Amerikan Dış Politikasında “Değişim Rüzgârları” ve Türkiye...

Aralık 2012 - Yıl 101 - Sayı 304

        Obama'yı ilk dönemde iktidara taşıyan bir sözcük varsa, o da hiç kuşkusuz "değişim" idi. Nitekim bu sihirli sözcük, ABD içinde beklenen etkiyi ilk etapta yaratamasa da dışarıda, özellikle de kendi ülkelerindeki sistemlerle, rejimlerle bir hesaplaşma sürecine giren halklar arasında fazlasıyla etkisini gösterdi. Bugün Kuzey Afrika-Ortadoğu ekseninde devam eden, önümüzdeki süreçte ise İran, Kafkasya, Orta Asya ve Rusya güzergâhında ortaya çıkması beklenen gelişmeler de yine bu kavram ile ifade edilmeye çalışılıyor.

         

        Bu kapsamda ABD'deki seçimlerde Obama ile Romney arasındaki kıyasıya mücadele, bir anlamda değişim sürecinin kaderi ile de doğrudan ilintilendirilmeye çalışıldı. Öyle ki, bu ülkelerin bir kısmında siyasilerden halka kadar uzanan farklı kesimler, kendi içlerinde yaşanan süreci ABD'deki adaylara endeksledi. Şahin kanatlar Romney derken, daha ılımlılar Obama'nın bir kez daha seçilmesi için dua ettiler. Nitekim seçim sonrası Arapların bir kısmı "Tebrikler Ebu Hüseyin" derken; diğer bir kesim, örneğin Mübarek ve Bin Ali taraftarları, adeta karalar bağladı.

         

        Fazlasıyla trajikomik bir durum, fakat bir o kadar da hakikat! Açıkçası, bu nasıl bir ruh halidir anlamak o kadar kolay değil. Fakat diğer taraftan itiraf etmek gerekir ki, oluş(turul)an bu hava bile, her şeye rağmen ABD'nin küresel sistemdeki etkin, belirleyici rolünü bir kez daha ortaya koyması açısından oldukça önemli idi. Dolayısıyla, tek kutuplu sistemin düşüşteki gücü ABD'nin İkinci Obama döneminde izleyeceği iç ve dış siyaset oldukça önemli. Bu durum dünyanın diğer devletleri, halkları açısından olduğu kadar, Türkiye açısından da geçerli. Özellikle de Obama ile Arap Baharı sürecinde sıkı bir başlangıç yapan, fakat Suriye'de işlerin ters gitmeye başlamasıyla birlikte ikili işbirliğinin farklı bir kulvara girmeye başladığını gören bir takım çevreler açısından...

         

         

        ABD Ortadoğu'yu Terk mi Ediyor?

         

        Obama, ABD'de tek taraflı politikaların iflası ve Amerikan gücünün sınırlarının farkına varıldığı bir dönemde, sistem içindeki şahin kanadın etkisini kırma ve İslam dünyası ile barışma projesinin bir parçası olarak ön plana çıkartıldı. Bunda da büyük ölçüde başarı sağlandı. Bush döneminde, küresel güç mücadelesinde önce Afganistan ardından da Irak'ın işgalleriyle birlikte İslam dünyasını ciddi anlamda kaybetmeye başlayan ABD açısından bir stratejik hamle olarak karşımıza çıkan Obama, gerek Amerikan karşıtlığını azaltmaya yönelik yaklaşımları gerekse de Amerika'nın bu politikasından kaynaklanan artan maliyetlerini özellikle Türkiye, Mısır ve Körfez ülkeleri üzerinden asgariye indirme noktasında ortaya koyduğu politikalarla dikkatleri kendisine çekmekte gecikmedi.

         

        Dolayısıyla, bundan sonraki süreçte ABD'nin İslam dünyasında yeni bir savaşa doğrudan doğruya girmesi pek öngörülmüyor, bu husus sistem içindeki şahin kanadın seçimler sonrası vakit geçirilmeden tasfiye edilmeye başlanması ve İsrail'i hizalama girişimleri (23 Ocak 2013 sonrası Netanyahu ve ekibinin, Avrupa'da Berlusconi ve Sarkozy ile başlatılan, Merkel ile devam ettirilmesi çok büyük bir olasılık olan tasfiye sürecinin bir parçası olarak iktidardan düşürülmesi gibi...) ile de teyit edilebiliyor. Nitekim, Suriye politikasında SUK bağlamında attığı son adımları bu kapsamda değerlendirenlerde çoğunlukta...

         

         

        "Değişim Rüzgârları" Uzak Doğu Asya'ya mı Kayıyor?

         

        ABD'nin dış politikadaki öncelikli alanı değişmeye başladı. Buna göre Obama'nın 17-20 Kasım tarihleri arasında sırasıyla Tayland, Myanmar (Burma) ve Kamboçya'yı ziyaret edecek olması, ABD dış politikasındaki önemli değişimin ciddi sinyallerini veriyor, özellikle de güç merkezinin Batı'dan Doğu'ya doğru kaymaya başladığı bir süreçte.

         

        Nisan 2009'da İslam dünyasına Türkiye ve Mısır üzerinden Obama ile psikolojik bir operasyon çeken yapı, şimdi de bu ülkelere yönelik "onurlandırıcı" ziyaretler ile Çin'e yönelik hamlesini başlatmış durumda. Bir diğer ifadeyle ABD, Çin'i çevreleme politikasının en zayıf halkalarını oluşturan ülkelerle ilişkilerini kuvvetlendirmek suretiyle, bölgedeki gücünü yeniden tesis etmeye ve Çin'e karşı bir set oluşturmaya çalışıyor. Bunun yolu da bölgede Amerikan askeri, siyasi ve iktisadi varlığını daha da arttırmaya hizmet edecek Asya ittifak sistemini canlandırmaktan geçiyor.

         

        "Genişletilmiş Ortadoğu Projesi" üzerinden Kuzey Afrika'dan Afganistan'a kadar uzanan geniş bir coğrafyada dizayn çalışmalarını gerçekleştiren ABD, öyle görünüyor ki benzer bir projeyi bu bölge için de harekete geçirmek üzere. Bunun için de bölgede varlığını meşrulaştıracak bir zemine ihtiyacı var. Bu açıdan, bölgedeki etnik-inanç temelli sorunların, aynen BOP'da olduğu gibi, hızlı ve kanlı bir şekilde gündeme gelmesi dikkat çekici.

         

        Bu kapsamda, ziyaretler öncesi özellikle Myanmar'da meydana gelen olaylar haliyle düşündürücü. Bölgedeki Müslüman halkı Budistler üzerinden hedef alan söz konusu gelişmelerin kime daha fazla yaradığı da bir anlamda ortaya çıkıyor. (Hatta Myanmar'da önümüzdeki süreçte Müslüman halkın hayatını ve haklarını korumak adına bir takım radikal selefi örgütlerin eylemlere başladığını da duymaya başlarsak hiç şaşırmayalım, ne de olsa oyun aynı mantık üzerine kurgulu...)

         

        Hiç kuşkusuz, bu ziyaretlerin hedefi Çin'in Güney Asya'ya açılımını engellemek olduğu kadar, kendi bölgesine hapsetmek hatta bu ülkeler üzerinden Çin'in istikrarını çok boyutlu bozmak. Ya da Brzezinski'nin "Jeostratejik Üçlü" adlı kitabında da ortaya koyduğu üzere, bu ülkeyi işbirliğine dayalı Avrasya sistemi içerisinde ABD'nin güvenilir bir ortağı olmaya zorlamak.

         

        Bu husus, iç politika bağlamında olduğu kadar Çin'in bölgeye yönelik, görünürde barışçıl fakat temelde nüfuz alanını genişletmeye, derinleştirmeye yönelik entegrasyonist, işbirlikçi açılımını engelleyici bir takım "tedbirler", adımlar şeklinde de kendisini gösteriyor. Bu kapsamda Afganistan'la başlayan, Pakistan, Hindistan, Bangladeş ile devam eden hattı Myanmar, Tayland ve Kamboçya'yla daha da kuvvetlendirmek ve Vietnam üzerinden geleneksel ortakları Filipinler, Singapur, Tayvan, Güney Kore, Japonya ile birleştirmek, ABD'nin jeostratejik önceliği olarak ön plana çıkıyor.

         

        Nitekim söz konusu ziyaretle ilgili açıklamada Obama'nın iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin 180'inci yılını kutlama ve aralarındaki güçlü ittifakı yeniden teyit etme bağlamında Başbakanı Yingluck Shinawatra ile görüşecek olmasına yapılan vurgu oldukça önemli. Bunun dışında, Myanmar'ın başkenti Yangon'da da Devlet Başkanı Thein Sein ve muhalif lider Aung San Suu Çii ile görüşmelerde bulunacak olan Obama'nın bu ülkede devam etmekte olan demokratik değişimi teşvik etmek için sivil toplum temsilcileriyle bir araya gelecek olması da operasyonun kılcal damarlar boyutuna dikkatleri çekiyor.

         

         

        ABD'nin Uzak Doğu Asya Açılımı Türkiye için Yeni Bir Fırsat mı?

         

        Tüm bu gelişmeler bizi öncelikle uluslararası sistemdeki kırılganlığa ve çok kutuplu yolculuk sürecinde tek kutuplu bir dünya gerçeğine bir kez daha götürüyor. Ne de olsa sistemdeki belirsizlik, akıllara "serseri mayın" benzetmesini getiriyor. Böylesine bir belirsizlik ortamında Amerikan gücü, bir yönüyle sistemdeki bu sancılı-istikrarsız geçiş aşamasında dengesizliğin dengeleyicisi rolünü de oynuyor desek, herhalde abartmış olmayız. Burada, Çin'in "Batı'ya Doğru Stratejisi"nin istikameti ve hedefleri de göz önünde bulundurulduğunda, dengeye dayalı çok yönlü bir anlayışı dış politikalarının merkezine oturtmuş ülkeler açısından ABD'nin bir "ehven-i şer" olarak karşımıza çıktığına şahit oluyoruz.

         

        ABD'nin yeni dış politika hedefleri-öncelikleri ve bu kapsamda Asya-Pasifik'e doğru yoğunlaşma kararı, hiç kuşkusuz Ortadoğu'da, hatta daha genel anlamda Türk-İslam coğrafyasında Türkiye ile farklı bir ilişki-ortaklık sürecinin önünü de açmış bulunuyor. ABD Asya-Pasifik'te başarılı olmak için Batı ile Doğu arasında bir güç boşluğunun yaşandığı bu coğrafyada (bir diğer ifadeyle Selçuklu-Osmanlı coğrafyasında) Türkiye ile birlikte hareket etmek zorunda olduğunun farkında.

         

        Bu bağlamda, Türk-İslam dünyası ile yeni bir süreci başlatmak isteyen ABD açısından Türkiye ile ilişkilerin bu ikinci dönemde daha da derinleşmesi, genişlemesi ve iktisadi-teknolojik boyutta Türkiye'yi bir cazibe merkezi olarak güçlendirmesi kaçınılmaz. Dolayısıyla ABD, dış politikadaki bu yeni değişim sürecinde Uzak Doğu Asya'ya yoğunlaştıkça Türkiye'nin Ortadoğu ağırlıklı olmak üzere, Türk-İslam coğrafyasındaki manevra alanı, kabiliyeti ve gücü de artacaktır. Bunun için de duygusallıktan öte, rasyonaliteyi ön plana alan bir duruş kaçınılmazdır. Kabul edelim ya da etmeyelim, reel politik bizi bir anlamda buna zorlamaktadır!

         


Türk Yurdu Aralık  2012
Türk Yurdu Aralık 2012
Aralık 2012 - Yıl 101 - Sayı 304

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele