Kendinden Kopartılan İnsan I

Ağustos 2012 - Yıl 101 - Sayı 300

Ağzuma emçek virdiler

Nefs kabzına düşdi gönül

        Akıl bana yoldaş oldı

        Sultanlığa düşdi gönül

        Güzeller katında biter

        Sev-sevüye düşdi gönül

        Nefsinün dileğün kovar

        Nefs evine düşdi gönül

        Ağaç ata bindüreler

        Teneşire düşdi gönül[1]

yûnus emre

 

        “Onun aradığı makam-ı kibriya

        O makam, akıl ve hikmetin ötesindedir

        Yalnız insan kalbinin görünmez toprağında

        biten fidan,

        Sadece bir balçık yığınından büyümez!”[2]

muhammed ikbal

 

        “İnsan kendini ancak hareketin içinde tanır ve sonra hareket ondan bir yaprak gibi kopar.”

nurettin topçu

 

 

 

        Ebedi Yûnus bir yerde “vatanumdan ayırdılar/bu dünyaya düşdi gönül”(119/3) mısralarıyla, insanoğlunun bu dünyadaki durumuna dramatik bir giriş yapar. Devam eden mısralar, insanın yeryüzü serüvenini ana hatlarıyla özetler. Fakat asıl önemli mısra, giriş mısraındaki asla, aslına duyulan özlemi ifade eden “vatanımdan ayırdılar” mısraıdır. Bu mısra bizim dünya gurbetimizi, daha da ötesi, kendi kendimize olan gurbetimizi anlatır.  

         

        Aslında sorun, hakkında insana pek az bilgi verilen ruh ya da benliğin esrarı meselesidir. Her benliğin yegâne olma özelliği, bir bakıma onun yalnızlığının da itirafıdır. İnsan, bir bir gelinip bir bir gidilen şu beyabanda, yalnızlığını teskin edecek iksiri arıyor. Her insan ıstırapları, hüzünleri, sevinçleri, aşkları, ümitleri, taşkınlık ve teskin olma halleri, ihtiras ve ihtilaçlarıyla yapayalnızdır. Kendi içinde âlemi içselleştirebilen büyük muzdariplerin istisnaî durumları dışarıda bırakılırsa, insanın “tam olarak” başkaları adına hissedip düşünebilme yetisine sahip olduğu söylenemez. Böyle bile olsa, ebedle ezel arasındaki mesafelerin yol izini üzerinde taşıyan insan varlığı, fâniyatla kesinkes teskin olmadığı gibi, sonu gelmez zihnî ve ruhî tecrübelere yelken açmaktan bir lahza olsun vazgeçemiyor.

         

        Muhammed İkbal dilimize de kazandırılan o ünlü eserinde, “insan kendisini tehlikeye atarak kabul etmiş olduğu hür şahsiyetin emanetçisidir” (İkbal, 1984: 134) derken, dikkatleri insanî benliğin özgür tarafına çeker. İkbal’in altını çizdiği bu hakikati Kitap, “Ve emaneti insan yüklendi. İnsan, cidden çok zâlim çok câhildir!” (33/72) uyarısıyla hitama erdirir. Burada emanetten maksat, teklif ve hilafettir[3].

         

        Özgür insanın “itibarî bir değer” olan benliğe “hakiki bir değer” atfetmesi, kendi şehrinin lambalarını söndürmesiyle eş anlamlıdır. Birinci durumdaki ben, kendisini Rabbin saf aynası ve O’nun her şeydeki yansımalarını müşahadeye memur bir kul olarak hisseder. O makamda benlik bütün ilahî sıfat ve eylemleri bir dereceye kadar bildiren ve gösteren sonsuz ahval, sıfat ve hissiyatın esrarını zatında toplar. O bu hâliyle kâinatın kilididir. İkinci durumda, yani kendini hakikî bir değer olarak gördüğü vehmî durumda ise benlik kendini âlemin yegâne efendisi sanır. Bu durumda insan bütün latifeleriyle “ene” olur. Kendisini her şeyin merkezine koymakla kalmaz, aynı zamanda her şeye kendi benliğinin rengini vermeye başlar. Bu ikinci durumdur ki, Kitabın işaret ettiği ve “insan cidden çok zalim, çok cahildir” diye tavsif ettiği durumdur[4]. Mutlak yanılgı hâlidir bu durum. Kendi hüviyetinden –malum hüviyet kavramı zamirinden gelir- yani O’ndan kopma, koparılmanın ilk adımıdır benliğin müstakillik iddiası.

         

        Benlik denilen şey statik, donuk bir şey değil, sürekli varoluş halinde bulunan dinamik bir süreç, yani eylem hâlidir. Buna kısaca hareket ya da daha ihtiyatlı bir tabirle eğilim, hatta kanun da denebilir. Nitekim Şakir Kocabaş, Kur’an’daki “emr” kavramını iki farklı düzlemde ele alırken bunlardan ikincisine, örfteki malum tanımından farklı olarak “yazılım” anlamını verir. “Eğer Allah Teâlâ göklerdeki nizamı bunlara vahyettiği veya yüklediği EMRİ ile gerçekleştirip koruyor ise, o zaman göklerde meydana gelen bütün olayların bu emre uygun bir biçimde gerçekleşiyor olması gerekir.”[5] Ruh da Kitap’ta “O’ndan bir emir” şeklinde tanımlanmıştır. Kocabaş dikkate alınır ve emir kavramı bütün varlığa yüklenmiş bir kanun olarak anlaşılırsa, “hareket” pekâlâ, ruhun ete kemiğe bürünen anlık ve bitevî tezahürleri ya da “varoluş küreleri” olarak tanımlanabilir.

         

        Pekâlâ, hareketin kaynağı nedir? Hareketin kaynağı yokluktan varlığa çıkma iradesi, kısaca varolma isteğidir. Ama hakiki var olmayı, İsyan Ahlâkı’nın giriş bölümünden müşahade etmek gerekiyor. Ben şimdi giriş bölümünün holüne doğru yürüyorum. “İradenin eseri olan her hareket” diye söze başlıyor hazret, “Her hareket, mükemmele, daha mükemmele bir özlemdir. Bu, iradenin kendisini denediği bir egzersizdir. […] Hareket bir iç hâli, dışa yayılmak üzere içimizde aniden doğan bir kuvvettir. […] Hareket saf bir kendiliğinden oluş değil, engellenmiş bir kendiliğinden oluştur. O, ferdî iradenin âdeta bir özeti gibidir. İnsan kendini ancak hareketin içinde tanır ve sonra hareket ondan bir yaprak gibi kopar. İnsan kendini ve eşyayı hareket ederek tanır.”[6]

         

        İsteyerek yapılan özgür hareketin nihaî hedefi, evrensel iradeye kavuşma isteğinden başka bir şey değildir. Bestekârından ressamına, oradan güzel sanatların bütün şubelerine varıncaya kadar farklı sahalarda ruhunun motiflerini elmas bir divitle nokta nokta ruhuna işleyen her büyük sanatkâr, içinde mutlaka metafizik bir esinti hissetmiştir. Ancak bu tür esintilerdir ki tabiatı icabı hasbî olan insan ruhunu ‘saf hakikat’le temasa geçirir. Fakat insan benine sadece saf hayır yüklenmemiştir, onda kuvve halinde de olsa bütün kötülüklerin nüvesi vardır. Bunun için insan türü saf hayrın en rafine örneklerini çıkardığı gibi, saf şerrin de en onulmaz tiplerini çıkartmıştır.

         

        Haddizatında kavga içimizde başlıyor. Goethe’nin o ölümsüz eseri Faust’ta Mefistofeles, saf şerrin, bütün kötülüklerin remzi olan şeytanı temsil eder. Yeryüzünde bilgide kusursuz olan Faust, ruhunu Mefisto’ya kaptırmıştır. O ruhunu kaptırmışsa, herkes kaptırabilir[7]. Bu ihtimal daima bir çengel gibi asılıdır başucumuzda. İnsan iyilikle kötülüğün mücadele sahasıdır. İnsan benliğimizde mutlak hayrın da mutlak şerrin de üssü vardır. Her ikisinin öncü kuvvetleri vardır içimizde. Ebed yolcusu işte bu yolun yolcusudur.

         

        Fakat yolcu, toprak yanımızla semavî yanımızın doğasından kaynaklanan iç gerilimlerle sarsılıyor. Sağanak hâlinde içimizde devinip duran büyük çelişkilerin kaynağı, karşıt tabiattaki iki farklı varlık cevherimize ait ilgilerin, yolda asılı tuzaklara takılıp kalmasından kaynaklanıyor. Kendi hakikatine uyanma ve uyanmama arasında gelgitler yaşayan insan ruhu, hangi hallere girmiyor ki!

         

        Sefere memur olan insan ruhu, zaferin sarhoşluğunu aşamıyor. Her şeyi yolda tüketmek istiyor. Bire bin veren tohumları, uçsuz bucaksız çöle savurmak gibi bir şey bu. Sevgi, tüketiliyor. Vefa, tüketiliyor. Affetme, tüketiliyor. Ahlâk ve dürüstlük tüketiliyor. Hepsinden önemlisi özgürlük tüketiliyor. İhtiras ve iktidarın azat kabul etmez kölesi hâline getirilen ruhlarımız acıyla kıvranıyor.

         

        İnce mesele bu ayrıma varmak. Önce içimizde yeniliyoruz. Bin bir kılığa giren Mefisto, nerelerden yakalamıyor ki insanı. En kuvvetli olduğumuz yerde, silahların kendimize çevrildiğini görüyoruz. Hem de kendi silahlarımızın. Mesela özgürlük derken, arkadaki suflörün ihtiraslarımız olduğunu göremiyoruz. Ha seninki, ha başkasınınki; ihtiras, adı üstünde ihtiras değil mi?

         

        Nasıl ki namussuzun şusu busu olmazsa; ihtiras gibi ‘insanî’ görünümlü tutkuların da şusu veya busu olamaz. Özgürlüğümüzü yeniden kazanmak istiyorsak, önce içimizdeki ayrık otlarını temizlemeli, onlara başkaldırmalıyız.

         

        Siyah kuşumuz kendi kaderiyle uçuyor. Zümrüdü Anka’mız kırgın. Her dem yeni bir hakikate uyanan ruhlarımız, bir türlü temkin hâline ulaşamıyor. Cins kafalar hayatlarında birden fazla buluğ yaşarlarmış sıradan insanlara inat. Güzel bir tespit. Hayatlarında birden fazla hakiki fark edişler yaşayanlar için normal bir durum bu. Bir de hayatı tekdüze yaşayanlar var. Bunlara ‘olmuş’ adamlar diyoruz. Olmadan olmuş kem talihliler.

         

        Mevsimden mevsime girerken, sürekli geçiş anlarının sancısını çeken ruhlarımız geriliyor. İntibak güçlüğü çekiyoruz. Kolay olan, perdenin arkasını görebilmektir. Perdenin önünde cereyan edenlerle oyalanıyor, bir türlü hakikatin yalın çehresini göremiyoruz. Istırabımızın kaynağı, toprak yanımızı çemenzara çeviremeyen acziyetimizden kaynaklanıyor. Kolay ve doğru olan, enerjimizi olması gereken meşru mecraya boşaltabilmektir. Onunla savaşarak sonuca ulaşamayız.

         

        Gazabın, şehvetin ve tecessüsün sonsuz kıvrımlarında yolunu arayan ruh, menzile ulaşamıyor. “Bu yol uzundur/Geçidi yoktur/Derin sular var” diyen Yunus, makas değişikliğine işaret ediyor. Makası değiştirmeden, fâniyata ‘itibarı’ kesmeden, özgür olamayız. İtibar etmemek en büyük özgürlüktür. Bunun manasını anlamaya çalışıyorum. Önümüze konan geçici şeylere itibar etmediğimiz kadar özgürüz.

         

        Vaktin üzerine çıkmadan fanusu yaramayız. Vakti kuşatmak, zamanın itibar ettiği değerleri aşmakla mümkündür. Ancak o zaman siyah kuşumuza ulaşabilir, hayatımızı yeniden anlamlandırabiliriz. Oysa bizim elveda diyebileceğimiz bir siyah kuşumuz bile yok.

         

        Hayatımızın merkezinden O’nu çıkardığımız günden beri, huzura ulaşamıyoruz. Çaresizliklerimiz, hüzün ve açmazlarımız, hepsi bundan; o büyük kopuştan, kayıp halkayı bulamayışımızdandır.

         

         


        


        

        [1] Faruk Kadri Timurtaş, (1989), Yunus Emre Divanı, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, s. 83–84.


        

        [2] İkbal bu şiiri Nietzsche için yazmıştır. İkbal’e göre Nietzsche, kendi iç dünyasında âlem-i lâhut’un bir tecellisini gördü ve bu husus kendisinde vazgeçilmez bir gerçek gibi göründü. Fakat denemelerinin tamamı başarısızlıkla sonuçlandı. Bunun temel sebebi, selefleri arasında Schopenhauer, Darwin ve Lange gibi akıl sahasında çok yükseklere tırmanmış isimlerin bulunmasıydı. Bkz. Muhammed İkbal, İslam’da Dini Düşüncenin Yeniden Doğuşu, (çev.) N. Ahmet Asrar, Bir Yayıncılık, 1984 İstanbul, s. 134.


        

        [3] Elmalılı Hamdi Yazır, (1979), Hak Dini Kur’an Dili VI, Eser Neşriyat Dağıtım, İstanbul, s. 3935.


        

        [4] Meselenin daha detaylı bir analizi için bkz. Nursî, Said, (1991), Sözler, (nşr.) Envâr Neşriyat, İstanbul, s.536–537. 


        

        [5] Şakir Kocabaş, (1993), “Kur’an’da “Emr” Kavramı”, İslâm ve Bilim, Sehâ Neşriyat, İstanbul, s.316.


        

        [6] Nurettin Topçu, (1995), İsyan Ahlâkı (çev.) Mustafa Kök-Musa Doğan, Dergâh Yayınları, İstanbul, s. 25.


        

        [7] Toynbee o ölümsüz eserinde “meydan okuma ve cevap verme” teorisini anlatırken, sık sık Goethe’nin Faust’u ve orada geçen metaforlara başvurur. Bkz. Arnold Toynbee, Tarih Bilinci I, (çev.) Murat Belge Bateş Yayınları, 1978, s.104–119. 


Türk Yurdu Ağustos 2012
Türk Yurdu Ağustos 2012
Ağustos 2012 - Yıl 101 - Sayı 300

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele