Gerçekten Darbeler mi Araştırılıyor?

Aralık 2012 - Yıl 101 - Sayı 304

                  Türkiye’de demokrasi geleneğinin oluşmaması ve kültürünün gelişmemesinde askerî müdahalelerin rolünün menfî etkisi konusunda tam bir mutabakat vardır. O yüzden, birkaç yıldır devam eden ve sanıklarının önemli bölümünün asker olduğu davalarla, artık darbe ihtimâlinin bertaraf edildiği düşünülmektedir. Millet iradesi üstündeki askerî vesâyetin kalkmış olmasından memnuniyet duyulmaktadır. Mahkemeler yanında, darbeleri incelemek maksadiyle bir de Meclis Araştırma Komisyonu kurulmuştur. Bir kaç aydan bu yana bu komisyon, çeşitli alt komisyonlar halinde çalışmasını yürütmektedir.

         

                  Peşinen ifade edeyim ki, böyle bir araştırmaya, mahkemelerden daha fazla önem vermekteyim. Çünkü mahkemeler gibi, belli bir iddianın ispatı şeklinde çalışması gerekmediği için neticede darbelerin sebeplerini, psikolojisini ortaya koymak, iç ve dış desteklerini araştırmak gibi bir görevi yerine getireceği ve elbette sonunda, adliyeye intikal edecek hususlar varsa bunu da meydana çıkaracağı için daha doğru bir yol olduğunu düşünmekteydim.

         

                 Ancak, komisyon çalışmalarından basına sızan bilgilere ve esasen çalışma tarzına baktığımda, meselenin etraflıca incelenmesinden çok, birkaç günah keçisi arandığı intibaına kapıldım. Öteden beri bilinen, kamuoyuna intikal eden olayların fâil veya mağdurları komisyona davet edilmekte ve bazı halde, polis veya savcı soruşturması şeklinde cereyan etmektedir.

         

                  Anayasa referandumu sonunda gerçekleşen değişiklikler neticesinde, birçok husus normal mahkemelerde zaten dava konusu yapılmaktadır. Mağdurların suç duyurusu ile çok sayıda şahsî davalar açılmaktadır. O zaman, benzer tarzda cereyan eden komisyon çalışmalarından artık önemli sonuçlar beklemek mümkün değildir.

         

                 Hâlbuki doğru tesbit edilmiş bir usulle, yapılacak meclis araştırmasından hem yakın tarihimizin daha doğru anlaşılması sağlanabilir hem de meclisin yasama çalışmalarına yön verecek sonuçlar ortaya çıkarılabilirdi. Zira meclis araştırmasından murat; Devlet Denetleme Kurulu veya Başbakanlık Denetleme Kurulu veya Cumhuriyet Savcılığı gibi kurumlarca yapılacak çalışmaların benzerini tekrarlamak olmamalıdır. Burada esas gâye, darbelerin sebeblerini ve psikolojisini araştırıp, sistemin artık bu tarz müdahalelere imkân bırakmayacak şekilde tahkimini sağlamak için gerekli kanunî düzenlemeleri yapmak, maksadı güdülmelidir. Elbette, iç sebebler araştırılırken, dış tahrik, teşvik ve sebebler de mutlaka mercek altına alınmalıdır.

         

                   Cereyan eden komisyon çalışmaları, araştırmadan çok bir soruşturma faaliyeti halinde yürütülmekte, bilgisine başvurulacak bazı kimselere, o dönemdeki bazı tavır ve sözlerinin mahiyeti, darbelerle bağı olup olmadığına bakılmaksızın, sorulmaktadır. Meselâ, 28 Şubat ile ilgili bilgisine başvurulan Tansu Çiller’e, önceki Başbakanlığı dönemindeki faili meçhullerin ve seçim konuşmalarındaki bazı sözlerinin sorulması gibi…

         

                   Bu araştırmadan, topluma bâzı günah keçileri gösterilebilir. Ancak, darbelerin sebeb ve mâhiyetleri hakkında doğru tesbitler yapılamaz. Türk Silâhlı Kuvvetlerinin, yeniçerilerden bu yana darbe heveslisi peşin kabulü, 1960’dan sonra başlayan darbeler silsilesinin ancak bir yönünü açıklar. Özellikle, darbelerin mağdurları veya sonraki teferruat kabilinden uygulamalar, ancak dikkkatleri dağıtır ve yine de doğru sonuca gitmeyi engeller. En önemlisi bu tavır, darbelerdeki dış etki ve teşviklerin üstünü örtmesine sebeb olur.

         

         

                   Geçmiş darbeleri incelerken, elbette görünür sebepler önemlidir. Yaygın mağduriyete sebeb olan uygulamalar da önemlidir. Ancak, bunlar kadar, hattâ daha fazla, önemli olan kalıcı olan ve bazen pek dikkati çekmeyen neticelerdir. Bunları tesbit etmek için, sadece o dönem mağdur veya yetkililerini dinlemek yetmez. Söz konusu darbe esnasında yapılan iç ve dış değerlendirmeler de araştırılmalıdır. Dünya üzerindeki menfaat çekişmeleri, bunların ülkemize yansımaları da göz önünde bulundurulmalıdır. Bunun için de komisyon üyelerinin yanında, fakat onların gözetiminde araştırmacılardan da istifade edilmelidir. Bu hususa riayet edildiğine dair bir bilgimiz yoktur.

         

         

         

                         27 Mayıs

         

         

                         Bu genel değerlendirmeler ışığında darbeler araştırılırken, bilinen genel hususlara ilâveten nelere dikkat edileceği hususunda bazı misallerle fikrimizi ifadeye çalışalım.

         

                        Meselâ 27 Mayıs… Dönem, soğuk savaşın en şiddetli şekilde devam ettiği dönem. Dünyanın birçok bölgesinde “Albay”lar ihtilâli var. Sovyet etkisi ve desteğinde ihtilâller var. Türkiye’de de darbecilerin daha sonra yayımlanan hatıratından anlıyoruz ki, l954’lerden başlayan “cuntacılık” faaliyetleri mevcuttur. Bu cuntanın liderleri de NATO’ya yeni giren Türkiye’nin, NATO merkezlerine eğitime giden genç subayları… Elbette cuntacılık faaliyetlerinin görünen sebepleri dâhili, ama bu hal de yabana atılmamalıdır.

         

                       Darbeleri değerlendirirken sonuçtan sebebe gidilmesinin daha ilgi çekici ve doğru sonuçlar vereceği kanaatindeyim. Bu sonuçlar, darbelerin arkasındaki gerçek fail ve saikleri ortaya koymaktadır.  

         

        27    Mayıs’ın görünen üç sonucu vardır:

         

                       Birincisi, milletin büyük sevgi duyduğu bir başbakan ve iki bakan idam edilmiştir. Böylelikle demokrasi ve siyaset geleneğimizin oluşması engellenmiş, meseleleri demokratik sistem içinde çözebilme tecrübesi kazanılamamıştır. Burada, idam edilen iki bakandan biri olan Fatin Rüştü Zorlu’nun Kıbrıs meselesinin müzakereleri sırasında tezlerini tarihe dayandırması, Türklerin dağıtılan Osmanlı Devleti’nin mirasının kavgasını verme idrak ve şuuruna geldiğini göstermesi bakımından, idamı mânidardır.

         

                      İkincisi, getirilen Anayasa ile millî irade üzerindeki bürokratik vesâyet tahkim edilmiştir. Böylece sonradan cereyan edecek birçok huzursuzluk ve olayın ve neticede müdahalenin temelleri atılmıştır.

         

                      Üçüncüsü, belki yukarıdaki iki neticeden daha önemlisi ve fakat daha az dikkat çekeni altı bine yakın subayın, çoğu general ve üst rütbeli subayın, emekliye sevkedilmek suretiyle, tasfiyesidir. Böylece, Osmanlı’dan bu yana devam eden kurmay geleneğimiz ortadan kalkmış, NATO ölçülerinde, buna ABD demek daha doğrudur, yeni bir komuta kademesinin hızlı şekilde ordunun üst görevlerine gelmesi sağlanmıştır. Bu ise ABD’nin Türkiye’yi askerler vasıtasıyla kontrol ettiği yaygın kanaatinin, doğmasını sağlamıştır. Sonraki darbeler göz önünde bulundurulursa, bu kanaatin pek de yanlış olduğu söylenemez.

         

         

         

                      12 Mart

         

         

                       12 Mart’ın görünen sebebi Marksist düşüncenin tahrik ettiği öğrenci hareketleridir ve Kara, Deniz, Hava Harp okullarındaki Marksist faaliyetler sonucunda, genç subaylar arasındaki Marksist kadrolaşmadır. Elbette bu istikâmette, ordudan tasfiyeler olmuştur. Sol gruplar hakkında açılan davalar vardır. Mahkemeler sonunda mahkûmiyetler verilmiştir. İdam cezaları infaz edilmiştir. Ancak gözden kaçan iki önemli neticesi daha vardır.

         

                       Birincisi, sol militan grupların bir kısmı cezalandırılmıştır. Ancak, solun radikal etkilerini azaltmak için sosyal demokrat bir liderin, Ecevit’in, iktidarının önü açılmıştır. Ecevit, lider yetiştirmek üzere Harvard’da açılan bir programda, yine sosyal demokrat İsveçli Olof Palme, antikomünist Fransız Raymond Aron gibi şahsiyetlerle Kissinger’ın talebesidir. Kissinger’ın ise uzun yıllar ABD dış siyasetini yönlerdiği bilinen hakikattir. Ancak, Ecevit’in kendisinden bekleneni veremediğini bir Davos toplantısı sırasında Abdi İpekçi, Cüneyt Arcayürek’e, “Bu adamı Başbakan yapmak için on yıl uğraştık, ama yapamadı” diyerek itiraf edecektir.

         

                      12 Mart öncesi biz anarşik hareketlerle uğraşırken, ABD de gençliğini zehirleyen uyuşturucu belâsı ile meşguldü. Türkiye’de haşhaş üretimi yapıldığı için, uyuşturucu kaynaklarından olduğumuz iddiasıyla, bize de haşhaş ekimini yasaklamamız telkin edilmekte, baskı yapılmakta idi. Kendisi de “Morison Süleyman” lakabıyla başbakan olsa da Demirel bu baskılara direndi. “Haşkeş bizim halkımız için, afyon değil çörektir, pastadır” diyerek telkinlere ve baskılara boyun eğmedi. Ancak, l2 Mart’ı müteakip, ekonomi yönetiminin de Dünya Bankası Başkan yardımcılığından transfer edilen Atilla Karaosmanoğlu’na teslim edildiği partiler üstü hükûmetin ilk kararı, haşhas ekimini yasaklamak olmuştur. 12 Mart’ın ikinci neticesi budur. Türkiye, tekrar haşhaş ekimine başlamak için uzun mücadeleler verecek, bu kararı almak da Kissinger’ın talebesi olan Ecevit’e nasip olacaktır.

         

                        Bir üçüncü ve hayırlı sonucu da bir Marksist darbe teşebbüsü olan 9 Mart’ın önlenmesidir.

         

         

         

                        12 Eylül

         

         

                         Burada, uzun uzun 12 Eylül’ün öncesi üzerinde durmayacağım. Sonuçları üzerinde duranların bir kısmı, sadece Diyarbakır Cezaevi’ndeki zulümleri Nazi dönemi Almanya’sında Yahudilere yapılanların tercümesi şeklinde anlatarak PKK isyanına meşru bir zemin hazırlamaktadır. Aynı koro, bir de Marksistlere uygulanan işkenceleri aktarmak suretiyle, 12 Eylül değerlendirmesi yapmaktadırlar. Hâlbuki 12 Eylül’ün iki önemli neticesi olmuştur.

         

                         Birincisi, 12 Eylül öncesi, Türkiye’yi Sovyetleştirme hareketleri karşışında, devlet ve hükûmet organlarının basiretsizliği ve aczi sebebiyle, verdiği mücadele ile milletin büyük teveccühünü kazanmaya başlayan ve gelecek kadrolarının kâhir ekseriyetine hâkim olan milliyetçi düşüncenin ve onun siyâsî hareketi MHP nin bir daha belini doğrultamayacak şekilde, dağıtılmasıdır. Gerçekten, Türkeş’in liderliğinde başlayan siyâsî hareket, başlangıçta liderinin 27 Mayıs’ın kadrosunda yer alması sebebiyle, sürekli Adnan Menderes’in ve Türkeş muhaliflerinin ortaya attığı “sarı zarf” iftirasının savunmasında olan hareket, millette ciddî mâkes bulamamıştı. Hâlbuki daha sonra ortaya çıkan Erbakan hareketi, geniş halk desteğine sahip olmuştu. Ancak, azan komünist terörün meydana getirdiği endişe ve MHP’nin fikrî yapısında daha belirgin hâle gelen İslami mana, 1980’lere doğru büyük halk teveccühünü kazanmasına sebeb olmuş ve o zamana kadar hiçbir siyâsî hareketin gerçekleştiremediği meşhur Tandoğan mitingiyle, Parti artık millet kaderinde söz söyleyebilecek noktaya gelmişti. Batı dünyasında bugün de mevcut olan “Osmanlı’nın ihyâsı” endişesi, alâmeti de Osmanlı haşmetinin sembolü sayılan “üç hilâl”li bayrak olan MHP iktidarının, milletle ve zaman zaman millî iradeye karşı harekete geçirilen Türk ordusunda da ciddî heyecanlara sebeb olacağı düşüncesiyle, iyice artmıştı. 12 Eylül’den sonra MSP hakkında 18 sanıklı dava açılırken, diğer Marksist grupların, sadece olaylara karışan uçtaki militanları hakkında davalar tesis edilirken, MHP hakkında, Ankara’daki büyük davanın yanında, ülkenin her tarafında birçok davalar açılarak, tepeden tırnağa bütün mensuplarının ceza evlerine doldurulması ve üstelik MHP davasının temellerinin 12 Eylül’den önce CHP’liler tarafından atılması üzerinde düşünmek lâzımdır. Bir diğer dikkat çekici nokta MHP, bugün sancılı bölge kabul edilen Doğu Anadolu Bölgesinde, Malatya (MHP’nin desteklediği Bağımsız Hamit Fendoğlu), Elazığ, Bingöl, Erzurum, Erzincan illerinde ve bölgedeki birçok ilçede belediye başkanlıkları kazanmıştı.

         

                     İkinci önemli neticesi ise şudur: Türkiye anlaşmalardan doğan haklarını kullanarak 1974’te Kıbrıs’a müdahale etti. Sonra Türkiye’ye baskılar ve ambargolar uygulanmaya başlandı. Yunanistan, baskının şiddetini artırmak için NATO’nun güney kanadından çekildi. Türkiye, bu çekilmenin etkisini ortadan kaldırmak için Yunanistan’ın sorumluluklarını da üstlendi. Yunanistan, tehdidinin işe yaramadığı görünce tekrar geri dönmek istedi. Ancak, Türkiye, aralarındaki Kıbrıs, Ege Adaları, Kıta Sahanlığı, FIR hattı gibi konularda birçok mesele çıkaran Yunanistan’ın bunların bâzılarında anlaşmaya yanaşmaması halinde, hiçbir şey olmamış gibi, Yunanistan’ın bedelsiz geri dönüşüne râzı olmadı. Dönem, iç karışıklıkların, istikrarsız koalisyonların dönemi olmasına rağmen, Türkiye bu tavrından hiçbir şekilde vaz geçmedi. 12 Eylül’ün hemen arkasından Konsey’in ilk kararı, hiçbir tâviz almadan ve ABD Genel Kurmay Başkanı Rogers’in “asker sözüne” güvenerek, Yunanistan’ın NATO’ya dönüşüne izin vermek olmuştur.

         

                    Tamamen dikkatten uzak tutulan üçüncü neticesi, büyük bir başarı olarak takdim edilen, Türk iktisadî hayatının “küresel sermaye”ye açılmasıdır. Bu hal, sonraki yıllarda gerçekleşen 28 Şubat postmodern darbesini anlamak bakımından da önemdir.

         

                    Bilindiği üzere, 12 Eylül’de Başbakan, Demirel’di. Onun olağanüstü yetkilerle Başbakanlık ve Plânlama Müsteşarlığını müştereken götüren bürokratı Turgut Özal’dı. Demirel, artan enflasyon ve döviz darboğazını aşmak ve halkı bîzar eden temel ihtiyaç maddeleri “kuyruklar”ını ortadan kaldırmak için 24 Ocak kararlarını yürürlüğe koydu. Darbeciler bu kararları, hem de Turgut Özal’ı ekonomiden sorumlu başbakanı yardımcısı yaparak uyguladı. Aynen, alınan kararlardan memnun olmadığı için 2002’de halkın seçim barajı altında bırakarak cezalandırdığı partiler yerine iktidara getirdiği Ak Parti’nin Kemal Derviş kararlarını uygulaması gibi…

         

         

         

        28 Şubat ve Sonrası

         

         

                   Küreselleşme rüzgârı ve Sovyetlerin çökmesi ile artık askerî müdahaleler dönemi bitmiş, iktisadî aktörlerin etkili olduğu dönem başlamıştır. Esasen, bugün de 28 Şubat müdahalesi ve Erbakan’ın istifâsı neticesinde, haklı olarak, en fazla Türkiye’deki sermaye hareketlerine dikkat çekilmektedir. Burada uzun tahlillere girmek yerine bir kendi hatıramı ve birkaç da başkalarının şahitliğini naklederek, sermaye hareketlerinin yönünün anlaşılmasına yardımcı olmak düşüncesindeyim.

         

                     Ecevit’in Başbakanlığı döneminde yaptığı ABD gezisine Fazilet Partisi Milletvekili olarak Ali Coşkun da katılmıştı. Seyahat dönüşü İstanbul Türk Ocağı’na uğradı. İntibâlarını sordum. Cevabı, özetle Adamlar, finans, iletişim, enerji sektörlerini ve THY’yi bize bırakın, biz de gerekeni yapalım, diyorlar”şeklinde oldu. Bugün bu hal büyük ölçüde gerçekleşti. Sadece THY iyi bir yönetimle, dünyanın en büyük şirketi haline geldi ve ancak millî havayolu şirketimiz olarak kaldı.

         

                    Şahitlerden biri, o yıllarda Hazine Müsteşar Yardımcılığı ve Ziraat Bankası Genel Müdürlüğü yapan Osman Tunaboylu… Tunaboylu dönemi ve sonrasını şöyle anlatıyor:“Bankalar kanununun yasalaşması sırasında siyasetçiler ile bürokratlar arasında kriz çıktı. Bir başına siyasetçi de, bürokrat da sorumlu diyemem. 1994 krizinde sonra banka mevduatlarına verilen sınırsız devlet garantisi, daha sonra kaldırılması yeni felâketlerin yaşanmasında temel faktördür... 1997’de hükûmet değişti.  Sistemi tamir edecek bir kanun tasarısı hazırladık. Ancak yasayla ilgili bir şey yapılmadı. Nedeni sonra anlaşıldı. Genel müdürümüz Adnan Yaylacı, ‘İMF yeni kanun istiyor’, dedi. ‘Hayrola, neden, kanun var’ dedik. ‘İMF bankaların TMSF’ye alınmadan kaynak aktarılmasının moral bozucu olacağını söylüyor’ dedi. Biz bankaları ‘Fon’a almadan, kırmadan, dökmeden tedavi edelim’ diye kanun çıkardık. Onlar, ‘Fona alacaksınız” diyorlar. Fonun durumu çok mu müsait demeden. O tarihte Hazine ve Merkez Bankası ‘İMF programı’ diyor, başka bir şey demiyordu… Bu defa hastalık döviz hastalığıydı. Ama İMF ve Dünya Bankası bunu bankacılık hastalığı olarak teşhis ettiler. Önce Bakan Derviş’i, arkasından kurtarıcı bankacılık ekibini gönderdiler.[1]

         

                   İkinci şahit: Cumhurbaşkanı Abdulah Gül. Aksam gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İsmail Küçükkaya naklediyor:

         

                   “Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’den dinlemiştim. Gül Dışişleri Bakanı iken anlatmıştı. Olay, kendisinin başbakanlık günlerinde geçiyor. Gül’e bir gece telefon gelir. Arayan İMF başkanı. Yapı Kredi Bankasına el konulmasını ister. Gül’ün sözleriyle olayın gelişimi şöyle:

         

                     ‘O dönemde bankalarla ilgili olumsuz gelişmeler yaşanıyordu. Yapı Kredi Bankasına el koymamızı istedi. Kendilerine bankanın risk altında olduğuna dair bazı bilgiler gelmiş. Ben de konuyu ‘sabah inceleyeyim, yetkililerle konuşayım’ diyerek telefonu kapattım. Sabah BDDK Başkanı ve diğer yetkilileri çağırdım. Baktık, banka çok iyi durumdaydı. El koymayı gerektirecek bir durum yoktu. İMF Başkanına bunu anlattım ve kendisine ‘Siz bize siyasetle bağımsız kurumlar birbirinden ayrı olsun, müdahale olmasın, ekonomiyle siyaset ayrılsın’ diyordunuz. Bakın biz bunu uyguluyoruz. Bağımsız kurum bankaya el koymaya gerek olmadığını söylüyor’ dedim.’

         

                         Gül’ün bu sözleri dönemin yetkili bir bürokratı tarafından da teyit ediliyor. Yine İsmail Küçükkaya’nın nakliyle. Bir panel sonrası başlayan “sohbet küresel kriz ve finansal hareketler üzerine gelişmişti. O dönem BDDK Başkan Yardımcılığı görevinde bulunan Nebil İlseven’le ikili konuşmaya başladık. ‘Evet’ dedi ve yaşananları şöyle aktardı: ‘Aynen Sayın Gül’ün söylediği gibi oldu. Hattâ o gece yarısı telefon trafiği başlamıştı bile. 2003’ün Ocak ayı idi galiba. Bize bir gece ‘Hazırlanın yarın sabah Yapı Kredi’ye el koymaya gidiyorsunuz’ tâlimatı verildi Ancak toplantılarda bir grup bürokrat, ben de onlara dâhilim, karşı çıktık. ‘Olamaz’ dedik. Büyük tartışmalar çıktı. Sonunda dört başkan yardımcısı,’Bunu yaparsanız istifa ederiz’ diyerek rest çektik. İş döndü, ama neredeyse koca bir bankanın içi boşaltılacaktı.”[2]

         

                           Hatırlatalım ki, daha sonra başka gelişmelerle YKB el değiştirecektir.

         

         

         

                         Sözün Sonu

         

                         Elbette darbeler araştırılsın. Ancak, Türkiye gibi çok önemli bölgede hayat süren bir devlette olan olaylar, sadece içeride yaşayanların mârifeti olamaz. Dışarıyla fazla irtibatlı bazı gazetecilerin sıkça ifade ve itiraf ettikleri gibi “Türkiye’nin idaresi sadece Türklere bırakılmamaktadır”. Dışarıda yapılan plânların içeride ortakları vardır. Bunlar, siyasî, iktisadî menfaat ve iktidarları için bu planlara iştirak etmiş olabilirler. Ama olaylar, sadece iç ortaklar üzerinden araştırılırsa ve bunda da nisbeten intikam alma, “şimdi güç bizde” duygusu ağır basarsa, o takdirde sağlıklı bir sonuca gidilemez. İç barışını sağlayarak, geleceğin Büyük Türkiye’sinin temelleri tahkim edilemez.

         

                            Doğrudan darbelerle ilgisi olmasa da küresel oyunların nasıl döndüğüne misal olmak bakımından bir olayı naklederek meselelere farklı bakmaya zemin hazırlamak istiyorum. İktibasım, darbelerle ilgili değildir, ama Türkiye ile ilgilidir. Türkiye’nin hiç de boş bırakılmadığının örneğidir:

         

                             İlk eşi Türk olan ve Türkçeyi çok iyi konuşan Amerikalı bilgisayar uzmanı Mark Tomko 1980’li yıllarda Asil Nadir’in davetiyle Vestel’de çalışmak üzere Türkiye’ye gelir Türkiye’de ilk defa Türkçe klavye, Türkçe işletim sistemli F-Klavye yaparlar. “1989’da Vestel’in Manisa’daki fabrikasında klavyesinden monitörüne, faresinden işletim sistemine kadar tamamen Türkçe bilgisayar ürettik. Adını da ‘EuroStar’ koyduk. Yerlilik oranımız yüzde 70’leri bulmuştu. 1990’da Türkiye’de satışa çıkan Euro Star ile birlikte IBM ve Olivetti’ye Türkiye’de üretilen yerli monitör ihracatına başladık. İlk “Made İn Turkey” bilgisayarını yapmamızın ardından, SSCB ile gaz karşılığı bilgisayar anlaşması yaptık. SSCB’den para çıkışı yasak olduğu için ticaret bu şekilde yapılıyordu. Tam bu ticarete başlayacakken, bir sabah kalktık, Polly Peck batmış.”[3]

         

         


        


        

        [1] Milliyet Gazetesi, 27.10.2012


        

        [2] Akşam Gazetesi, 18.10.2012


        

        [3] Haber Türk Gazetesi, 26.10.2012

         


Türk Yurdu Aralık  2012
Türk Yurdu Aralık 2012
Aralık 2012 - Yıl 101 - Sayı 304

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele