Liberalizmin Tutarsızlığı

Aralık 2012 - Yıl 101 - Sayı 304

        Bu yazı, liberal düşüncenin tutarsızlıklarını (iç çelişkilerini) ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bunu başarabilmek için öncelikle -aşağıda birkaç paragrafta yer aldığı şekliyle- liberal düşüncenin temelleri ve bu temellerden hareketle liberal düşüncenin vardığı/varmak istediği sonuçlar verilmeye çalışılmakta; ardından bu temeller ve iddialar bazı tartışma konuları halinde kritik edilmekte; müteâkiben liberal düşüncenin tutarsızlığının daha da iyi görülebilmesi için bazı sorularla yazı sona erdirilmektedir. Bu sistematikten dolayı bu satırların yazarının görüşleriyle, liberal düşüncenin argümanlarının karışmaması için okuyucunun dikkatli olması icap etmektedir.[1]

         

        “İnsan özgür doğar. Özgürlüğü onun doğarken sahip olduğu tabii hakkıdır. Ve insan akıl sahibi bir varlıktır. Bu onu etrafındaki tüm varlıklardan istisna ve değerli kılar. Akıl sahibi bir varlık olarak insan, kendisi için neyin iyi neyin kötü olduğuna da herhangi bir dış yardıma gerek olmadan karar verebilir. Dolayısıyla dışarıdan herhangi bir otoritenin ya da kaynağın insana neyin iyi, neyin kötü olduğunu söylemesine gerek yoktur.

         

        Önce insan, yani birey vardır. Toplum ve devlet, insan, yani birey olduğu için vardır. Toplum ve devletin varlığı insanın varlığı dolayısıyladır. İşte bundan dolayı toplum ve devlet türev/ikincil kurumlardır. Çünkü toplum tek tek bireylerden oluşur. Devlet ise bir arada yaşamanın mecburiyeti olarak; bizzarure varlığına katlanılması gereken bir aygıttır ve onu da insan inşâ eder. İnsanın inşâ ettiği bir aygıt olarak devlet, hiçbir durumda insandan önce ve onun üzerinde bir konumda düşünülemez; düşünülmemelidir. Bunun sonucu olarak devlet bir otorite kaynağı olarak ve birtakım değerleri donanarak, bu değerler üzerinden kendi varlığını meşrulaştıramaz ve yine buradan hareketle -aslında onu var eden- birey insanlar üzerinde tahakküm kuramaz.

         

        Aynı şekilde, ontolojik olarak mütekâmil bir varlık olan tek tek insanlardan mürekkep bir varlık olan toplum da varlığını ve meşrûiyetini birey insandan alır. Dolayısıyla kural olarak (teorik içsel tutarlılık gereği) toplum da bireyi tahdit ya da tanzîm edemez ve hatta birey insanı denetleyemez. Toplum birey insana nasıl olması gerektiğini de buyuramaz. Bu birey insanın mutlak/sınırsız özgürlüğü anlamına gelmez şüphesiz, ama bu özgürlüğü sınırlayacak olan toplum değil, tek tek diğer insanlar ve onların özgürlükleridir. Yani tek tek insanların özgürlüklerinin bittiği yer bir diğerinin özgürlüğünün başladığı yerdir. Bu öyle bir durumdur ki sanki görünmez bir el bu düzeni yaratacaktır. Ayrıca yine de toplumu bir takım kurallarla tanımlasak dahi bu kuralları yaratan topluma ait değerler değil, tek tek insanların özgürlüğünü ve çıkarlarını dengeleyen ortak akıl; yani ortak menfaatler olacaktır. Bu pek tabii ki toplumun normuymuş gibi görünür ama adı üzerinde bu sadece görünendir; yani algılanan. Esasta var olan ise özgür ve akıllı birey insanların, bu özgürlük aklının kullanılmasıyla ulaşılan bir mutabakat halidir. Toplum, hayatını sürdürürken biz onları toplumdan sâdır oluyormuş gibi algılarız. Oysa öyle değildir. O normları yaratan tek tek özgür ve akıllı bireylerin ortak aklıdır.

         

        İşte, akıllı ve yetkin; yani mütekâmil olan insan, sahip olduğu bu kemâl halinden dolayı ne yapıp ettiğini bilen insandır. Dolayısıyla ne yapıp ettiğini bilen insan düşünme ve düşündüğünü ifade etme, serbestçe iktisadi/ticari teşebbüste ve faaliyette bulunma, dinî, felsefî ve vicdanî kanaat oluşturma ve bunu serbestçe ifade etmenin yanında; bir başka bireyin özgürlüklerinin başladığı sınıra kadar yaşama özgürlüğüne de sahiptir.” Gerçekten bu görüşler tamamı yakından ve dikkatlice bakılmadığı durumlarda oldukça caziptir ve kulağa da hoş gelir.

         

        Kolayca görüleceği üzere liberal düşünce yani liberalizm, ideolojisinin merkezine insanı yerleştirmekte; diğer tüm kategoriler insana ve onun zihnî, fikrî melekelerine nazaran pozisyon almaktadır ve insana göre türev/ikincil kategorilerdir. Bu ikincil konumda sadece toplum ve devlet değil din de yer almaktadır. Her ne kadar tarihsel olarak liberal düşünce, kilise otoritesine karşı gelişmiş ve içinde dini bir damarı da barındıran bir hüviyete sahipse de (ve bu anlamıyla muhafazakâr liberalizmden bahsedilebilse de) son tahlilde yine tüm bu kategoriler, ideolojinin merkezinde yer alan özgür, akıllı ve bilinçli insanın tercihi/seçimi olduğu için kutsaldır. Tüm bu kategorilerin insandan ayrı bir kutsallığı söz konusu değildir. Buna bağlı olarak dinin ya da dinî olanın toplumsal/kamusal alana sirayet edebilmesi de ancak insan üzerinden olabilir; yani onun seçimi ve kararı üzerinden. Yani din doğrudan doğruya din olduğu için böyle bir imtiyaza sahip değildir. Velev ki liberal insan dini, kendi varoluşunun ve sorumluluğunun kendini aşan bir otoriteden geldiğini kabul etse bile durum değişmez; bu değerlerin kamusal alana sirayeti ancak ve ancak insan üzerinden olabilir. Bir başka şekilde her hangi bir din, din olduğu için bir ayrık konuma ve imtiyaza sahip değildir; ona statüsü insan tarafından verilmektedir.[2]

         

        Liberal düşünceye göre devlet de böyledir. Devlet bizzarure katlanılması gereken bir türev varlık olarak, zaten varlığını insana ve onun aklına borçludur. Dolayısıyla insanın aklının ürünü olan bir varlığın insan üzerinde otorite kurması, onu biçimlendirmesi, ona “ne” ve “nasıl” olması gerektiğini buyurması saçmadır. Bundan dolayı liberal düşünce tarihinde” mutlak liberalizm” olarak bilenen ekol, devleti tümden reddeder. Ona göre devlet asla olmamalıdır. Çünkü akıllı ve yetkin olan birey kural olarak zaten akıllı davranışlar gösterecek, her hal ve durumda isabetli kararlar verecektir. Bu yönüyle ve özü itibariyle de “iyi” olan insanın bir arada yaşaması kendiliğinden bir düzen içinde olacaktır. Tıpkı iktisadi hayatta var olan görünmez el gibi toplumsal hayatın her düzleminde de akıllı kararlar alan ve isabetli seçimlerde bulunan insanın bu eylemi tabii düzeni yaratacaktır.[3] Liberalizmin iddia ettiği bu tabii düzen oluşmamıştır ama liberal düşünce bu görüşünden vazgeçmemiş; yine de olabildiği kadar ”sıfır devlet” düşüncesini taşıya gelmiştir. Bu düşünce pratik hayatta “olabileceği kadar az devlet” fikriyle gerçeklik kazanmış; iç ve dış güvenlik, adalet işleri dışında devletin hiçbir işe koyulmaması ve karışmaması bu gün kuvvetli bir şekilde savunulmaktadır.

         

         

        Liberal düşüncenin hem birey insan, hem din hem de devlet hususundaki tezleri tutarsızdır. Bu iddialarımızı şöyle temellendirebiliriz:

         

-          Kendi varoluşu (ya da yok oluşu) kendi elinde olmayan; kendi kaderi üzerinde bir gücü bulunmayan insan, nasıl olur da mütekâmil bir varlık olur. Bir başka deyişle varoluşumu kendim yaratamıyorsam, beni insan yapan ve beni diğer tüm varlıklardan farklı ve güçlü kılan akıl, zeka, yetenek, duygu, psişe vs. özellikleri kendim yaratmış olabilir miyim? Tabii ki yaratamam. Tüm bunlar benim için verili özelliklerdir. Bu halde bunları bir var eden bulunmalıdır. Yani bu var eden ya mahiyeti bize gizli ve ancak varlığı açık bir Tanrı; yani Allah olacaktır, ya da tabiat; yani doğa. Şimdi ele aldığımız konuyla sınırlı olmak kaydıyla bunlara bir bakalım:

 

 

Eğer insanı doğa yaratmışsa, doğadaki düzen insan tabiatına da uygun bir düzen olmalı değil midir? Liberal düşüncenin oluşumunda Aydınlanmanın diğer yaklaşımları gibi katkılar yaptığını varsayabileceğimiz Darwin tarafından ortaya atılan ve Aydınlanmanın en önemli argümanlarından da birisini teşkil eden (İnsanı Tanrıdan özgürleştiren) Evrim Teorisi’ne göre, doğal düzende var olduğu iddia edilen doğal seleksiyonun, insanlar arasındaki ilişkide de geçerli olduğunu görmek gerekmez mi?[4] Kaldı ki eğer Evrim Teorisi’ni kabul ediyorsak insanın da bir şekilde oluşmuş olan tek hücreli bir canlıdan evrimleşme süreciyle önce maymun[5] sonra da sürecin devamıyla bu günkü halini aldığını söylemiş oluyoruz. Yani liberal düşüncenin temeli olan mütekâmil insana yeni yeni ulaşmış oluyoruz. Bu insan dün yoktu. Dün bu insan yok ise liberal düşünce nasıl doğal ve fıtrî olmaktadır? Çünkü Evrim Teorisi’nin kendi iç mantığı gereği insanın bu günkü mütekâmil hale ulaşması için tabiatta var olduğu iddia edilen bir süreci yaşadığını; doğal seleksiyon yoluyla kendisini geliştirdiğini; bunu yaparken birbirleriyle ve diğer canlılarla mütemadiyen savaştığını kabul etmek zorundayız. Ve yine ve eğer evrimleşme süreci halen devam ediyorsa[6] insanın en mütekâmil halini almış bulunduğunu nasıl iddia edebiliriz? Daha sonraki zamanlarda bu günkünden daha mütekâmil insanın olmayacağının garantisi nedir? O halde bu günkü mütekâmil insanın gelmiş olduğu noktada fıtrî olduğu iddia edilen (veya insanın fikrettiği, inşâ ettiği) liberal düzen niçin kemal noktası olsun toplumsal düzenin? Liberal düşünce tamamen böyle söylemektedir, demiyoruz. Dediğimiz kısaca eğer insanı akıl sahibi, Hayy, Kayyûm, Âlim ve Musavvir bir Allah yaratmıyorsa ve böyle olmadığı için insan özgürse, bu akıllı varlıkta doğanın yasaları niçin cari değildir?

 

 

Yok, eğer muhafazakâr liberal düşünce penceresinden meseleye bakarsak[7] ve buradan “insanı bir Tanrı diğer varlıklardan farklı ve özel yarattı” sonucuna ulaşırsak, zorunlu olarak buradan insandan çok daha mütekâmil; sonsuzca mütekâmil bir yaratıcı fikrine ulaşmak zorunda kalırız. Bu durumda da Yaratıcı, akıl ve bilinç sahibi bir varlık olmak zorundadır. Ve yine bu halde akıl ve bilinç sahibi bir Yaratıcının zorunluluğu hakikati, O’nun türev/ikincil (insan zihninin ürünü) bir varlık olduğunu değil, aksine tüm varoluşun varlığının O’ndan olduğu Vâcib’ül Vücûd olan bir varlığa bizi götürür ki bu durumda bu Yaratıcı Tanrı’nın işleri nasıl gördüğüne dair şu akıl yürütmeleri yapabiliriz:[8]

 

 

  1. Bu yaratıcı Tanrı, tüm varlığı yaratmıştır. O, “Vâcib’ül Vücûd”tur. Tüm mevcudât, O var olduğu için vardır. Ancak tüm varlık içerisinde “Vâcib’ül Vücûd” Tanrı insanı özel kılmıştır. O’nu kendi kendisine her bakımdan yetecek şekilde teçhiz etmiş ve onu diğer varlıklarla ve ancak özgür bırakmıştır. İnsanın yapıp etmelerine karışmamaktadır. Sadece eserini seyretmektedir. Bu halde akıllı ve bilinçli olan insanoğlu kendisi için neyin en iyi ve doğru olduğunu bulacaktır. Liberal düşünce buradan belki kendisine bir çıkış yolu bulduğunu düşünebilir. Ama böyle değildir. Çünkü böyle kabul etsek dahi Liberal düşünce, devlet fikri ve olgusu karşısında çıkmaza girmektedir. Bu husus biraz sonra tartışılacaktır.

 

 

  1. Tanrı, akıl ve bilinç sahibi bir varlık olarak yaratmış olmasına rağmen insanı serbest bırakmamış; onu her ne kadar “yetkin” olarak yaratmışsa da eksik ve çatışmalı bırakmıştır. Bu nedenle onu vahiyle uyarmış, desteklemiş, denetlemiş ve düzenlemek istemiştir. Dolayısıyla insan yaratıcısı tarafından iki dayanakla desteklenmiştir: Akıl ve Vahiyle. Bu durumda Akıl ve Vahiy çatışmasından bahsetmek de anlamını kaybetmektedir. Çünkü aslında biraz yakından bakıldığında aklın bir alet/araç, Vahyin ise yolu aydınlatan bir fener/ışık olduğu görülür. Yani yolu aydınlatmadan yola devam etmek, aracınız ne kadar güçlü olursa olsun mümkün değildir. Batı Aydınlanmasının düşmüş bulunduğu irfanî noksanlık budur.

 

         

        İster mutlak özgürlükçü, ister muhafazakâr olsun Liberal düşünce insan, toplum ve devlet ilişkilerinde bir sonuca ulaşmak ister ve ulaşır. Bu da yazımızın başında söylemeye çalıştığımız gibi, birey insanın esas, toplumun ve dolayısıyla onun siyasal ve hukuki bir organisazyonu olan devletin tâli olduğudur. Bu nedenle insanın teolojik boyutundan sarfınazar ederek konuya yaklaşmakta; insanla beraber insana dair tüm hal, olgu, oluşum ve tercihleri özgürlük olarak kabul etmekte buna dair bir yaşama biçimi önermektedir. Biz tam burada üç tartışma konusu ile bu yazıyı bitirmek istiyoruz:

         

         

        Tartışma 1.

         

        İnsanın doğuştan akıllı, zeki ve bilinçli bir varlık olmasından hareketle ilk insanların da böyle olduklarını kabul etmek zorundayız. O halde niçin önceki insanlar liberal bir düşünceye ve topluma ulaşamamışlardır. Yok, eğer bir evrimden söz ediyorsak, o halde insan ilk halinden bu haline gelinceye kadar evrimleşmeyle bu günkü liberal düşünceye ulaşmışsa, insan doğuştan mütekâmil değil, zamanla mütekâmil olmuştur.[9] Öyleyse bu önerme kendi içinde tutarsızdır. Çünkü bu tespit bu güne ilişkindir ve yarını ihâta edemez. Demek ki bu hal insanoğlunun ideal hali değildir. Eğer bu günkü hali gelişmiş insanın ideal hali olarak kabul edeceksek, gelişmiş olan insanlığın dine yüklediği anlam ve onu bir yaşam biçimi olarak kabul etmesi de akıllı insanın ideal bir durumuna tekabül eder. Çünkü vahye inanmaya ve ondan bir yaşama biçimi çıkartmaya çalışan insan da mütekâmil insandır ve bu seçimi yaparken yine aklını ve bilincini kullanmaktadır.

         

         

                    Tartışma 2.

         

        Akıllı, zeki ve bilinç sahibi birey insan, aklını, zekâsını ve bilinçli seçimini kullanarak ister “Vacib’ul Vücûd” bir yaratıcı fikrine/imanına, ister aklın ürünü bir yaratıcı[10] fikrine istinaden olsun; dini referanslarla ve kurallarla toplum ve devlet hayatının tanzim edilmesini isterse; bu liberal düşüncenin kendi iç mantığı gereği nereye düşmektedir? Liberal düşünce bu halde din ve dinî olan ancak ve sadece özel alana ilişkindir, kamusal alana sirayet edemez derse-ki demektedir- bu halde bir tutarsızlık söz konusu değil midir? Çünkü aksi halde mütekâmil olan insanın özgür aklı ve iradesi ile seçimi olan yaşama biçimi talebi kamusal alanda karşılık bulamayacak; bu durumda liberal düşünce kendisi ile çelişecektir.

         

         

        Tartışma 3.

         

        Niçin devletin düzenleyici ve denetleyici gücü sadece iç ve dış güvenlik, adalet gibi birkaç alanda caiz olsun da diğer alanlarda caiz olmasın? Bu seçimi liberal düşünce neye dayanarak yapmaktadır? Bu seçimin meşrûiyetinin kaynağı nedir? Bu alanlarda devletin akıllı bireyi aşan otoritesi caiz oluyor da niçin başka alanlarda olmuyor? Mesela ahlâk alanında devlet niçin kural koyamasın? Tek tek bireyler bu üç alan dışında kendi haklarında hiçbir dış otoriteye muhtaç olmadan özgür ve yetkin halleriyle karar alabiliyorlar ve bu bağlamda devlete ihtiyaç duymuyorlar da; yani akılları yetiyor da bu üç alan söz konusu olunca yetersiz kaldıkları için kendi yetkilerini kamusal bir otoriteye; yani devlete mi aktarıyorlar?[11] Bu halde her durumda kendisine yeten bir varlıktan bahsedebilir miyiz? Eğer toplumsal alanın birkaç alanında akılları, zekâları ve bilinçleri yetmiyor diyorsak o halde, insanın aklı, yetkinliği bazen işe yarıyor bazen de yaramıyor demektir. Bu halde kendine yeten akıllı, zekî, bilinçli bir özgür varlıktan nasıl bahsedebiliriz?

         


        


        

        [1] Hatırlatmak gerekir ki bu satırların yazarı liberalizmi postmodern paganizm olarak görmektedir.


        

        [2] Esasen 19. yüzyıl aydınlanma penceresinden bakar ve konuşursak dinin kendisinin ontolojik bir mevcudiyeti yoktur; insan zihninin ve korkularının oluşturmuş olduğu bir takım inan ve ritüellerdir.


        

        [3] Mamafih gerçeklik “mutlak liberalizm”in bu tezini doğrulamamış, görünmez bir el tabii düzeni yaratmamış; insanlar bazı yetkiler ve yetkeler göçermek suretiyle devlet denilen aygıta muhtaç kalmışlardır.


        

        [4] Burada Darwin ya da Evrim Teorisi’nin Liberal düşüncenin temellerinden birisi olduğu söylenmemektedir. Söylenmek istenen insanın ve tüm varlığın varoluşunu yaratıcı bir Tanrı fikri ile açıklamıyorsanız elinizde sadece doğa kalmaktadır. Veya agnostik bir noktada durursunuz ve orayla hiç ilgilenmezsiniz.


        

        [5] Hadi maymun demeyelim; Primat ya da Homo-Sapien ya da Neandertal İnsan diyelim. Çünkü bilim işin içinden bir türlü çıkamadı.


        

        [6] Sona ermiş olduğunu söylemek için hiçbir gerekçemiz yoktur. Eğer evrimleşme varsa şimdi niçin sona ermiş olsun? Buna kim karar veriyor? Doğa mı? Doğa bu kadar akıllı ve bilinçli ise insanın doğa üzerindeki ve gelecekte belki de evrendeki tahribatlarına nasıl izin veriyor? Yaratılan yaratıcısını tahrip edebilir mi, yıkabilir mi? Yaratılmış olan tarafından hırpalanan, yaralanan, tahrip edilen yaratıcı nasıl bir yaratıcıdır?


        

        [7] Aslında liberal düşünce her ne kadar kiliseye bir başkaldırıyı temsil etse de başkaldırdığı Papalığın “din benim ve benim dediklerimdir” tavrınadır. İlk liberallerin önemli kesimi muhafazakâr bir başlangıç noktasına sahiptir.


        

        [8] Ki bu akıl yürütmeler felsefe tarihi boyunca yapılmıştır. Sokrates, Platon, Aristotales böyle bir Yaratıcıya yakın dururlar örneğin, tanrıların insan form ve ahlâkında tasvir edilen pagan bir kültürel iklimin filozofları olmalarına rağmen.


        

        [9] Burada insanın bilkuvve/potens olarak mütekâmil olduğu, onun için zamanla bu halinin görünür ve bilinir olduğu savunulursa eğer, bu da çelişkiyi ortadan kaldırmaz. Çünkü bu halde de liberalizm geçici bir durumu gösterir, ideal durumu değil.


        

        [10] Bu durum henüz vahiy almamış Hz. İbrahim’in durumuna tekabül eder.


        

        [11] Esasen tam burada devletin iktisadi hayata müdahalesini de zikredebiliriz. Niçin akıllı bireyler tarafından rasyonel insan davranışlarıyla tabii olarak düzenlenecek olan piyasaya devlet çeşitli düzeylerde müdahale ederek düzeni bozmaktadır?


Türk Yurdu Aralık  2012
Türk Yurdu Aralık 2012
Aralık 2012 - Yıl 101 - Sayı 304

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele