletişiminde önemli bir rol oynayan 29. Program Koordinasyon Ofisi bulunmaktadır. Ancak TİKA’nın faaliyetleri bu 29 denizaşırı ofisle sınırlı olmayıp, dünya genelinde 110 ülkeye ulaşmaktadır.

         

         

        TİKA’nın başlıca faaliyetleri, ortak ülkelerde kurumsal kapasitenin ve insan kaynaklarının geliştirilmesi amacıyla teknik işbirliğinde bulunmaktır. Bu, Türkiye’nin kıtalara uzanan gönül köprüsü ve dar günde dost eli, deneyimli olduğu alanlarda eğitim ve danışmanlık hizmeti sağlama yoluyla gerçekleşmektedir. Bu hizmetler, kapasite inşası için yapılan bağışlarla da desteklenmektedir. TİKA faaliyetlerinin bir başka yönü sulama, sağlık ve ulaştırma projeleri gibi altyapı projelerine mali kaynak sağlanması, okul ve hastane yapımı ile kültürel miras olarak tanımlanan mimari yapıların restorasyonu oluşturmaktadır. TİKA; aynı zamanda, insani yardım faaliyetlerinde de bulunmaktadır.

         

         

        Türkiye, kendi bölgesi ve ötesindeki belli başlı konularda yapıcı bir rol oynama yönündeki çabalarını sürdürmektedir. Türkiye’nin kalkınma işbirliği alanındaki faaliyetleri, daha güzel bir gelecek için yoksulluğun giderilmesini ve sürdürülebilir kalkınmayı hedefleyen küresel çabalara katkıda bulunma konusundaki kararlılığının bir göstergesidir.

         

         

        2010 yılında, Türkiye’nin resmi kalkınma yardımı 966 milyon ABD dolarına ulaşmıştır. Türkiye, 2010 yılında, OECD/DAC yardım alıcıları listesinde olan 131 ülke için kalkınma yardımı sağlamıştır. OECD/DAC Kalkınma İşbirliği Rapor’una göre, yükselen donörler arasında 2006 yılında birinci sırada olan Türkiye, 2007’de 602 milyon ABD doları ve 2008’de 780,37 milyon ABD dolarlık katkısı ile Kore’den sonra ikinci sıraya yükselmiştir.

         

         

        Güney ve Orta Asya ülkeleri Türkiye’nin 2009’daki bölgesel kalkınma yardımının yaklaşık % 45’ini, Balkan ve Doğu Avrupa ülkeleri ise yaklaşık % 27’sini almıştır. Türkiye’nin nispeten daha yeni ortakları olan Afrika ve Orta Doğu ülkeleri kalkınma yardımından yaklaşık olarak % 15 pay almaktadır.

         

         

        Türkiye, sektörel açıdan ekonomik ve sosyal altyapı yardımlarını yoğunlaştırmış, eğitim ve sağlık sektörüne daha fazla kaynak harcamıştır. Türkiye’nin 2005–2010 yılları arasında kalkınma işbirliği projelerinin çoğunluğu sosyal altyapı sektörünün gelişimine ayrılmıştır. Bu yoğunluğun arkasındaki temel neden, Türkiye’nin talep odaklı yardım politikası olan alıcı ülkelerin çağrısına cevap vermek üzere temel insani ihtiyaçları içeren eğitim, sağlık, su ve sağlık koruma, idari ve sivil altyapıları gibi alt sektörlere yardım etme politikasıdır.

         

         

        En az gelişmiş ülkeler uluslararası toplumun en zayıf ve fakir bölümünü oluşturmaktadır. Aşırı yoksulluk, kendi ekonomilerinin yapısal zayıflıkları ve büyümeye ilişkin kapasitelerinin eksikliği genellikle yapısal zorluklarla birleşerek bu ülkelerin çabalarını ve dünya nüfusunun % 11’ini oluşturan bu kitlenin yaşam kalitesinin geliştirilmesini engellemektedir. 1971’de yirmi beş olan en az gelişmiş ülke sayısı 2011 itibariyle kırk sekizdir.

         

         

        Türkiye, az gelişmiş ülkeler hakkında uluslararası toplumda bu sorunları dile getirmekte, en az gelişmiş ülkelerin acil sorunlarına çözüm bulunması çabalarına katkıda bulunmaya çalışmaktadır. Küresel sürdürülebilir kalkınmanın küresel barış ve güvenlik ile doğrudan bağlantısı olduğuna inanan Türkiye, en az gelişmiş ülkelere destek olmanın kolektif bir sorumluluk olduğu görüşündedir. Türkiye, küresel refah ve zenginlikten bütün insanların yararlanma hakkı olduğunu, küresel sorunlar ve yoksullukla mücadele etmenin herkesin menfaatine olduğunu vurgulamaktadır.

         

         

         

        Türk Cumhuriyetleri ve Yeni Dönem

         

         

        Bu yeni dönemde Türkiye için yeni fırsatların ortaya çıktığı, Ankara’nın önemli roller üstlenebileceği konuşulmaya başlanmıştır. Balkanlar’dan Kafkasya’ya, Orta Asya’dan Afrika’ya ve Orta Doğu’ya kadar uzanan coğrafyada bölgenin merkezinde bulanan Türkiye, özellikle Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını güçlendirmelerine destek sağlama hedefi doğrultusunda dış politika adımları atmıştır. Türk Cumhuriyetlerini dünyada tanıyan ilk ülke olan Türkiye bu yeni dönemde aktif bir dış politika izlemeye başlamıştır. Türkiye laik ve demokratik bir hukuk devleti olarak, “açıkça belirtilmese de batı tarafından desteklenmiş ve model olarak görülmüştür. Bu yeni dönem; uluslararası ilişkilerde değerleri, refah seviyesi ve fırsatlarıyla model ülke olmanın getirdiği “yumuşak güç” dinamiğinin önemli olduğu bir süreci ortaya çıkarmıştır. Değerleri benimsenen ve desteklenen ülke, elde ettiği yumuşak güçle diğer ülkeler üzerinde nüfuz sahibi olabilmektedir. TİKA da faaliyetleri ile Türkiye’nin uluslararası düzeyde yumuşak güç unsuru haline gelmiştir.

         

         

        SSCB’nin dağılması sonucunda, Orta Asya, Kafkasya, Karadeniz ve Balkanlar’da ortaya çıkan yeni bağımsız devletlerin kalkınma çalışmalarına yardım amacıyla çeşitli arayışlara girişilmiş, bağımsızlığına kavuşan yeni cumhuriyetlerle Türkiye arasındaki geçmişten gelen tarihi ve kültürel bağlar, aynı zamanda bu ülkelerle hemen hemen her alanda işbirliğinin geliştirilmesini de gündeme getirmiştir.

         

         

        Başta Türk dilinin konuşulduğu ülkeler ve Türkiye’ye komşu ülkeler olmak üzere, gelişme yolundaki ülkelerin kalkınmalarına yardımcı olmak dolayısıyla, devletler artık sadece diğer hükümetleri veya uluslararası örgütleri değil, yabancı kamuoylarını hedefleyen politikalar gerçekleştirmek zorundadır. Nitekim artık bilgi, kültür ve iletişim; diplomasinin anahtar kelimeleri haline gelmiş ve küreselleşmenin etkisiyle her geçen gün daha da önem kazanmıştır. Bugün birçok ülke, dünya kamuoyunda olumlu imaj sahibi olmak ve diğer ülkeler nezdinde lobi oluşturmak amacıyla kalkınma yardımlarına ve yumuşak güç politikalarına ağırlık vermektedir.

         

         

        Kalkınma yardımları, ülkelerin kalkınmalarına katkı sağlarken küresel işbirliğini de artıran bir etki göstermektedir. Bu bağlamda teknoloji ve bilgi birlikteliğinin ve karşı ülkeye bilgi aktarımının yanı sıra ekonomik, kültürel ve sosyal işbirliğinin gelişmesine de olanak sağlamaktadır. Ayrıca eğitim çalışmaları ile ülkelerin insan kaynakları gerek uzman yetiştirilmesi gerekse öğrenci eğitimleri ile oldukça güçlü bir şekilde desteklenmektedir. Eğitilen insan kaynakları gelecekte ülkelerin kalkınmasına katkı sağlarken ülkelerarası işbirliğini de geliştirmektedir.

         

         

        TİKA’nın kuruluşuyla, o güne kadar gelişmiş ülkelerden yardım alan bir ülke durumunda olan Türkiye, aynı zamanda gelişmekte olan ülkelere yardım sağlayan bir ülke konumuna gelerek; gelişme yolundaki ülkelerin kalkınmalarına katkıda bulunmak ve projelerle desteklenerek, kalkınma yolundaki ülkelerin kalkınma hedefleri ve ihtiyaçlarını da göz önüne alarak, ekonomik, ticari, teknik, sosyal, kültürel ve eğitim işbirliği ve yardım konularını belirlemek ve bu amaçla gerekli proje ve programları hazırlamak veya özel kuruluşlara hazırlatmaktadır.

         

         

        Ayrıca, gelişme yolundaki ülkelerin bağımsız devlet yapılarının geliştirilmesi, mevzuatın hazırlanması, kamu görevlilerinin yetiştirilmesi, serbest piyasa ekonomisine geçiş sürecinde bankacılık, sigorta, dış ticaret, bütçe ve vergi sistemi gibi alanlarda ihtiyaç duyacakları yardımları sağlamak, bu ülkelere uzmanlar gönderilmesi, bu ülkelerden gelecek eleman ve öğrencilerin eğitim ve staj görmesi, bu kişilere burs tahsis edilmesi amacıyla gerekli düzenlemeleri ve koordinasyonu yapmaktadır. Ana hizmet ve görevleriyle ilgili konularda diğer kamu kurum ve kuruluşları ile gerekli işbirliği ve koordinasyonu sağlamakla birlikte ülke tarafından gerçekleştirilen tüm kamu kurum ve kuruluşlarının yardım envanterinin hazırlanması ve raporlanmasını da gerçekleştirmektedir.

         

         

        5–6 Ekim 2011 tarihlerinde Ankara’da düzenlenen Bağımsızlıklarının 20. Yılında Türk Cumhuriyetleri Uluslararası toplantısı, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun yaptığı açılış konuşmasıyla dikkatleri Türkiye-Türk Cumhuriyetleri ilişkilerine çevirdi.

         

         

        Sovyet Rusya’nın dağılmasıyla Türk Cumhuriyetlerinin ayrı birer siyasi yapı olarak ortaya çıkması sonucunda 1990’ların başında Türkiye, Orta Asya ve Kafkasya ülkeleriyle yeniden ilişki kurma şansını elde etmişti. Çoğunlukla halkları Türk olan bu yeni devletler, Ankara’yı büyük ölçüde heyecanlandırmıştı. İşte bu heyecanın 20. yıl dönümü, Bakan Davutoğlu’nun da söylemiyle bir “muhasebe imkânı” olarak karşımıza çıkıyor.

         

         

        Türkiye ve Türk Cumhuriyetleri arasındaki ilişki için doğrular ve yanlışlarla dolu bir hesap envanteri çıkartılabilir. Ancak son dönemde Türkiye, yaptığı yanlışlardan ders almayı biliyor ve bölgeye yönelik yeni politikalar geliştiriyor. Öte yandan Türkiye, bu devletlerin uluslararası toplumla olan ilişkilerini geliştirmeleri hususunda yardımcı olmayı da başından beri temel bölge politikası olarak benimsiyor. Çünkü Soğuk Savaş döneminde bölge ile bağları tamamen kopma noktasına gelen Ankara, Bağımsızlıklarına kavuşan Türk Cumhuriyetlerinin güçlenmesiyle birlikte bölgesel nitelikte yeni işbirliği beklentisiyle hareket ediyor.

         

         

        Türkiye’nin bölgeye dönük en önemli özelliği, Bağımsız Türk Cumhuriyetlerini ayakta tutmak ve onları uluslararası topluma kabul ettirmekti. Bu amaçla Ankara Türk dünyası birliğini oluşturma hedefine yönelik çalışmalar başlattı. Türkiye bölgeyi hem kendi içinde hem de uluslararası platformlarla bütünleştirmek amacındaydı. Bunun için bölgeye maddi ve manevi pek çok destekte bulunuldu, pek çok girişime öncülük edildi.

         

         

        Türkiye, Türk dünyası olarak kabul gören bağımsız Türk Cumhuriyetlerinde gerek resmi, gerekse sivil toplum örgütleriyle Orta Asya ve Kafkasya’da büyük yatırımlara girişti. 1991 yılından bu yana Türk sivil toplum kuruluşları ve şirketleri doğrudan yatırımlar, ihaleler, ticaret ve karşılıklı mal değişimi sayesinde Türkiye ile Türk dünyası arasında tarihi bir yakınlaşmanın oluşmasına yardımcı oldu.

         

         

        Bugün Türkiye, Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA)’nın gerçekleştirdiği çok yönlü kalkınma yardımlarıyla ve çeşitli kurum ve kuruluşlarının sağladığı krediler vasıtasıyla bölge ülkelere çeşitli yardımlarda bulunmayı sürdürüyor. Ancak bu yardımlar başlangıçta dağınık, istikrarlı ve hedefe odaklı değildi. Bugün yürütülen çalışmalar ise başbakanlığın yayımlamış olduğu genelge sayesinde yapılan kamu kurum ve sivil toplum kuruluşlarının tüm yardım ve harcamalarının, TİKA tarafından tüm bu yardım ve projelerin envanterinin tutulması ve raporlanmasının zorunluluk haline getirilmesi, başlangıçta meydana gelen dağınıklığın ve hedefsizliğin tamamen ortadan kaldırılmasına yönelik bu çalışmanın sonucu olarak baştaki tablonun tersi bir durumu gözler önüne seriyor. Örneğin ilk yıllarda yapılan para yardımları, yerini proje eksenli yardımlara (okul, hastane, laboratuvar, kütüphane, restorasyon ve çeşitli alanlarda kapasite gelişimi programlarına bırakmış durumda.) Böylece bölge ülkelerinin siyasal yapısından kaynaklanan yardımların halka ulaşamaması gibi sorunların ortadan kaldırılmasını ve buna benzer engellerin aşılmasını kolaylaştırmıştır.

         

         

        Başlangıçta özellikle ilişkilerde duygusallığın baskın olduğu 1991-1993 dönemini 1993-1995 gerçeklerle yüzleşme dönemi takip ediyor. Bu dönemde Türkiye, Türk Cumhuriyetlerine yönelik vaatlerin ne kadarını gerçekleştirebileceğini fark ediyor. Bölge politikalarını yeniden gözden geçiren Türkiye, 2001 sonrası daha faydacı ve yararlı programlarla bölgeye yöneliyor. Ancak yine de Ankara, bölge ülkelerini uluslararası arenada ön plana çıkarma çabasını sürdürüyor. Bunun için kalkınma yardımlarını her yıl artırarak sürdürüyor ki, bu, söz konusu ülkelerin sosyal ve ekonomik alt yapılarının gelişmesine katkı sağlamak aynı zamanda da uluslararası platformlara bu ülkeleri açmak anlamına geliyor. Kurum ve kuruluşlarıyla devletleşme ve milletleşme süreçlerini tamamlamalarına katkı sağlıyor.

         

         

         

        21. Yüzyılda Türk Dünyası

         

         

        Türkiye’nin bölge ülkeleri ile ilişkilerinin envanteri çıkarıldığında, başlangıçta yaptığı hataların ve kargaşanın giderildiği, istemeden de olsa meydana gelen hataların bu gün tekrarlanmadığını, kargaşanın yerini plan ve projelere ve dağınıklığın yerini dirlik ve düzenliğe bıraktığını görmekteyiz. Bununla birlikte Türkiye’nin özellikle, konjektörün de uygun olması sebebiyle 2001 sonrası bölgede ve çevresinde önemli bir güç haline geldiği söylenebilir. Türkiye’nin bugün bölgeye en çok kalkınma yardımı yapan ülkeler arasında ilk sıralarda yer alması bunun somut bir göstergesidir. Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun da konuşmasında ifade ettiği gibi, Türkiye’nin bölge ile ilgili gelecek planları ise bölgesel entegrasyonu küresel alana taşımak ve güçlü bir işbirliği oluşturmak, Bakan Davutoğlu’nun: “Küresel alana özgüven içinde girmek gerekir. Biz artık dünyada belirleyici olacağız, etken olacağız, sözümüz olacak, onun içinde küresel alana çıkacağız. Böylesi bir jeopolitiğe böylesi güçlü bir kültürel arka plana sahip bir devletler topluluğunun dünyada etkin olmaması mümkün değil, yeter ki bir araya gelsinler, yeter ki birlikte geleceği planlasınlar” ifadeleri ise tam da Türk Cumhuriyetleri ve Türkiye arasında hissedilen kurumsallaşma eksikliğine dikkatleri çekiyor.

         

         

        20. bağımsızlık yılını kutlayan Türk Cumhuriyetleri, kendi içinde siyasi, ekonomik ve sosyal alanlardaki sorunlarını çözmeye çalışırken bir yandan uluslararası arenada da ön sıralara yükselmeye devam ediyorlar. Türkiye ise bu coğrafyada üzerine düşeni geçmişe kıyasla bugün çok daha sağlam planlı ve programlı bir şekilde yerine getirmeye çalışıyor. İlişkileri kurumsallaştırmak, bölge ülkeleri arasındaki derin farklılıklar sebebiyle güç görünse de her ülkenin kendi siyasi iradesine, üstünlük ve öncelliğine bağlı, kurumsallaşmasının ilişkilere önemli bir ivme kazandıracağı ise bugüne kadar her iki tarafında sıklıkla dile getirdiği bir konu. Bu kez bunu aşmak ve Davutoğlu’nun ifadeleriyle “bir 10 yıl sonra” daha aynı ifadeleri tekrarlamamak yerine “eskimeyen yeni vizyonu” görünür kılmak gerek.

         

         

        Türkiye ile Türk Cumhuriyetleri arasındaki ilişkilerin 20 yıllık sürecine genel hatlarıyla bakıldığında; 2012 yılı itibariyle Ankara’nın bölgedeki varlığı birçok eksikliklerine rağmen 1991 yılıyla kıyaslanmayacak derecede ileri durumdadır. 1991’de Türkiye ve Türk Cumhuriyetleri arasındaki ilişkiler sıfır düzeyindeydi. Bölgede Türk işadamları yoktu. Türklerin sosyal, siyasal ve kültürel alanlarda bölgede varlığından bahsetmek mümkün değildi. Günümüz de bertiğimiz gibi her ne kadar beklentileri karşılamasa da Türkiye bölgede büyükelçilikleri, parlamenterler arası ilişkileri, Türk dünyası kurultayları, devletin ve sivil toplum kuruluşlarının eğitim, sağlık, kapasite artırımı, kapasite geliştirme, sosyal ve kültürel etkinlikler, işadamlarının yatırımları, orta ve küçük ölçekli binlerce işletmenin varlığı ile kendini göstermektedir.

         

         

        Bölgede daha önce hiç olmayan hizmet sektörünün Türkiye tarafından Türk cumhuriyetlerine bu birikimin aktarılması da önemlidir. Bu anlamda Türkiye ve Türk cumhuriyetleri arasında 20 yıl öncesine kıyasla ilişkilerin daha gelişmiş olması sosyal ve kültürel ilişkilerin artması, Türk işadamlarının bölgedeki karşılıklı yatırımları ve bölge insanlarının birbirlerini karşılıklı daha da yakından tanımaları son derece önemlidir. 1990’lı yıllarda Türk milliyetçilerinin, “Esir Türkler” veya “Dış Türkler” olgusuna sempati duymaları kısıtlı bilgilerle de olsa bu kardeşlerinin seslerini hür dünyaya duyurmaları, özlem ve hasretlerini çeşitli yayın, toplantı ve köşe yazılarıyla da olsa dile getirmeleri, o günün şartlarında yapılabilecek olanların azamisinin yapıldığını, vicdan sahibi olan herkes bilir.

         

         

        Türkiye’de 1991 öncesi dönemde Milliyetçi Hareketin “Türkçülerin” dillendirdiği ‘dış Türkler-esir Türkler’ kavramı, Türk devlet zihniyetinde ciddi bir karşılık bulmuyordu. Devlet katında bu karşılık bulmama durumu, bölgeye yönelik ciddi bir ilginin doğmamasını da beraberinde getiriyordu. Bu bakımdan beş Türk cumhuriyetinin ortaya çıkması karşısında Türkiye’nin ani bir refleksle bu ülkeleri birkaç saat içinde tanıyan ilk ülke olmasının arkasında “Türkçülük” anlayışının yattığını söylemek gerçekleri yansıtmayacaktır. Türkiye’nin bu ülkelere yönelik sıcak yaklaşımı başka bir makale konusu olsa da kısaca değinmekte fayda görüyoruz.

         

         

        Türkiye Türkleri arasında, Türkiye dışında da Türklerin olduğunun farkına varılması, aynı şekilde bölge insanının da Türkiye’deki insanlarla benzeri etnik ve kültürel unsurlara sahip olduğunu fark etmesi, yetmiş yıllık komünizm ve inkâr politikasına rağmen, ‘dış Türkler’ dediğimiz Türk toplulukları bağımsızlıklarını kazanır kazanmaz yönlerini Türkiye’ye döndürdüklerini, Türkiye’deki kardeşlerine sarılmaları hasretle ve muhabbetle sarılmaları son derece önemlidir.

         

         

        Türk cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını kazanmaları, Türkiye için hem stratejik açıdan hem de Soğuk Savaş sonrası kendi konumunu, kimliğini ve bloğunu belirlemede yol göstermesi bakımından önemliydi. Aynı zamanda dönem itibarıyla uluslararası konjonktür de Türkiye’nin bölgeye açılması açısından son derece müsaitti. Türkiye’nin bu ülkelerle iyi ilişkiler kurması başka bir ülke modeline karşı Batı tarafından desteklendi. Bu bağlamda SSCB’nin yıkılmasıyla Rusya’nın yenidünya sistemi içerisinde nasıl bir ekonomik ve siyasal dönüşümü izleyeceği sorusu bağımsızlığını yeni kazanan zayıf devletler için de geçerliydi. Ancak Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetlerinin, kültürel, dini ve etnik özellikleri gereği nasıl bir siyasi modele sahip olacakları da soru işareti olarak duruyordu. Türkiye’nin varlığı Batı için bir teminat niteliği taşıyordu. Bu noktada Türkiye’yi öne çıkaran en önemli unsur, Türkiye’nin bu ülkelerle etnik, kültürel, dinsel ve dilsel ortaklığının bulunması olmuştur.

         

         

        Türkiye’de “Türk Modeli” kavramı çerçevesinde, bu ülkelerle olan ilişkilerini geliştirmeye gayret etti. Türkiye’nin bu ülkelerde serbest piyasa ekonomisini çoğulcu siyasal sistemi ve laik yapıyı desteklemesi Batı’nın bölgeye yönelik talepleriyle örtüşüyordu. Türkiye’deki devlet işlerinden ayrılan ve Batı sistemine de karşı olmayan laik din anlayışı ve bu din anlayışının kurumsallaşması bu dönemde bölge ülkeleri için önemli model olarak sunuldu.

         

         

        Türkiye’nin bir başka bölgeye model olabilmesi için her şeyden önce söz konusu bölgeyle arasındaki bağların kuvvetlendirilmesi ve ilişkilerin yoğunlaştırılması gerekmekteydi. Bu dönemde Türkiye, Türk Cumhuriyetleriyle ekonomik ve kültürel alanda ilişkilerini geliştirmeye çalıştı, ancak bu konuda başlatılan pek çok girişim bazı nedenlerden dolayı akim kaldı.

         

         

        Geçen 20 yıllık sürede Türkiye’nin beklentileri önemli ölçüde gerçekleştiremediği ifade edilmektedir. Bu kısmen doğrudur. Hiçbir şey yapmadı demek de büyük insafsızlıktır. Bölgede Rusya gibi aktörlerden ziyade Türkiye’nin varlığının konuşulması ve siyasal, ekonomik ve kültürel ilişkilerinin daha iyi olması beklenirdi. Türkiye’nin bölgeyle ilgili beklentileri karşılayamamasında hem uluslararası sebepler hem de Türkiye’nin kendi imkân ve kabiliyetlerinin sınırlılığı etkili oldu. Bu da doğal olarak faydacı bir ilişki biçimini ortaya çıkardı ve bu yaklaşım süreç içinde gelişen bölgesel ve uluslararası olaylara paralel olarak daha da güçlendi. Bu faydacılık Türkiye’nin her ülkenin kendi özellikleri ve siyasal sistem farklılıklarını gözeten bir politikayı esas almasını zorunlu kılıyordu.

         

         

         

        Sonuç

         

         

        Bundan yirmi yıl önce Sovyetler Birliği tam on beş parçaya ayrıldı. Ortaya çıkan durum, Türkiye’nin Sovyetlerin kontrolcü politikalarının sonucunda “yabancılaştığı” coğrafyaya geri dönüşünü gerekli kılıyordu. Orta Asya’da dört, Kafkaslarda da bir olmak üzere beş Türk devletinin yeniden inşa sürecinde Türkiye, inisiyatif almaktan çekinmedi. Geriye bakıldığında bölge jeopolitiği ve coğrafi nedenlerden ötürü Ankara’nın “Türk Dünyası” çerçevesinde birçok hayalini gerçekleştiremediği ama Türk dünyası ile arasında eksikliklere rağmen kopmaz bir bağlar bütününü kurmayı başardığını söyleyebiliriz.

         

         

        Yine de önümüzdeki yıllarda mevcut ilişkileri daha sağlam bir yapıya kavuşturmak, diplomatik jestlerden daha fazlasının gerektiği bir gerçek. Bölgesel güç olma arayışında olan Türkiye’nin ekonomik ve stratejik açıdan Türk dünyasındaki pozisyonunu güçlendirmesi, daha fazla işbirliği, daha fazla güven artırıcı pozisyonlar alması oldukça önemli. Türkiye’nin Türk dünyası ile ilişkilerinde nasıl krizden uzak duracağını, yanlış anlaşılmalara fırsat verilmemesi, mevcut durumu daha da iyileştirerek kardeşlik ve işbirliğinin şimdiki durumdan daha iyi bir düzeye getirilmesinin, sorunsuz ve engelsiz bir zeminde ilerlemesinin yollarını bulması gerekiyor.

         

         

        20 yıllık süreçte ülkeler arasındaki farklılıklar başlarda çok azken zaman içerisinde giderek derinleşti. Bu farklılıklar ve çıkarlar ekseninde Türk Cumhuriyetlerinin her biri kendi ayakları üzerinde daha sağlam durmaya başladı. Türkiye bölge üzerindeki stratejisini görev ve amacını özel anlayışından daha ziyade karşılıklı faydacı ilişkiye ve karşılıklı çıkar ilişkisine dayandırarak sürdürebilir.

         

         

        Tarihin yeni dönemecine giren biz Türkler ortak kültürel, sosyal ve ekonomik paydalarımızı işleyip geliştirirken, gönülden gönüle kurduğumuz sağlam yollar ve gönül köprülerini inşa ederek, dünü unutmadan, bugünü ihmal etmeden, ortak parlak geleceğimizin yolundaki engellere dikkat ederek nesillerimizin ruhunda yatan dilde, fikirde, işte birliğimizi kurarak hedeflerimize ulaşmalıyız. Aksi takdirde bu ülkelerle kazanılmış mevcut ilişki düzeyi kopmaz ama incelir riskinin bulunduğu hatırdan çıkarılmamalı.

         

         

        Azerbaycan, Bakü’den Kız Çocuğu.

         

        

        Kazakistan, Türkistan Şehri, Ahmet Yesevi Türbesi

         

        

        Moğolistan, Kül Tigin Büstü

         

        

        Özbekistan Emir Timur Türbesi

         

        

        Semerkand, Emir Timur Külliyesi


Türk Yurdu Ağustos 2012
Türk Yurdu Ağustos 2012
Ağustos 2012 - Yıl 101 - Sayı 300

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele