Turan Hocanın Ardından

Aralık 2012 - Yıl 101 - Sayı 304

 “Onlar da bu dünyaya geldi geçti,

Kervan gibi kondu, göçdü,

Onları da ecel aldı, yer gizledi,

Fani dünya kime kaldı?”

DEDE KORKUT

         

         

        Henüz doksanlı yılların sonu, bir sonbahar mevsimi. İçinde benim de bulunduğum bir grup arkadaş, yıllarca özlemini çektiğimiz bir coğrafyaya, Türkistan coğrafyasına doğru şedd-i rihal ediyoruz. İlk defa o zaman görüyorum hocayı. Büyük Şehir Belediyesinin hemen arkasında, Ankaravî Mehmet Efendi medresesinin avlusu, ortada hüzünlü bir şadırvan ve bir Türkmen Kocası.

         

        Çalışanları ve emektarlarıyla bu kadar büyük işleri bu insanlar mı yapıyor dedirten sade bir mekân burası. Vakfın mimarî yapısı, dekoru, kütüphanesi, sabah akşam kaynayan kazanı, geleni, gideni ve bu arada yürütülen onca iş. Bütün bunları biz daha sonra defalarca gittiğimiz bu ortamda teneffüs ettik. Ben ve benim neslimden birçok arkadaş, o sade ortamda vakfın ekmeğini yedi, hocanın hasbî destek ve alakasına mazhar oldu.

         

        Şimdi dönüp arkaya bakıyorum. Aradan geçen onca yıl, değişen o kadar konjonktür ve savrulan bir yığın insan... Hoca, işte bütün bu savrulma ve tavır değiştirmelere karşı direnebilen, şahsiyetinden zerre miktar ödün vermeyen âdemlerdendi. Onun beni en çok etkileyen taraflarından biri, belki de birincisi, nefsine ve davasına olan ihtiramıydı. Abartıya kaçmaktan korkmasaydım, bizim camiada kendine ve yürüdüğü yola bu derece saygı duyan ikinci bir adam daha görmedim diyebilirdim. Bu özsaygı, kaynağı kendisi olan bu direnç ve irade gücü, sadece yakın çevresini değil, bu dünya ile arasına ciddi mesafeler koyan her kesim ve çevreyi derinden etkiledi.  

         

        Kafatasçı, ırkçı, şoven, Turancı vs. şeklinde kendisi ve yakın çevresine karşı yürütülen onca aleyhte kampanyaya rağmen, yürüdüğü yoldan asla sapmadı. Bir keresinde vakıfta konuşurken, “bize karşı yürütülen yıpratma faaliyetlerinin psikolojik maliyeti” demişti, “paraya çevrilseydi, devletin bütçesi yetmez, az gelirdi!” Bütün bu olumsuz algı ve çarpıtmalara rağmen, Türk dünyası kavramını zihinlerde normalleştirdi.

         

        İstanbul’a geliş gidişlerde, mutlaka hocanın da yanına uğramak, hâlini hatırını sormak bizler için sıradan itiyatlardan biriydi. Hastalığı ve ilerlemiş yaşına rağmen, her ne zaman vakfa uğrasak, orada hocayı görür, en sıradan işlerden Türk dünyasının en çetrefilli meselelerine varıncaya kadar her konuyu çözmeye çalışan bir Turan Hoca bulurduk. 

         

        Hoca, vakfa gelen herkese, özellikle gençlere bir beklentiyle değil, çözüm bekleyen sorunlarla gelmiş insan nazarıyla bakar ve konuya hemen bir sorunu olup olmadığına ilişkin bir soruyla başlar, sonra da çok ciddi bir alaka ile muhatabını dinlemeye koyulur ve varsa sorunlarını çözmeye çalışırdı. Hatta bir keresinde, kendisine gelen ve sorununu çözdüğü birisi için yakınlarından gelen “Elinden tuttuğunuz kişi şöyle-böyle adam çıktı” şeklindeki tarizleri, “Ne yapabilirdim, yardım isteyen bir Türk’tü ve ben yardım isteyen hiçbir Türk’ü geri çevirmem” sözleriyle cevaplandırmıştı.

         

        Hocanın bu türden tavırlarına katılıp katılmama meselesinin müzakeresi bir yana, bence asıl önemli olan nokta, yaptığı işi statü, siyaset ve ekonomik ranta çevirip çevirmeme noktasında gösterdiği titizlikte saklıydı. Türk dünyası ve benzeri meseleler üzerinden siyasî ve ekonomik rant devşiren gerçek ve tüzel kişileri gördükçe, bu tarz bir tavrın içimizde bıraktığı etki daha bir anlamlı hâle geliyor.

         

        Türk tarihi ve coğrafyasının dünü, bugünü ve geleceği hakkında bu kadar derin bir alaka duyan bu adam, bu enerjisini son nefesine kadar yürüdüğü yolda tüketti. Bizim Türkistan coğrafyasında, Fergana Vadisi’nde bulunduğumuz yıllarda, bir grup arkadaşıyla Celalabad’daki Türk Dünyası İşletme Fakültesini ziyarete gelen hocanın yaptığı bir konuşmayı hatırlıyorum. Salon, komünist idarenin eski bakıyyeleriyle ağzına kadar dolu ve burada bir seminer salonundaki konuşma rahatlığı içinde büyük bir heyecanla kendisini, fikirlerini ve davasını haykıran bir hocayla muhatap oluyoruz. Salonda bizler de dâhil herkesi teshir eden hatip, orada misafir değil ev sahibi hüviyetiyle konuşuyor.

         

        Daha sonra karşılaştığım Kırgız öğrenci velilerine hocanın Türkiye Türkçesiyle yaptığı o konuşmayı anlayıp anlamadıklarını soruyorum. Tuhaf biçimde hepsi de hocayı anladıklarını ve tasvip ettiklerini söylüyorlar bana. Aynı ya da benzer sözler bizden birinin ağzından çıksa, çok büyük tepki göreceğini bildiğimden, bu sihirli kimyanın hatibin şahsiyetinde gizli olduğunu anlamaya başlıyorum. Bu gün hâlâ aynı günün hatırasını hisseder gibiyim. O gün orada hepsi de hayatta olan arkadaşlarım Halil İbrahim Sarıoğlu, Fahri Solak, Ali Kemal Sayın, Hüseyin Sadoğlu, Muhittin Zügül ve başkaları… Ben bu satırları kaleme alırken, yazıya mevzu olan bu büyük şahsiyet çoktan yola koyulmuş, o büyük kafileye erişme telaşıyla dostlarına veda ediyor.

         

        Ak saçlı aramızdan ayrılıyor. Kapitalizmin her şeyi meta-değer hâline getirdiği modern zamanlarda, destanlar çağından gelmiş kahramanlar gibi çağımızın ufkunda süzülen kartal aramızda yok şimdi. Zamanın amansız tazyiklerine direnen çelik kaslar gevşedi. O güzel ruh çoktan, o çok sevdiği Tuna ile Lena arasındaki büyük kafileye karıştı.

         

        Ne denir, ölüm bu.

        Biz de Dedem Korkut gibi diyelim.    

        Hani dediğim bey erenler?

        Dünyayı benim diyenler?

        Ecel aldı, yer gizledi,

        Fani dünya, kime kaldı?

        Gelimli, gidimli dünya,

        Sonucu ölümlü dünya!

        Bu kara yer bizi de yiyecektir,

        En nihayet uzun yaşın ucu ölüm,

        Sonu ayrılık!

         

        Ak alnında beş kelime dua kıldık, kabul olsun! Âmin, âmin deyenler Tanrıyı görsün! Derlesin, toplasın, günahımızı adı görklü Muhammed Mustafa yüzü suyuna bağışlasın.

         

         


Türk Yurdu Aralık  2012
Türk Yurdu Aralık 2012
Aralık 2012 - Yıl 101 - Sayı 304

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele