Kelimelerin Dostu Rıza Akdemir’e Dair Birkaç Hatıra

Ekim 2012 - Yıl 101 - Sayı 302

        Rıza Akdemir, kaymakamlık, valilik, müsteşar yardımcılığı vb. emeklilikle biten bürokratik vazifeleri ve meslek haline getirmeden katılmış olduğu kısa siyaset serüveninin resmî belgelerle kayıtlı hikâyesini arşivlerin tozlu raflarına ölümünden epey zaman önce bırakmıştı.Onun bu vazifeleriyle ilgili kendisini tanımış olanların hafızalarında yaşayanlarsa genellikle yazılmadığından ilgili şahısların unutması ve ölümleriyle çoktan silinip gitmeye başladı. Akdemir’in, bir bürokratın ölümü üzerine genellikle kurumu veya ailesi tarafından gazetelere verilen ölüm ilanlarının ötesinde, vefat haberi duyulduğunda hafızalarını tazeleyip gazete ve dergilerde hatıralarla anılabilecek kadar eli kalem tutan dostları vardı. O resmen öldü, fakat onun mütercim, yazar ve şair kimliği, Rıza Akdemir adını Türk kültürüne kazandırmış olduğu eserleriyle yaşatmaya devam edecek.

         

        İlyas Bey ve Huriye Hanım’ın oğlu olarak 1933’te doğduğu İkizdere’den (Rize) annesini “boynu bükük, kanadı kırık ve çaresiz” halde bırakıp ayrıldığı gün ile 2012’de Ankara’da vefatı arasında kalan, kelimelerle kurulmuş dostluk, millet ve memleket sevgisinin hikâyesini yazmak benim için kelimelerimin kifayetsizlik imtihanıyla baş başa kalmasıdır. Kendi ifadesiyle “mukaddes bir dâvânın yani Türk milliyetçiliğinin sevdalıları” olarak onunla gençlik yıllarında kenetlenmiş olan Yavuz Bülent Bâkiler, Rıza Akdemir’in ölümünden duyduğu üzüntünün getirdiği derin bir kuyuda kalmışlık hissiyle eski dostu ve dâvâ arkadaşının hatırasına yazdığı yazı da şöyle diyordu:

         

        “Kibar, kibar, kibar bir adamdı. Arkadaşlarına: “Caanım Efendim!” diye hitap ederdi. Elli yedi yıllık dostluğumuz esnasında birbirimize bir defacık olsun kırılmadık. Benim, tarihimize, edebiyatımıza karşı biraz merakım vardı. Hiç abartmadan yazıyorum: Hem üniversite yıllarımızda hem de çok daha sonraki devlet hayatımızda, edebiyatımızı da tarihimizi de bana ders verecek derecede biliyordu. On beş bin kitaplık kütüphanesi olan devlet adamlarımızdan biriydi. Türkiye’mizde on beş bin kitabı olan kaç aydınımız vardır acaba?

         

        Kanaatimce kitapla ilgili bu türden ağır sorular, aydın, akademisyen, entelektüel gibi sıfatları taşıyanlara aniden sorulmamalı. Soru belirli bir niteliği olan, on beş bin kitabı bulunan kaç şahıs kütüphanesi var diye sorulmalı bence. Özellikle emeklilik günlerinde kütüphanesi, kitapları, kitapçılar arasında ve okumakla geçen bir gündelik hayatı yaşayan Rıza Akdemir, kitaplara olan sevgisini “Vefalı Bir Dosta” adıyla yazdığı şiirinde dile getirmişti. Kitaplarla olan dostluğunu SahafEthem Coşkun’a anlatırken “Öleceğime yanmam da bin bir hevesle aldığım kitapları okuyamayacağıma yanarım”. diyecekti. Bir heves değildi onunki, geçmek bilmeyen bin bir hevesti.

         

        1955’te Samsun Lisesinin edebiyat şubesini bitirdiğinde, edebiyat onun için sadece meşhur ediplerin şaheserleri değildir, o edip ve şair olarak edebiyatın içindedir. Üniversite okumak için edebiyat bölümünü değil, mülkiyeyi tercih eder. Mülkiyeyi tercihin sebepleri arasında Halk Partisine karşı beslediği kızgınlık olsa da tercihinin daha önemli sebebi o yıllarda imrendiği kişinin Tevfik İleri olmasıydı. İleri, ona Mülkiye’yi işaret ediyordu. Çünkü memleketin ona ihtiyacı vardı. “Sen diyor. Mutlaka tahsil görmelisin. Memleketin sana ihtiyacı olacak. Samsun’u bırak Ankara’ya git; Mülkiye’ye gir. Devlet nizamımız bozuk. Düzeltmemiz lâzım çocuk!”

         

        Mülkiyeliler, o yıllarda Türkçenin siyasî metinlerden, edebî metinlerine kadar en güzel örneklerini vermiş ve verecek yazarların atmosferinde solumaktadır.[1] Mülkiye’ye gitti ve 1961 yılında mezuniyetinin ardından Samsun maiyet memurluğuna tayin oldu. Askerlik hizmeti sonrasında Tokat maiyet memurluğunda stajını bitirdi ve 1966’da Çorum’un Ortaköy ilçesine kaymakam olarak atandı.[2] Kaymakamlık hatıralarında en çok iz bırakan yer Ortaköy’dü.

         

        1995 yılı kitap sevdamızın, Hasan Ali Yücel’in “alacaksan kitap al satacaksan kitap sat” cümlesinden bîhaber olarak başladığımız kitapçılık serüvenimizle buluşmasının ilk yılıydı. Kitapçılığı, hiçbir zaman sadece almak ve satmaktan ibaret görmezken, benim şanssızlığımdan mıdır bilemedim, senelerce kapılarından sevdiğim bir kitapla karşılaşırım ümidiyle girdiğim, dükkânların sahiplerinden beklediğim ilgiyi görememiştim. Selâmın geçmediği o dükkânlarda kelâmın benim için bir anlamı yoktu. Bir kitapçı olarak bana kitapçılarda gösterilen sessiz tavrın tam aksini gösterdim mekânımıza gelenlere. Selâmsız, kelâmsız girenlerle dahi bir diyalog yolu bulduk ve gelenlerle dostluğun kapılarını açtık. Kurduğumuz ilişkileri kitap ve dükkân çerçevesinde başlamış olsa da dükkânın dışına taşıyordu. Her geçen gün müdavim sayımız çoğalıyordu. Bunlardan biri de Rıza ağabeydi. Rıza ağabeyin, ak saçlı gölgesi üzerimize düştüğü günden itibaren yaşayarak ve dinleyerek şahidi olduğum iki ayrı hikâyesi var bende. Birincisi onun bürokratik kimliği ve bu kimlikle yaşadığı hatıralarıydı ki yukarıda bir parça bahsettik. Bürokratik unvanlarla resmî temasım ve bu unvanlara düşkünlüğüm olmadığından “sayın valim” ifadesinin benim nazarımda bir anlamı olmadı. Emekliydi. Emekli de olsa haberler ve protokol çizgisinin ötesinde o yıllara kadar hiçbir valiyi bu kadar yakından görmemiştim. Onun bürokratik hatıralarında ilk plana çıkan ilk kaymakamlık yaptığı yerdi. Çorum’un Ortaköy ilçesi, fakirliği, sevgiyle bahsettiği belediye başkanını, ayağında ayakkabı bile bulunmayan kasabalıların yoksulluğunu ve darbelenmiş yılları hiç unutamadı. Kitap sevdasının derinliğinden gelmiş ince ruhlu dostumuzun huzurlu bir atmosfer oluşturan hikâyesinin bana daha cazip gelen ikinci kısmını ya Yahya Kemal’den bir mısra ya İttihat ve Terakki’den bir hatırattan bahsettiği sohbetleri oluşturuyordu.

         

        Rıza ağabeyin son yıllarında çok sık yanında bulunan Selçuk Karakılıç onun yoğun bakımda olduğunu telefonla bildirdi. Rıza ağabeyle, bu telefon görüşmesinden beş gün önce, oturduğumuz masaya gelip hepinizi sevgiyle kucaklıyorum diyerek selamladığı Kurtuba’da buluşmuştuk. Kızılay’da bir kitap-kahve mekânı olan Kurtuba onun buluşma noktalarındandı. Buluşma ve ayrılma saati konusunda dakikti. Son yıllarında Kızılay’a indiğinde adres olarak genellikle Gezgin Kitabevi (kapanmadan önce), Aşiyan Kitabevi ve Kurtuba’yı verirdi. Sohbet konuları, aktüel konular hariç yıllarca hiç değişmedi. İttihatçılar, Kemalistler, şiir ve günlük olayların yorumları ve ülkenin gidişatının yanı sıra kaymakamlık günlerine ait hatıralar...

         

        En son buluştuğumuz gün ayrılırken, apartmanın girişin altında bulunan evinin bahçesine yaptırdığı kamelyada zaman zaman yaptığımız kahvaltı sohbetlerinin yenisi için davette bulundu. Bu buluşmaların bazılarında Ayhan Pala, Merthan Dündar, Ethem Polat, Selçuk Karakılıç ve Agâh Oktay Güner gibi dostları vardı. Bizim için bazen kahvaltıda, bazen bir yemekte buluşmak gelenek haline gelmişti. 2000 yılında Gezgin Kitabevi’nin müdavimleriyle ilgili Türk Yurdu dergisinde yazdığımız yazıda Rıza ağabeyden de bahsetmiştim. Anladım ki yazı hoşuna gitmişti. Bazı denemelerimi yayımlanacak olsun olmasın ilk okuttuğum kişiler arasındaydı. Nasıl dikkatli bir okuyucu olduğunu ve metinleri samimi bir şekilde gözden geçireceğini biliyordum. Osmanlıca kelimelerle kurduğum yakınlığın metinlerde oluşturduğu edebîuyumsuzluk onun gözünden kaçmıyordu. Kendi ifadesiyle öz çocukları gibi sevdiği kelimelerin yazma hevesiyle gelişigüzel kullanılmasına razı olmuyor, gerekli ikazları yapıyordu. Her ayın ilk pazarı, Aşağı Ayrancı’da kurulan antika pazarını ziyaret etmek, onun kitap bulmak ve dostlarını görmek hevesiyle beklediği bir gündü. Muhakkak birkaç gün önce telefon eder, pazarın kurulup kurulmayacağını ve gelip gelmeyeceğimi sorardı. Tekrar eden soruları arasında “Ali (Birinci) de gelecek mi?” olurdu. Elbette bunu Ali Birinci’nin kendisine de sorabilirdi, fakat yıllar önce tanımış olduğu bazı şahısları, beni görünce veya telefonla konuşunca sorardı. Bunlardan biri de Ayhan Pala’ydı. Doktorambittiği zaman, bunu sadece sözlü kutlamayla kalmamış, bizi ilk defa kendisinin davet ettiği ve zaman zaman birlikte gittiğimiz Konur Sokaktaki, Yeşilköşe Kamil Usta lokantasında kutlamıştık. Kendisine imzalayıp verdiğim Operasyon Var Bu Gece-Bir Komando Asteğmenin Güneydoğu Hatıraları kitabım hakkında “kitapşiir gibi hatta bazı yerleri şiirden de öte” diyerek iltifat etmenin bir türlü vakıf olamadığım inceliklerini taşıyordu. En son verdiğim kitap, doktora tezimdi. Anladığım kadarıyla son zamanlarında artık doğrudan ilgilendiği konular dışında pek okumuyordu, fakat “nereden buldun bu kadar bilgiyi?” diyerek onunla hiç olmasa kucaklaştığını anlamıştım. Kendisine imzalanan emek ürünü çalışmaları tamamını okuyamamış olsa bile iltifatlarla takdir etmesi âdetiydi. Bana yaptığı gibi birçok insana da benzer iltifatlar yapıyordu. Okumak, merak etmek, sormak, dinlemek ve anlatmak onun gündelik hayatının büyük bir parçasıydı.

         

        Rıza ağabey, Yılmaz Öztuna’nın her hafta perşembe akşamı Dedeman Otelinde yapılan toplantılarının müdavimlerindendi. Buradaki konuşmaları da ağırlıklı olarak hatıratlar üzerine olurdu. Kafasına eski yazı çeviri yaparken takılan bir yer ismi için harita arayışında Sıddık’ın (Çalık) telefonu ne idi, burada mıdır diye her defasında sorardı. Adnan Hoca’yı (Kurnaz) gördüğünde mizah yeteneğinin incelikleri ortaya çıkar, Adnan Hoca’nın bürokratik ve siyasî emellerini ince ve tatlı bir dille karikatürize ederdi.

         

        Rize’de o küçük dağ evlerinde kırlangıçlar kadar neşeli hür ve annesinin dizinde rüyalar görürken, uzaklardan uzanıp gelen bir el onu bu yuvadan o günlere dair acılar dışında bir şey bırakmadan onu koparıp almıştı. Her saati acı, her günü bir dert. Sormayın başımdan ah neler geçti dedirten çığlığın sesi şiire dönüştüğünde bir parça acısını azaltmıştı belki. Bir röportajında “Ben hayatta okumaktan, yazmaktan, beynimi zenginleştirmekten başka bir şey pek düşünmedim. Başka hiçbir ihtirasın, hiçbir mevkiin peşinde koşmadım. Edebiyatı sevdim, edebiyatla yaşadım ve kelimeleri kendi öz çocuklarım gibi sevdim.” diyordu.[3] Sevdiği kelimeler tıpkı onlar olmaksızın dünyasını bomboş ve her şeyin yarım olduğunu düşündüğü kitapları gibi hiç tükenmedi, hiç bitmedi ve onlarla kurduğu insanın gönlünü okşayan cümlelerini, mısralarını oluşturdu. Edebiyatı sevdi, onunla yaşadı; fakat edebiyat sevgisini bir akademik serüvenin içerisinde tatsız tuzsuz bir mecraya sürüklemeye gönlü razı olmadı. Erzurum’un Olur ilçesinde kaymakamlık yaparken tanıdığı yeni Türk edebiyatı hocalarının devlerinden Kaya Bilgegil’in ona yaptığı asistanlık teklifini kabul edemedi. O edebiyatı yaşıyordu şiir hayatının bir parçasıydı, kurduğu cümleler edebî âlemin dalgalarından sıyrılıp gelmişti. Onun bir yanı edebiyatla iç içeyken bir yanı tarihle bütünleşmişti. İkisi birbirinden ayrılabilir mi? Akademik çalışmaların ayırdığı bu bütün, onun şahsında hâlâ birlikteydi. Yeni edebiyat ve yakın tarih. Edebiyatın içerisinde bir edip olarak dâhil olmuştu. Tarihle ilişkisi yakın tarihin hatıratlarıyla dolmuştu; isimler, olaylar, hatırat. Bunlarda birer edebî metindi ve Rıza ağabey de hatıralarını, daha iyi hatırladığı son yıllarında kaymakamlık günlerini kaleme alıyordu. Tarihin içinde, Türkmenler arasında ve İstanbul’dan Orta Asya’ya yapılan bir seyahat tercümesiyle dolaştı. Brezilya’da bir din âliminin peşinden gitti. Bir gün gelecekti, o gün onun idealindeki dünya belki kurulacaktı. O tarihi çok seviyordu. Mülkiye de idare tarihine giren hocası Halil İnalcık’tı. İnalcık, imtihan kâğıdını beğendiği ve Osmanlıca bildiğini öğrendiği bu talebesini odasına çağırdığında, onun Almanca bildiğini de öğrenmişti. Tereddütsüz, okulu bitirdiğinde asistanlık yapmasını teklif etti. Rıza ağabey tarihçi diyordu, güçlü bir hafızaya sahip olmalı, ideal olan buydu onun kafasında ideal olan vardı. O kendi hafızasını tarihçi olmak için yeterli bulmuyordu. Belki de memleket millet sevdası onu kaymakamlık hizmetine daha fazla itiyordu. Sınıf arkadaşı Mehmet Genç’in yaptığı gibi kaymakamlığı bırakıp tarihçi olmadı. Bir gün şu soruyu sordum. Siz dedim 1970’lerde Siirt valiliği yaptınız. O yıllarda terörle ilgili pek fazla problem yoktu. Muhtemelen yeni görevlere tayin olurken hizmetleriniz göz önünde bulunduruldu. 1984 yılında ayni vilayetin bir valisi vardı ve bugün içinden çıkamayacağımız kadar dallanıp budaklanan olaylar o tarihte başladı. Terör o bölgede sürekli artış gösterirken, bölgede görev yapan vali, kaymakam, komutan, emniyet müdürü, savcı vb. olayların artışına rağmen hep terfi ettiler. Bürokrat hep terfi etti, bulundukları sorumlulukları ne derece yerine getirip getirmediklerinin hesabını hiç vermeden. Olayları önlemekle görevli olanlar olayların artışıyla ters orantılı olarak devlette makam sahibi oldular. Bu konuda ne düşünüyorsunuz dedim, bozuk devlet nizamını düzeltmek için mülkî idareyi tercih eden idealist insana. Haklısın dedi. Yalnız bir şeyi unutma. Bu ülkede bir içişleri bakanı il jandarma alay komutanını bir ilden başka ile tayin edemiyorsa yapılacak bir şey yoktur dedi. Ardından kendi yaşadığı bazı olayları anlattı. Müsteşar yardımcısıyken Güneydoğu vilayetlerinden birinin valisi kendisini arayarak askerî birlikten yardım istemelerine rağmen şehrinde bulunan paşanın buna olumlu cevap vermediğini belirtmiş ve bu konuda yardım istemişti. Komutanlık karargâhından bir korgeneralle yaptığı görüşmeyse Rıza ağabeyin oldukça canını sıkmış, çünkü general neredeyse kendisini azarlar gibi konuşmuştu…

         

         “Caanım efendim” Rıza Ağabey, ardından yağmuru getiren bir cenaze töreniyle ayrıldı aramızdan. Allah rahmet eylesin.

         

         

         

         

        

         

         

         


        


        

        [1] Rıza Akdemir’in mülkiyeyi tercihi ve hayatının derinliklerine dair izler Selçuk Karakılıç’ın “Mülkiyeli” adıyla Türk Edebiyatı (Ağustos 2012) dergisinde yayımlanan yazısında bulunabilir.


        

        [2] Mülkiye ve Mülkiyeliler Tarihi, Ali Çankaya.


        

        [3] http:/ / www.birharf.net, Röportaj: Sevinç Atan, Hazırlayan: Nur Ersen.


Türk Yurdu Ekim 2012
Türk Yurdu Ekim 2012
Ekim 2012 - Yıl 101 - Sayı 302

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele