Şiir Hümâsı

Aralık 2012 - Yıl 101 - Sayı 304

        Gel-gitleri çok olan iki tür var. Biri şiir, diğeri roman. Bu sonuç hem tabii bilimlerde, sosyal bilimlerde ve hem de sanat meselelerinde geçerli bir kanunu hatırlatıyor: Çok kullanılan çok değişir, gelişir. Değişme ve gelişme ikiz kardeştir. Biri olmadan diğeri devam edemez. Fakat bunların her zaman sağlıklı yaşadıkları iddia olunamaz. Kendini tekrar ede ede artık lügati yapılacak kadar kalıplaşmış Divan şiiri zevkinin değişmesi lazımdı. XIX. Yüzyıl bunu başardı. Ama telefat kazançtan az değildi. Yeni şiir zevkinin en başarılı örnekleri I. Dünya Savaşı ile II. Dünya Savaşı arasında görüldü. II. Dünya Savaşı sonrasındaki zevk farklılaşması bir klasik çıkaramamıştır. Çünkü gündelik denecek kadar geçici kıvrımlarda aranan şiir, bazen bir parıltısı görülse de hemen bir başkası tarafından gölgelenecek kadar zayıftı. Hâlâ devam eden bu süreç, sadece söze giriş için lazımdı. O yolu takip, bir başka yazıya kalsın.

         

        İki dünya savaşı arasındaki zevkten Ahmet Haşim ve Yahya Kemal gibi iki klasik kalmıştır. Şiirde belli bir seviyeye gelebilenlerin yolu mutlaka bu anıtların huzuruna çıkar. Yakınlarda çıkan bir şiir kitabı bu gerçeği bir kere daha ispatladı. Yağmur Tunalı’nın Melâl Burcu’ndaki (Elips Kitap Yay., Mart 2011) şiirlerini kastediyorum.

         

        Belki son hüküm cümlesi olarak söylenmesi gerekeni en baştan ifade edeyim: Yağmur Tunalı, Melâl Burcu’ndan gelen sesiyle, bizi, Ahmet Haşim ve Yahya Kemal’in izinde, Cenap Şahabettin’in akrabası olduğuna inandırdı. Aşağıda kaydettiklerimiz ve eksik bıraktığımız daha nice şey, bunun yeterli ispatıdır.

         

         

        Şiir sanatı hakkında (Poetika)

         

        Melâl Burcu’nun son 37 sayfası Yağmur Tunalı’nın şiir dünyasını açıklayan metinlere ayrılmış. Bunların bir kısmı onun daha önce yayımlanmış yazıları, bazıları ise onunla yapılmış mülakatlardır. Şiirde kendisini bir misyon sahibi, bir temsilci olarak gören şairler, anlaşılacaklarından şüpheye düşerek kitaplarına poetik bir metin koymayı ihmal etmiyorlar. Ahmet Haşim, Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar”ını Piyale (1926)’nin ilk yudumu olarak vererek okuyucuyu “esrük” etmek, şiirin büyülü dünyasına çekmek istemişti. Yahya Kemal’e şiir kitabı yayımlamak nasip olsaydı, “Biz nasıl şiir isteriz?”, “Derunî Âhenk ve Öz Şiir”, “Şiir ve Müddea” gibi yazılarını baş tarafa koyacağı muhakkaktı. Bunların ikisine birden karşı koymak hatta geleneği yok etmek isteyen Orhan Veli’nin Garip (1941) için kaleme aldığı “Mukaddime” de aynı nitelikte bir metindi. Necip Fazıl’ın Büyük Doğu (1946)’dan Sonsuzluk Kervanı (1955)’na katılan “Poetika”sı için de aynı şey söylenebilir. Daha başkaları da sayılabilir. Şiirin İlkeleri (Salah Birsel) gibi doğrudan poetika eserleri gösterilebilir. Fakat Yağmur Tunalı’nın Melâl Burcu’ndaki “Şiiri Anlatamayan Notlar”, “Sanatta Devam Fikri Üzerine Notlar”, “Şiir Düşünüyor muyuz?” gibi yazıları, özü itibarıyla, M. Kaya Bilgegil’in Cehennem Meyvası (1943)’ndaki “Şiir ve Mabadı”nı hatırlatıyor. Esasen Bilgegil de aynı kaynaktan içmiş, aynı yollardan geçmiş ve aynı şiir çilesini çekmişti.

         

         

        Şiir ve Form

         

        A. Yağmur Tunalı, Melâl Burcu’nun “Şiir ve Şairi (Poetika Yerine) başlıklı yazılarında (notlar ve mülakatlar) şiirde ölçü ve şekil (form) üzerinde ısrarla duruyor. Fakat yeterince anlaşılamadığından şikâyetçi. Şairin bu hususta üzülmesine gerek yok. Çünkü karşısında anlayamayan veya anlamak istemeyen birileri varsa, meramınızı ifade edemezsiniz. Ne söylerseniz söyleyin karşılığında duyacağınız cevap aynıdır: “Ne yani… serbest şiir olmaz mı?” Tunalı, tekrar be-tekrar serbestliğe değil, bunun ehil olmayanlarca istismarına karşı durduğunu açıklıyor.

         

        Aslında zaman, gerekli ayıklamayı yapıyor. Ancak bu arada sanatın asil damarı da epeyce tahrip ediliyor. Herhangi bir sanat cehdini anlamaya ve denemeye tahammül ve kabiliyeti bulunmayanlar, serbestliğe taraftar görünmenin kolaycılığına sığınma tembelliğini gösterirler. Nâzım Hikmet’in hece şiirinden geçerek vardığı serbest şiirden, eskilerin “aheng-i taklidi” dedikleri ses yani şiir objelerinin sesi duyulur. Bu bir kolaya kaçmak değil sanat cehdidir, saygı duyulur. Orhan Veli hece ve aruzdaki hünerini geleneksel nazım şekillerindeki başarısını ispatladıktan sonra “Garip” denemesine girişti, noktayı aruzlu şekillerle koydu. Bu arayış, şiirin imkânlarını genişlettiği için Orhan Veli alkışlanmalıdır. Ama hiçbir sanat cehdi olmadan ölçü ve şekilden kaçmak, okuma yazma bilmeden yeni bir alfabe icat etmek gibidir.

         

        A. Yağmur Tunalı,

        Mütevazı lügatim bir kulağın harcı değil

        Kaf Dağı’ndan sorulur adresi mısralarımın

         

         

        demekte son derece haklıdır. Günün modaları sıradan kimseler için sığınak, hümâ ruhlular içinse kafestir. Gelenekten istifade konusunda, Attila İlhan, Arif Nihat Asya, Mustafa Seyit Sutüven ve daha başkaları da anlaşılamamıştı.

         

         

        Geleneği taklit değil, gelenekten istifade

         

        Tunalı’nın gelenekte bulduğu en önemli şey, ahenk sağlamak için vezin kullanımıdır. Onun, heceyi, her türlü şekil içerisinde, tam başarı ile kullandığı çok açıktır. “Poetika Yerine” yazdıklarının başına (s. 130) koyduğu yukarıdaki beyit gibi aruzla söylenmiş “Rüyâ” (s. 20), “Tanzir Gibi” (s. 33-34), “Bestenigâr Güfte” (s. 35), “Yağmur Gazeli” (s. 44), “O Kırkikindi” (s. 53), “Nev Gazel” (s. 73), “Elif’in Düğünü” (s. 77), “Bu da Geçer” (s. 87), “Bir Köşeden” (s. 97), “Bir Diri Ses” (s. 99), “Kitabe” (s. 126), ve “İsmet” (s. 125) başlıklı şiirler var. Şu satırlar 1930’lu yıllarda veya daha önce yazılmış olsaydı, vezni aruz olan şiirleri zikretmek saçma sayılabilirdi. Fakat bugün aruzu bilen, aruza yönelen şairler pek ender. Aruza yönelmek için artık insanın şairlik kumaşı çok kaliteli olmalıdır. Sevindiricidir ki zaman zaman Yağmur Tunalı gibi “hususî ruh”lar çıkıyor, Yahya Kemal’in

         

         

        Sönmez seher-i haşre kadar şi'r-i kadim

        Bir meş’aledir devredilir elden ele.

         

         

         

        vecizesine delil oluyor. “Şi’r-i kadim” aruzdan ibaret değil ama onun önemli bir unsuru. Tunalı da “şi’r-i kadim” söylemiyor ama zaman zaman onun ahengine kaptırıyor kendini, sanatta devamlılığın bir verdiği bir imkân olarak değerlendiriyor onu…

         

        Yağmur Tunalı’da bu kumaş var. Onun aruzunda “detone” ses yok! Sadece iki şiirde küçücük aksamalar görülüyor. “O Kırkikindi” gazelinin matla beytinde düşen redifi (şimdi) yerine koyabiliriz:

         

         

        Gönlüm yeni baştan doluyor şimdi demiştim

        Yollar, yine yollar buluyor [şimdi] demiştim

         

         

        Bu şiirde yarım kafiyenin kullanılmasını ve neredeyse hep fiillerin kafiye yapılmasını, kudemanın pek yerinde bulmayacağını şair de tasdik eder sanırım.

         

        Aruzla söylenmiş şiirlerde sadece bir zihafa rastlanıyor (tabiî benim dikkatimle). “Rüyâ” şiirinde

         

        İnsânın varlığı eşyâya sıcak

         

        mısraında ilk tef’ilenin ikinci hecesi kısa (açık) olmalıydı. Fakat bu hecenin uzunluğu günümüz Türkçesinde pek de belirgin değildir.

         

         

        Ceht mi İlham mı?

         

        Öteden beri şiirin temel meselelerinden biri şudur: İlhamla mı yazmalı, ceht ile mi esere vücut vermeli? Tunalı’nın tercihi, dili şuurlu biçimde işlemek! İlhama teslim olmamak gerekir. Bilgegil de Cehennem Meyvası’nda, “Ben ilhamla geleni hemen kaydetmiyorum. Onlar kalıcı şeylerse beni yine yoklayacaklardır.” demişti.

         

        Şiirin sadece ilhama teslim olunarak yazılamayacağı fikri, onun bazı özel kurallarının bulunduğu kanaatini de beraberinde taşır. Tunalı, biraz mizah olsun diye, biraz da ifadeyi uç noktaya taşımak için “her önüne çıkanın her dizdiği”ne şiir denilemeyeceğini uzun uzun anlatıyor. Şiirle ilgili şekil, vezin, ses, tema ve daha akla gelebilecek her bahis, doğal olarak “ilham-ceht” kavşağına götürür şairi. Fakat bu iki kavram esasen birbirinin zıddı değil tamamlayıcısıdır. İlham, çoğu kere Tunalı’nın dilinde “hususî ruh”tur. “Ceht” ise sanat işçiliğidir, sanatın kuralsız olamayacağını ifade ederken uğranılan durakların ortak ismidir.

         

        Tunalı’nın şiir unsurları hakkında söylediği her şey, Yahya Kemal’in fikirleriyle uyum içinde. Şiirin öncelikle şuurlu bir yoğurma ve şekillendirme yani ceht işi olduğu konusunda da örnek Yahya Kemal’dir. Bazen Tunalı “Ben sadece Yahya Kemal’in sözünü açıklıyorum” şeklinde tevazu cümleleri de kullanıyor. Yahya Kemal’e benzemeye çalışmak halis sanattan, saf şiirden anlayan herkes için büyük payedir. Ama böyle bir iddiada bulunmakla Yahya Kemal’e benzemek arasında dağlarca fark var. Tunalı’nınki iddia olmaktan öte, başkalarının yapabileceği bir tespit konusudur. Mesela şiirin kan grubunu azıcık sezebilen herkes, Melâl Burcu’nda okunan “Ağıt”ın damarlarında, Yahya Kemal’in “Nazar”ındaki kanı bulacaktır. Melâl Burcu’nun Ağıt’ı da adeta “Nazar”ın Leylâ’sı içindir.

         

         

        Manzum Hikâye Değil, Yüreğin Sessiz Çığlığı

         

        Her iki şiirde de anlatılan bir vak’a var. Fakat iki şiir de manzum hikâye değil. Yani bu metinlerin varlık sebebi vak’anın nakli yoluyla bir bilgi ve haber paylaşımı değil! Acıma duygusunun harekete geçirdiği yüreğin harâreti…

         

        Bahsi kısa tutmak için gayret göstersek de okuyuculardan bazılarının atıf yapılan metinleri bilmediğini düşünmek zorundayız. Yahya Kemal’in Nazar’ında Leylâ denizde yıkanırken (muhtemelen) üşümüş, yataklara düşmüş, ölmüştür. Leylâ’yı sevenler, bu şeâmetli (uğursuz) ölümü “nazara uğramak” diye yorumlayıp ağlaşırlar.

         

        Gece, Leylâ'yı ayın on dördü,

        Koyda tenhâ yıkanırken gördü.

        (…)

         

        Sardı her uzvunu bir ince sızı;

        Bu öpüş gül gibi soldurdu kızı.

        (…)

         

        Bir sabah söyledi son sözlerini,

        Yumdu dünyâya elâ gözlerini;

        Koptu evden acı bir vâveylâ,

        Odalar inledi: "Leylâ! Leylâ!"

        (…)

         

        Nice günler bu şeâmetli ölüm,

        Oldu çok kimseye bir gizli düğüm;

        Nice günler bakarak dalgalara,

        Dediler: "Uğradı Leylâ nazara!"

         

         

        Melâl Burcu’nun “hem yetim, hem öksüz” kızı ise nehirde boğulmuştur:

         

         

        Bir akşamdı sırma saçlı ufuklar

        Yandı bir haberle kıyamet gibi

        Küçücük ellerin bir davet gibi

        Son defa görüldü azgın sularda

        Ve ardına düştü saf oyuncaklar

         

         

         

        Dil Ustalığı

         

        Yahya Kemal’i Fuzuli’den sonra Türkçenin en büyük şairi olarak düşünmeme rağmen Yağmur Tunalı’nın Ağıt’ını onun Nazar’ı kadar başarılı bulurum. Her şeyden önce Tunalı da Yahya Kemal kadar mısra sağlamlığına inanıyor ve inancını örnekliyor:

         

        …

        Hem yetim hem öksüz açılmış adın:

        On sene kucaklar üşütmüş seni

         

         

        Sıradan bir şairin dilinde “kucak”, sıcaklıkla vardır. Burada ise “üşütmek” fiiliyle kurulan manevi tezat, zavallı kızcağızın başkalarında bulamadığı şefkati okuyucudan alıp bir şal gibi onun üstüne örtüyor.

         

        Vicdanlar eridi, canlar çekildi

        Çamlarda delice dövündü rüzgâr,

        O an hazırlandı belki bin mezar,

        Bin gönül yıkıldı bu korularda;

        Akşamla çiçekler cenaze kıldı

         

         

        Buradaki “bin” kelimesinin kullanımına dikkat edilmelidir. Dilbilgisi kitaplarının “asıl sayı sıfatı” diyeceği bu kelime, esasen aynı kitapların “belgesiz sıfat” demesi gereken biçimde kullanılmıştır. Çünkü sayılmazlık ve çokluk bildiriyor. Acemi değil ama belki sıradan bir şairin dilinde bu kelime, mutlaka “bir”dir. “O an” ile başlayan bir mısrada, kazılan mezar, “hemen” hazırlanır. Fakat Melâl Burcu’nda “Ağıt” söyleyen usta bir şair için “hem yetim, hem öksüz” bir kızcağızın ölüm haberi duyulur duyulmaz yıkılan binlerce gönülde binlerce mezar hazırlanır. Burada “mezar”la birlikte hatırlanacak fiil, sıradan bir şair için “kaz(ıl)mak”tır. Fakat buradaki mezarın maddî anlamda olmayışına dikkat edilmelidir. İşte dil ustalığı budur. Akşamleyin çiçeklerin başının eğilmesi, cenaze namazı kılmak olarak değerlendirilmiştir. Ama “cenaze kılmak” ifadesi, halk dilindeki eksiltili söyleyişlerdendir.

         

        Tunalı’nın dil ustalığını gösterecek örnek aramaya gerek yok. Açacağınız herhangi bir sayfada birkaç numune bulabilirsiniz.

         

         

        Kime Akraba?

         

        Yağmur Tunalı, fırsat düştükçe Yahya Kemal ekolüne mensup olduğunu vurguluyor. Bense Yağmur Tunalı’yı -belki de kendisinin kabul etmeyeceği- başka bir mirasın sahibi olarak göstereceğim. Onun Ahmet Haşim ve Yahya Kemal ile olan şairlik bağı (şiir akrabalığı), Cenap Şahabettin’e daha yakındır. Fakat Tamat (1887) şairi, Edebiyat-ı Cedide şairi veya Millî Edebiyat hareketine karşı inatçılıkla direnen Cenap’la değil, Cumhuriyet yıllarındaki Cenap’la bir akrabalık… “İhtiyar Çınar” şairi Cenap’la!.. “Senin İçin” şaheserindeki

         

         

        Sesin işler gibi bir şuh kanat gamlarıma

        Seni dinlerken olur kalbim uçan kuşlara eş,

        Gün batarken sanırım gölgeni bir başka güneş,

        Sarışınlık getirir gözlerin akşamlarıma

         

         

        mısralarıyla şiir burcunda yaşayan Cenap’la!.. Cenap, baştan beri hakiki şiirin sesini duyanlardandı, duyurabilmesi –maalesef- gecikmişti.

         

        Tunalı, onun sesini devam ettiriyor. Pek çoğu için bu ses, yükseklerden geliyor olabilir. Olsun. Gerçek şiir, hümâ kuşudur. “Hümâ kuşu yükseklerden seslenir!”

         

        Melâl Burcu’nu, merhum Nihat Sami Banarlı görmeliydi… Muhtemelen, onun sevdiği türden şiirler söyleyen son şair Faruk Nafiz Çamlıbel’di. Sanat ve edebiyattaki zevk çözülmesine karşı yayımladığı Beyannâmede (Kubbealtı Akademi Mecmuası, 1. sayı, 1 Ocak 1972, s.9-23) kökleştirmeye çalıştığı anlayışın şiirde meyvesini görmüş olacaktı. Ve rahmete giderken, “Millî Romantizmin İdrâki”, (Kubbealtı Akademi Mecmuası, 2. sayı, 1 Nisan 1972, s.17-32) dediği şeyin bir hülya olarak kalmadığını, sanat eseri olarak ortaya koyulduğunu görmüş olacaktı.

         

        Hakiki şiirin sesini duyabilen, simasını tanıyabilen herkesin Tunalı’ya teşekkür borcu var. Melâl Burcu’na varılmadan, ödenmez o borç…

         

         

29 Ekim 2012

 


Türk Yurdu Aralık  2012
Türk Yurdu Aralık 2012
Aralık 2012 - Yıl 101 - Sayı 304

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele