Yeni Yükseköğretim Yasası

Aralık 2012 - Yıl 101 - Sayı 304

        30 yıldan beri 2547 sayılı kanun hem üniversitelerde hem de kamuoyunda tartışılmaktadır. Her siyasi parti, siyasal erki eline geçirdiğinde darbe döneminin kurum ve kuruluşlarından Türkiye’yi kurtaracağını taahhüt etse de iktidarların çok fazla samimi olmadığı, ele geçirdikleri kurumlarla ilgili olarak duyarsız davrandıkları, ele geçiremedikleri kurumlarla ilgili de yasal düzenlemelere gittikleri görülmektedir. Daha önceki yasama dönemlerinde 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun pek çok maddesi değiştirilmiş olmasına rağmen, ilk defa tamamen değiştirilmesi gündeme gelmektedir. Yeni yasa taslağı, yeni hazırlanan anayasadan önce kabul edilirse, ilk defa darbe döneminden uzakta, herhangi bir sınırlama olmaksızın, tamamen sivil bir inisiyatifin takdiri olarak tarihe geçecektir. Bu durum, Türkiye açısından hayati bir öneme sahiptir. Yeni yasa taslağı ile ilgili kaygılarımız, eleştirilerimiz olmasına rağmen desteklenmesi gereken bir uygulamadır.

         

         

        Yasa Taslağına İlişkin Görüşler

         

        Yeni Yükseköğretim Yasası taslağı incelendiğinde, felsefesinin çok net olmadığı, tanımlanamadığı görülmektedir. Otantiklikten ve milli kimlikten uzak, yeni bir paradigma ortaya koyamayan, değişimin mantığını ve gerekçelerini özgün bir biçimde tanımlayamayan bir kimliğe sahip olduğu izlenimi ortaya çıkmaktadır. Yasa taslağı bu yönü ile soğuk ve gridir. Yeni yasa taslağının bu eleştirilere rağmen üniversitelerin çeşitlendirilmesi, idari özerklik ve bilimsel özgürlük, rekabet-performans sistemi, mali esneklik ve kalite denetimi gibi kavramlarla farkındalık yaratmaya çalıştığı; ancak altının doldurulmadığı anlaşılmaktadır. Bu kavramların içi ve altı doldurulduğunda, üniversitelerin gelişimine önemli katkılar sağlayabileceği umulmaktadır.

         

        Yasa tasarısı kamuoyunda en çok eleştirilen kurumun mevcut yöneticileri ve ekipleri tarafından hazırlandığı için eleştirilmektedir. Bu uygulamada, “hasta ile operatör aynı kişidir.” YÖK’ün kurum olarak yeni yasada da varlığını sürdürüyor olması, sadece alt sistemlerde bazı radikal değişiklikleri gündeme getirmiş olması, kamuoyu tarafından inandırıcı bulunmamaktadır.

         

        Kalite güvence sistemi, başka ülkelerde bağımsız “Kredi Değerlendirme Ajansları” tarafında yapılmaktadır. Yeni yasa, kalite güvence sistemini ülkemizdeki yükseköğretim sistemine getirmekte; ancak daire başkanlığı statüsünde denetim ve derecelendirmeyi öngörmektedir. Hiyerarşinin baskın olduğu bir örgütte, daire başkanının kalite değerlendirme sistemini yönetmeye kalkışması, sürecin geçerlik ve güvenirlik düzeyini düşürecektir.

         

        Yeni yasa tasarısı çok fazla kurul, komisyon öngörmekte ve üniversiteleri adeta kurul ve komisyonların kol gezdiği örgütlere dönüştürmektedir. Yönetim literatüründe yaygın olarak kabul gören genel bir yargı vardır: “Eğer sorunu çözmek istemiyorsanız, kurul ve komisyonlara havale edin.” Bu uygulama, çok tartışılan ancak arpa boyu yol alamayan bir süreci ortaya çıkaracaktır. Kurul ve komisyonların katılımcı yönetim özelliklerine rağmen, yetkiler üst birimlerde toplanmakta, anabilim dalları ve bölümler yok sayılmakta, yetkisiz sorumlu bir yapı ortaya çıkmaktadır. Yükseköğretim Genel Kurulunun beş üyesinin siyasi partilerin üye sayılarına göre belirlenecek olması, TBMM’deki çatışmalara benzer sorunları yükseköğretime de taşımasına neden olabileceği gibi, mecliste ezici çoğunluğu olan iktidar partisi YÖK’ü de kontrol edebilecektir. Bu durum, siyasi erkin değişmesinden yükseköğretim kurumlarının da etkilenmesine neden olacaktır. “Üniversite Konseyi” adında yeni bir konsey kurulmakta, on yıl koşulu aranmakta ve bu uygulama sadece devlet üniversiteleri için öngörülmektedir. Üniversite konseyine seçilecek üyeler içerisinde “Vergi mükellefleri içerisinde en çok gelir vergisi ödeyen gerçek kişiler ya da kurumlar vergisi ödeyen tüzel kişi temsilcileri arasından veya ilgili üniversiteye en çok bağışta bulunanlar arasından seçtiği bir kişi olmak üzere on bir üyeden oluşur.” ibaresi yer almaktadır. Bu madde sakıncalıdır. Bu sakıncayı anlayabilmek için geçmişte vergi rekortmeni olan kişilerin araştırılması yeterli olacaktır. Yasada gereksiz yere enstitü, araştırma enstitüsü, araştırma ve uygulama merkezleri oluşturularak bürokrasi artırılmaktadır.

         

         

        Yeni yasa taslağına göre şirketler çok kolay üniversite açabilme hak ve yetkisine sahipken, vakıfların üniversite açma hakkı aşırı iş yükü ve bürokrasinin ezici darbelerine maruz bırakılmaktadır.

         

        Yasanın göze çarpan en önemli özeliklerinden birisi de yabancı üniversitelere, üniversite açma izni vermesidir. Bu durumu iki yönlü değerlendirmek gerekir. Rekabet ortamı yaratacağı için kalitede artış gözlenebilir. Ancak yabancı üniversitelerin başka ülkelerde açtığı üniversiteler incelendiğinde, bunların ikinci sınıf üniversite özelliği taşıdıkları ve yükseköğretimin kalitesine de önemli bir katkı sağlamadıkları görülmektedir.

         

        Yasa tasarısında yükseköğretimin finansmanı ile ilgili açık anlaşılır ibareler bulunmamaktadır. Yeni taslakta da genel bütçeden nemalanan bir üniversite modeli ön plâna çıkmaktadır.

         

        Yasa, rektör seçme ve atama sistemini değiştirmekte; ancak rektörün yetkilerine çok fazla müdahale etmemektedir. Konsey ile rektör arasında iki başlılık yaratmakta ve yeni çatışma alanları ortaya çıkmaktadır. Dekanın seçimle gelmesi ve konsey tarafından atanması olumlu bir gelişme olmakla birlikte, dekanın görevi sürecinde kadrolaşması halinde defalarca seçilme riski de bulunmaktadır. Aynı zamanda dekan seçimleri, rektör seçimlerini aratmayacaktır. Yasanın rektörün görev süresini beş yılla sınırlaması ve farklı bilim dallarından seçilme zorunluluğu getirmesi ilk etapta cazip gibi görünse de sağlıklı bir uygulama değildir. Çünkü rektör kalitesine göre seçilir, bilim dalına göre değil.

         

        Öğrenci konseyleri yeni yasayla daha etkin hale getirilmekte, böylelikle öğrenciler bölüm, senato ve yönetim kurullarında temsil edilme hakkına sahip olmaktadır. Bu isabetli bir tercih olmasına rağmen, öğrencilerin ne kadar etkili olacakları ayrı bir tartışma konusudur.

         

        Yasada yardımcı doçentlerin tamamına, doçent ve profesörlerin bir kısmına sözleşmeli çalışma koşulu getiriliyor olması bazı yönlerden sakıncalı olabilir. Özellikle siyasi erkin etkili olduğu dönemlerde bu düzenlemeye dayalı olarak bazı öğretim üyelerinin iş akdi sonlandırılabilir. Doçent ve profesör düzeyinde daimi çalışanların özgürce eleştirme ve dik durma davranışı, siyasal erkin şiddetinden uzak kalmak için sessizliğe bürünebilir. Bu uygulamanın sonucunda, duruşu olmayan, konuşmayan, fikir beyan edemeyen öğretim üyelerinin sayısında artış gözlenebilir.

         

        Bazı üniversiteleri araştırma bazılarını da eğitim ağırlıklı hale getirmek, ilk görünüşte pragmatik bir uygulama gibi görünse de süreçte sorunlu bir uygulamadır. Üniversitede öğretim üyesi bilgi üretir, ürettiği bilgiyi öğretir. Üretilen bilgiyi öğrencileriyle paylaşır. Araştırma ve eğitim değil, araştırma ve öğretim iç içe yürütülür. Bir nevi etle tırnak gibidir. Araştırma yapmayan bir öğretim üyesi sadece öğretim görevinde istihdam edilirse üniversite adının yüksek lise olarak değiştirilmesi daha isabetli olur.

         

         

        Üniversitelere kalite ve performans sistemi geliyor olması dikkate değer bir gelişmedir. Üniversitelerin önemli oranda hem nicel hem de nitel öğretim üyesi sorunu vardır. Yasa; öğretim üyesinin kalitesinin nasıl artırılacağı, farkındalığın nasıl yaratılacağı ve performans ölçümlerinin nasıl yapılacağı, performans ölçümlerinin nasıl yürütüleceği, ödül, terfi ve taltif sisteminin nasıl işleyeceğini, açıkça tanımlamamaktadır.

         

        Yasada öğretim üyelerinin temel hakları, özgürlükleri, araştırma ve bilim özgürlüğü, etik ilkeler, değerler, öğretim üyelerinin yetiştirilmesi gibi kavramlar neredeyse yok denecek kadar azdır.

         

        Sonuç olarak, yasa üniversiteler için dile getirilen eleştirileri, kaygıları ve beklentileri karşılar nitelikte değildir. Gelecekle ilgili kaygı ve endişe yaratacak niteliktedir. Özellikle bilimsel özgürlüğün ve akademik özerkliğin ortadan kaldırılma riski vardır. Ancak, hesap vermeyen üniversite modeli de gerçeklerden uzaktır. Kamusal kaynakları kullandığınız sürece, bu kaynakları nasıl kullandığınızı açıklayacağınız birimler ya da yetkili kurullar mutlaka olacaktır. Yasa taslağı bu haliyle özgün değildir. Yasada geçen uygulamaların bir kısmının, Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerindeki uygulamalara benzemektedir. Bu haliyle yasa, adeta 2547 ile Batı tarzı üniversite modelinin izdivacı niteliğindedir.

         


Türk Yurdu Aralık  2012
Türk Yurdu Aralık 2012
Aralık 2012 - Yıl 101 - Sayı 304

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele