Hayali Cemaatçiyi Hak Beyanları Tatmin Eder mi?

Ekim 2012 - Yıl 101 - Sayı 302

        1912-1918 yılları arasında nâfıa vekilliği yapmış olan Rumen kökenli Batzaria, “Türkler, XIV. yüzyılda Balkanları ele geçirdiklerinde ve daha sonra, ne halkların ulusal özelliklerini yok etmeyi ne de onlara farklı bir kültürü zorla kabul ettirmeyi düşünmüşlerdir. Türk yönetimi ekinleri örten ve kış soğuğuna karşı koruyan kara benzetilebilir.”der.[i] Gerçekten de 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, hususiyetle imparatorluğun Balkan coğrafyasında, etnik temelli milliyetçilikler nüksetmeye başladığında, mevcut kitleye, tarihten bir kimlik giydirmeye çabalayan entelektüeller, hayal ettikleri cemaati bulmakta güçlük çekmediler.[ii] Hatta onların kurduğu örgütler, devletin bekası endişesini taşıyan okumuşlara bile örneklik teşkil etti.[iii] Bu minvalde bürokrasinin merkezinde modernleşmeyi yürüten kadrolar, etnik milliyetçiliği, Tanzimat – Islahat – Meşrutiyet başlığı ile özetlenen bir şekilde daha fazla haklar vererek yatıştırabileceklerini düşündüler.[iv] Her dönem, kendisinden öncekine kıyasla daha çok haklar vazediyor; fakat paradoksal bir biçimde, etnik temelli isyanların cesameti de gün geçtikçe artıyordu. Nihayetinde imparatorluk siyasi modernleşmesinin doruğa çıktığı bir dönemde çözüldü.[v]

         

        Demokratik gelişmelerin imparatorluğu yıktığı gibi absürt bir düşüncenin söylenmek istenmediğini izhar etmeye ihtiyaç duyulmasa gerektir. Osmanlı modernleşmesinin zaafı, iktisadi bütünleşmeyi kuramadığı bir vasatta söylemler üzerinden kardeşlik ihdasına girişmesindeydi. Sözgelimi Fransa, Avrupa’daki tebaasından ortalama 44 Fr vergi alırken Osmanlı Devleti 0,29 Fr vergiyi zar zor topluyordu.[vi] Sorunun hakların içeriğinden ziyade, iktisadi bütünleşmede düğümlendiği hususu her nedense dikkate alınmamıştır. Etnik temelli bir milliyetçi hareketi tetikleyecek burjuvaziyi merkeze bağlamaksızın deklare edilen hak fermanlarının yıktığı sütunlar, Türk modernleşmesinin hülasası olmuştur. Osmanlı okumuşunun naifliği, şark meselesi etrafında, cumhuriyet münevverinde de görülmektedir. Burada, Kürt etnisitesi etrafında “hayali cemaat” tasavvurunun portresi çizilerek, haklar bağlamında çözüm arayışlarına odaklanan münevverlerin tarihi tekerrürlerine dikkat çekilecektir.

         

         

        “Hayali Cemaatçi”nin Portresi

         

        Ulus – devlete ulaşmak için sınırları belli bir alanda iktisadi bütünleşmeyi kurmak gerekmektedir. Ulaşım araçlarının merkezle bütünleşmesi, ticari hayatın ülke bütünlüğünü kuşatacak hukuki kaidelere kavuşması, finansal akımın merkezden çevreye uzanması ve nihayetinde politik egemenliğin ihdası ulus devletin asgari şartıdır. Her politik yapılanma gibi bahsi geçen olgunun da beka sorunu vardır. Bunu aşmanın yolu nesilleri eğitmekten geçmektedir. Belki de bu yüzden ulus – devlet, eğitim ve şiddet tekeline sahiplikle eş anlamlı görülmüştür.[vii]

         

        Yukarıda özetlenen süreç, kapitalizmin gelişimi safhasında merkezde yer alan etnik grubun kültürel formları çevreye yaymasını anlatır. Milletlerin etnik kökenine atıf yapan teorik yaklaşımların temelinde de etnik çekirdeğin modernleşme ile birlikte etrafını kuşatan bir yapıya kavuşması yatmaktadır. İşlenilebilir bir etnik dil merkezinden, çevreye sızan edebiyat, musiki, felsefe, toplum bilim v.b millet tasavvuruna hayatiyet verir. Bu damar, olgunun modern olduğu kadar, tarihi yapılarla bezendiğini de anlatır.[viii] Ya tarihi arka plan, kültürel formları vermiyorsa? Hitap edilen kitle, mobilizasyona sahip değilse? İktisadi bütünleşmeyi sağlayacak finansal araçlar yoksa? İşte bu noktada ulus – devlete ulaşmak isteyen etnik grubun okumuşları bütün malzemenin var olduğu bir tarih inşa ederler. Bir o kadar modern, bir o kadar da “hayali cemaat” kurulur.[ix] Izady’nin Kürt etnisitesi üzerinden yaptığı kurgu, neyin söylenmek istendiğini vazıh bir şekilde ortaya koymaktadır.

         

         “12.000 yıl öncesi ile yaklaşık 5.500 yıl önce Mezopotamya’nın yükselişi arasında Kürt dağlık bölgelerinde yapılan teknolojik ilerleme ve keşifler, tarihin akışını sonsuza dek değiştirmiş ve gezegenin çehresini köklü bir değişime uğratmıştır. Yaklaşık olarak 5000 yıl önce Mezopotamya ovalarında başlayan uygarlık tarafından başarılan pek çok şey bundan 7000 yıl önce sınırdaki Kürdistan dağlarında ve vadilerinde başlamıştır… Kayda değer miktardaki arkeolojik kanıtlar Kürt dağlarının yaklaşık olarak 12.000 yıl önce tarımın icat edildiği bölge olduğuna işaret etmektedir…”[x]

         

        Müellif Malazgirt(1071)’e gitmiyor. Yazılı bir vesikaya atıf yapmıyor. On iki bin yıl önce bugünün modern medeniyetinin temellerinin “Kürdistan dağları”nda atıldığını söylüyor. Burada herhangi bir sosyal bilimcinin, kavramlar dünyasının uluslaşmasının 19. yüzyıla ait bir vakıa olduğunu söylemesinin bir önemi yoktur.[xi] Etnik milliyetçinin hakikat dünyası biraz da böyle tezahür eder. Keza modern dönemlerde yaşanan politik sorunların anlatıldığı bir yazı dizisine etnik milliyetçi şu cümlelerle giriş yapar:

         

        “Rus, Pers ve Arap kaynaklarına göre kadim Kürdistan tarihinin kökleri, Milat’tan önce 10 bin yıla dayanmaktadır. Rus tarihçi M. S. Lazarev, Kürtlerin ataları olarak Hurileri, Lulube, Kassi ve Kardukları gösteriyor ve şunları yazıyor: Kürt etnik sentezinin ilk kaynağı Kuzey Mezopotamya’da çağdaş Kürdistan’ın tam merkezinde bulunmaktadır. Burası dünya uygarlığının en kadim merkezlerinden biridir. 8 bin yıl önce, varlığını 600 sene sürdüren Halaf kültürü, Kürdistan’ın bugünkü Suriye topraklarında ortaya çıkmıştır.”[xii]

         

        İsimleri ortalama bir okumuşun bile gündeminde olmayan, bugüne dair hangi izlerin taşıyıcısı olduklarına dair bir kayıt gösterilemeyen kavimler, kadim dönemlerden beri varlığı bilinen “millet”e atfedilirken, Osmanlı’nın hatta Selçuklu’nun Türk olmadığına iman edilmelidir. Zira bunlar, olsa olsa resmi Türk tarihinin yalanlarıdır.[xiii]

         

        Tarihin düz bir çizgide ilerlediğini düşünen ve bunun muharriki olarak “Kürtler”i gören bu yaklaşımı, bütün siyasal çizgisini İslamcı hatlarda örgütlemiş kimi figürlerde bile bulmak mümkündür.

         

        “Hazar gölünün güneyinden Zağros dağlarına göç ederek yerleşen ve oradan da Mezopotamya’ya inen Kürtler aradan en az 5000 yıl geçmiş olmasına karşın şimdi aynı topraklarda yaşamaktadırlar. Bugünkü Maraş, Malatya, Urfa, Mardin, Kerkük bölgesinde kurulu olan Mittani Kürtleri; Kuzey Irak’taki Kussi – Kassit Kürtleri; Kars, Ağrı bölgesinde Ararati Kürtleri; Muş, Bitlis, Erzincan, Van civarındaki Kar – Da – Ka Kürtleri ve Hakkâri, Siirt, Süleymaniye, İran’ın batı kesimindeki Med Kürtleri aralarında kültürel açıdan farklılık göstermeden yaşamaktadırlar.”[xiv]

         

        Etnik milliyetçi öylesine bir cemaate seslenmektedir ki, o cemaat “soylu” isyanlarıyla, Balkan milliyetçiliklerine bile önderlik etmiştir.[xv] 1806’dan bugüne kadar sayıları kırkı bulan “Kürt isyanları” yaşanmıştır (!) Bu coğrafyanın kadim milleti olan Kürtler, mutlaka “haklarına” kavuşmalıdır. Etnik aidiyete dair bir istekle ortaya çıktığı doğrultusunda belgelenemeyen isyanlar, “hayali cemaatçi”nin gözünde aşiret ayaklanmasından öte anlamlar içerir. Gerçekten de isyanlar bir etninin bütününe teşmil edilecekse olayların bölgeselliği aşması gerekmez miydi? Babanzade(ler) bir yana, Şeyh Sait İsyanı’nın (1925) bile lokallikten kurtulamadığı görülmüştür. Azadi gibi bir örgütün varlığı, Şeyh Sait gibi bir figürle desteklenmesine rağmen, Hınıs’tan Halep’e uzanacak bir isyan ateşi yakılamamıştır.[xvi] Etnik milliyetçi bunun nedenlerini halkın yeteri kadar şuurlanmamış olmasında arar. Ne çare ki halk, kendisini Türk’ten ayrı görmez. Büyük çoğunlukla birlikte hareket eder. Bunun için tarihin köklerine inmek çok mühimdir. Daha idadi talebeliği dönemlerinden itibaren şuurlu bir Kürtçü olduğunu söyleyen Dersimi, aidiyet duyduğu kavmin tarihini Türklerden mümkün olduğunca uzak bir yere yerleştirir:

         

        “Bütün Kürt gençleri ve özellikle de biz Dersimliler Ermenileri Türklerden ve benzeri milletlerden daha fazla seviyorduk. Çünkü onlar, diğer unsurlardan daha çok bize yakındılar. Ermeniler ve Kürtler aynı ırkın evladıdırlar… İki unsurun ortak dini Zerdüşt diniydi…”[xvii]

         

        Her nedense, etnik milliyetçinin seslendiği cemaat bir türlü kendisini anlamaz. Onların kabirleri, tekkeleri, medreseleri hep Türklerle iç içe olmuştur. Dışarıdan bakan entelektüeller, istihbarat hizmeti vermiş olsalar bile, bu hakikati söylemekten kendilerini alamazlar.[xviii] Etnik milliyetçi, kanaatlerinde ısrarlıdır. Aksiyonerliliğini isyan liderliğine kadar taşıyan İhsan Nuri, Kürtlerin İranî bir soydan geldiğinden emindir. “Eski İran’ın büyüklüğünün temel harcını kendi savaşçılarının kutsal kanlarıyla yoğurmuş olan değerli evlatları içinde peygamberler dahi bulunan, üstün değerlere sahip büyük komutan ve padişah kuşaklar yetiştirmiş bir ulusun, ulusal kıvancından yoksun bırakılması; adsız, belirsiz bir topluluk haline getirilmesi insaftan uzaktır.” diyerek Kürtlerin binlerce yıl önceden beri Türklerle bir bağının olmadığına dair izlerin peşine düşer.[xix] Gene Kürt hayali cemaatçiliğinin mühim adamlarından Ali Bedirxan’ın da atalarının soyunu İran’da araması, her ikisinin de Arî ırktan gelmesine rağmen 1514 yılında Kürt emirliklerinin Osmanlı’ya tâbi olmalarını hayıflanacak bir durum olarak görmesi manidardır.[xx] Peki, ne olmuştur da Kürtler, Osmanlı’ya istimaletle tabi olmuşlardır? Bu sorunun en muteber cevabını, Hristiyan tebaa tarafından Aramice yazılmış vakayinameye atıfla, gene dışarıdan bakan bir gözlemci verir.

         

        “Kendini Tanrı sayan ve tüm Doğu’yu fethetmiş olan Şah İsmail, Ermenistan’a vali diye Muhammed Bey denilen adi, kurnaz, kötü kalpli birini gönderdi… Cezire Kralı Mir Şeref boyun eğmeyi ve armağanlar yollamayı reddetti ama Muhammed Bey’in gönderdiği birlikler karşısında yenik düştü ve birlikler bütün ülkeyi yağmaladı, hayvanları alıp götürdü, ahaliden pek çok insan öldürdü; rahipleri, diyakozları, çocukları, köylüleri, zanaatkârları, gençleri ve yaşlıları katletti; köyleri yaktı... İzleyen yıl… İster Hıristiyan olsun, ister Müslüman kentin ileri gelenleri işkenceden geçirildi, kadınlar ve kızlar tecavüze uğradı. Bunu genel bir katliam izledi. Yeni gelen bu askerler, ayrım yapmadan Hıristiyan ve Müslümanları, insanları ve hayvanları öldürüyorlar, hatta birbirinin eşlerine tecavüz ediyorlardı… Kent yerle bir olmuştu…”[xxi]

         

        Demek ki Kürtler, Osmanlı’ya silah zoruyla değil, vicdani tercihleriyle tabi olmuşlardır. Şark ticaret yolları üzerinde Halep, Diyarbakır, Erzurum hattında Selçuklulardan beri kurulan huzur iklimi etnik aidiyetleri törpülenmeyen her grup gibi Kürtleri de büyük kitlenin parçası kılmıştır. Buna Malazgirt Zaferi’nin kazanılmasında verilen Müslüman dayanışmasını da eklemek gerekmektedir.[xxii] İlla erken dönemlere inmek gerekiyorsa Sibirya’nın Yenisey havalisinde Yenisey nehrinin kollarından Uluken ırmağına dökülen Elegeş suyunun civarında Altı Oğuzlarla beraber Kürt adı verilen gurubun da yaşadığı 650 yılına ait Elegeş yazıtına bakılabilir. “Ben Kürt ilhanı Alp Urunguyum. Altın Okluğumu bağladım bele.” ifadeleri bu “hayali cemaatçi”lere ne anlatır? Nemeth, yazılanları yanlış mı okumuştur? Yenisey, Batı Türkistan, Macar / Tuna boyu ve nihayetinde Dicle boyunda Kürt adına rastlanılması neyi ifade etmektedir? Tarihte ilk defa Kürdistan isminin Sultan Sancar tarafından, merkezi Bahar olarak teşekkül eden eyalete verilmesi, Orta Asya birlikteliğinin nişanesi değil midir? [xxiii]

         

        Yukarıdaki sorulara hayali cemaatçinin olumlu cevap vermesi mümkün değildir. Onun için Selçuklu ve Osmanlı mirası tarihin karanlık devirleridir. On binlerce yıl önce altın çağlarını yaşayan “Kürdistan ve “Kürt ulusu” büyük bir buhrana kapılmıştır. Belki de bu yüzden, hayali cemaatçi “Tarihçiler genel bir kabulle İdris’i Kürt beyliklerini Osmanlıya bağlayan, Kürtlerin kaderini satan kişi olarak nitelendiriyorlar” demekten imtina etmez.[xxiv] Reel politik üzerinden bakıldığında kırılma noktası olarak görülen Malazgirt’in hayali cemaatçiye söyleyeceği hiçbir şey yoktur. Onlar bu noktada inkılâpçı münevverlerden bile radikaldirler. Kürt milliyetçiliği etrafında bir hayali cemaat tasavvurunda olanlarla müfrit inkılâpçılar arasındaki zihni ünsiyyetin mahiyeti oldukça dikkat çekicidir. Nihayetinde bu grup, yerden yere vurduğu 1930’lar Türkiye’sinin “hayali cemaatçileri”nin çok berbat bir taklitçisi gibi görülmektedir.

         

         

        Sonuç ya da Ne Yapmamalı?

         

        Kürt etnisitesi, Türk milletinin bir parçası olmamış olsaydı, “hayali cemaatçi” önderlerin yüzyılı aşan mücadelesi bir netice verirdi. Adına Kürdistan denilen bir siyasi coğrafyada, Süryani, Yahudi, Arap, Türkmen gibi farklı gruplar duygu ve düşüncelerini “Kürtçe” ifade ederlerdi. Kürt burjuvazisinin incelmiş zevkleri merkezden çevreye doğru yayılırdı. Dış faktörlerin de uygun olduğu bir ortamda Kürt ulus – devleti çoktan teşekkül ederdi. Etmemiştir. Bunun temelinde Selçuklu ve Osmanlı mirasının, etnik aidiyetleri aşkın formlarla cemiyeti bütünleştirmesi yatmaktadır. Güngör’ün ifadesiyle Bursa’nın Fethi’nden sonra bu iş bitmiştir.[xxv] Cumhuriyet döneminde yaşanan sancılı isyan süreçlerinde bile cemiyet bütünlüğünün korunması etnik aidiyetleri aşkın formların gücündendir. Kürt milliyetçiliği iddiasındaki okumuşların hayali cemaatçi olmasının nedeni de budur. Onların mürit devşirdiği dönemlerin, çözülme süreçlerine tekabül etmesi de bir tesadüf değildir. Dursunoğlu’nun I. Cihan Harbi’nde Türkçü olarak tanıdığı Bitlisli Yüzbaşı Emin’i, Mütareke dönemi İçtihat Evi’nin Kürtçü müdavimi olarak gördüğünde şaşırması bundandır.[xxvi] Keza 1968 yılında benzer duyguları Arvasi de yaşamıştır. Yıllar önce öğretmen okulunda Türk milliyetçisi olan Ağrılı iki arkadaşı “Biz artık Türk değiliz.” derler. Arkadaşlarının “Sen kendini istediğin kadar Türk kabul et; onlar, seni Türk kabul etmezler ki!” ifadesi karşısında Arvasi, “Bu sözler, içimde alevden bir hançer gibi dolaştı.” demiştir.[xxvii]

         

        Buhran dönemlerinin estirdiği rüzgara kapılıp Ziya Gökalp’in, Mümtaz Turhan’ın, Erol Güngör’ün, Mehmet Eröz’ün, Osman Turan’ın, Seyit Ahmet Arvasi’nin ve diğerlerinin cemiyetin manevi bünyesinde gördükleri hakikati yok saymak entelektüel vizyon olmasa gerektir. Bu kadro, demokrasiyle mesafeli miydi ki etnik haklar etrafında hayali cemaatçileri tatmin edecek düşüncelere yönelmemiştir? Kaygısı milletin bekası olan hiçbir tefekkür sahibinin bu soruya evet demesi mümkün değildir. Hele hele iktisadi bütünleşmenin kurulamadığı bir vasatta kolektif haklar vazetmenin yıktığı dünyalar, bugün gibi gözler önünde duruyorken.[1]   

             

         


        


        

         


        


        

        [i] Metin Heper, Devlet ve Kürtler, Çev.: Kadriye Göksel, Doğan Kitap Yay., İstanbul 2008., s.45.


        

        [ii] M. Şükrü Hanioğlu, A Brief History of the Late Otoman Empire, Princeton University Press, Princeton 2008, s.76 – 77.


        

        [iii] İbrahim Temo’nun İttihat ve Terakki Anıları, Haz.:Bülent Demirbaş, Arba Yay., İstanbul 1987, s.13-15.


        

        [iv] Recai G. Okandan, “Amme Hukukumuz Bakımından Tanzimat, Birinci ve İkinci Meşrutiyet Devrimlerinin Önemi”, İÜHFM, C.15, Sayı:1, Yıl: 1949, s.17.

        Yavuz Abadan, “Tanzimat Fermanını Tahlili”, Tanzimat I, s.33-35.


        

        [v] Sacit Kutlu, Milliyetçilik ve Emperyalizm Yüzyılında Balkanlar ve Osmanlı Devleti, İBÜY, İstanbul 2007, s.42. Justin Maccarthy, Osmanlı’ya Veda, İmparatorluk Çökerken Osmanlı Halkları, Çev.:Mehmet Tuncel, Etkileşim Yay., İstanbul 2006, s.124-126.


        

        [vi] Bernard Camile Collas, 1864’te Türkiye, Tanzimat Sonrası Düzenlemeler ve Kapitülasyonların Tam Metni, Çev.: Teoman Tunçdoğan, Bileşim Yay., İstanbul 2005, s.86.

        [vi] Rifat Önsoy, “Tanzimat Döneminde İktisadi Düşüncenin Teşekkülü”, Mustafa Reşit Paşa ve Dönemi Semineri, TTK Yay., Ankara 1987, s.95 -97.


        

        [vii] Anthony Giddens, Ulus-Devlet ve Şiddet, Çev.: Cumhur Atay, Devin Yay., İstanbul 2005, s.229.


        

        [viii] Anthony D. Smith, Ulusların Etnik Kökeni, Çev.: Sonay Bayramoğlu, Hülya Kendir, Dost Yay., Ankara 2002, s.22-24. Aytekin Ersal, Türkiye’de Ulus Devlet ve Ziya Gökalp Mümtaz Turhan Erol Güngör, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2012, s.49 -58.


        

        [ix] Ernest Gellner, Uluslar ve Ulusçuluk, Çev.: Büşra Ersanlı Behar, Güney Göksu Özdoğan, İnsan Yay., İstanbul 1992, s.128-129.Benedict Anderson, Hayali Cemaatler, Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması, Çev.: İskender Savaşır, Metis Yay., İstanbul 1993, s.20.


        

        [x] Mehrdad R. Izady, Kürtler, Çev.: Cemal Atila, Doz Yay., İstanbul 2004, s.63.


        

        [xi] Karl W. Deutsch, Nationalism and Social Communication, an Inquiry into the Foundations of Nationality, MIT Press, London 1966, s.172.


        

        [xii] Ahmet Kahraman, “Hayali İsyanlar Gölgesinde Kürt Kırımı”, Özgür Gündem, 29 Ocak 2012, s.5.


        

        [xiii] Ahmet Kahraman, Kürt İsyanları, Tedip ve Tenkil, Evrensel Yay., İstanbul 2003, s.15.


        

        [xiv] Ömer Vehbi Hatipoğlu, Bir Başka Açıdan Kürt Sorunu, Mesaj Yay., Ankara 1992, s.29. Halbuki 932’de bölgeye ait gözlemlerinde Mesudi farklı aşiretlerin farklı Kürtçeler konuştuklarını söyler. Bkz., Ali Rıza Özdemir, Kart-Kurt Sesleri Arasında Kaybolan Gerçek Kürtler ve Türklük, Kripto Yay., Ankara 2009, s.155. Bender ise bilim insanlarının Antik Çağı aydınlatabilmek için Kürtçeyi öğrenmek zarureti içine girdiklerini belirtir. Cemşit Bender, Kürt Tarihi ve Uygarlığı, Kaynak Yay., İstanbul 2000, s.87.


        

        [xv] Kahraman, a.g.e., s.35.


        

        [xvi] Şeyh Sait İsyanı için bkz., Aziz Aşan,  Şeyh Sait Ayaklanması, Kuşak Matb., İstanbul 1991. Metin Toker, Şeyh Sait ve İsyanı, Bilgi Yay., İstanbul 1994. Mahmut Goloğlu, Devrimler ve Tepkileri, İş Bank. Kültür Yay., İstanbul 2009. Cemil Gündoğan, 1924 Beytüşşebap İsyanı ve Şeyh Sait Ayaklanmasına Etkileri, Komal Yay., İstanbul 1994.


        

        [xvii] Nuri Dêrsimi, Hatıratım, Doz Yay., İstanbul 1999, s.37.


        

        [xviii] Viladimir Minorsky, Thomas Bois, Kürt Milliyetçiliği, Çev.: E. Karahan, H. Akkuş, N. Uğurlu, Örgün Yay., İstanbul 2008, s.163.


        

        [xix] İhsan Nuri Paşa, Kürtlerin Kökeni, Çev.: M. Tayfun, Doz Yay., İstanbul 1991, s.14.


        

        [xx] Celadet Alî Bedirxan, Kürt Sorunu Üzerine, Avesta Yay., İstanbul 1997, s.10.


        

        [xxi] Martin van Bruinessen, Ağa, Şeyh, Devlet, Çev.: Banu Yalkut, İletişim Yay., İstanbul 2003, s.212 – 213.


        

        [xxii] Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk İslam Medeniyeti, Ötüken Yay., İstanbul 2005, s.178.


        

        [xxiii] İbrahim Ethem Gürsel, Kürtçülük Gerçeği, Kömen Yay., Ankara 1977, s.18 – 19.

        M. Fahrettin Kırzıoğlu, Kürtlerin Türklüğü, Hamle Yay., İstanbul 1995, s.22. Âmiran Kurtktan Bilgiseven, Türkiye’ye Yönelik Etnik İddialara Dayalı Bölücü Faaliyetler, Bayrak Matb., İstanbul 1991, s.41 – 45. Mehmet Eröz, Türk Kültürünün Alt Kültür Unsurlarından Kürtler, EÜY, Kayseri 1992, s.17.Mehmet Bayraktar, Doğu ve Batı Kaynaklarına Göre Kürtler Türklerin Nesi Oluyor?, Beyaz Kule Yay., Ankara 2009, s.147 – 151, İbrahim Yılmazçelik, Osmanlı Devleti Döneminde Dersim Sancağı, Kripto Yay., Ankara 2011, s.76 – 82.


        

        [xxiv] Kahraman, a.g.e., s.32.


        

        [xxv] Güngör, Gökalp ve Turhan çizgisinin devam ettiricisi olarak “millet olmak” meselesini hem modern hem de tarihi bir olgu olarak kavrar. Aşiret yapılarını aşkın bağların, medrese görmüş tasavvuf erbabı kanalıyla cemiyete kıvam verdiği dönemleri birlik şuurunun oluşması noktasında önemli bulur. Taş ve toprak arasında şehirler inşa edilirken “ben”lerin “biz”leştiği dönemlerin değerlendirmesi için bkz., Erol Güngör,Türk Kültürü ve Milliyetçilik, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1993, s.197 vd.


        

        [xxvi] Cevat Dursunoğlu, Milli Mücadelede Erzurum, Kaynak Yay., İstanbul 2000, s.31.


        

        [xxvii] S. Ahmet Arvasi, Doğu Anadolu Gerçeği, Boğaziçi Yay., İstanbul 1992, s.60 – 61.

        28 Bu noktada Güven Sak’ın, Şark vilayetlerini Güney Marmara’ya ve Batı illerine bağlayacak tren yollarına/ kargo taşımacılığına vurgu yapan yazısı oldukça dikkat çekici bulunmaktadır. Güven Sak, “Ankara – İstanbul Hızlı Treni Lazım mıdır?”, Radikal, 27 / 04 / 2012. 


Türk Yurdu Ekim 2012
Türk Yurdu Ekim 2012
Ekim 2012 - Yıl 101 - Sayı 302

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele