Yücel Hacaloğlu ile söyleşi

Ekim 2012 - Yıl 101 - Sayı 302

"BUNDAN 40 SENE EVVELKİ MLLİYETÇİ DÜŞÜNÜRLERİMİZ BUGÜN YOK."

 

  

Milliyetçi camianın yakından tanıdığı, gazeteci ve Türk Ocakları Eski Genel Başkan Yardımcısı Yücel HACALOĞLU ile 1960-1970 arasındaki olay ve kişileri tarihe not düşmek açısından konuştuk.

 

 

 

 

        - Sizinle 1960-1980 yılları arasını konuşmak, bu tarihler arasında yakından şahit olduğunuz, siyasi olaylar ve kişiler hakkında bilgilerinizi almak istiyoruz. Daha önceki konuşmamızda 1960 darbesiyle ilgili birkaç soru sormuştuk. 1960 askeri darbesinden sonra İstanbul’da yakından tanık olduğunuz camiayı anlatmıştınız. Darbe hükümetinin kurulmasından sonra, özellikle Milli Birlik Komitesi üyelerinin yurtdışına gönderilmeleri hadisesini değerlendirir misiniz?

         

        - 1960 darbesi olduğu zaman, İstanbul’da, Milli Birlik Komitesi üyelerinin isimlerine baktık. Bunların içerisinde benim de yakından tanıdıklarım vardı. Mesela Alparslan Türkeş, Ahmet Er -rahmetli İlhan Darendelioğlu’nun yazıhanesine gelirdi-, Numan Esin, Muzaffer Özdağ. Bunları yakından tanıyordum. Hatta Muzaffer Özdağ o sırada, akademide kurmaylık imtihanına girmiş ve bitirmişti. Mezuniyet törenine ben de gittim. O zaman yeni yüzbaşı olmuştu. Tabii bunları hep milliyetçi olarak bildiğimiz için Milli Birlik Komitesi’nin bu tavrı hoşumuza gidiyordu ama diğerleri arasında İsmet İnönü’nün fikriyatını paylaşan, onunla birlikte olan, ondan talimat alan üyeler de vardı. Alparslan Türkeş ilk iş olarak Başbakanlık Müsteşarı oldu ve bu görevi komite üyelerinin bir kısmında rahatsızlık yarattı Türkeş, milliyetçi ve Türkçü bilindiğinden onun diktatör olacağı, Mısır’daki Abdülnasır gibi davranacağı yolunda Cumhuriyet Halk Partisi tarafından aleyhinde propaganda, çok ağır ithamlar yapılıyordu. Bunların yüzde doksan dokuzu yalandı. Hiç gerçek olan bir şey yoktu. İsmet Paşa’da dâhil olmak üzere, Milli Birlik Komitesi üyelerinden bazıları Türkeş’e baskı yapmaya başladılar. Seçim yapmak istemediğini, iktidarda en az üç-beş sene kalmak istediğini iddia ediyorlardı. Komite’de bu sebeple çeşitli münakaşalar oluyordu.

         

        Cemal Madanoğlu ve ekibi: “Biz askeriz, bu işlerden anlamayız, iktidarı Cumhuriyet Halk Partisi’ne devredelim” diyorlardı. Türkeş ve arkadaşları ise :“Biz Cumhuriyet Halk Partisi’ni iktidara getirmek için darbenin içinde bulunmadık, CHP’yi iktidara getirmek çok yanlış olur. Biz bir takım kanunları değiştirelim, bir takım reformları yapalım, ondan sonra da seçime gidelim.” görüşünü ileri sürdüler. Hatta bu konuda Ülkü ve Kültür Fikir Birliği Tasarısı, bile hazırlandı. O tasarıya göre bir takım Bakanlar, Diyanet İşleri Başkanı doğrudan Cumhurbaşkanına bağlı olacaktı. Devlet kurumları siyasi iktidarların oyuncağı haline gelmeyecekti. Kanun tasarısında böyle maddeler vardı.

         

        - Milli Birlik Komitesi üyeleri, birbirlerini çok yakından tanımadan mı bir araya geldiler?

         

        - Evet. Tanımadan bir araya geldiler.

         

        - Bu tam bir macera.

         

        - Bir bakıma öyle. Mesela, şimdi, sonradan tanıdığım, çok da sevdiğim bir insan olan Dündar Taşer’i bizim arkadaşlara sordum, hiç biri tanımadı. Ama Dündar Taşer de son derece milliyetçi bir insandı.

         

        - Siz onları yakından tanıdınız. On dörtler içerisinde Muzaffer Özdağ, Dündar Taşer, Ahmet Er’i bize değerlendirir misiniz?

         

        - Bunlar içerisinde Ahmet Er, Jandarma Yüzbaşısıydı. İyi niyetli, temiz, dürüst, vatanperver bir adamdı. Muayyen kapasitesi olan bir adamdı. Ama Numan Esin öyle değil, zeki bir adamdı. Fikirlerini sonradan değiştirdi. Sola yaklaştı, hapse girdi, istikrarlı bir anlayışı yoktu.

         

        Bunlar içerisinde istikrarlı görüşü olan Muzaffer Özdağ’dı. Özdağ, aynı zamanda Hukuk Fakültesini de bitirmişti. Biraz fazla kitabi anlayışa sahip, okuyan, düşünen, Türk milletini belli bazı şeylerden kurtarmak için ortaya fikirler atan bir adamdı. Bana göre bunların içerisinde en sistemli düşünen Dündar Taşer ve Muzaffer Özdağ’dı.

         

        Dündar Taşer’i çok sonra tanıdım. Çok zeki, müthiş bir mantık sahibi, hareket kabiliyeti çok güzel, Türk tarihini, bilhassa Osmanlı tarihini iyi bilen, bu konudaki tahlilleri çok güzel olan, ileriyi gören anlayışta bir insandı. Çok kimseleri, üniversite hocalarını cebinden çıkaracak kadar bilgi ve kültür sahibiydi.

         

        - Bizim gençlik dönemimizde Alparslan Türkeş’le Muzaffer Özdağ, arasında bir soğukluk peydah olmuştu. Bunun bir ideolojik nedeni var mıydı? Yoksa tamamen bir güç gösterisi miydi?

         

        - Bu işler biraz da güç gösterisi gibi. Muzaffer Özdağ partiye sonradan girdi. Daha önce partici değildi. Partiye girince, particiliğin, getirdiği bir takım olumsuz tavırları Muzaffer Özdağ Bey önlüyordu.

         

        Particilik ayrı bir şey. Mesela Nihal Atsız, niye hiçbir partiye girmedi? Çünkü yapısına uygun değildi. Particilik Türkiye’de maalesef çok yanlış anlaşılıyor. Öyle düşünceler ileri sürülüyor ki yani, kabul etmek mümkün değil. Particilik o bakımdan, Muzaffer Özdağ’ın yapısına da uygun değildi.

         

        Muzaffer Özdağ, yenilikçiydi. Yedek Subay Öğretmenlik meselesini, İtalya’dan örnek olarak almış, Türkiye’de uygulatmıştır. O günkü şartlarda güzel tarafları olan bir anlayıştı. Tarım reformu konusunda görüşleri vardı. Biraz da fazla Atatürkçü idi. Fazla Atatürkçü olması onun için bir eksiklik değil. Biraz kitabi olması realite ile düşünceleri arasında kopukluk meydana getiriyordu.

         

         

        - 1961 seçim döneminden önce, 27 Mayıs’ta Demokrat Partililer hapse girince, CHP eğilimli basın da onların taraftarlarına kuyruklar, düşükler gibi çok küçültücü, sıfatlar taktı. Buna karşılık mağdur olan kesimin sözcülüğünü yapmak üzere de basında bazı teşebbüsler oldu. Siz onların içinde bulundunuz mu, Havadis gazetesi, Yeni İstanbul gazetesinin kuruluş, neşriyat hayatı, önde gelen kalemleri, Kamuran ve Gökhan Evliyaoğlu kardeşler, Hami Tezkan, Mehmet Ali Yalçınlar, Sinan Bosna, Kemal Pekün hakkında bilgi verebilir misiniz?

         

        - 13 Kasım 1960’da, on dörtler yurt dışına sürgün edilince tabii Milli Birlik Komitesi’nde anlayış değişti. Yassıada duruşmaları devam ediyor, duruşmaları takip ediyordum. On dörtler, bilhassa Alparslan Türkeş, idamların yapılmamasını, istiyordu. Türkeş, Dışişleri Bakanı Selim Sarper’i çağırarak bunların Avrupa’ya gönderilerek beş on sene orada kalmaları ve devletin belli bir maaş vermesi tarzındaki görüş ve düşüncelerini iletiyor. Selim Sarper de bu konuda çalışmaya başlıyor. Bunu duyan Cumhuriyet Halk Partisi ve ordudaki uzantıları, MBK’nin yerine kurulan Türk Silahlı Kuvvetleri Birliği, 27 Mayıs’ın eksik yapıldığını, devrimlerin tamamlanamadığını, daha ileriye götürmek gerektiğini düşünenler, 13 Kasım 1960’da Türkeş’in içinde olduğu 14’leri yurt dışına göndererek etkisiz hale getirdiler.

         

        Türkeş, Cemal Gürsel’e Hindistan’dan mektup yazdı, idamların yapılmaması, yapılırsa çok kötü olacağını, milletin bunu unutmayacağını bildirdi. İdamlardan sonra Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’e bir mektup daha yazdı. Cemal Gürsel de aslında idam taraftarı değildi fakat baskı karşısında, idamlar yapıldı. Bunun iç yüzü biraz karışık, ben İsmet Paşa’nın idamlara mani olabileceğini sanıyorum. Mektup yazmış deniyor, bu işler mektupla olmaz. İsteseydi idamlar yapılmayabilirdi.

         

        - Alparslan Türkeş Bey’le ilk defa nasıl tanıştınız?

         

        - 1959’da Ankara’ya geldiğimde Ankara’da Türk Ocağı’nda, daha sonra Nihal Atsız’ın evinde. 30 Ağustos’ta kahramanlık günü dolayısıyla kahramanlık konusunda verdiği konferans vesilesiyle kendisiyle tanıştım. Sonra gazeteciliğe devam ettiğim dönemde, Türkeş de Milli Birlik Komitesi üyesiyken birkaç defa İstanbul’da görüştük ve çalıştığımız gazetelerde Türkeş’in fikirlerini, yansıtmaya çalıştık. O zaman hiç birimiz Demokrat Partili değildik. Yalnız Cumhuriyet Halk Partisi’nin bilinen tavrının karşısındaydık.

         

        Cumhuriyet Halk Partisi, DP hakkında öyle ölçüsüz propaganda yapıyordu. Namussuz, alçak, hain, uşak, hırsız olduklarını, Türkiye’yi sattıklarını ileri sürüyordu. DP’lileri koruyan, doğruları söyleyen bir yayın organı yoktu. Son Havadis gazetesi DP’lileri arkalayan yayın yapmaya başladı. Yazı işleri müdürü Hami Tezkan, Ankara Hukuk Fakültesi mezunu, sonradan Adalet Partisi’nden iki dönem milletvekilliği yaptı Milliyetçi, aklı başında bir arkadaşımızdı. Gazetecilikte pratik tarafı olan bir arkadaşımızdı, bizden bir hayli büyüktü. Gökhan Evliyaoğlu, Malatyalı, Hukuk Fakültesinde okumuş, çok mücadeleci yazıları olan biriydi, güzel şiirleri vardı. Son Havadis gazetesi Cemil Sait Barlas’tan satın alındı. Son Havadis gazetesi başlangıçta Sosyal Demokrat bir çizgideydi. Satın alınınca milliyetçi bir havaya büründü.

         

        Gazetede Peyami Safa, Gökhan Evliyaoğlu Vecdi Bürün yazdı. 1960 sıralarında Orhan Seyfi, fıkra yazdı. Fakat onların görüşleri biraz daha farklıydı. Daha sonra yazan Mümtaz Faik ve eşi Adviye Fenik milliyetçilik tavrı içinde değillerdi. Yeni İstanbul gazetesinin sahiplerinden Müfit Özdeş, Kırşehirlidir. Kemal Pekün, Sinan Bosna’ın eniştesi, kız kardeşinin kocasıdır. Sinan Bosna’da sonradan milletvekili oldu. Milliyetçilikle pek ilgisi olan bir adam değildi Demokrat Partilileri el üstünde tutmak gibi bir anlayışa sahipti. Yeni İstanbul gazetesi o günkü şartlarda Türkiye’nin en iyi gazetesiydi. Ben yazı İşleri Müdürüyken iki defa o gazeteden kovuldum. Sebebi de gazetede Milliyetçi Hareket Partisi’nin ve Türkeş’in haberlerine çok fazla yer verdiğim ileri sürülerek bana hadi güle güle dediler. Sonradan Kemal Uzan gazetenin ortağı oldu, - Müfit Özdeş getirmişti.- Kemal Uzan, diğerlerinin, hisselerini alarak gazetenin tek sahibi oldu. Uzan’ın bir tarafı Boşnak, bir tarafı Çerkez. Sinan Bosna’da Boşnaktır. Kemal Uzan, 1935’te Adapazarı’nda doğmuş, beş kardeşler. Bir kardeşi marangozlukla uğraşırdı. Doktor olan Yavuz Uzan Türkiye’de değildi. Bir kız kardeşi vardı. Bahattin Uzan’da mühendisti, hapse girdi, mahkûm oldu. Kemal Uzan, 6-7 sene evvel yurtdışına kaçtı, epey de para götürdü.

         

        - O zaman şimdi ki duruma bakarak hiçbir şeyin değişmediğini, medya patronlarının, kendi mal varlıklarını korumaya dayalı yayın politikası takip ettikleri görülüyor.

         

        - Kemal Uzan kısa zamanda çok zengin oldu. İstanbul’da Hayat Mecmuası’nı satın aldı. Barajlar, statlar yaptı Ankara’daki Cebeci, Ali Sami Yen, İzmir Halkapınar’daki Atatürk stadını yaptı. Çok çalışkan bir adamdı, sabah dörtte gazeteye gelirdi. Biz ondan sonra gelirdik. Hırslı bir adamdı. Hırsı başına dert açtı.

         

        - Düşünen Adam’ı kim tasarladı?

         

        - “Düşünen Adam”ı haftalık bir dergi olarak Gökhan Evliyaoğlu tasarladı. İlk zamanlar sahibi Hami Tezkan, Yazı İşleri Müdürü Gökhan Evliyaoğlu’ydu. 35 veya 40. sayıdan sonra yazı işleri müdürü ben oldum. Dergide Kamil Turan yazardı. Çok güzel yazıları çıktı. Vecdi Bürün yazardı. Yassıada duruşmalarını dergide en teferruatlı bir şekilde vermeye çalıştık. İsmail Hakkı Yılanlıoğlu yazmıştı.

         

        - Alpaslan Türkeş Bey’in Hindistan’dan dönüşünden sonraki gelişmeler nasıl oldu?

         

        - Türkeş’in Türkiye’ye döneceği zaman, 13 Şubat 1963’te yanıma bir muhabir Günvar Otmanbölük ile foto muhabiri Gündüz Serdengeçti’yi alarak Edirne’ye gittim.

         

        Edirne’ye gittiğim zaman Türkeş henüz sınırdan içeri girmemişti. Kendisini kapıda karşıladık. Orada bir yığın gazeteci arkadaşın yanında beni tanıdığı için ‘Sen benim arabama gel’ dedi. Karşılayanlar arasında 14’lerden Mustafa Kaplan ve Numan Esin’de vardı. Arabasına binerek Edirne’deki Kalyon Oteline geldik. Şimdi herkes, gazeteciler Türkeş’ten, ‘Ne yapacaksın, ne edeceksin, ne düşünüyorsun’ sorularıyla beyanat almak istiyorlardı. Hepsi de doğru dürüst bir haber alamadıkları için bana geliyorlardı. Eski ahbabım, dostum, arkadaşım, sevdiğim bir insan olduğunu söylüyordum. Orada, otelde üç gün kaldık, fazla bir şey söylemedi. “Basın toplantısını İstanbul’da yapacağım” dedi. Bir konvoyla hareket ettik, yolda da çok karşılayanlar oldu. Topkapı’da Türkeş’i muazzam bir kalabalık karşıladı.

         

        - Kimdi bunlar?

         

         

        - Milliyetçi dediğimiz ekip. Mesela milletvekili İsmail Hakkı Yılanlıoğlu gibi bir yığın adam, üst kademedeki bir takım arkadaşlar, gençler; bilhassa gençler çok vardı. Oradan doğru Divan Oteli’ne gelerek basın toplantısı yaptı. Basın toplantısında, Türkiye’ye gelmekten memnuniyetini, idamların yanlış olduğunu anlattı. “Türkiye Kalkınma Derneği” adıyla bir dernek kuracağını ifade etti. Hatta derneğin tüzüğünün hazır olduğunu ifade etti. Bilahare kurulan Türk Kültür Derneği’nin bir fonksiyonu olmadı. Derneğin kurucu üyeleri arasında Türk düşünce hayatının farklı çizgilerinden isimler var. Onları ancak Türkeş gibi bir isim birlikte çalışmaya ikna edebilirdi. Türkeş, 1964 yılında teklif üzerine CKMP’ye girdi, evvela Genel Müfettiş oldu. Bilahare kongrede Genel Başkan seçildi.

         

        İlk zamanlardaki bazı düşüncelerinde zamanla törpülenmeler oldu. Politikaya yavaş yavaş alıştı. İnsanın askerken söylediği ile sivil hayata gelip de hadiseleri gördükten sonra verdiği hükümler, farklı oluyor. Tabi Türkeş de bu bakımdan bazı değişiklikler oldu. Ama temel fikirlerinde bir değişiklik olmadı. Temelde, milliyetçi, hatta muhafazakâr diyebileceğimiz, bir çizgidedir. Müthiş bir mücadele kabiliyetine sahipti ve sabırlıydı.

         

        Biliyorsunuz Türkiye’de particilik apayrı bir iş. Herkesin başarılı olması mümkün değil. Düşünün darbe yapmış, darbenin içinde bulunmuş bir adam, beyanat veriyor: “En kötü bir demokratik düzen, en iyi askeri düzenden daha iyidir.” İğne ile kuyu kazar gibi Türkiye’yi karış karış dolaştı. Bu dolaşmalarda ben de bulundum. Neticede 1977’de 16 milletvekili, senatör çıkardı.

         

        - Türkeş Bey’in üniversite camiasındaki hocalarla ilişkisi nasıldı?

         

        - Benim bildiğim kadarıyla, gerek Ankara’da gerek İstanbul’da ayda bir üniversite hocaları çağırır, davet ederdi. O hocalara kanaatlerini anlatırdı. Türkiye’nin içinde bulunduğu şartları analiz ederdi. Ne düşündüklerini, fikirlerini sorardı. Bu da bir takım hocaların hoşuna giderdi. Gerek İstanbul’da gerek Ankara’da bunları devamlı yapardı. Üniversitedeki hocalar nezdinde Türkeş Bey’in bir ağırlığı vardı.

         

        - O zaman milliyetçi bilinenlerden Muharrem Ergin, İbrahim Kafesoğlu, Mümtaz Turhan, Oktay Aslanapa Edebiyat Fakültesi’nde kümelemişlerdi. Diğer okullarda milliyetçiler vardı, ama çok fazla bilinmiyordu. Bunlarla ilişkisi, bunların milliyetçi düşünceye bakışları nasıldı?

         

        - Mümtaz Turhan’la çok iyiydi. “Dokuz Işık” diye bilinen temel fikirlerinin hazırlayıcısı, Mümtaz Turhan’dır. Onun asistanı Erol Güngör, bazı bölümlerini yazdı. Sonra Türkeş bunlara eklentiler yaptı, bir doktrin olarak ortaya koydu.

         

        - Sizin bu fakültedeki hocalarla, Mesela Ahmet Caferoğlu, Fındıkoğlu ile ilişkileriniz nasıldı?

         

        - Faruk K. Timurtaş ile ilişkim iyi idi. Caferoğlu ile benim öyle çok fazla samimiyetim olmadı. Birkaç defa görüştük. Fındıkoğlu’yla birkaç defa görüştük, konuştuk. Sabahattin Zaim’le çok yakın münasebetim vardı. Mükrimin Halil’i Laleli’de akşamları geldiği Acemin Kahvesi’nde dinlerdik. Mükrimin Halil’i birkaç defa Süleymaniye Kütüphanesi’nde Nihal Atsız Bey’in yanında gördüm. Atsız’la çok yakın münasebeti vardı, görüşüyorlardı. Nihal Atsız enteresan bir adamdı. Kaya Bilgegil, 21 yaşında, halk şairi Sivaslı Küsuru hakkında bir kitap hazırlamış. Nihal Atsız, bunun basılması için 1942’de bir kitapevinin sahibine rica etmiştir.

         

        - Ali Genceli’yi tanıdınız mı?

         

        -  Ali Genceli’yi gördüm, ama bir samimiyetim olmadı.

         

        - Orhan Şaik Gökyay, Kadircan Kaflı?

         

        - Orhan Şaik Gökyay’la oldu çok. Gökyay’ı Nihal Atsız’ın evinde gördüm. Çok nüktedandı, taklit yapardı. Çok güzel konuşurdu, çok güzel şiir okurdu. Milliyetçiliği devam ediyordu, Hanımı Ferhunde Hanım İngilizce öğretmeniydi, Çoluğu çocuğu yoktu. Erenköy’de iki katlı bir evi vardı. Oraya da bir iki defa gittim. Kadircan Kaflı’yla, Kuzey Kafkas Türk Kültür Derneği’nde üç beş defa görüştük.

         

        - Cafer Seydahmet Kırımer’i, Dr. Hasan Ferit Cansever’i? tanıdınız mı?

         

        - Cafer Seydahmet Kırımer’i, Türk Göçmen Dernekleri Federasyonu’nun bir toplantısında gördüm. Oranın başkanı Türkistanlı Naim Öktem diye bir doktordu. O Federasyona tabiî Kırım, Kazak, bütün Türk boylarından insanlar geliyordu. Osman Kocaoğlu’nu orada tanıdım. Buhara Cumhurbaşkanlığı yapmıştı. Hasan Ferit Cansever’i sık sık ziyaretine giderdim. Tünel’de muayenehanesi vardı. Ben o zaman sigara içerdim. Kapıdan içeri girdiğim zaman bana bağırır, ‘Gene çok sigara içtin, burayı kokuttun’ derdi. Kendisi birkaç defa bana yemek de ısmarlamıştır. Yemek dediğin, otlar. Etyemezdi, vejetaryendi. Çok milliyetçi, çok şakacı bir adamdı. Bedava muayene yapardı. Çok hoşsohbet, iyi bir adamdı. Oğlu Turgut Cansever’i gördüm, ama samimiyetim olmadı. Atsız Beyle ilişkileri çok iyiydi.

         

        - Mühendis Sait Sadi Danişmentgazioğlu’nu genç nesillere tanıtır mısınız?

         

        - Sait Sadi Danişmentgazioğlu, Kayserili, Fen Fakültesi mezunu, Atom mühendisi. Sirkeci’de anahtarcılık yaptığı bir kulübesi vardı. Oraya ‘açkıcı işliği’ levhası koymuştu. Ben oraya uğrardım. İri yarı, milliyetçi, hoş, kalın bıyıkları olan bir adamdı.

         

        - Sururi Ermete, Atsız Bey’in müstearlarından mıydı?

         

        - Evet, Atsız bu isimle ‘Türkiye Asla Boyun Eğmeyecektir’ ismiyle bir kitap neşretmiştir. Bu kitap onundur.

         

        - Bu şahıs, aslında var değil mi?

         

        - Var da ben görmedim, bilmiyorum. Yalnız o eseri yazanın Atsız Bey olduğunu biliyorum.

         

        - Selahattin Ertürk’le ilgili neler söyleyeceksiniz?

         

        - Allah rahmet eylesin. Çok yakışıklı, çok güzel şiir okuyan, felsefe tahsili yapan, Amerika’ya aralıklı olarak iki defa gidip gelen, Hacettepe’de profesör olan, ama sonra milliyetçilikten elini eteğini çeken bir anlayışa sahip oldu. Son zamanlarında, uydurma kelimelere karşı bir sempatisi doğdu. Kendisiyle Ankara’da görüştük. Milliyetçilikten uzaklaşmasının sebebini bilmiyorum. Yalnız, 1963 yılıydı galiba, İstanbul’dan Ankara’ya gelmiştim Haluk Karamağralı’nın evinde; Nejdet Sançar, Arif Nihat Asya, Galip Erdem, Selahattin Ertürk, Zeki Sofuoğlu İsmail Hakkı Yılanlıoğlu vardı. Orada tabiî en genç olanlardan biriydim. Biraz ileri geri şeyler söyleyince,“Sen benim talebemsin, Hocana karşı biraz daha dikkatli olman lazım” dedi.

         

        Sonra, bir iki defa Kızılay’da rastladım. Beyin ameliyatında öldüğünü sonradan duydum. Almanya’da mühendislik tahsili yapan, Kayserili, milliyetçi arkadaşımız Lütfi Önsoy’a ‘Bu milliyetçiler beni hiç aramıyor, konferansa çağırmıyorlar” demiş. O da “Sen onlardan uzaklaştın, onun için onlar da seni aramıyor, beni arıyorlar” demiş.

         

        - Selahattin Ertürk gibi, böyle milliyetçi düşünceye sahip olup da uzaklaşan tanıdığınız başka insanlar var mı?

         

        - Bekir Berk, biliyorsunuz ırkçılık meselesine varıncaya kadar, milliyetçiliği sivri bir adamdı. Yazdığı yazılara Mücadele dergisinde verdiği beyanlara bakıldığında örnekler çoktur. Bir gün rahmetli Türkeş’e gelerek Milliyetçilikten ayrıldığını bildirmiş. “Niye” dediğinde, ‘Benim ailemin bir tarafında Rumluk varmış, bundan dolayı ben artık milliyetçi, Türkçü kavramlardan hoşlanmadığını’ belirtmiş. ‘Nurcuların davasını güdeceğini, İslamcılık yapacağını’ ifade etmiş.

         

        Türkeş de “Biz ırkçı değiliz, ailenin menşeinin ne olduğuna bakmayız. Kendini ne hissediyorsun, Türk mü? Türk’sün, böyle şeylere katiyen katılma yanlış yaparsın” demesine rağmen, Bekir Berk o çizgiden uzaklaştı. Bekir Berk sonra Suudi Arabistan’a gitti. Orada radyoda devamlı konuşmalar yaptı. Benim mühendis bir arkadaşım ziyaretine gittiğinde devamlı mehter marşları dinlediğini görmüş, Bunları niye dinliyorsun Türkiye’den uzaktasın. İslam ülkesinde olduğunu söylediğinde vatan özlemi olduğunu belirtmiş. Nitekim hastalandığında Türkiye’ye getirdiler ve burada öldü.

         

        - Şimdi tekrar, siyasete gelmek istiyoruz. Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ne girdikten sonra Alparslan Türkeş’in siyasi faaliyetleri, hangi düzeydeydi, Milliyetçi Hareket Partisi’ne doğru gidiş safhalarını anlatır mısınız?

         

         

        - Şimdi hatırladığım kadarıyla, 1965’te CKMP Genel Kurul yaptı ve Türkeş, Genel Başkan oldu. Onu destekleyenler, daha sonra Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı yapan Mehmet Altınsoy, Mustafa Kemal Erkovan, Ahmet Oğuz, Seyfi Öztürk idi. Karşısında Ahmet Tahtakılıç vardı. Sonra bunların bir kısmı partiden ayrıldı. Yılanlıoğlu kaldı, destekleyenlerden Mehmet Altınsoy da ayrıldı. Mehmet Altınsoy’u daha sonra Türk Ocağı’na davet ettim. Bazı şeyleri yanlış yaptığını, bir takım arkadaşları kırmamak için beraber geldik, beraber gidelim anlayışı içinde olduğumuzdan ayrıldığını belirtti. 

         

        Tabi ilk iş, partinin adını değiştirmek oldu. O da 1969’da Adana kongresinde yapıldı. Bu kongrede partinin ambleminin, Bozkurt veya üç hilal olması hususunda gruplaşmalar oldu. CKMP’nin Türkiye çapında o zaman doğru dürüst bir teşkilatlanması yoktu. Türkeş, Anadolu’yu karış karış gezdi.

         

        - Bu tercih, amblem tercihi önemli bir dönüm noktası. Milliyetçilerin kurmuş olduğu siyasi partide üç hilali tercih ediş, o partinin milliyetçi muhafazakâr bir parti olduğunu kamuoyuna, halka intikal ettirilebildi mi? İlk başta fazla milletvekili çıkaramayışını nasıl değerlendiriyorsunuz?

         

        - Çok fazla milletvekili çıkmaması biraz da şundan oldu. Türkeş’in bir dezavantajı vardı, 27 Mayıs’ın içinde bulunmak. 27 Mayıs’ın neticesine bakıyorsun, Başbakan asılmış, iki bakan asılmış. Asanlardan biri olduğunun propagandası, yıllarca devam etti. Bunun çok büyük tesiri oldu. Her gittiğimiz yerde -rahmetli Türkeş’le parti teşkilatlarını hep dolaştık-  bunları söylüyorlardı. Çok zordu, çok kolay değildi. Hiçbir partinin İslam kelimesini ağzına dahi alamadığı bir dönemde, Milliyetçi Hareket Partisi, ‘Türklük gurur ve şuuru İslam ahlak ve fazileti’ diyordu. Böyle bir slogan geliştirdi ve çok da güzeldi. Türkiye’nin her tarafında menşe itibarıyla, Kürt olan bir yığın milliyetçi, ülkücü insan vardı. Diyarbakır’da, Elazığ’da, Muş’ta, Siirt’te, Bitlis’te, Ağrı’da her tarafta. Şimdi şartlar değişti.

         

        - 1964’te Atsız Bey, Ötüken dergisini çıkarmaya başladı. Derginin mesela ilk sayılarında, Atsız Bey’in çok keskin bir yazısı var: “Nurculuk Denen Sayıklama”.

         

        - O yazı, Konya’da bir dergide çıkan bir yazıya cevaptır. Said i Nursi’nin aleyhinde bir yazıdır. Particilik açısından, Alparslan Türkeş bu tarz yazılara pek sıcak bakmıyordu, soğuk bakıyordu. Çünkü gittiği yerlerde karşısına çıkarıyorlar. Anadolu’da particilik çok, apayrı bir şey. Böyle masa başında oturup hüküm vermekle olmuyor.

         

        - Ama gelişen sürece baktığınız zaman, biraz Atsız Bey’in doğruluğu ortaya çıkmıyor mu? Şimdi, MHP, ülkücü görüşte olanların büyük çoğunluğu Anadolu’da Said i Nursi hareketine karşı mülayim davrandılar, ama son zamanlarda, ayrışma keskinleşti. 1960’dan sonra basında, Yeni İstanbul hareketinden sonra Milliyetçiyim diyenler tek tük var, ama öne çıkamamışlar. Mesela, bir Hasan Tuncay?

         

        - Hasan Tuncay, benim arkadaşımdı. Bir ara Milliyetçi Hareket Partisi İstanbul İl Başkanlığı yaptı. Kayserili. Kalp ameliyatından öldü genç yaşta.

         

         

        - Atsız Bey Türkçüler Derneği’ni kurduktan sonra Türk Milliyetçiler Birliği diye bir isim değişikliği yaptı. Bu bir politik bir tercihi miydi?

         

        - Milliyetçiler, Türkçüler Derneği, çok fazla gelişemedi. Üç beş yerde, şube, ocak, oba adı altında teşkilatlar kuruldu. Mesela İstanbul’da Üsküdar Ocağı’nda Prof. Abdülhaluk Çay, Altan Deliorman çalıştılar. Gelişme sağlanamayınca Yılanlıoğlu, Nejdet Sançar bu ismini değiştirelim, merkezi Ankara’ya alalım dediler. Bir takım çalışmalar için devletten destek istenmesini düşündüler, Nejdet Bey derneğin başkanlığını yaptı. Ankara’da çok güzel toplantılar yaptılar. Dil –Tarih’in Farabi Salonu’ndaki toplantıda Alparslan Türkeş, Nejdet Sançar, Arif Nihat Asya, Fethi Tevetoğlu konuşma yaptı. Çok kalabalıktı çok güzel bir toplantı olmuştu.

         

        - 68 öğrenci olayları tarihe geçti. Bu olaylarda, sol ve sağ gençlik kesimi sahneye çıktı. Sağda da özellikle milliyetçiler temayüz etti. Siz bu olayların Türkiye’de ortaya çıkışını nasıl değerlendiriyorsunuz?

         

        - Türkiye’de sol, daima eylemci, yıkıcı oluyor. Yapıcı değil bir kere, sol; kanaatimi söylüyorum, tespitlerimi söylüyorum. Onun karşısında güç lazım. Onun karşısındaki gençler de örgütlendiler. Biz bu memleketin, devletin sahibiyiz, yanlış yapılıyorsa biz düzeltiriz, diye düşünüyorlardı. Bunların içine bir takım dış mihrakların kışkırtmak içine bir kısım ajanların girdiği kanaatindeyim Onu da söyleyeyim. Ama bilhassa Alparslan Türkeş’in öncülüğünde kurulan, ülkü ocakları, solun bu yıkıcı tavrına karşı, bir set oluşturmuştur. Tamamen nefsi müdafaadır, mücadeledir. Sokak mücadelesinden, solun karşısında, milliyetçi güç de var dedirtmek için böyle şeyler oldu, kuruluşlar oldu.

         

        - 2012 yılına geldiğimizde, fikri kalemler bakımından çok güçlü olmadığımızı görüyoruz, sebepleri ne olabilir?

         

        - Bundan 30 sene 40 sene evvelki, milliyetçi düşünürlerimiz bu gün yok. Yapılan çalışmalara baktığımızda öyle çok fazla iyimser olmak mümkün değil. Türk milliyetçiliğinin hedefi nedir, düşüncesi nedir? Ortada yok. Ortaya konulan bir şey yok, üniversite hocalarımızdan da başka düşünürlerden de böyle ciddi cevaplar, güzel çalışmalar alamıyoruz. Benim kanaatim bu. Şimdi bir Mümtaz Turhan, bir Erol Güngör, Bir Peyami Safa, bir Nihal Atsız, bir Nurettin Topçu, bir Dündar Taşer, bir Arif Nihat Asya yok.

         

        

         

        


Türk Yurdu Ekim 2012
Türk Yurdu Ekim 2012
Ekim 2012 - Yıl 101 - Sayı 302

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele