İki Bellek Arasında Bir Dünya

Aralık 2012 - Yıl 101 - Sayı 304

         “Kültürler veya uygarlıklar, tıpkı ekonomi gibi mekânı örgütleyen düzenlerdir.”

fernand braudel

 

 

        Geçen yüzyılın başlarında, “Bereketli Hilal”’den Atlantik sahilleri ve Basra Körfezi’ne kadar uzanan geniş coğrafyada bir dizi siyasî tahavvül meydana geldi. Yeni durum eski siyasî düzenin yerine, ulusal sadakate dayanan yeni siyasî düzenler oluştururken, sadece yakın geçmişi mahkûm etmedi, aynı zamanda hem onun hem de uzak geçmişin bazı imajlarını maniple etti. Bu cümleden olarak yeni kurulan Ortadoğu devletçikleri, Osmanlı karşısında erken İslam tarihinden destek arayışına çıktı. Mısırlılar Firavunlar çağından, Lübnanlı Hristiyanlar Fenikelilerden yardım talebinde bulundu. Bizzat Türklerin kendileri bile İslam öncesi tarihe, Hititlere kadar geriye gittiler.

         

        Ulus çağının ikindi vaktinde gecikmiş bir uluslaşma sürecine uyanan Arap ve bilhassa Türk okuryazar takımından bazıları, Osmanlı geçmişini öteki ilan etti. En ateşli örneklerini iki dünya savaşı arası dönemde veren iki farklı topluma ait entelijansiya, “Osmanlı hâkimiyetini bitmek bilmeyen savaşlar, isyanlar ve katliamlar eşliğinde, farklı yazgılarla…19. yüzyılın sonlarına kadar süren” uğursuz bir dönem olarak yaftaladı. Oysa bu dönemde Osmanlı arşivlerinde çok az çalışma yapılmış ve imparatorluğun çöküşünün üzerinden henüz uzun bir süre de geçmemişti.

         

        Devrin Batıcı elitleri aynı dönemde “akan zaman” içindeki bir tarihselliği kendi şartları içinde değerlendirmek yerine, “nokta bir zamana” tarihin bütün hamulesini yüklediler. Osmanlı tarihine yapılan muamele bunun tipik örneklerinden biridir. İslam’ın ortaya çıkışı da yine kendi zamanı ve tarihselliği içinde Araplara ait bir Ortaçağ olayı olarak sunuldu. Dahası, Osmanlı-Türk tarihi millî karakterden uzaklaşma ve Arap-Fars kültürüne tâbi olmakla suçlandı. Hâlbuki ‘o devirlerde biz, mensubu bulunduğumuz medeniyet dairesinin merkezi ve yıldızı’ idik.

         

        İlk bakışta tersi gibi görünse bile, benzer bir tavır Arap modernleşmesi aydınlarının tipik davranış tarzı oldu. Onlar da İslam tarihinin sadece Osmanlı asırlarını değil, Moğol istilasından sonraki bütün Türk asırlarını İslam (Arap) tarihinin dışına attı. Oysa Müslüman Türk tarihi İslam tarihinin devamından başka bir şey değildi. Hatta daha da ileri gidilerek, İslam dini Arapların ulusal tarihiyle eş anlamlı gösterilmeye çalışıldı. Mesela 1861 Beyrut doğumlu Ortodoks bir Hristiyan olan ünlü İslâm tarihçisi Corcî Zeydân’ın çalışmaları pekâlâ bu kapsamda değerlendirilebilir. Araplar arasında önce ulusçuluk, sonra Nasırizm ve en nihayet sosyalizmin Arap sürümü olan Baasçılık şeklinde ortaya çıkan bütün hareketlerin ortak karakteristiği, Türk yönetimini Arap tarihinde bir çöküş nedeni, zulüm kaynağı ve günümüzde katlanılan her türlü geri kalmışlığın nedeni olarak gösterdi.[1]     

         

        Bu ortak tarih ve onun ruhu olan İslam, her iki grup tarafından da (Türk ve Arap), Araplara özgü bir olay olarak gösterilmeye çalışıldı. Türk tarih tezinin erken döneminde (1931–1934) Türklerin tarih öncesi göç yollarını gösteren temsili oklar, Çin denizlerinden antik Mısır’a kadar uzanırken, ilginç biçimde Arap Yarımadası’nın iki yakasından kavisler çizerek teğet geçti. Bunun nedeni açıktı: aradaki mesafeyi kesin hatlarla belirlemek. Gerçi 1936 yılında yayımlanan ortaokul ders kitaplarında okların ucu bu sefer bizzat kutsal mekânları işaret etse de[2] yaygın görüş, İslam tarihinin genelini, tek bir zaman-mekân kesitinin, Ortaçağ Arap dünyasının durağanlığı içinde göstermekten ibaretti. Böylece Türklerin İslam medeniyet dairesine girdikten sonraki ihtişamlı devirleri, sadece Araplar tarafından değil, bizzat İnkılâpçı elitler tarafından da ‘tarihin bekleme’ odasına atılmış oldu.

         

        Bütün bu süreç ve algılar uzun on dokuzuncu asrın meyveleriydi. Öncekine göre daha kısa süren ve büyük ölçüde on dokuzuncu asır tarafından belirlenen yirminci yüzyıl, doksanlı yılların başında Sovyet Rusya’nın dağılmasıyla vaktini tamamlarken eski değer ve algıların önemli bir kısmını geride bıraktı. Bugün artık eskiye göre en azından sosyal ve fizik bilimler sahasında çok daha iddiasız söylemlere sahip bulunuyoruz. Pozitivist gelenekler ve ilerlemenin kesintisiz-evrensel yasalarına olan sarsılmaz inanç artık eski salâbetini kaybetmiş bulunuyor. Çağdaşlık, ilerlemecilik, bilimcilik, rasyonellik, sosyal ve fizikî gerekircilik vs. gibi kavramların belirlediği gerçeklik algıları ağır ağır dünyamızı terk ediyor. 

         

        İmdi, yeni bir milenyumun şafağında kökleri çok derinlere uzanan, adeta hareketsizmiş gibi ilerleyen ‘birikimli süreçlerden’ geçiyoruz. Her şey tarihin kendilerini inşa ve tahrip etmek için yüzyıllar harcadığı muazzam yüzeyler üzerinde cereyan ediyor. Uzun erimli eğilimlerin o geniş yüzeyinde, eski ve yenidünyanın kara ve denizleri yeniden şekilleniyor. Yeni şekillenmede çoklu nedenselliğin belirlediği kısa ve uzun vadeli süreçlerle bu süreçlerin yapısında barınan çelişkili ilişkilerin diyalektik etkileri ezberleri bozuyor. İki bloklu dünyanın tekdüze kalıpları ve yalınkat refleksleriyle vaziyeti kurtarmaya alışkın kafalar ciddi tereddütler yaşıyor.

         

        Braudel bir yerde, “Ekonomi-dünya” demişti, “en geniş alana sahip titreşimli yüzeydir; bu yüzey yalnızca konjonktürü ağırlamakla kalmaz, aynı zamanda onu belli bir derinlikte, belli bir düzeyde imal eder.[3] Hazret bu ifadeyle uzun erimli eğilimlerin o geniş yüzeyinin kısa dönemli konjonktürleri nasıl belirlediğine işaret eder. Ona göre kısa vade ile uzun vade bir arada var olmakta ve birbirinden ayrılmaz nitelikler taşımaktadır. İçinden geçmekte olduğumuz fırtınalı süreç de aynen dünya-ekonomi ya da ekonomi-dünyalar gibi, hatta onu da aşan bir cesamet ve tarihî derinliğe sahip bulunduğu için, olan bitenin bir çırpıda adının konulması mümkün görünmüyor.

         

        Önümüzde muazzam bir Avrasya sahası kuruluyor ve geçen yüzyılın başında bize doğal hinterlandımıza rağmen dayatılan reel-politiğin şartları yeniden şekilleniyor. Klasik dönemin kritik malı olan “baharat yolları”yüzünden Batı’nın iştahını kabartan İslam dünyası, modern zamanlarla birlikte dönemin kritik malı olan “enerji kaynaklarının” merkezi ve bağlantı yollarınında üzerinde bulunması sebebiyle benzer müdahalelere maruz bırakılıyor. Bazı tarihçiler tarafından ‘en mükemmelinden bir hareket, transit uygarlığı’ olarak nitelenen İslam dünyası ve onun tarihî süreçte siyasi temsilciliğini yapmış yıldız ülkesi Türkiye, taşıdığı tarihi, kültürel, politik, ekonomik ve askerî potansiyellerden dolayı şimdilerde ağır bedeller ödüyor.

         

        Haddizatında şimdi ödenen bedellerin, sadece bugünün yanlışlarıyla ilişkili olduğunu söylemek de mümkün değil. Nihaî sonuçlarını I. Büyük Harp’te gördüğümüz egemen güçlerin enerji kaynakları üzerindeki güç mücadelesi çok daha erken bir dönemde başlamıştı. Oryantalizm, arkeoloji vs. genel başlığı altında toplanan Batı menşeli çalışmalar ve bu yolla İslam dünyasına giren milliyetçilik de dâhil bütün ideolojik akımlar, bir bakıma kritik mallar üzerinde oturan siyasî ve kültürel birliği parçalamaya dönük çalışmaların ürünleriydi. O dönemde büyük oyunda sahne alan aktörler (İngiltere, Rusya ve Almanya), Avrasya sahasını yeniden şekillendirmeye çalışırken, oynanan oyun bizim sahamızda icra ediliyordu. Bunun için o dönemde ortaya çıkan nevzuhur bütün ideolojik akımlara bir de bu gözle, bu coğrafyada sahneye konulan “büyük oyun”la ilişkili biçimde bakmakta fayda var.

         

        Bizde bir modern zaman hastalığı biçiminde tezahür eden “İslamcılık”, “milliyetçilik”, “liberalizm” vs. kavramların hepsinin hangi bağlamda ortaya çıktığı üzerinde ciddi bir şekilde durulmaya ihtiyaç bulunuyor. Bilhassa imparatorluk yapılarının çoğulcu yapılarını kolayca ulusçuluk, sosyalizm veya dinî bir kardeşlik söyleminin uniform tekilliğine dönüştürüveren “ilerlemeci-modernlik” bağlamı üzerinde durulması gerekiyor. Bütün karmaşık süreçleri genel bir yafta, tekdüze bir form altında, söz gelimi zaman ve mekândan soyutlanmış İslam kardeşliği kavramının soyut kavramları ya da insan hakları vs. biçiminde dile getirilen uluslararası hukukun evrensel prensipleriyle izaha kalkışan liberal anlayış, bu türden karmakarışık olayları sıfır problemli denklemlerle çözümleme gayretine girebilir. Çevremizle uyumlu bir dış politika, komşularımız da dâhil herkesin çıkarına bir tercih olsa bile, bu tavır, bu durumdan rahatsız olabilecek muhtemel aktörlerin potansiyel problem sahalarını kaşıyacağı olgusunu atlamayı gerektirmiyor.  

         

        Hemen yanı başımızda sahne alan kanlı oyunun zahiri görüntüsü bir yana, coğrafyanın derûnunda icra edilen ameliyat-ı cerrahiyenin hakiki faillerini görebilmek için, planları on dokuzuncu yüzyılda, icrası ise safha safha ve güncellenen planlarıyla geçen yüzyılın başından bugüne kadar devam eden uzun sürece dikkatle bakmak lazım geliyor. Bütün renk ve sorunların sıfırlandığı yalınkat bir bakışla meseleleri çözme kolaycılığı yerine, realitenin karmaşık ve çelişkili o muazzam yüzeyinde biriken enerjileri, fay hatlarını ve doğal engelleri yeniden tanımlamak ve buna göre yol haritasını belirlemek ve en önemlisi, gecikmiş de olsa ortak belleği tashih etmek gerekiyor.

         


        


        

        [1] Mesela bu konuda Hristiyan bir Arap yazar olan Konstantin Zurayk şöyle der: “Pek çoğumuz, örneğin Arap tarihi araştırmasını Cahiliye Dönemi ile başlatıyoruz, sonra onun Hicaz, Suriye, Bağdat, Mısır ve İspanya halifelerinin yönetimi sırasındaki, Tatarların elinde Bağdat’ın düşüşüne kadar ve Grenada’da Ebu Abdullah egemenliğinin bitişine kadar olan seyrini takip ediyoruz; daha sonraki yüzyılları atlayarak, modern canlanma çağına bir sıçrama yapıyoruz.”. Bkz. Kaytarani, Vacih, (2005), “20. Yüzyılın İlk Yarısında Lübnan’da Milliyetçi Düşünce ve Osmanlı İmgesi”, Osmanlı Geçmişi ve Bugünün Türkiye’si, (der.) Kemal Karpat, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, s. 384.


        

        [2] Copeaux, Etienne, (1998), Ders Kitaplarında (1931–1993) Türk Tarih Tezinden Türk-İslam Sentezine, (çev.) Ali Berktay, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, s.205.


        

        [3] Braudel, Fernand,(2004), Maddi Uygarlık: Dünyanın Zamanı, (çev) Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Kitabevi,  Ankara, s. 68.

         


Türk Yurdu Aralık  2012
Türk Yurdu Aralık 2012
Aralık 2012 - Yıl 101 - Sayı 304

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele